|
Anasayfa
|
|
"Hoca Efendinin dua yapmasına hacet (gerek) yoktur.
Cenab-ı âlem (yüce Tanrı) benim lisanımı da bilir. Duayı
ben yaparım"
Gazi Mustafa Kemal Atatürk[1]
Matbaa Gutenberg tarafından 1450 yılında icat edilmiş, İbrahim Müteferrika tarafından da 1727 tarihinde, Osmanlı topraklarına getirilmiştir.
Matbaanın getirilmesi ile birlikte, Osmanlı okumuşları (münevverleri) arasında garip bir tartışma başlamıştır:
- Acaba Kur'ân-ı Kerîm'i matbaada basmak İslâma aykırı mıdır, değil midir?
Yüz otuz küsur sene süren bu tartışma 1860'larda noktalanmış ve Kur'ân'ın matbaada basılmasına başlanılmıştır.
Bugün "Kur'ân-ı Kerîm'i matbaada basmak İslâma aykırıdır" yargısı, tartışmaya bile değmeyen ve saçmalıkla suçlanacak bir yargıdır.
Cumhuriyetin başına değin hutbe Arapça okunuyordu. İslâm din bilginleri (ulemâ) hutbenin anadilde okunup okunmayacağı konusunda bir türlü anlaşamıyorlardı. Bazı din adamları, Hutbe'nin Türkçe okunmasını kâfirlik sayıyorlardı.
Bugün camilerimizde okunan Hutbe Türkçedir ve bu uygulamaya bir Allah'ın kulu karşı çıkmayı düşünmemektedir bile...
Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçeye çevrilip çevirilmeyeceği ve Türkçe ibadetin İslâma uygun olup olmayacağı tartışmaları 1908 yılında Yerebatan Cami'i İmamı Übeydullah Efendi tarafından başlatılmıştır. Sadrazam Talat Paşa bu girişimi, "Bunun vakti var." diyerek durdurmuştur. [2]
Bu tartışma yüz yılı aşkın bir süredir, zaman zaman yüksek, zaman zaman da alçak sesle sürdürülmektedir.
 |
|
Doç. Dr. Bedri Noyan (Haz.): Kur'ân-ı Kerîm (Manzum Meâl). [Yayına Haz.: Şakir Keçeli / Doç. Dr. Özgür Savaşçı] Ardıç Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2007, 703 S., ISBN 975-7902-35-7
Ayrıca bkz.:
|
Fakîr'e göre bu tartışmanın gerçek amacı, İslâma uymak veya uymamak değildir. Tartışma Türkiye Halkı'nın uluslaşmak hakkının bulunup bulunmadığı çizgisi üzerinden yapılmaktadır. İslâma aykırılık savları, ümmetçi düşünceyi perdelemek amacıyla ileri sürülmektedir.
Ümmetçi kanatta yer alanlar, Anadolu ve Balkanlarda yaşayan insanların (tıpkı Arnavutlar veya Araplar gibi), uluslaşmasını içine sindiremeyenler ve ulusal kültürün olmazsa olmazı olan anadilde ibadeti, kardeşlerine çok görenlerdir.
Bakınız; Kurtuluş Savaşı'na karşı çıkan ve kuva-yı milliyecilerin idamına fetva vermekte hiç sakınca görmeyen Şeyhülislâm Mustafa Sabri, sığındığı Yunanistan'dan şunları yazmaktadır:
"Yalnız yeni Türkiye'de veyahut orasının peyki ve gölgesi gibi hareket eden muhitlerde değil, belki yeni Türkiye'nin muarızları (karşıtları) sırasında yer almakla beraber birçok hususta o diyarın deliliklerini taklid etmeye özenen hafif meşrepliler, zayıf akıllılar arasında bile "milliyet" havası çalanlar ve yolunu şaşırıp dalâlette (karanlıkta- sapkınlıkta) kalanlar eksik değildir. Şam'da çıkan Türkçe, Arapça, Çerkezce yanar döner renkli bir gazetenin Kâbe yolu üzerindeki Kafkaslılık ruhu ve milliyet fikri takip edildiğini gördüğüm zaman, Arabistan'da Çerkeslik fikrine revaç verilmesini (özenilmesini) şahaser (şaheser) bir şaşkınlık numunesi (örneği) addetmekle (saymakla) kalmayarak, Arabistan'da Çerkeslik milliyetinin muhafazası endişesine düşülmesini bile çok münasebetsiz bulmuştum. Hele milliyeti muhafaza sevdasıyla Latin harflerini kabul etmeye lüzum görülmesi beni büsbütün sinirlendirmişti. Şam'da oturan ve orayı vatan edinen Çerkesler, milliyetlerini kaybedip de muhitin (ortamın) etkisi altında Araplaşsalar bundan ne ziyan edecekler? Kaybedecekleri Çerkeslik yerine Arap milliyetini elde etmeleri ziyan mı yoksa kâr mı sayılmaya lâyıktır?
Benim elimden gelse Türkleri de Arap yaparım, diğer Müslümanları da... Bunların vaktiyle Araplaşmadığına da çok eseflenirim (üzülürüm). Zenbilli Ali Efendi merhumu, şeyhülislâmların, kendimle kıyas edilmeyecek mertebede büyüklerinden bildiğim halde bu noktada ben Yavuz Selim'in daha iyi düşündüğü fikrindeyim. Cennet mekan Şeyhülislâm'ın dediği gibi, Türk'ün resmi dilini Arapçaya çevirmek hak ve salahiyeti, şeriatın, riayet ettiği dil hürriyeti gereği padişaha verilmezse de padişahın görüşündeki büyük siyasi maslahat da şeriatın nazar-ı takdirinden (bakış açısından) kaçmayacak derecede mühim olduğundan. Yavuz Selim'in yerinde olsaydım şeyhülislâmı dinlemezdim..." [3]
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 19 06 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
| Kazım Balaban: 'Bir ok attım pilav oldu' |
Makyavelist bazı kesimlerin Alevi söylemlerini öne çıkararak slogan edindikleri "Siyasete Müdahale" sözü bana bir fıkrayı hatırlattı. Ben bu fıkrayı sevdim. Sanıyorum sizler de seveceksiniz.
|
Siz "Siyasete Müdahale" gibi iddialı bir söz söyleyeceksiniz ancak bununla ilgili kamuoyunda ve hiç bir kurumun örgütlü tabanında nabız yoklaması yapmadan ortaya çıkacaksınız.
Hem size en yakın düşünen çalışma arkadaşlarınızı "Siyasete Müdahale" sloganına ciddiyetle sarılmadılar diye itham edeceksiniz, hem de hızınızı almayarak onların bir kısmına "Ajan" ve "Derin devletin adamı" suçlaması yapacaksınız. Ve sonradan da bütün kadrolarınızı "Derin Devletin Partisi" olarak itham ettiğiniz CHP'den Milletvekili Adayı yapacaksınız.
Hem Tandoğan'da, İstanbul'da ve diğer yerlerde yapılan "Cumhuriyetine sahip çık" mitinglerini destekliyormuş gibi yapacaksınız, hem de sizi destekleyen medyanızda buna yer vermeyeceksiniz.
‘'Siyasete Müdahale'' esprisini ortaya atanların çoğu yurtdışında yaşıyorlar.
Ne ilginçtir ki CHP'den aday olanların da çoğu gene yurt dışından. CHP ile doğrudan bir ilgileri olmadığı gibi, söylemleri de CHP Parti programını ile örtüşmüyor. Eğer kendileri ÖDP'yi, suçladıkları ekip CHP'yi desteklemiş olsa "Kişiler" ve "Roller" biraz benzerlik taşıyacak. Ancak kendileri CHP'den aday olurken, Ajan veya "Derin Devletin adamları" suçlaması getirdikleri ekip ise ÖDP veya başka sol partileri destekliyor.
Gelinen süreçte "Siyasete Müdahale" sloganı siyasete "Müdahil" olmaya, siyasete müdahil olma da bir siyasi partiye "Başvuru"ya dönüşmüş durumda.
Yani tam Aziz Nesin'lik bir komedi ile karşı karşıyayız.
|
Padişahın birinin epeyce aptal olan bir oğlu varmış. Ölçüsüz ve ileri - geri konuşur, ortalığı bir birine katarmış. Padişahın oğlu olduğu için insanlar ondan çekiniyor, ama huzursuzluklarını da gizlemiyorlarmış.
Oğlunu kontrol altına almak ve giderek yıpranan imajını düzeltmek isteyen Padişah, oğlunun yanına bir akıl hocası vermiş. Akıl Hocası, Şehzadenin uluorta saçmalamalarını engellemeye çalışıyor, Şehzade saçmalayınca da ‘'Şehzade efendimiz demek istediler ki...'' diye söze başlayarak onu düzeltmeye, tahribatı azaltmaya çalışıyormuş.
Akıl Hocası bütün zamanını Şehzadenin saçmalamalarını düzeltmeye ayırmakla beraber, onu zapt edemediği için de günden güne üzülüyor ve sinirleniyormuş.
Günlerden bir gün Şehzade mecliste ayağa kalkarak "Bir ok attım kebab oldu" diye bağırmış.
Cemaat bu sözü duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış. Akıl Hocası hemen zor durumda kalan Şehzadenin imdadına koşmuş.
"Yahu niye gülüyorsunuz? Siz Şehzademizin ne demek istediğini anladınız mı?" diye sormuş.
Cemaattan gülmekten gözlerinden yaşlar akan birisi ayağa kalkarak, "Sevgili Akıl Hocası. Sen şimdi Şehzadenin bu komik sözünü nasıl düzelteceksin?" diye sormuş.
Akıl Hocası çıkışmış.
"Siz Şehzede efendimizin ne kadar Alim olduğunu bilmiyorsunuz. Onun için ne dediğini anlamazsınız. Onu anlamak için en az onun kadar Alim olmak gerekir. Bakın ben size anlatayım" demiş ve devam etmiş.
"Şehzade efendimiz bir gün ava çıkmıştı. Havada uçan bir ördek görünce bir ok atmış ve ördeği vurmuş. Vurulan ördek yere düşerken gagası tesadüfen yerde bulunan bir çakmak taşına çarpmış ve kıvılcım çıkmış. Kıvılcımın yanında da kuru otlar varmış. Otlar hemen tutuşmuş ve alev almış. Alevler içinde kalan ördek böylece pişerek kepap olmuş. Şehzade efendimiz bunu anlatmak istemiş."
Cemaat bu söz üzerine susmuş.
İçlerinden biri "Ama öyle anlatmadı ki" demiş.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 12 06 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Görülmez önümüz tozdan dumandan,
Gözümüz mü düşman; ateş mi düşman?
Akıllanamadık geçen zamandan,
Kûfeli mi, düşman; Mervan mı düşman?
Bir zaman örgütün en tepesinde,
Yön bulurdu kurum onun sesinde,
Şimdi sayılıyor 'Şer Cephesi'nde,
Gelenek mi düşman; genci mi düşman?
Savunurdu, örgütün sır katibiydi;
Basının önünde, söyler diliydi,
Satılan arsanın gizli eliydi,
Pulumuz mu düşman; gümüş mü düşman?
Söyleyene değil, söylenene bak!
Her sevmediğine getirme yasak!
Sansürün elinde fikirler tutsak!
Yazarı mı düşman; eser mi düşman?
Örgüt tayin eder derdi: Gündemi.
Boş geçirdik, bu laflarla her demi,
Meziyet insanın güzel erdemi,
Aşikâr mı düşman; özel mi düşman?
Keskin tavırlıydı, dik duruyordu,
Örgüte pek toz kondurmuyordu,
'Derin devlet' ithamıyla vuruldu,
Cümle mi düşman; kelime mi düşman?
|
Müsahipler düşman oldu bir anda,
Kestirilmez oldu dostlar ne yanda?
Herkesin harcı vardır bu binada!
Taşı mı düşman; temeli mi düşman?
Seçim kazanmaya döner dolaplar,
'Derin devlet' olur, eski 'yoldaşlar',
Kabzımalı gelmiş, delege tavlar,
Zenginim mi düşman; engin mi düşman?
İnancın tanımı bilinmez oldu,
Bazı 'yaşam tarzı', bazen de 'Yol'du;
'Zamane Yezid'i' tanınmaz oldu,
Osman mı düşman; Ali'miz mi düşman?
Herkes konuşunca kül bırakmıyor,
Kimse kendi aynasına bakmıyor!
Çıkar kavgasından önder çıkmıyor!
Cahili mi düşman; kâmil mi düşman?
Bölündük ortadan, bin pare olduk,
Birlik bahçesinde açmadan solduk,
Zalimler eliyle 'Yol'da yüzüldük,
Derimiz mi düşman; saraç mı düşman?
'Yol Sefili', dostlar acı söylüyor,
'Yezid' bizim halimize gülüyor,
'Almanya'dan liste çıkmış' geliyor,
Müdahil mi düşman; diyen mi düşman?
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 07 06 2007 )
|
|
| Özgür Savaşçı: Alevi/Bektâşî İnancında Mümin ve Münkir Tanımları |
Aleviyol Haberleşme Grubunda "münkire yuh" konusunda kısa bir polemik yaşandı. Fakirin bu deyimi kullanmasından rahatsız olanlar olduğu gibi dostlarımızdan bu konudaki bilgileri Aleviyol sitesinde yayımlamayı önerenler oldu.
|
Lânet olsun sana ey Yezit pelit
Kızılbaş mı dersin, söyle bakalım
Biz ol âşıklarız ezel gününden
Râfızî mi dersin, söyle bakalım
Ey Yezit, geçersen Şâh'ın eline
Zülfikarın çalar senin beline
Edeple girdik biz Kırklar yoluna
Kızılbaş mı dersin, söyle bakalım
Bektaş-ı Velî'ye kul kurban olduk
Varlık istemeyiz, yokluğu bulduk
Gönül kâbesinde namaza durduk Kızılbaş mı dersin, söyle bakalım
Yuf etti erenler, ey münkir size
İftira ettiniz sizler de bize
Muhammed sizleri taş ile eze
Râfızî mi dersin, söyle bakalım
Ruhsat verse bize ol ganî Mevlâ
Olurduk başınıza tig-i belâ [6]
Bizi suçlu gören kendinde ara
Râfızî mi dersin, söyle bakalım
PÎR SULTAN'ım eydür, lanet Yezid'e
Müfteri, yalancı Yezitler size
İşte er meydanı, çık meydan size Râfızî mi dersin, söyle bakalım
|
Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir Alevî/Bektaşî inancının içinde birisi olarak yaptığım araştırmalar ve dedelerle ettiğim sohbetlerden öğrendiklerimden ortaya şu sonuç çıkmaktadır. Yanlışımız, eksiğimiz varsa düzeltilmesini dileyerek kısaca özetliyorum:
Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed'in onun elçisi ve Hz. Ali'nin onun velisi ve velâyet makamının sahibi olduğuna inananlara Alevî/Bektâşî inancında mümin denir.
Kendisini Müslüman/Mümin/Alevi gösterip de Hakk-Muhammed-Ali gerçeğini inkâr edenlere, velâyet makamının Şâh-ı velâyet İmam Hazret-i Ali'ye ve onun soyuna âit olduğunu kabul etmeyenlere Alevî/Bektâşî inancında münkir denir. Eğer bir insan Alevî/Bektâşî değilse (gürûh-ı nâciden değilse), yani diğer 72 milletten ise ona tek nazarla bakılır. Kâfir ve zındık terimleri Sünni İslamın terimlerinden olup bunların Alevi/Bektaşî inancında yeri yoktur.
Bu saptama doğrultusunda Alevî/Bektâşî inancında insanlar
(1) inananlar,
(2) inkâr edenler ve
(3) sâir insanlar diye üç kümede değerlendirilir.
Birinci gruba giren insanlar kendilerini tarih içinde ve değişik ortamlarda değişik adlar vermişler veya bu insalara başkaları başka isimler vermişlerdir. Bunlardan en önemlileri şunlardır:
Mümin, müslüman, Alevî, Bektâşî, Tahtacı, Çepni, Hüseynî, Haydarî, Bedreddinî, Kızılbaş ...
Bütün müminlere rahmet okunur.
İkinci kümedekilere münkir ve/ya münafık denir. Bunlara yuh çekilir.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 02 06 2007 )
|
|
Devamı...
|
| Veliyettin Ulusoy: Ebuzer Giffari |
Ebuzer Müslümanların yitik vicdanıdır. Kim ki yitirdiği sosyal adalet duygusunu aramak isterse karşısına Ebuzer çıkmaktadır.
Emperyalizmin ve kapitalizmin bizi parça parça ettiği anlam dünyamızda, gerçekten uzaklaşmış inancın, tekrar gerçeği bulmak için her geçen gün Ebuzer ve benzerlerine ihtiyaç duyuyoruz. İşte bu noktada hakkı ve sabrı tavsiye eden ve taviz vermeyen duruşuyla yolumuzu aydınlatıyor.
Ne yazık ki İslam tarihinde Ebuzer'in yaşamı karanlıkta kalmıştır. Bu gün sadece Alevi-Bektaşi cemlerinde ve pek az bölgede bilinmektedir. Cemlerimizde yaşar ve semahın piri olarak kabul edilir. Kırklar'dan birisidir, on yedi kemerbestler'dendir.
Ebuzer sosyal adalet ve paylaşımı esas alan düşünceyi sembolize eder.
Kimdir Ebuzer?
Ebuzer Giffar kabilesindendir. İslam'ın zor ve sıkıntılı dönemlerinde Müslüman olmuş beşinci kişiydi.
Peygamberi duymuş, merak etmiş ve kardeşi Üneys'i Mekke'ye göndermişti. Üneys döndüğünde verdiği cevaplar kendisini tatmin etmemiş, bizzat kendisinin Mekke'ye gitmesine karar vermişti.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 27 05 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
| Özgür Savaşçı: Çatı Örgütleri Ne İş Yapar? |
İnsanların belli bir alanda ve/ya belli bir kimlik etrafında bir araya gelmeleri, kurumlaşmaları dernek, vakıf gibi kurumlar kurmaları; seslerini böylece toplumun diğer kesimlerine duyurmaları; bu kurumların da bir araya gelip üst kuruluşlar oluşturmaları demokrasinin oyun kurallarındandır. Bütün bunlar çağdaş ve uygar toplumlarda görülen gelişmelerdir. Adına kısaca sivil toplum kuruluşları denilen bu kurumlara hiçbir itirazımız yoktur, olmaz da.
İster en alt düzeyde olsun, isterse de en üst düzeyde olsun; her kurumun bir kimliği, temsil ettiği bir görüşü vardır. Toplumda, o kurumun ilgi alanına giren konularda herhangi bir gelişme olduğu zaman kamuoyu ilk görüş bildirmeyi bu kurumlardan bekler. Bu da gayet normaldir ve ve bu da oyunun kurallarındandır. Örneğin, Alevilikle ilgili toplumsal yaşamda bir gelişme mi oldu. Kamuoyu, kendisini "Alevi" olarak niteleyen kuruluşlardan görüş bekler.
Kimizaman da toplumda öyle gelişmeler görülür ki, bu gelişmeler toplumun hemen hemen tümünü ilgilendirir. Böylesi durumlarda da insanlar kendini temsil eden kuruluşlardan görüş bekler. Örneğin, Cumhuriyet rejimi tehlikeye girdiği zaman, bu kelebeksevenler derneği de görüş belirtir, Aleviler de...
Son birkaç aydır ülkemizde öyle gelişmeler oluyor ve olmakta ki, kimi çatı örgütlerinin bu gelişmeler karşısında "ketum" kalmalarına insan şaşırıp kalıyor. Örneğin milyonların katıldığı "Cumhuriyete sahip çık" mitingleri düzenleniyor. Bizim sözde Alevi kurumlarından tık yok. Dillerinde sadece "siyasete müdahele" sloganı var. Sormazlar mı şımdi: "Kardeşim, sen siyasete Cumhuriyet elden gidince mi müdahele edeceksin?"
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 26 05 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
'Siyasete müdahale' balonu,
Köln'de oynanan 'son tango' gibi.
Hesapsız işlerin karanlık sonu,
Çabuk görünecek kesenin dibi.
Siyaset günlük olmaz, uzun vadeli;
Dürüstlüğün ağır olur bedeli.
Politik hırslara inanç gireli,
Bulunmuyor laikliğin sahibi.
Sabah söylenilen, akşam tutmuyor!
Bu tutarsızlığı kimse yutmuyor!
Yaldızlı laflarla gemi gitmiyor!
Karaya oturur geminin dibi!
|
Halk, cumhuriyete sahip çıkmalı!
İnançla siyaset, ayrı olmalı!
Takiyyesiz amacına varmalı!
Devrimle yazıldı İstiklal Harbi.
Ezelden düşmanım, 'din tüccarı'na;
İnancı değişmem dünya kârına.
Eğilmedik, zulmün hükümdarına,
İstiklal Harbi'nin biziz galibi.
'Sefili', uzak dur günlük hesaptan!
Rotayı şaşırmış, 'acemi kaptan'.
Konuşmalı kimseye çamur atmadan!
Tutmaz, 'bir olmadan' seçim hesabı.
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 25 05 2007 )
|
|
| Kazım Balaban: Kınama / Ayıplama |
Yozgat'ın Sorgun İlçesi'nde fuhuş yapıldığı iddia edilen yedi evin yakılması, yedi kişinin de yaralanması ile başlayan ve isyana dönüşen olaylarla ilgili olarak Sorgun Belediye Başkanı AKP'li Ahmet Şimşek, "Evleri yakılan kişiler kadın ticareti yapan, daha önce evleri kapatılan ve sabıkası olan kişilerdir. Bu olay bugüne kadar yaşananların birikimiydi" O evlerde yaşayanlar diri diri yanabilirdi. İkinci bir Sivas Madımak Oteli veya Malatya olayı yaşayabilirdik. Yine de böyle bir olayda can kaybının olmaması sevindirici'' demiş.
Bir Belediye başkanının bu kadar düzeysiz konuşması ve olayla ilgili olarak kötü benzetme yapmasını kınıyor ve ayıplıyorum. Bu konuşmanın hem trajik bir boyutu vardır, hem de provokasyon içermektedir.
AKP'li Belediye Başkanı Ahmet Şimşek, evlerinde yasadışı fuhuş yaptıkları gerekçesi ile evleri yakılanları, Sivas katliamı mağdurlarına benzetmesi çok çirkin bir açıklamadır. Sivas'da otelleri başlarına yakılanlar fuhuş ticareti yapmıyor, tam tersine bu ülkenin aydın ve sanatçıları olarak Alevilerin 7 Ulu Ozanından biri olan Pir Sultan Abdal'ı anmaya gitmişlerdi. Dolayısı ile Allahüekber sloganlarını seslendirerek ellerine kibriti alıp insan yakmaya gidenlerin eylem ve potansiyel taban olarak benzeşmesi, şiddete muhattap olanlarla aynı benzerlik göstermemektedir. Bunu bir tarafa not edelim.
İşin diğer yani dramatik olan boyutu ise daha da vahimdir.
Siyasi iktidar 5 yıla yakın bir süredir kesintisiz tek parti olarak AKP'nin elindedir. Sorgun Belediye Başkanı da aynı partinin Belediye Başkanıdır. Eğer kendi bölgesinde toplumsal başkaldırıya dönüşmüşse sorumlu birinci derecede kendisi ve Belediye Başkanı seçildiği İktidar Partisi AKP'dedir.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 23 05 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
İslamiyetin kutsal kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'i kendi anadillerine çevirenlerin birleştikleri bir konu da Kur'ân dilinin "taklit edilemez bir güzellikte [1] ve yapıda" olduğudur. Bu açıdan bakıldığında Kur'ân-ı Kerîm yeryüzündeki en güzel manzumelerden birisidir.
Bildiğimiz kadarıyla Kur'ân'ı manzum olarak çeviren ilk kişi ünlü Alman şarkiyatçı Friedrich Rückert (1788-1866) olmuştur. Rückert eserinin yayımlandığını ne yazık ki görememiştir [2]. Bu ilk basım, yine yazıktır ki, yayınevinin ve çevirmeninin arzu ettiği ilgiyi görmemiştir.
Kanımızca bunda iki etmen önemli rol oynamıştır:
- Rückert'in Kur'ân'ı tam metin olarak çevirmemiş olması.
- Çevirinin manzum oluşu.
 |
|
Doç. Dr. Bedri Noyan (Haz.): Kur'ân-ı Kerîm (Manzum Meâl). [Yayına Haz.: Şakir Keçeli / Doç. Dr. Özgür Savaşçı] Ardıç Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2007, 703 S., ISBN 975-7902-35-7
|
(1) Doğu'nun Sadi gibi, Mevlana gibi ünlü klasiklerini başarıyla çevirmiş ve Alman dili ve edebiyatına gazel türünü tanıtmış olan Friedrich Rückert gibi bir ustanın Kur'ân'ı kısmen çevirmiş olması, toplum tarafından sanki "eseri tamamlayamamış", "eksik" çevirmiş gibi bir izlenim uyandırmıştır. Halbuki Rückert'in amacı Kur'ân dilinin ihtişamını Alman okuruna tanıtmak ve Kur'ân'ın tebliğinin ne olduğunu anlatmak olmuştur. Bu yüzden kimi yerlerde mevcut olan ve sık sık tekrarlanan âyetleri çevirmemiştir. Rückert'in tamamını hiç çevirmediği sûrelerin sayısı da çok değildir, bunlar sırasıyla 69, 71, 78, 85-90 98, 99 ve 104 nolu sûrelerdir. Bu sûrelerden 69, 78, 88, 89 ve 99. sûreler Kıyamet gününün anlatıldığı sûrelerdir. 71. sûre Nûh yalvacın konu edildiği sûredir. 104. sûre Tamu ateşinden ve dünya malına bağlanmanın geçersizliğinden söz etmektedir. Kanımıza göre, adı geçen sûrelerde anlatılan konuları Hıristiyan okuyucunun tanıyor olmasından hareketle Rückert bunları çevirme gereğini duymamıştır.
(2) Çevirinin manzum olması konusuna gelince:
Bu konuda Murad Wilfried Hoffman, Rückert'in üstün yeteneğiyle Kur'ân'ı manzum olarak çevirdiğini, ancak "sonucun âdeta tekerleme etkisi yaptığını" belirtmektedir [3]. Rückert'in çevirisiyle ilgili olarak Kur'ân Sözlüğü hazırlamış olan Bernhard Maier ise çevirinin "filolojik olarak eskimiş olsa da, bugün bile orijinalin dilsel gücü hakkında çok iyi bir izlenim verdiğini, [çevirinin] tabii ki sözcüğü sözcüğüne bir çeviri olmadığını" belirtmektedir [4]. Maier'in sözünü ettiği Rückert çevirisindeki filolojik eksiklikler günümüz ünlü Kur'ân uzmanı Hartmut Bobzin tarafından dipnotlarıyla giderilmiş, Rückert'in çevirisinin filolojik eksiklikleri bir anlamda "giderilmiş" olmaktadır [5]. Bobzin'in yayımladığı bu çevirinin 5 yıl gibi kısa bir sürede 4 kez basılmış olması, sanırım Rückert'in ruhunu şâd etmiştir.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 22 05 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Cemal Şener: Atatürk ve Aleviler (Kurtuluş Savaşı'nda Aleviler-Bektaşiler). Etik Yayınları, 15. Baskı, İstanbul 2006, 240 S., ISBN 975-8565-36-2
|
Sanki onikinci imam mehdi
Eğer bir gün yolunuz düşer de bir Alevi-Bektaşi evine konuk olursanız, bu yoksul ama sıcak evde bir olay hemen dikkatinizi çekecektir: Bir köşede bir bağlama sazı, gazete ya da dergiden kesilmiş soluk bir Hz. Ali resmi ve hemen yanında da Mustafa Kemal'in bir portresinin asılı olduğunu göreceksiniz.
"Çok büyük insan...Onunla konuşunca adeta ruhum yıkanıyor. Kaynak suyu gibi temiz, okyanus gibi geniş ve derin..."(1)
|
"...Atatürk'ün, andığımız devrede, başlattığı harekete destek sağlamada, yanına almakta büyük yararlar gördüğü dinsel kadrolar içinde Bektaşi'lerin ön sırayı tuttukları anlaşılıyor. Bu öylesine belirgindir ki, bazı yazarların bu olguya takılarak Atatürk'ün bir "bektaşi" olduğunu söylemeleri mümkün hale gelmiştir."(4)
Prof. Dr. Öztürk'ün bazı yazarlar bu olguya takılarak "Atatürk'ün bir ‘bektaşi" olduğunu söylemeleri bile mümkün hale geldi dediği yazar; 1977 yılında yaptığı; "İslam et Jeunnesse en Turquied'aujourd'hui" adlı eseri ile tanınan Sabine Dirks'dir. S. Dirks, Atatürk'ün Bektaşi olduğunu savunan yazarlardan birisidir.
|
Bu sözleri Mustafa Kemal, Hacıbektaş Dergahı postnişini Veliyettin Çelebi Efendi için söylüyor. Dikkat edilirse bu ifadeler sıradan iltifat ve saygı ifadeleri değil. Bu nitemeler köklü bir sevgi ve saygının ifade biçimidir.
Mustafa Kemal ile Veliyettin Çelebi arasındaki bu sevgili ve saygılı ilişki Mustafa Kemal'in ölümüne kadar devam ediyor. Çelebi, M. Kemal'in çağrılısı olarak bir ara Ankara'ya da gelmiş. Hatta M. Kemal, Veliyettin Çelebi için Ankara-İsmetpaşa Mahallesi'nde bir ev hazırlatmış ve kendisini de orada ağırlamıştır. Çankaya'da kendisi ile uzun sohbetlerde bulunmuştur. Çelebi'nin daha iyi ağırlanaması için de Dersim Milletvekili Sarı Saltuk'lardan Mustafa Saltuk Dede'yi özel olarak görevlendirmiştir. M. Kemal'in Veliyettin Efendi hakkındaki sözleri de Mustafa Saltuk'un özel günlüğünde yer alıyor.
"Osmanlı padişahı hakkında, idam fermanı çıkartırken, Hacıbektaş Dergahı'ndaki dervişlerin kendisini kutsal kurtarıcı olarak görmeleri, milli kurtuluş ateşini tutuşturmaya çalışan MustafaKemal'i çok duygulandırmıştır."
Anadolu ve Rumeli'deki Alevi-Bektaşiler, Mustafa Kemal'i çok severler. Bu sevgi, sıradan bir yöneticiye devlet büyüğüne duyulan sevginin dışında bir sevgidir. Bu sevgi ve saygı adeta bir tutku düzeyindedir. Tapınma ile karışık bir sevgi, saygı ve duygu selidir adeta...
Bu sevgiyi değerli gazeteci Fikret Otyam şöyle ifade ediyor:
"Alevilerde anlatılması zor bir Atatürk tutkusu vardır, gösterdiği yola bağlılık vardır... Onikinci İmam Mehdi'nin Atatürk olduğunu söyleyecek kadar O'na inançlarını belirtmişlerdir."(2)
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 19 05 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
| Özgür Savaşçı: Siyaset ve Siyasetçi |
Aleviyol Sitesinde şu günlerde iki önemli yazı yayımlanıyor. Bu satırların yazarı olarak her iki yazıyı ibretle, ders çıkararak defalarca okudum. Din ve siyasetin birbirine karıştırılmaması, birbirine âlet edilmemesi gerçeğini bir kez daha kavradım. Din temelli siyasetlerin, siyaset temelli din anlayışlarının sonunun nasıl her defasında hüsranla sonuçlandığını bir kez daha irdeledim.
Kelime Ata’yla yapılan ve "Alevilerin İlk Siyasal Denemesi Türkiye Birlik Partisi" adlı kitabıyla ilgili röportaj ile Kâmil Ateşoğulları’nın "Bu gökkubbe altında konuşulmayan hiçbir şey kalmamalı" başlıklı uzunca yazısını okuyunca insan, demokrasiyi araç olarak görenlerle, Aleviliği araç olarak görenlerin nasıl aynı kefeye geldiklerini bir kez daha görüyor.
 |
|
Aziz Nesin: "Tarihi 1985 yıl önce İsa’nın doğumuyla mı başlatıyoruz? Yoksa dört bin yıl önce yazının bulunuşuyla mı? Yoksa on bin yıl önceki insanın mağara resimleriyle mi?
İnsanlık tarihi kaç on bin yıllık olursa olsun, tarihin hiçbir zamanında ve dünyanın beş anakarasının hiçbir yerinde ve bugün de dünyanın 160 küsur ülkesinde insanlar milletvekili sıkıntısı çekmemişlerdir ve bakan sıkıntısı çekmemişlerdir ve başbakan sıkıntısı çekmemişlerdir ve devlet başkanı sıkıntısı hiç çekmemişlerdir. Niçin? Çünkü bunlar tarihin her döneminde ve coğrafyanın her yerinde her zaman istenilenden, gereksinilenden daha çok olmuşlardır. Değil bir tek dünyaya, yüzlerce dünyaya yetecek kertede vardır bunlardan."
|
Bir insanın doğuştan getirdiği özellikleriyle övünmesi, (örneğin annesinden erkek olarak doğan bir kişinin erkekliğiyle övünmesi, bilmem nere kentinde doğmuş olmakla bilmem nereli olmakla övünmesi ve bunu malzeme yapması) ne kadar ilkel bir davranış ise, Alevilikleri annelerinden menkul kişilerin Alevilik üzerine siyaset yapmaları da o kadar ilkel bir davranıştır. Ama onlar bu ilkelliklerinin farkına varamayacak kadar da gaflet, dalalet veya artniyet içindedirler.
Her kesimin içinde yaşadığı ülkesini eleştirme, devletinden birtakım taleplerde bulunma hakkı ve özgürlüğü vardır. Aleviler de bu ülkenin insanları olduklarına göre bu durum onlar için de geçerlidir. Ancak ülkenin bütünlüğü, rejimin devamı gibi hepimizi ilgilendiren konularda, örneğin Cumhuriyet mitinglerine seyirci kalmak, ülkenin bayrağına alerji duymak, ortaya çıkan gelişmeler sonucunda da barometre gibi değişkenlik gösterip ve tavırsızlık sergilemekle siyaset yapılmaz.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 16 05 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
| Özgür Savaşçı: Beklenen ve Özlenen Resim |
Geçtiğimiz hafta sonu, sessiz sedasız, ehlinin katıldığı, nâ-ehlin haberi bile olmadığı bir haber yayımlandı Aleviyol'da.
Bu haber her zaman olduğu gibi, kimi "malum" çevrelerce yok sayıldı.
Yirmi birinci yüzyılın dünyamıza neler getirdiğinin ve getireceğinin hâlâ bilincine varamayan, bir ırmakta iki kez yüzülemeyeceğinin ayrımına varmayan, varamayan ya da kör bir inatla varmak istemeyenler, hâlâ siyasete müdahale edeceklerini sanadursunlar, kendilerini cemaate karşı İslam dışı gösterip "ecnebi"ye İslam içi göstererek İslam konferanslarına katıladursunlar, biz konumuza gelelim.
4-6 Mayıs 2007 tarihlerinde Köln yakınlarındaki Malberg beldesinde Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü'nün açılışı yapıldı. Açılışa katılım, yoğun ve nitelikliydi. Yol ehli birçok canı birarada görmek, akşamları yapılan ve gece geç saatlere dek süren muhabbet sofraları her ne kadar bedenen fiziğimizi zorlasa da, her bir can bu birlikteliği kendi meşrebince "zevk etti".
Fakir sadece bir iki ayrıntıya değineceğim. Çünkü yukarıda bağlantısını verdiğim haberde bu bilgiler, ayrıntılar geçmiyor.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 10 05 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Uğur Sümer: Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi'nin açılmasına niçin ihtiyaç duyuldu?
|
Mustafa Kemal Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Millî Kültürdür" demiştir. Atatürk bu veciz sözüyle "Kültür ve Kültür Kurumları" üzerine yapılacak çalışmaların yoğunlaşmasını ve konunun ehemmiyetini vurgulamıştır. Hattâ sağlığında, Türk Millî Kültürü'nün başlangıcından günümüze kadar olan tarihi bağı üzerinde durarak kültürel konularda da ülkemizi çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracak kurumların kurulmasını emretmiş ve Türk milletinin millî kültür varlığı ile uğraşacak bilim adamlarının yetişmesine de imkân hazırlamıştır.
|
Vakfımızın gaye maddesinde şöyle belirledik:
‘Hacı Bektaş Veli'nin elbetteki incelenmesi gereken asıl yönü mütefekkir tarafıdır. O, mütekâmil bir dinin samimi bir yolcusu, inanmış bir mürşidi ve yorumcusudur. O'nun fikirlerinin inanç, iman ve aksiyonumuzda yeniden gündeme getirilmesi, ondan yeniden faydalanılması Türk Tefekkür Tarihi ve Türk Millî Kültür Birliği'nin temini bakımından gereklidir. İlmin objektifliği dâhilinde Hacı Bektaş Veli'nin metotlu ve sistematik olarak yeniden araştırmaya tâbi tutulması, evvelâ milletimizin vahdet ve fütuhat şuuru için, ikinci olarak kültür ve tefekkür tarihimiz için, nihayet dinî ve tasavvufî anlayışımızın ortaya konulması için pek faydalı olacaktır. Millî Kültürümüzü bir yanı ile tarihî kökenimize, bir yanı ile de İslâmiyet'e bağlayan bu büyük Türk Mutasavvıfı sanki Anadolu'nun kilidi ve manevî mimarıdır. Türkistan'da Ahmed Yesevî neyse, Anadolu'da Hacı Bektaş odur. Hattâ, Hacı Bektaş Veli ile beraber aynı çizgide olan; Mevlana'lar, Şeyh Edebâli'ler, Yunus'lar, Ahmed Fakih'ler, Hacı Bayrâm'lar, Ahî Evran'lar, Gül Şehrî'ler, Kaygusuz Abdal'lar Hacı Bektaş Veli'nin araştırılması ile daha da anlaşılır hale gelecektir'.
|
Türk milleti; derin bir maziye, köklü bir tarihe, zengin bir kültüre sahiptir. İlim adamlarının görevi ise, bu zenginlikleri ortaya koymak ve bunlardan imkân nispetinde günün problemlerine ışık tutacak çözümler üretmektir. Nesimi'nin;
Ey Nesimi can Nesimi
Bil ki Hak ayn'ındadır
Cümle mahlûkun vebali
Ulema boynundadır.
deyişi ile, rahmetli Prof. Dr. M. F. Köprülü'nün "Türk milletini iyi tanıyabilmek için ilk önce onun târih-i diniyyesini bilmek gerektir" deyişinde sorumluluk tamamıyla bilim adamları'na bırakılmıştır. İşte bu bilim adamları toplumun ihtiyacı olan bilimsel verileri ortaya koyacaktır. Böylece yukarıda ifadesini bulan yüce şahsiyetleri gün yüzüne çıkaracaktır.
Biz de Vakıf olarak bu bilimsel verilerin ortaya koyacağı belli başlı noktalardan hareketle milletimize, karınca kararınca daha fazla hizmet edebilmeyi hedefledik. Bu cümleden olarak, tarihi seyir içinden günümüze kadar gelen ‘Bazı yanlışların, siyasi ve kişisel çıkarların, değişik yorumların' ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu vakfın çekirdeğini, 21. ve 22. Hacı Bektaş Veli Anma Törenlerinde (16/18 Ağustos 1984, 16/18 Ağustos 1985); Hacı Bektaş Veli'nin birçok yönleri ile ilgili, ileri gelen bilim adamlarının çok önemli açıklamalarda bulunması oluşturmuştur. Bahse konu törenlerde sayın bilim adamlarımızın;
- Bektaşilikte Eğitim Sistemi,
- Bektaşilik ve Türk Kültürü,
- Edebiyatımızda Yesevi, Hacı Bektaş, Yunus Zinciri,
- Hacı Bektaş Veli Döneminde Anadolu'da Türk Kültürüne Genel Bir Bakış,
- Anadolu'nun ve Balkanlar'ın Coğrafi Dağılımında Bektaşiler ve Sosyal Meseleleri,
- Hacı Bektaş Makalatında İnsan Tipi,
- XIII. Yüzyıl Anadolu'sunda Hacıbektaş Kasabası,
- Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında Hacı Bektaş Veli'nin Rolü,
- Hacı Bektaş Veli'de Alp Tipinin Açıklanması,
- Bektaşi Tipi Sosyal Eleştiriler,
- Hacı Bektaş Veli Vakfı,
- Hacı Bektaş Veli'nin Hayatı
gibi Hacı Bektaş Veli ile ilgili çok yönlü açıklamaları, anma törenine gelen sayın misafirleri derinden etkilemiştir. Bu araştırmalara ve açıklamalara toplumun ne kadar susamış olduğunu hep birlikte memnuniyetle müşahede ettik.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 09 05 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Cemal Şener: Osmanlı'da Toplumsal Düzen. Etik Yayınları, İstanbul 2006, 231 S., ISBN 975-8565-38-9
|
Osmanlı Üstüne
Osmanlı İmparatorluğu belki de üstüne en çok yazı yazılmış konuların başında gelir. Üstüne binlerce mekalenin binlerce kitabın yazılmış olduğu söylense sanırım abartı sayılmaz.
|
Bu çalışma bu büyük iddialara yanıt verecek bir çalışma değildir. Bu çalışma Osmanlı düzeninin bir kısım özelliklerini özellikle Türkmenler'in merkezi otorite ile ilişkilerini Osmanlı Arşiv Belgeleri (Mühimme Defterleri) ile vermeye çalışıyor. Tabii ki bu belgelerden sadece bir tutamı okuyucusuna sunuyor. Buna bağlı olarakta Osmanlı'daki bazı ilişkileri sizlere vermeye çalışıyor. Osmanlı konusu çok kapsamlı bir konu, bu çalışma bir yanı ile de Osmanlı'da "Taht Kavgalarını" ve merkezi otoritenin Osmanlı'nın siyasi iktidarını kalıcılaştırması için ne tür yöntemlere başvurduğunun kısa tarihini vermeye çalışıyor. Son yıllarda Osmanlı özlemcileri yüksek sesle konuşmaya başladı. Bu çalışma çeşitli amaçlarla Osmanlı özlemciliği yapanlara da "Osmanlı Düzeni"nin ne olduğunu anımsatmaya çalışacaktır.
Elinizdeki kitabın bir bölümü; "Mühimme Defterleri‘ne kayıt olarak geçmiş ve T.C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı tarafından yayınlanan kitaplardaki; Osmanlı Devleti-Alevi ilişkileri ele alınmaya çalışılmıştır.
Yayınlanan her belge ve bilgi Osmanlı‘dan günümüze dek yaşayan Türkmen-Aleviler‘in tapu senedinden bir "ada pafta" sayılmalıdır. Tapunun tamamı veya tamamına yakını Osmanlı Arşivi‘nde çeşitli nedenlerle yokedilmeyen belgelere ulaşıldığında gerçekleşebilir.
Elinizdeki kitapta "Osmanlı Arşivi‘nden alınan Mühimme Defterleri‘nden Türkmen Aleviler‘le ilgili Osmanlı Divanı‘nda verilen kararların bir kısmı orijinal belgeleri ile birlikte yer alıyor.
|
Bir beylikten ortaya çıkıp İmparatorluğa ulaşması devletler tarihi açısından incelenmeye değer bir hazinedir. Ayrıca 700 yıl hüküm süren bir İmparatorluk hayatı incelenmeye değer hazinelerce veriye sahiptir.
Osmanlı'nın bir ucu Hindistan'a dayanmıştı. Diğer sınırı Avusturya-Macaristan'a uzamıştı. Osmanlı coğrafyası üstünde bugün kurulu 50 civarında devletin olmasıda bu durumu gösteriyor.
Osmanlı kurulduğu yıllardaAnadolu'da bir dizi beylik var. Onlar içinde Oğuzlar'ın Kayı boyu sivriliyor ve Osmanlı'yı kuruyor. Osmanlı'nın kuruluşu hakkında fazla bilgi yoktur.Bunun sebebi; çağ tarihçilerinin bu küçücük devlete önem vermemesi, geleceğini tahmin edememeleridir.
Osmanlı'nın ilk devirleri, hatta İstanbul'un alınmasından önceki dönem hakkında bilgisizliğin sebebi; 1402'ye kadar toplanan devlet arşivinin Timur'un Bursa'yı işgali sırasında yakılmış olmasıdır. Sonraki yıllarda elde edilen bilgilerden Osman Bey'in babasının Ertuğrul Gazi olduğu kesindir. Ertuğrul Gazi'nin babasının da Gündüz Alp olduğu biliniyor. Gündüz Alp'in diğer adı da Süleyman Şah'tır.Yani Anadolu'nun fatihiSüleyman Şah'tır. Tıpkı Osman Bey'inde diğer adının Otman Bey olduğu gibi. Süleyman Şah ise, Alevi Bektaşi meşrepli bir Türkmen Beyi'dir.
İstanbul'un alınmasına yani 1452'ye dek Osmanlı'nın kurucu unsuru Türkmenler ile yönetimi arasında bir uyum vardır. Ama Osmanlı açısından İstanbul'un alınması bir kırılma noktası olur. Osmanlı erkinden yavaş yavaş kurucu unsur olan Türkmen tasfiye olur. Ondan kalan boşluk Enderun'dan yetişen "dönme-devşirme"lere bırakılır. İşte elinizdeki kitaptaki Osmanlı Arşivi belgelerinde görülen yönetim ile Türkmenler özellikle de Türkmen Aleviler arasında sürüp giden tasfiye ve dışlanma olayları nerede ise Osmanlı merkezi yönetimi ile Türkmenin değişmez davranış biçimi haline gelir. Günümüzdeki Türkmen Aleviler'le merkezi otorite arasındaki bu toplumsal gel-gitin kaynağı Osmanlı Türkmen siyasetinde aranmalıdır.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 05 05 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Karşı olan Ata’ya,
Yakışmaz Çankaya’ya.
Alıp ta koklamaya,
Bu gülden hayır gelmez.
Atlıyken kaldık yaya,
Zehir düştü tarlaya,
Harmanı savurmaya,
Bu yelden hayır gelmez.
Bu ülkenin insanı,
Arap gibi bir yanı,
Anlaşılmaz lisanı,
Bu dilden hayır gelmez.
Sıra sıra yıldızlar,
İçimde ateş yakar,
Boğazımızı sıkar,
Bu elden hayır gelmez.
|
Emirler uzak yerden,
Bin ağlatır bir gülen,
Çankaya'ya örtülen,
Bu tülden hayır gelmez.
Acep bu kimin gülü?
Aratır bize çölü,
Harap eder mahsulü,
Bu selden hayır gelmez.
Bu şarkı burda bitmez,
Nefesleriniz yetmez.
Her ateşte aş pişmez,
Bu külden hayır gelmez.
'Yol Sefili' gel söyle:
Yürümez bu iş böyle,
Oynanan takıyyeyle,
Bu zilden hayır gelmez.
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 27 04 2007 )
|
Günbegün uzuyor şeriatın gölgesi,
Çanakkale'lerde ekilen gül, bu değil!..
Destan - türkü yazanların (!) kesildi sesi,
Uğruna türküler yakılan gül, bu değil!..
Kaptırdık kolumuzu bak Kombasanlara,
Dinin ölçüsünü tayin ediyor para,
Dalı - dikeni yumuşak, özü kapkara,
Rengarenk gülşende açılan gül, bu değil!..
Taşına - toprağına ben paha biçemem,
Emanettir bize; tek telinden geçemem,
İlimdir mürşidim; cehaleti seçemem,
Bülbülün dalına konduğu gül, bu değil!..
Şeriat oturmadan bu en son kaleye,
Susmak yok, söyle: "Ben istemiyorum!" diye,
Teslim olma sakın (!) bu karanlık ülküye,
Alıp kitapta saklanacak gül, bu değil!..
'Yol Sefili', utanırım ulu Ata'mdan,
Hürriyet uğruna vurulup da yatandan,
Hesap sorulmalı; memleketi satandan,
Gönül bahçemizde açılan gül, bu değil!..
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 25 04 2007 )
|
|
| Murtaza Demir: İlgilenen dostlarımın dikkatine... |
İlgim, sevgim ve merakım gereği, sık sık Banaz'a [*]gidiyorum.
Elbet herkes gibi olan biten birçok konuya kendi değer yargılarım üzerinden bakıyorum. Yani "ne olup bitiyor?" anlamında bir çeşit analiz yapıyorum ve gerçekten ilginç gözlemlerim oluyor.
|
Bir: Banaz'a tayin edilen öğretmenler, genellikle yeni mezun ve genellikle İmam Hatip çıkışlıdır.
İki: Banaz'a "genellikle" İmam Hatip çıkışlı öğretmen tayini olgusu, bu iktidar döneminde tüm zamanları kapsamış ve dört yıldan buyana gönderilen öğretmenlerin tümü, İmam Hatip çıkışlı "öğretmen" durumuna dönüşmüştür.
Üç: Buna rağmen, köy halkıyla bir yakınlık kurmalarını önlemek nedeniyle -belki eğitim politikasıdır- bu öğretmenler her yıl muhakkak değiştirilmektedir.
Dört: Türkiye'de İslamlaşma sürecinin tamamlanmadığı, "bunun en önemli ‘tezahürünün' ise ülkemizdeki Aleviler olduğu", yetkililer [*] tarafından ifade edilmektedir.
Beş: Cumhuriyet dönemiyle ilgili kutlamalar "özellikle" geçiştirilmekte ve unutturulmaya çalışılmaktadır. Dışarıdan görünenler bunlar: Ya derslerin içeriği?
|
Şimdi bunlardan bir tanesine dikkat çekmek istiyorum.
Söyleyeceklerimi iyi anlatmam bakımından, öncelikle belirtmem gerekir ki, köyüm, Pir Sultan Abdal'ın köyüdür.
Köylerimizde kalan akrabalarımızın evlatlarına verilen eğitim politikasına dikkat çekmek ve izninizle herkese bir soru sormak istiyorum: Özellikle AKP Hükümeti döneminin, köylerinizde uygulamaya koyduğu eğitim politikası, benim aşağıdaki saptamalarıma denk düşmekte midir?
Şimdi Banaz'da, "eğitim" adı altında uygulamaya konulan, neredeyse ‘düşmanlığa' eşdeğer cehaleti arz ediyorum:
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 23 04 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
| Hüseyin Albayrak: Kan ve Kün |
Bazı kavramlar vardır ki gündelik dilde üzerinde derin tefekkür edilmeden hoyratça kullanılması sebebiyle maalesef anlam erozyonuna uğramaktadır.
|
Peki kan bağının hiç mi önemi yok. Var elbette. Güzel Peygamberin Şah-ı Velayeti için söylemiş olduğu "Demmike demmi", "kanı benim kanımdır" sözü bu kan bağına atıf yapmakta. Hani diyor ya Virani Baba; "Olupdur ol nokta o kan Ali'dir". Ehl-i Beyt bu kan üzerinden kün emriyle demlenerek ya da nurlanarak gelir. Bu kan bağına dahil olunamaz amma intisab edilinebilinir. "Selman da benim ehl-i beytimdendir" hadisi ve gelenekte anlatılan Selman ve de Kanber Ali Sultan'ın Hazreti Fatima annemizin ayağında nalın olmaları müntesib olmak, hak-i payı'na yüz sürmek, ayak turabı olmak manasındadır.
Öte yandan Kuran'da "Allah'ın boyası (sibgatullah) ile boyanınız" denir. Aşıklarda nutuklarında hep söylerler ya; "Al kanlara boyandım". Mazlum İmam Hüseyin de Kerbela'da bu kan ile boyandı.
İşte bu noktada Mustafa Kemal'in "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuddur" sözü daha bir anlam kazanmakta. Bu asil kan bize şah damarımızdan daha yakiyn olan Hakk'ın boyasıdır. İşte Alevi olmak "demmike demmike"deki dem'den demlenerek Âdem olmaktır.
|
Anadolu irfan geleneğindeki sohbetlerde, yeri geldiğinde sarfedilen bir çok kavram ve de kelime gündelik dilde dolaşıma girdiğinde asli manasından uzaklaşıp içi boşaltılmaktadır.
Misal vermek gerekirse:
-Bu işin "Lam"ı "Cim"i yok kardeşim
-İşin'i "altmış altıya" bağladı
-Yapma yau (Ya Hu "yau" olmuş neylersin!)
-Aptala malum olur (Abdal, bir çırpıda aptal olmuş vesselam) vs.
|
İnsanın doğarken göbeğinden annesine bağlı olduğu bağı kesmeleri manidardır. Bağ kesildiğinde tam doğum o zaman gerçekleşir. Bizim irfanımzda ise bilindiği üzre "anadan babadan doğan zulmette, mürşid-i kamilden doğan ise hidayettedir" denir. İkinci doğum da üstazdan dem almakla (dem kelimesi Arapçada kan, Farçada ise nefes, soluk, an gibi anlamlar taşır) yani kan almakla yad a nefes almakla olur.
Sibgatullah olan Mürşidden kan alınır çünkü daha öncesinde kişi kendi Kerbela'sında (Nefs mücadelesinde) "kan kaybından" ölmüştür. Mürşitten nefes alınır çünkü kişi daha öncesinde nefs kaybından mevta olmuştur. Kan, kaybında kaybolunca o vakit kün, gaybından seda verir Ve o zaman Özgür Savaşçı can'ın deyimiyle hayata bir adım önde başlanır. Bu adım ise kişinin kendisi için küçük fakat insanlık için büyük bir adımdır:) Kün ile Adem (yokluk), kadem bastıkça yada adım attıkça toza toprağa ya da ete kemiğe kana bürünür.
Deyim yerindeyse Adem (yokluk) çamura ya da balçığa saplanır ve de Âdem (varlık) olur. O "dem"de Âdem bir "k"aşık kanda boğulur.
|
Örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte bunlardan birisi de "Ancak Alevi anne-babadan doğan yalnız Alevi olabilir" sözüdür. El Hakk tabii. Doğrudur vesselam lakin kimdir bu Alevi anne ve de baba?
Elbetteki buradaki anne- baba " kan" bağıyla değil "kün" bağıyla bağlı olduğumuz anne babamızdır ki o da el verip nasib alınan mürşid-i kamildir.
Tarihte Alevi anne babadan olmayıp da yola intisap eden bir çok örnek mevcuddur. İlk aklıma gelen örneklerde biri, bir Rum tekfurunun oğlu olup sonrasında güzel Hünkar'ın en sevdiği ve de güvendiği dervişi olan Güvenç Abdal'dır. Dervişlerinden sadece Güvenç Abdal'ın dergahın içersinde medfun oluşu da manidar olsa gerek.
Öte yandan, "Alevi anne babadan" doğmuş olanların dahi görgüden geçmeden cem'e alınmaması bize çok şey anlatmaktadır. Sadece "Alevi anne-babadan" doğmuş olmak yeterli olsaydı, o zaman "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" denilebilirdi.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 22 04 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Yarın çok geç olmadan,
Al meydanda yerini!
Kara çarşaf dolmadan,
Semah tut üç peşlini.
Tıkadı boğazını,
Abant'taki balıklar,
Al sırtına sazını,
Karışık ortalıklar.
Önder olmak çok zordur,
Başka yerden el alma,
Cumhuriyet huzurdur,
Günlük hesaba dalma.
Gönülleri yıkıyor,
Çıkarın tepkileri,
Yeni yeni çıkıyor,
Abant'ın etkileri.
|
Bu çağrıya gel katıl,
Tarafın belli olsun,
Ne satın al ne satıl,
Siyasetin yön bulsun.
Emperyalizme karşı,
Şehit verdin atanı,
Dik tutmak için başı,
Savunmalı vatanı.
Yatmaz gerçek aslansa,
Çakalın yatağında,
Boğuldunuz mu yoksa,
Abant'ın batağında.
Örgütte yok gam keder,
Susma derken hep bana,
Çok yakında hükmeder,
Çember sakal vatana.
Hem okur hem yazarım,
‘Yol Sefili' candayım,
Tehlikeyi sezerim,
Mitingde meydandayım.
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 14 04 2007 )
|
|
Turap Tercan
Karacaahmet Sultan Dergâhı Bildirgesi
Alevi toplumu meşruluk ve hak alma mücadelesinde demokratik kurallar çerçevesinde istemlerini gündeme getiriyor, getirmeye de devam edecektir.
- Alevilerin ibadeti cemdir.
- Alevilerin ibadet yeri cem evleridir.
- Alevilerin orucu Muharrem ve Hızır orucudur.
- Vahdet - i vücud anlayışı çerçevesinde Tanrı'ya, Hazreti Muhammed'in nübüvvetine, Hazreti İmam Ali'nin velayetine, Tenasüh ve Devriyeye inanmak inanç dünyamızın en temel unsurlarındandır.
|
Alevilerin meşruluk mücadelesinde Karacaahmet Sultan Dergâhı'nın altını çizmiş olduğu "Aleviliğin yaşamsal öneme haiz özelliklerinin" rehber alınması, Aleviliğin özüne sadık kalarak geleceğe taşınmasında ve her türden asimilasyona set çekme açısından önem arz etmektedir.
Bazı malum güçler tarafından Aleviliğin başkalaştırılarak, bulandırılmaya çalışıldığı bir dönemde, Aleviliğin olmazsa olmazlarının altının çizildiği bu bildirgeye, Aleviliğin özüne sadık kalan Alevi kurum ve kuruluşları ve her inanç sahibi Alevi sahip çıkmak zorundadır.
Tehlikenin boyutları
Günümüzde Alevilik çok boyutlu bir kuşatma altındadır. Tarihten günümüze kadar gelen devletin inkarcı, baskıcı asimilasyon politikaları, günümüzde şekil değiştirerek devam etmektedir.
Devlet günümüzde zora dayalı baskıcı politikalar yerine daha ince politikalar izleyerek, Aleviliği "Türk İslam sentezi" içersinde eritmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken de devlet, "aslında Alevilik ve Sünnilik arasında fazlaca bir fark yoktur" politikası güderek, Aleviliği Sünnileştirme gayreti içersindedir.
Asimilasyonun bir başka boyutu "Sol"
Geçmişten günümüze Alevilerin asimile edilmeye çalışılmasında baş aktörler devlet ve onun politikalarını destekleyen "sağ partiler" olmakla birlikte, diğer taraftan kendisine "sol" diyenlerin de Aleviliğin içini boşaltarak, Aleviliği başkalaştırma çabalarıyla bir başka şekilde ve tehlikeli bir asimilasyon çabası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 10 04 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Özgür Savaşçı
İnancın Aktarılması
Son günlerde Alevî/Bektâşî inancıyla ilgili iki önemli haber, gündemi belirledi. Bunlardan ilki 13. Abant toplantısıydı. Bu konuyla ilgili değerlendirmeler, yorumlar ve düşünceler Aleviyol sitesinde yayımlandı ve yayımlanmaya devam ediyor. Bizim bu konuya ilişkin söyleyeceklerimiz Şakir Keçeli babanın söylediklerinden değişik olmayacağı için o yazıya gönderimde bulunmakla yetineceğiz.
Alevi/Bektâşî inancıyla iligili ikinci gelişme ise KONDA'nın yaptığı bir araştırmaya göre ülkemizdeki Alevî/Bektâşî inancındaki kişilerin sayısının Türkiye'de 4,5 milyon civarında olduğunun saptanması idi. Bu sayı konusunda "tabelada Alevi" kurumlarından herhangi bir "tavır" gelmedi. Kendi adıma konuşayım, böyle bir tavrı beklemiyordum da.
|
Sayın Soyyer adı geçen yazısında çok önemli bir noktaya da parmak basmaktadır: İnancın aktarılmasındaki (bunu aktarılamaması şeklinde de okuyabilirsiniz) dil sorunu. Çağdaşlaşma yolunda Türkiye 20. yüzyılda köklü değişimler yaşamış olduğundan, bu çağdaşlaşma projesi bağlamında bir de bir dil devrimi yaşamış ve yaşamaktadır. Dilimizde bugün birçok kavram iki veya üç sözcükle ifade edilmektedir: okul-mektep-ekol, sorun-mesele-problem bunlardan sadece iki örnektir.
|
Konuyla ilgili, fakirin izleyebildiği kadarıyla ilk ciddi yaklaşım değerli dostum ve meslektaşım A. Yılmaz Soyyer'den geldi. Şöyle diyor Soyyer:
... ülkemizde ne kadar Alevi vatandaşımızın yaşadığını belirlemek bir türlü mümkün olmamaktadır. Kendisini "devlet" zanneden T.C. hükümetleri ise bir türlü anlayamadığım, kerameti ancak kendilerince menkul sebeplerden dolayı, kapsamlı bir sayıma da gitmemektedirler. Oysa bu son derece basittir. Nüfus sayımında insanların kendisini hangi inanç grubundan olduğunu sorarsanız, kesin sonuç almış da olursunuz.
Bütün bunlar böyle olmakla beraber konunun asıl problemli yanını Alevilerin sayısı değil, Aleviliğin ne ve Alevilerin ne olduğu oluşturmaktadır. Cumhuriyet dönemiyle birlikte ortaya çıkmış ve son derece yeni bir kavram olan Alevilik ne kendi içeriğini doldurabilmekte ne de "devlet" denilen mekanizma bu konuyu umursamaktadır.
Konu herhalde bundan daha iyi özetlenemezdi. Tabelasında "Alevi" yazan kurumların yaptıkları çalışmalara baktığımızda bunlarda "Aleviliğin ne olduğunun açıklanması, tanımlanması" gibi bir çaba ve kaygı içinde olmadıklarını görüyoruz. Halbuki sayın Müfit Yüksel'in de "tanım aralığı" olarak dile getirdiği olgu ortaya konulmadıkça Alevilerin sayısının 4 milyon olması bir anlam taşımayacağı gibi 40 milyon olması da bir anlam taşımayacaktır. Bu türden söylemlerin "Türkiye'de 40 milyon Galatasaray taraftarı vardır" gibi bir söylemden farklı hiçbir özelliği yoktur.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 04 04 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Baha Said Bey'in araştırmasında verilen bilgi bir yerde Dr.Rıza Nur'un şikayetiyle çakışmaktadır. Türkleşmiş "Ortodoks Rum" zümreden sayılan Kargın, Avşar, Tahtacı, Çepni Alevileri ile Ermeni nüfus kayıtlarında birer ilave olarak yer alan Dersim (Tunceli), Kığı (Bingöl), Tercan (Erzincan), Bayburt, Iğdır vb. Alevileri, ekalliyetten sayılmak istenen iki milyon Kızılbaş Türk olabilir mi? Olabilir.
***
KONDA-Milliyet işbirliğinde; Alevi nüfusun az, Sünni Kürt nüfusun çok gösterilmesi, Şii'liğin Aleviliğe eklemlenmesi, Zazaların Kürtlere dahil edilemesi ve batıda yaşayan Kürtlerin daha az oranda DTP'ye oy verdiğinin belirtilmesinin yegane amacı, anketin yayınlanmasından sonra 21 Mart 2007 tarihli Milliyet'teki Taha Akyol'un yazısında belirtilen "...Hatta Osmanlı-İran çatışması yüzünden, devlet Alevi Türkmenlere karşı Sünni Kürtleri tercih etmişti."yle ifade olunanın 21. Yüzyıla taşınmasıdır.
|
Ekim 2006'da yapılan ve Milliyet gazetesinde yayımlanan KONDA araştırmasına göre yüzde doksan dokuzunun müslüman olduğu kabul edilen 73 milyonluk Türkiye'nin yüzde 82'si Sünni-Hanefi, yüzde 5.73'ü, yani 4 milyon 587 bini Alevi-Şii'dir.
|
Irkçılığa varan ölçüde milliyetçi olduğu iddia edilen Dr.Rıza Nur, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında azınlıklar konusunda yaşanan olayları ve tavrını aşağıdaki ifadeyle açıklar.
"Frenkler bizde ekalliyet (azınlık) diye üç nevi biliyorlar: Irkça ekalliyet, dilce ekalliyet, dince ekalliyet. Bu bizim için gayet vahim bir şey, büyük bir tehlike aleyhimize olunca şu adamlar ne derin ne iyi düşünüyorlar. Irk tabiri ile Çerkez, Abaza, Boşnak ve Kürt ilh... yi Rum ve Ermeni'nin yanına koyacaklar. Dil tabiri ile Müslüman olup başka dil konuşanları ekalliyet yapacaklar. Din tabiri ile halis Türk olan iki milyon Kızılbaş'ı da ekalliyet yapacaklar. Yani bizi hallaç pamuğu gibi atacaklar. Bu taksimi işittiğim zaman tüylerim ürperdi. Kıllarım sanki birer kazık oldu. Bileklerimi sıvadım. Bütün kuvvetimi bu tabirleri kaldırmaya verdim. Pek uğraştım. Pek müşkülat ile fakat kaldırdım.
Bunun dersi: Vatanımızda başka ırkta, başka dilde, başka dinde adam bırakmamak en esaslı, en adil, en hayati iştir"
Osmanlı'daki Alevi (Kızılbaş-Bektaşi) nüfusu öğrenmek için yapılacak ilk basit hesap Dr.Rıza Nur'un ifadesinden yola çıkılarak yapılabilir. Nereden alındığı belirtilmeyen ve "halis Türk" olduğu ifade edilen rakam yalnızca Kızılbaş Türklere ait olup Alevi olan Zaza, Kürt ve Nusayrileri kapsamamaktadır. Balkanlar'dan 1923'e kadar gelen ve çoğunluğunu Sünni kabul edebileceğimiz göçmenleri toplama dahil ettiğimizde Türk Alevi nüfusun 1923' de toplama oranı % 15.4 çıkmaktadır. Zaza ve Kürt ile Mersin ve Adana'daki Nusayrilerin tamamını kabaca beşyüz bin kabul ederek hesaba dahil ettiğimizde bu oran % 19.2 olmaktadır ki, Türkiye'deki diğer gruplarla aynı oranda arttığını varsaydığımız Alevi nüfus en kötü ihtimalle 2007'de 14 milyona ulaşır.
|
Yine bu araştırmaya göre, Alevilerin üçte biri İstanbul'da yaşamakta, geri kalanı ise Ortadoğu Anadolu (Bingöl, Elazığ, Malatya, Tunceli, Bitlis, Hakkari, Muş, Van) ve Akadeniz bölgesinde bulunmaktadır.
KONDA'nın sahibi olan Tarhan Erdem, CNN Türk'de Taha Akyol'a konuk olduğunda "ben Aleviyim" diyenleri Alevi kabul ettiklerini belirtmiş, başkaca bir soru sormaya gerek duymadığını söylemiştir. Ancak, TESEV'in Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak'a yaptırttığı Kasım 2006 tarihli çalışmada "...Açıktır ki, Türkiye'de Alevi vatandaşların kimliklerini toplum içerisinde rahatca dile getirmeleri çok sık rastlanır bir durum değildir. Bu nedenle, değişik araştırmalarda bu konuda farklı soru sorma yöntemleri geliştirilmeye çalışılmış, bu denemelerin ayrıntıları yayınlamıştı" denilerek konunun ne kadar hassas olduğuna dikkat çekilmiştir.
KONDA'nın sahibi olan Tarhan Erdem, CNN Türk'de Taha Akyol'a konuk olduğunda "ben Aleviyim" diyenleri Alevi kabul ettiklerini belirtmiş, başkaca bir soru sormaya gerek duymadığını söylemiştir. Ancak, TESEV'in Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak'a yaptırttığı Kasım 2006 tarihli çalışmada "...Açıktır ki, Türkiye'de Alevi vatandaşların kimliklerini toplum içerisinde rahatca dile getirmeleri çok sık rastlanır bir durum değildir. Bu nedenle, değişik araştırmalarda bu konuda farklı soru sorma yöntemleri geliştirilmeye çalışılmış, bu denemelerin ayrıntıları yayınlamıştı" denilerek konunun ne kadar hassas olduğuna dikkat çekilmiştir.
KONDA'nın sahibi olan Tarhan Erdem, CNN Türk'de Taha Akyol'a konuk olduğunda "ben Aleviyim" diyenleri Alevi kabul ettiklerini belirtmiş, başkaca bir soru sormaya gerek duymadığını söylemiştir. Ancak, TESEV'in Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak'a yaptırttığı Kasım 2006 tarihli çalışmada "...Açıktır ki, Türkiye'de Alevi vatandaşların kimliklerini toplum içerisinde rahatca dile getirmeleri çok sık rastlanır bir durum değildir. Bu nedenle, değişik araştırmalarda bu konuda farklı soru sorma yöntemleri geliştirilmeye çalışılmış, bu denemelerin ayrıntıları yayınlamıştı" denilerek konunun ne kadar hassas olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu araştırmanın yayımlamasından sonra NTV ve CNN Türk'de yapılan açık oturuma katılanların arasında Alevilere yer verilmemiştir. Alevi konusu Sünnilerce şen şakrak bir şekilde tartışılmış, KOÇ Üniversitesi'nden bir akedemisyen "bu kadar cehalet ancak okumakla mümkün olur" deyişini doğrularcasına Alevilikte "takiyenin" yaygın olduğundan dem vurmuştur.
KONDA'nın sahibi olan Tarhan Erdem, CNN Türk'de Taha Akyol'a konuk olduğunda "ben Aleviyim" diyenleri Alevi kabul ettiklerini belirtmiş, başkaca bir soru sormaya gerek duymadığını söylemiştir. Ancak, TESEV'in Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak'a yaptırttığı Kasım 2006 tarihli çalışmada "...Açıktır ki, Türkiye'de Alevi vatandaşların kimliklerini toplum içerisinde rahatca dile getirmeleri çok sık rastlanır bir durum değildir. Bu nedenle, değişik araştırmalarda bu konuda farklı soru sorma yöntemleri geliştirilmeye çalışılmış, bu denemelerin ayrıntıları yayınlamıştı" denilerek konunun ne kadar hassas olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu araştırmanın yayımlamasından sonra NTV ve CNN Türk'de yapılan açık oturuma katılanların arasında Alevilere yer verilmemiştir. Alevi konusu Sünnilerce şen şakrak bir şekilde tartışılmış, KOÇ Üniversitesi'nden bir akedemisyen "bu kadar cehalet ancak okumakla mümkün olur" deyişini doğrularcasına Alevilikte "takiyenin" yaygın olduğundan dem vurmuştur.
CNN Türk'teki programında, TESEV'in yukarıda anılan raporuna değinen Taha Akyol, araştırmacıların farklı soru teknikleriyle bulduğu orana göre Alevilerin toplam nüfusun yüzde 11.4'ünü oluşturduğunu ekleme gereği duyar.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 04 04 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Murtaza Demir
Şah İsmail Hatai
17 Temmuz 1487'de Erdebil'de (1) doğan ve ağabeyi Sultan Ali'nin, Akkoyunlu hanedanı ile yaptığı mücadele yıllarında henüz altı yaşında bulunan Şah İsmail'in, kardeşleriyle birlikte Akkoyunlu Rüstem'in Kızılbaşlardan yararlanmak için serbest bırakılmasından sonra, Kızılbaş emirleri, İsmail'i Akkoyunlulardan kaçırarak, annesi ile birlikte Erdebil'e götürüp sakladılar.
|
Şimdi burada başka bir başlık daha açılması gerektiği kanısındayım: Konumuzla yakından ilgili arkadaşlarımın da bildiği üzere, değerli araştırmacı İsmail Kaygusuz'un savı olan, ‘Şah İsmail'in, Erzincan Türkmen Kurultayından (1501) yaklaşık 8 yıl sonra (1509) ikinci kurultayı da Yıldız Dağında topladığı, burada, çevre il, ilce, kasaba ve köylerden gelen yol ulularının düşüncelerine başvurduğu' konusudur.
* * *
Sn. İ. Kaygusuz'un, Kul Himmet'in küyü Varzıl'da anlatılan bir söylenceye dayanarak ileri sürdüğü bu toplantının, Şah İsmail'in, önderliğinde (1509) yapılan toplantı-kurultay mı olduğu;
Yoksa;
Pir Sultan Abdal'ın bildiğimiz şiirinde söz ettiği bu Yıldız Dağı toplantısının, Kalender Şah isyanı öncesinde (1526) ve yine Kalender Şah başkanlığında yapılan kurultay mı olduğu noktasında, kesin karar verememekteyim.
Bu konuda bildiğim önemli bir şey; Kalender Şah'ın, kendi adıyla anılan isyanı öncesinde (1526) yanında bir çelebiyle birlikte Banaz'a geldiği ve onun önderliğinde, kem gözlerden ırak olan Banaz Köyü-Çelebiler deresinde bir toplantının yapılmış olduğudur(20).
Bu itibarla, konumuzun ilgi duyan araştırmacılar arasında ve verilerin ışığında, Aleviyol sitesi üzerinden yapacağımız kolektif bir tartışmadan sonra, bir sonuca varılmasının doğru olacağını düşünmekteyim.
Müşkülümün bu bölümüne açıklık kazandırılması bakımından, sitede bilgilerinden yararlandığımız arkadaşlarımızın-canlarımızın, belki öncelikle;
Bilgi ve bulguları olabileceğini düşündüğüm bütün kurumlarımız ve özellikle Karacaahmet ve Şahkulu Vakıfları, PSAKD, Şah Hatayi İnanç Derneği, Hubyar Kültür Derneği yönetimleri ve adlarını sayamamakla birlikte, bilgi ve ilgilerini esirgemeyeceklerini umduğum bütün canların yardımını beklemekteyim.
|
Akkoyunlular küçük İsmail'i ele geçirip öldürmek istiyorlardı. Çünkü İsmail, Kızılbaş Türkmenlerinin uzun yıllar süren mücadelesinin simgesi idi.
İsmail, Gilan'da, Zahican hakiminin yanında 6 yıl yaşadı. 1499 yılında 12 yaşına gelen İsmail, buradan ayrılıp Kızılbaş askerleriyle birlikte Erzincan'a hareket etti. Maksadı, Anadolu'daki taliplerini etrafında derleyip toplamak ve bir strateji oluşturmaktı. 1500 yılında Erzincan'da ordusunu oluşturan İsmail, Şirvan'da Ferruh Yassar'ı, Nahcivan'da Akkoyunlu Elvend'i yenerek Tebrizi aldı ve kendini Şah-ı Azerbaycan ilan etti. 1501'de Safevi-Kızılbaş Devleti kuruldu. İsmail, 5 dövüşten dördünü kazandı. O sadece Çaldıran'da yenildi (2).
|
İsmail'i saklamak üzere çeşitli seçenekler üzerinde duran, sık sık yer değiştirerek bir süre buralarda kalan Türkmen beyleri, burada daha fazla kalmayı tehlikeli görerek, Gilan'a gitmeye karar verirler. İsmail ve maiyetini, Lahican'a, Biyepiş hakimi Hz. Ali soyundan gelen Karkiye Mirza Ali'nin yanına götürürler. Burada, "Gök Efriddin" medresesinin karşısındaki bir binaya yerleşirler. Mirza Ali, İsmail'e çok ilgi gösterir, onun eğitimi için tanınmış alimlerden Semseddin Lahici'yi öğretmen tayin eder. Ana dili olan Türçeden gayrı dil bilmeyen İsmail, burada, Farsça, Arapça ve Kuran ilimlerini öğrenir (6).
|
Yukarıda ki paragraf, bir özettir. Olayın önü ve sonudur. Ama bize yetmez. Yetmez, çünkü Anadolu Türkmenlerinin, yani ceddimizin o günden bugüne tüm geçmişini etkileyen, hatta günümüze ve geleceğimize damgasını vuran baş aktörlerden birisi Şah İsmail'dir. Çünkü o salt Şah İsmail değil, aynı zamanda Hatai'dir. Bu ikinci adı çok daha etkin ve kuşkusuz çok önemlidir. O; Hatai'dir, Kutub'dur, Mehdi'dir, Sahib-i Zaman'dır...
Kitabın bu bölümünde bilimin-belgelerin aydınlığında, geçmişimize biraz daha yakın ve ayrıntılı bakmaya ihtiyaç olduğunu biliyorum. Burada belki de bize ‘tarih' diye dayatılan yalanlardan ve bilgi kirlililiğinden arınmamız için objektif tarihçilerin ve ayrıca yerli-yabancı bütün tarihçilerin bilgi ve değerlendirmelerine ihtiyaç olduğunu da biliyorum. Bu ihtiyaç özellikle de, tarihimize ırkçı bile değil, tamamen mezhepsel menfaat nazariyesinden bakan dinci aydınımız, en yakın kökümüz ve akrabamız durumunda olan Şah İsmail ve ceddini ‘el' sınıfına koymuş, onun aleyhine söylemediğini bırakmamış; İsmail'i Türk ve devletini ise Türk devleti dahi saymamıştır. Buna karşın, dili, rengi, fiziği, geleneği Anadolu Türk'üyle alakasız olan, gelip Anadolu Türk topraklarını yakıp yıkan, yağmalayan Moğol'u, Tatar'ı, Cengiz'i, Timur'u, Gazneli'yi ‘Türk ve Türk Devletleri' saymış, bütün aykırılıklarına rağmen onları olumlamıştır.
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 27 03 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Hiç bir bağınız yoktur,
Alevilikle sizin.
Bu inancın içinde,
Payı yok, zerrenizin.
Üfürükten üfürü,
Dizelemiş küfürü,
Sanalda ‘asenalık',
Yeni bir meslek türü..
'Şer-ittifak' kuruldu,
Ya gümüştü, ya puldu;
Yazı yazdım yellere,
Uçtu yerini buldu..
|
Ne günü var, ne alı,
Gizli sanır cemâli,
Kafa kumda - mal ayan,
Devekuşu misali..
Görmeden geçer'ken an,
Mahsulü biçer'ken an,
Düşünerek bilerek,
Ortağı seçer'ken an..
Posta varmış yerine,
İletmiş diğerine,
Bu çirkin ortaklığın,
Aslında amacı ne?
Apaçık neyin nesi,
Kurbağa hikâyesi:
Öküze heveslenmiş,
Ama yetmez nefesi..
Koğ - gaybette dilsizim,
İki el var, elsizim;
Dinim sevgi, kin yazmaz,
Kitabımızda bizim!
|
Kör kuyular eşmeyin!
İftirada pişmeyin!
Biz Yol'un kurbanıyız,
Yaramızı deşmeyin!..
Ehlibeyt'in başıyız,
Kerbelâ'nın yaşıyız,
Ta ezelden ezeli,
Teslimenin taşıyız..
İyi yapın hesabın,
O bindiğiniz dalın,
‘Yezid' fayda getirmez,
Bir mürşidden el alın!
Kara kaplı kitabı,
Tutmaz evde hesabı,
Çetenin başı yazsın,
Bana geri cevabı..
‘Sefili' hizmet Yol'a,
Saygıda hürmet Yol'a
Bir mürşide bende ol,
Alırsın himmed Yol'a..
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 26 03 2007 )
|
|
Kargadan Kılavuz bela getirir!
Her gördüğün dala konmalı değil.
Yunus bile olsan seni bitirir;
Bilinmedik göle dalmalı değil.
Biri, senaryoyu yazar, oynatır;
Biri, fitne kazanını kaynatır.
Bir gülen sefası, bin can ağlatır,
Her yere figüran olmalı değil.
Kızıldere'deki güneş batmıyor,
Devrimciler, ülkesini satmıyor,
Gidip tilki gölgesine yatmıyor,
‘Serdar' ile akına çıkmalı değil.
Yılana sarıldınız, gölün dibinde,
Ali eğilmedi, zulmün önünde,
Birlik ol, ülkemin bu dar gününde,
Truva'yı içten yıkmalı değil.
|
Dururken eniştenin öpmesi niye,
Aksiyon da islam değiliz diye,
Söylettiler önce bir aleviye,
Bakan köre gözlük takmalı değil.
Cümle-i kainat hep aynı nurdan,
Ali'si, Osman'ı aynı hamurdan,
İnsanın mayası mutlak çamurdan,
Kâmil ol, cahile bakmalı değil.
Pir Sultan'ım, İshak'ım, Kemal'im ne der?
Akmaz gölden bize bulunmaz önder.
Bir ırmak ol, yönün deryaya dönder,
Dipsiz kuyulara akmalı değil.
‘Yol Sefili', pirim dedi: ‘Uzak dur!'
Herkes ettiğini, elbette bulur!
Bir gün olur, tüm hesaplar sorulur!
Her hesap, mahşere kalmalı değil.
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 21 03 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Onüçüncü Abant Toplantısı'nda,
Göle gidiyordu güzel inancım.
Üç kuruş çıkara, dünya malına,
Pula gidiyordu güzel inancım.
Saygısız sunucu alay ederek;
Yerli yersiz, gevrek gevrek gülerek,
Söylenen doğruları da bölerek,
Dile gidiyordu güzel inancım.
Kimi mezhep diyor, kimi tarikat,
Bize kapı oldu, Sünnî şeriat,
Aleviler aldı epey nasihat,
Yele gidiyordu güzel inancım.
Çok fazla söyleniyormuş Kerbelâ,
Hakkın istemekten gelirmiş belâ,
Tarihe inanma, tarihsiz kalma;
Fala gidiyordu güzel inancım.
Sordu bir sosyolog, ‘sizler nesiniz'?
‘Neden ayrı ayrı çıkar sesiniz?'
‘Kültür mü, tarikat mı, mezhep misiniz?'
Sele gidiyordu güzel inancım.
Hakk'ın tecellisi mutlak insanda,
Nasıl anlatılır, kısa zamanda?
Canlı yayınlandı, televizyonda,
Tele gidiyordu güzel inancım.
|
Bir suçlu gibi savunuyoruz,
Dört cümle söyleyip avunuyoruz,
‘Laik Türkiye'mle övünüyoruz,
Ala gidiyordu güzel inancım.
‘Laik Cumhuriyet'in bekçileriydik,
Böyle bir birliğe biz niye geldik?
Ne Nesimî dedik, ne Mansur dedik?
Kula gidiyordu güzel inancım.
Şehidim var toprağında taşında,
Emeğim var ekininde aşında,
Hangi külâh vardır işin başında?
Kele gidiyordu güzel inancım.
Bu ‘Platform'a övgü düzenler,
Uçan yelden bile hile sezenler,
‘Alevilik kitabını yazanlar',
Öle gidiyordu güzel inancım.
‘Sonuç Bildirgesi' günün olayı,
Mersiyeler yumuşattı havayı,
İnançsızlar Yol'da bulur belâyı,
Güme gidiyordu güzel inancım.
‘Yol Sefili' en birinci vazifen,
Şeriata uzak kalmalı ülken,
Bize dost değildir, dışardan gülen,
Ele gidiyordu güzel inancım.
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 19 03 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
Murftaza Demir
OKS'de kirli oyun
|
Eğitim sistemimizi, pozitif bilime değil, inanca-doğmaya bağlamak istiyorlar. OKS'yi kaldırıp, Anadolu Liseleri ve benzer liselerde eğitim görme hayalinin anahtarını öğrencinin elinden alıp, ilköğretim okullarına doldurdukları imam hatip ve diyanet kökenli dinci kadrolara vermek istemelerinin tek nedeni bu.
|
Hiç bıkmadılar! Hiçbir kazanımla yetinmediler: Cumhuriyetin Türk milletine kazandırdığı çağdaş değerleri tek tek yok etmekten hiçbir zaman vazgeçmediler.
|
Türkiye, 81 il milli eğitim müdürlüğünün, 17. Milli Eğitim Şurası'na sunduğu teklifte; "bütün ilköğretim okullarında kuran kursu verilmesini" içeren ve aslında bütün okulların kuran kursuna dönüşmesi demek olan isteklerini unutmadı. Türk milleti bu kadrolara nasıl güvenebilir, geleceğini nasıl emanet edebilir, yarınından nasıl emin olabilir...
|
"Değiştim" lafları, süreci normalleştirme çabaları, demokrasi-laiklik nutukları hepsi hepsi sahte. Sanki dünyaları sahtecilik üzerine kurulmuş... Türkiye'nin sonunu getirmeye, kapanan yaraları deşmeye, kardeşi kardeşe düşürmeye yemin etmiş gibiler.
Dertleri gerçekten inanmakla ilgili değil: Gerçek anlamda inanmak, bu hükümetin mensuplarını ve AKP'yi ilgilendirmiyor bile. Sadece kişinin inanç şekli ve siyasal davranışıyla ilgileniyorlar. Devlet yönetiminden ise, dinciliği, mezhepçiliği, bu değerler üzerinden ticaret yapmayı, kamu malını eşe dosta peşkeş çekmeyi anlıyorlar. İstiyorlar ki, bütün toplum dinci olsun: O da yetmez, hepsi birer AKP militanı olsun...
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 16 03 2007 )
|
|
Devamı...
|
|
‘Şeytan’la girmeyin aynı çuvala,
Akibeti mutlak kötü getirir.
Koyun gibi aldanmayın kavala,
‘Yeşil’in hayali, postu götürür..
Güzel laflar ile göz boyanıyor,
Masiva peşinde olan kanıyor,
‘Yol’ sahiplerinin içi yanıyor,
Bizi bu ‘ikilik’ çabuk bitirir..
Sahte ağlaması, sahte gülmesi,
Kime hizmet eder bu, kimin nesi?
Belli ki, uzak sahibinin sesi,
Bakar körler, ‘öz benliğin’ yitirir..
Açın gözünüzü, ‘kim’dir arkası?
İnmeden oyunun bu son perdesi,
‘Laiklik’tir, kucaklayan herkesi,
Şeriat, ülkeme bela getirir..
|
Öpmeyin elini din tüccarının!
Düşün, yarınını çocuklarının!
Bir faydası olmaz, küllî-varının,
Mal hırsı, insanı sele götürür..
Ozanım; düşünür, konuşur dilim,
Harama – ‘Yol’suza uzanmaz elim,
Aslandır ve asalettir temsilim,
Tilkiyle ortaklık, ‘hile’ getirir..
‘Yol Sefili’, tarikatım medeni,
Ayrı tutacağız, devletle dini,
Eğer gerçek seviyorsan ülkeni,
Önder olan, bunu dile getirir..
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 15 03 2007 )
|
|
Görülmez önümüz tozdan dumandan,
Gözümüz mü düşman; ateş mi düşman?
Akıllanamadık geçen zamandan,
Kûfeli mi, düşman; Mervan mı düşman?
Bir zaman örgütün en tepesinde,
Yön bulurdu kurum onun sesinde,
Şimdi sayılıyor 'Şer Cephesi'nde,
Gelenek mi düşman; genci mi düşman?
Savunurdu, örgütün sır katibiydi;
Basının önünde, söyler diliydi,
Satılan arsanın gizli eliydi,
Pulumuz mu düşman; gümüş mü düşman?
Söyleyene değil, söylenene bak!
Her sevmediğine getirme yasak!
Sansürün elinde fikirler tutsak!
Yazarı mı düşman; eser mi düşman?
Örgüt tayin eder derdi: Gündemi.
Boş geçirdik, bu laflarla her demi,
Meziyet insanın güzel erdemi,
Aşikâr mı düşman; özel mi düşman?
Keskin tavırlıydı, dik duruyordu,
Örgüte pek toz kondurmuyordu,
'Derin devlet' ithamıyla vuruldu,
Cümle mi düşman; kelime mi düşman?
|
Müsahipler düşman oldu bir anda,
Kestirilmez oldu dostlar ne yanda?
Herkesin harcı vardır bu binada!
Taşı mı düşman; temeli mi düşman?
Seçim kazanmaya döner dolaplar,
'Derin devlet' olur, eski 'yoldaşlar',
Kabzımalı gelmiş, delege tavlar,
Zenginim mi düşman; engin mi düşman?
İnancın tanımı bilinmez oldu,
Bazı 'yaşam tarzı', bazen de 'Yol'du;
'Zamane Yezid'i' tanınmaz oldu,
Osman mı düşman; Ali'miz mi düşman?
Herkes konuşunca kül bırakmıyor,
Kimse kendi aynasına bakmıyor!
Çıkar kavgasından önder çıkmıyor!
Cahili mi düşman; kâmil mi düşman?
Bölündük ortadan, bin pare olduk,
Birlik bahçesinde açmadan solduk,
Zalimler eliyle 'Yol'da yüzüldük,
Derimiz mi düşman; saraç mı düşman?
'Yol Sefili', dostlar acı söylüyor,
'Yezid' bizim halimize gülüyor,
'Almanya'dan liste çıkmış' geliyor,
Müdahil mi düşman; diyen mi düşman?
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 14 03 2007 )
|
|
|
İftira çetesiyle hep kolkola,
Ağustos böceği geçirir yazı.
Irkçılık, şeriat uzaktır Yol'a,
Her ip de oynarsın dernek cambazı.
Yaptıklarını bilinmez sanıyor,
Kendi söylemine kendi kanıyor.
Yüreğinde her an 'Zerdüşt' yanıyor,
Yol'da hiç sönmedi Ali'nin közü.
Hubyar sebep oldu 'meydan açıldı',
Kirli ilişkiler, yere saçıldı;
Şeyh'in para hırsı hedef seçildi,
Acep sende yok mu suçun birazı?
|
Rüzgârın yönüne döner durursun,
Gâhi Yol'da, gâhi Sol'da olursun.
Yol'a iftiraya ortak olursun;
Sıratın önünde vardır terazi.
'Türkücüyüm' der o, türküyü bilmez;
'Aleviyim' der o, Dede'yi görmez,
Bir erkân önünde ikrarın vermez,
Kör cahile kaldı, 'Turna Avazı'!
'Yol Sefili' der ki, Yol'da insan ol!
Cebrail eliyle Yol'a kurban ol!
Diline sahip ol, her dem meydan ol!
Ozanın dili deyiş, elde sazı.
|
Bu yazıya ilk yorumu yazın |
|
Son Güncelleme ( 13 03 2007 )
|
|
| | << İlk < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Son >>
| | Sonuç 1 - 32 Toplam 156 | |
|
|