Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır. V.HUGO

Niyazlar'da "Düşkünlük" Olayı ve Gerçekler...

Eklenme Tarihi 14 Temmuz 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
sabri-cakir-niyazlarda-duskunluk-olayi-ve-gercekler
Prof. Dr. Sabri Çakır

Yıllardan beri Teke / Göller yöresindeki Alevilik-Bektaşilik inanç sistemini ve uygulamalarını araştırdım ve bu konuda ulusal / uluslararası düzeyde sunumlar ve yazılar yazdım.. Niyazlar köyü de bunlardan en başta geleni.. O yöre Bektaşilik inanç ve geleneklerini sürdüren en özgün bir yurt köşemiz.. Kendi değerlerini, uygulamalarını yaşatan, kimliğini korumaya çalışan, başkalarıyla çatışmayı sevmeyen, insanı inancının merkezine koyan, öğrenim düzeyi yüksek insanlardan oluşmuş, yeşillikler arasında Burdur Yeşilova İlçesi'nin bir Bektaşi köyüdür.

"Alevi hukuku yargıdan döndü" başlığı ile gündeme gelmesi, bu konuda yaptığımız alan çalışmalarına dayanarak doğru bilgiler vermemizi gerekli kılmıştır. Yazıyı ve yorumları okuyunca, gerçekten Alevilik-Bektaşilik olgusunda ne denli eğitimsiz, bilgisiz ve önyargılı olduğumuzu bir kez daha anlamış olduk. Her şeyden önce Niyazlar bir Bektaşi köyüdür ve çok eski bir tarihi vardır.. Hacı Bektaş Veli'nin Pir'lerinden olduğu söylenen Niyazi Baba'dan ismini almıştır. Bektaşiliğin "Babagan" kolundandır. O nedenle de "dede" tarafından değil, "baba" tarafından yönetilir. "Düşkünlük" olayının muhatabı olan ve o konudaki bilgisi "icazet"le kanıtlanan, yol önderliği / babalığı yapan Halil Yılmaz, o yöredeki araştırmalarımın en güvenilir kaynak kişisidir. Bektaşilik inanç ve geleneklerini özümlemiş, yönetimini demokratik esaslara göre sergileyen bir Bektaşi önderidir. Öyle, sanıldığı gibi ne cahil, ne de eğitimsizdir.. Bilgi düzeyi yüksektir; yıllardır o topluluğun dinsel-toplumsal önderliğini hakkıyla yapmaktadır.

Alevilik-Bektaşilik'te "düşkünlük" kurumu; inancın temelinde bulunan ve bir tabu olarak "Eline, diline, beline sahip ol!"; başka deyişle "Elin ile koymadığın bir şeyi alma / Dilin ile yalan söyleme / Beline sahip ol / Helalinden (eşinden) başkasına gitme." normlarının / ilkelerinin bir sonucudur. Alevi-Bektaşiler, yüzyıllardır bu kurallara uymuşlar, hesaplarını cemevlerinde, ibadet mekânlarında, yüz yüze vermişler; ne mahkemeye ne de yargıya başvurmuşlar. Kurallara uymayanlar, inancın, ulu kişilerin, 12 İmamların suç saydığı "yalan söylemek, mezhebe / tarikata küfretmek, nedensiz eşini boşamak / aldatmak, zina ve hırsızlık yapmak, garez / kin gütmek vb. davranış ve eylemleri gösterenler "düşkün" ilan edilmişlerdir. Alevilik-Bektaşilik inanç sistemi ve öğretisinde "düşkünlük" en büyük günah sayılmaktadır. Bir kişinin düşkün sayılması, toplum dışına itilmesi ne dedenin, ne de babanın önceliğidir; inancın ve toplumsal normların bir yaptırımıdır, sosyal sapmanın önlenmesidir. Amacı toplumsal düzeni, normatif yapıyı, değerleri, toplumu oluşturan aile ve evlilik kurumunu korumak, çokeşliliği önlemektir. Böyle bir yaptırımın, laiklikle, çağdaşlık ve modernleşme ile uzaktan yakından bir çelişkisi, karşı duruşu yoktur.. "Düşkünlüğün", günahkâr sayılmanın esas uygulandığı mekân cemevleridir. Çünkü "düşkün" olanlar, camiye, kiliseye, tapınağa gidebilirler ama cemevine giremezler; çünkü cemevinde kadın-erkek, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin birlikte ibadet ederler.. Ancak bu gibiler yani düşkün olanlar, işledikleri suçtan dolayı cem'de yargılanırlar, ödentisi neyse onu çekerlerse "düşkünlük" konumları toplulukça affedilebilir.

Niyazla'da Baba Halil Yılmaz'ın, demokratik eğilimlere ve Bektaşilik inancının gereklerine uygun olarak (elbette kanıtı vardır) bir Bektaşi'yi "düşkün" ilan etmesi en doğal hakkıdır ve o inanç grubuna karşı sorumluluğunu yerine getirmesidir. Bu uygulama Alevi-Bektaşi topluluklarında ilk kez uygulanmamaktadır.. O nedenle de bilinçsiz ve bilgisizce yargılara, sonuçlara ve suçlamalara gitmek doğru değildir; aksi durumlar o eşsiz, benzersiz kültürü, insanlık felsefesini zedeler, yaralar.. Bu konuda resmi yargı kurumu bir karara varmış olabilir, buna da üzülmemek, onu da eleştirmemek gerekir.. O kurum, önünde duran resmi yasayı kendine rehber almış ve yargılamasını ona göre yapmıştır. Ne var ki yargıçlarımız, toplumu birlikte tutan ortak bilincin, sağduyunun oluşmasını sağlayan normatif yapıyı, kararlarında göz önüne alır bu konularda biraz daha toplumcu ve duyarlı davranırlarsa, toplumsal düzen ve uyum daha kolayca sağlanabilir..

Yargının, kendi saflığı içinde inancını korumaya çalışan ve o topluma karşı sorumluluğunu yerine getirmek için bir Bektaşi'yi "düşkün" sayan Bektaşi önderi (1930 Doğumlu) Halil Yılmaz ve Ailesini, bu uygulamasından dolayı suçlu bulması ve kendilerine "ceza" vermesi Alevilik-Bektaşilikte bir ilk olacak ve bugüne dek örneğine rastlanmayan bir örnek olay olarak tarihe geçecektir. Ne var ki öteki inanç gruplarının, özellikle Sünnilerin bu zaaftan yararlanarak Alevi-Bektaşileri, dede ve babaları, inanç önderlerini cahillikle, şeriatçı olmakla suçlamamaları gerekir.. Çünkü bunların hiç birisi Alevi-Bektaşi öğretisinde anlam bulamaz..Alevi-Bektaşilerin laiklik anlayışı, kadın-erkek eşitliği, insana saygı ve hoşgörü kültürü, en önemlisi de Atatürk Devrimleri'ne bağlılıkları gibi davranışları,önyargıları boşa çıkaracak güçtedir.

Doğru olan "iyi bir yasanın, iyi bir kararın herkes için doğru olmasıdır; aynen doğru bir önermenin herkes için doğru olduğu gibi .."

* Prof. Dr., SDÜ Sosyoloji Bölümü / Isparta

 

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

Türkiye'de Gecekondu ...

Eklenme Tarihi 28 Mayıs 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Prof. Dr. Sabri Çakır

1. Giriş

1.1 Konu

Ülkemizde gecekondu, bir kentleşme sorunu olarak sosyal bilimlerin çeşitli dallarınca araştırma konusu yapılmış ve elde edilen bulgular yönetimsel, bilimsel toplantılarda tartışılmış, öneriler sunulmuş; yazınsal, yasal, bilimsel yapıtlarda yayınlanmış bir konudur. Olguya / soruna ilişkin araştırmaları iki grupta toplamak olasıdır. Birincisi, alan deneyimine dayanan araştırmalar, ikincisi de kuramsal nitelikli çalışmalardır. Basılı çalışmaların yanı sıra çok sayıda basılmamış tezler, bilimsel toplantılarda sunulmuş bildiriler de yer alır. Bu çalışmaların, özellikle de alan araştırmalarının üzerinde durulması gereken bir yönü bunların çoğunlukla sosyologlar ve antropologlar tarafından yapılmış olmasıdır. Çok sayıdaki bu araştırma ve çalışmalarda gecekondu sorunu tarihsel, toplumsal ve ekonomik boyutlarının incelenmiş olmasına karşın mekânsal boyutu ile politik boyutu betimsel özellikleri dışında fazla irdelenmemiş bir konu olarak güncelliğini korumaktadır.

Öte yandan, gecekondu sorunu yalnızca kentleşme bağlamında değil, ülke düzeyinde de bir göç sorunu olarak önem taşımaktadır. Bu sorun, yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinden Batı'daki gelişmiş yörelere nüfus akını hiç kuşkusuz yeni bir sorun değildir. Bunun İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra önem kazandığı, genellikle kabul edilmektedir. Buna karşın tarihsel bulgular, Türkiye'de göç ve kentleşme hareketlerinin 16. ve 17. yüzyıl da, çeşitli iç huzursuzluklar ve Anadolu'da uygulanan toprak kullanımı ve vergi sistemi yüzünden ortaya çıktığını göstermektedir.[1] Osmanlı'nın uyguladığı vergi sistemi Anadolu halkının dirlik ve düzenliğini bozmuş, topraklarını ve köylerini terk ederek kentlere, özellikle Bursa ve İstanbul gibi büyük kentlere hücum başlamıştır. Bunu önlemek için çeşitli zamanlarda fermanlar çıkarılarak kentlere, özellikle de İstanbul'a göç önlenmeye çalışılmıştır.[2] Başka söyleyişle, Türkiye'de göç ve kentleşme süreçlerinin, söz konusu yüzyıllarda "Anadolu halkının dirlik ve düzenliğinin bozulması" sonucu oluştuğu savunulmaktadır.[3]

Ne var ki kentlere kitle halinde göçün başlayıp, Türkiye'nin bazı büyük kentlerinde büyük nüfus yoğunluğunu barındıran gecekonduların oluşması ve yaratılan toplumsal sorunlar 20. yüzyılın ikinci yarısından sonradır.

Türkiye'de Gecekondu Sorunu ve Politikaları

sabri-cakir-turkiyede-gecekondu-sorunu-ve-politikalari-gecekondulu-kadinin-yoksulluk-tanimi

Türkiye'de nüfus artışının 1945'lerden bu yana çok hızlanması ve Anadolu'daki toprakların artan nüfusu barındırıp besleyecek yeterlilikte olmaması göç ve kentleşme hareketlerini de hızlandırmış ve içinden çıkılamayan sorunların yaşanmasına neden olmuştur. Bunların başında ve belki de en önemlisi, öteki kentleşme sorunlarının da yaratıcısı, bizce gecekondu sorunudur. Bu sorunun temelinde göç ve yerleşme sorunu bulunmaktadır. Göçen insanların kente gelmeleri ve yerleşme amaçları, giderek başka sorunları da doğurmaktadır. Bunların başında konut, iş bulma gibi ekonomik sorunlarla kent toplumu ile uyum, kentlileşme gibi sosyal ve kültürel süreçler gelmektedir.

Kent toplumu içinde yerleşme ve konut sorununu çözümleme olanağı bulamayan insanlar, bu gereksinmelerini yasal koşulların dışında gidermek amacıyla; kentleşme olgusunun önemli bir boyutunu, yani marjinal kesimi ve bu kesimin fizik mekandaki görünümü olan ve adına "gecekondu" denilen konutları, mahalleleri, bölgeleri oluşturmuşlardır. Sonuçta ortaya çıkan gecekondu topluluğu, kent toplum yapısı içinde sosyal, ekonomik ve kültürel açılardan ayrı bir yapı ve görünüm kazanmıştır.[4]

Bu görünümüyle göç-kentleşme sürecinin ve toplumsal yapımızın ayrılmaz bir parçası olan gecekondu tipi konutlar, bunlardan oluşan mahalle ve bölgeler toplumsal hukuk açısından, devlete / kamuya ait kent topraklarının, ormanlık alanların, vakıf arazilerinin yasal olmayan yollardan işgali, yağmalanması sonucu oluşmuştur.

1950'lerde sadece Ankara, İstanbul, İzmir gibi birkaç büyük kentimizin sorunu olan gecekondu yerleşimleri, günümüzde tüm kentlerimizin önemli bir sorunu olarak görülmektedir. Ülkemizin doğusunda, batısında, kuzeyinde ve güneyinde bu sorundan etkilenmeyen yöremiz kalmamıştır.[5] Örneğin, milyarlarca turizm yatırımı yapılarak, turizm cenneti olarak dünyaya ilan ettiğimiz Antalya'da 250 bin nüfusun yaşadığı 50–60 bin gecekondunun bulunması, gecekondulaşma yönünden sadece bu ilin Türkiye'de 1950'lerdeki düzeyi geçtiğini göstermektedir. Çekim potansiyeli bulunan öteki kentlerimizde de durum Antalya'dan pek farklı değildir.

1.2 Amaç

Bu çalışmada amacımız; tarihsel yönüyle Türkiye'de gecekondu sorununu, gelişim sürecini, soruna ilişkin gecekondu politikalarını, sosyo-ekonomik ve kültürel nedenleriyle ele alıp yorumlamaktır. Bir başka amaç ise; sürekli olarak artış gösteren, yoksulluk konusu yapılarak iktidarların oy sömürme aracı haline getirilen ve ülkemizin birçok kentinde var olan gecekondularla ilgili yasaların, afların, önlemlerin neler olduğunu, getirilerini, kısaca dünden bugüne yasal süreçleri, uygulamaları ve önerilerimizi bu sunu kapsamında ortaya koymaktır.

Fotoğraf: Sabri Çakır Arşivi - Elazığ'da Bir Gecekondu Mahallesi (1993)

sabri-cakir-turkiyede-gecekondu-sorunu-ve-politikalari-elazigda-bir-gecekondu-mahallesi-1993

2. Türkiye'de Gecekundu Sorunu

2.1 Gecekondu Kavramının Anlamı Nedir?

Gecekondu kavramı, dil bakımından yapısal olarak iki sözcükten oluşmuş birleşik bir sözcüktür. Birinci sözcük "gece", ikincisi ise konmak eyleminden türetilmiş "kondu"dur.[6] Gecekondu sözcüğü, taşıdığı toplumsal niteliklerinden ötürü de bir kavram biçimini almıştır.[7]

Gecekondu sözcüğünün, bir kavram olarak konuşma dilimize girişi, 1940–1950 yılları arasına rastlamaktadır. Sözcüğün yaratılışı, ne kül­tür kurumları ne de özel bir kurum aracılığı ile olmuştur. Sözcüğün yaratılışında ve dilimize kazandırılmasında birinci etken halktır. Halkın bir "yapma" eylemi sonunda ortaya çıktığı kuşkusuzdur. Başka söyleyişle, "gecekondu kavramı halkça yaratılmış, üretilmiş bir kavramdır.[8]

Genel bir anlatımla bir gecede, çok çabuk olarak yapılan bir barınak anlamını içerir. Tümüyle olmasa da genellikle köylerden ve kırsal kasabalardan göç eden insanlarca, "kentin çeşitli bölgelerinde sıkışık ve geniş kümeler halinde inşa edilen bu gibi yapı ve semtler, gecekondu bölgelerini doğurmuştur" [9]

2. 2 Gecekondu Nasıl Tanımlanıyor ve Özellikleri Nelerdir?

Gecekondu ve gecekondu yerleşimleri çok çeşitli biçimlerde tanımlanmak­tadır: Başlıcaları fiziki görünüşüne ya da ve yasal statüsüne göredir. Birleşmiş Milletler gecekonduyu, "yasal olmayan yer işgali ya da az gelirli kimselerin yaptıkları barınak"[10] olarak tanımlamaktadır. Başka anlatımla, B.M.'in kabul ettiği tanıma göre, bir arazinin yasal olmayan yollardan işgali ve üzerine düşük gelirli kişilerce binaların yapılmasıdır. Üçüncü Dünya hükümetleri ise gecekonduları başlıca yasal yönden tanımlamakta ve onları özel toprak mülkiyetinin ihlali olarak görmektedir[11]

Türkiye'de de belli başlı araştırmalarda, bu tür tanımlarla bağdaşır gecekondu tanımlarına rastlamaktayız. Bunlar sosyal içerikli, ansiklopedik ve sözlük ve hukuki tanımlar olmak üzere üç gruba ayrılabilir.[12] Burada bunların tümü üzerinde durmak, bu yazı kapsamında gerekli değildir. Ancak, yaptırım gücü olan ve gecekondu sorununa ilişkin uygulamaların, yaptırımların, önlemlerin kaynağını oluşturan 775 Sayılı Gecekondu Yasası'ndaki tanım hala geçerliliğini korumaktadır. Buna göre gecekondu şöyle tanımlanır:

"Gecekondu deyimi ile imar ve yapı işlerini düzenleyen mevzuata ve genel bükümlere bağlı olmaksızın, kendisine ait olmayan arazi ya da arsalar üzerinde, sahibinin izni olmadan yapılan izinsiz yapılar anlatılmaktadır"

Bu ve öteki tanımların ortak özelliklerini de dikkate alarak yeni bir tanım denemesi yapabiliriz:

Gecekondu: İmar ve belediye yasalarına / kurallarına aykırı olarak, kentlere göç eden kırsal / kentsel nüfusun kendilerine ait olmayan topraklar üzerinde, kısa zamanda, kaçak olarak yaptığı sağlık ve barınma koşullarına uygun olmayan konutlardır.

Bu tanımlarla birlikte yaptığımız alan çalışmalarında da gözlemlenen gecekonduların, gecekondu mahallerinin ortak özelliklerini belirtebiliriz:[13]

1. Yasalara aykırı oluşu.

2. Sağlık ve teknik koşullardan yoksun bulunması.

3. Başkasına ait yerde yapılmış olması.

4. Arsa sahibinin izninin olmayışı.

5. Ruhsatsız yapılmış olması,

6. Alelacele yapılmış bulunması.

7. Gizli yapılmış olması.[14]

8. Nitelik ve niceliksiz, kişinin kendisine ait bulunan yer­de de yapılsa, yasalara aykırı ve ruhsatsız barınaklar oluşu.

2.3 Türkiye'de Gecekondunun Ortaya Çıkışı ve Nedenleri

Türkiye'de gecekondu yerleşimlerinin başlangıcı ile ilgili resmi bir belge bulunmamaktadır. Bu nedenle olguyu kesinkes tarihlendirmek olanaksızdır. Buna karşın ülkemizdeki gecekondu yerleşimlerinin, yazılı belgelere dayanmaksızın, önemli bir kentleşme sorunu olarak II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru ortaya çıktığı ve savaşın sona ermesiyle hızlı bir gelişme gösterdiği genel olarak kabul edilmektedir. İ. Yasa'nın tespitlerine göre, bu tarihlerden önce, 1928–1930 yılları arasında Ankara'da gecekondu yapımının başladığı ve "kaçak evler" olarak adlandır­dığı görülmektedir.[15]

Buradan da anlaşılıyor ki, gecekondu sorunu ülkemizde II Dünya Savaşı sonlarına doğru yani 1945-1950'ler arasında yaşanan siyasal ve ekonomik gelişmelere koşut olarak ortaya çıkmış bir olgudur. O günden bugüne normal bir değişme ya da gelişme olarak değerlendirilmeyen ve her zaman bir "sorun" olarak nitelenen gecekondu oluşumunun temelinde göç hareketi yatmaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun köy ya da aşiret alanlarından, kasaba ve kentlerinden, İç Anadolu ve Karadeniz bölgesinin kırsal alanlarından Batı'daki gelişmiş sanayi kentlerine (İstanbul, Bursa, Zonguldak vb.) göçen insanlar gecekondu yapımını hızlandırmışlardır. Bu nedenle, 1950 döneminden sonra hızlı bir biçimde gelişen gecekondu yerleşimleri, 1953 yılında sayısal olarak 80 bine ulaşmıştır. Bu artışın, 1950'lerde başlayan sosyal ve toplumsal değişme süreçleri ile yakından ilgisi vardır. Ayrıca bu değişim süreçleriyle yakından ilgili olan ve sorunun görünmeyen yüzeyini oluşturan sosyo-ekonomik, politik ve kültürel nedenler, daha önce görülmemiş bir biçimde gecekondulaşmanın ülke düzeyinde yaygınlaşmasını ve çözümsüz bir sorun olarak bugüne taşınmasını sağlamıştır. Gecekondu sorununu yaratan göç nedenleri şöyle sıralanabilir: [16]

Fotoğraf: Sabri Çakır Arşivi - Antalya'da Bir Gecekondu Mahallesi (2006)

sabri-cakir-turkiyede-gecekondu-sorunu-ve-politikalari-antalyada-bir-gece-kondumahallesi-2007

· Nüfusun hızla artması.

· Tarımın büyük ölçüde makineleşmesiyle işgücünün kırsal bölgelerden kentlere kayması.

· Sanayileşmenin plansızlığı.

· Toprağın bölünmesi, verimin azalması ve yetersizliği.

· Ölçülü toprak reformunun yapılmaması.

· Hazine arazilerinin iyi değerlendirilmemesi.

· Doğal olayların sıklığı, bunlara karşı önceden önlem alma olanağının bulunmayışı.

· Konut sorununa bütüncül bir yaklaşımla çözüm getirilememesi; konut kiralarının yasal bir düzene sokulamaması.

· Kırsal alanlarda sağlık, beslenme, eğitim, ulaşım ve bu gi­bi olanakların yetersizliği, dengesizliği, denetimsizliği.

· İş olanaklarının sadece kent merkezlerinde kurulan fabri­kalar ve devlet kurumlarınca sağlanması.

· Kent plan ve programlarının çağın koşullarına uygun olmaması.

· Halkın bilgi, görgü, kültür gibi değer yargılarını yüksel­ten kurumların kırsal bölgelerde bulunmaması ve böylece kent­sel yaşamın özendirici bir nitelik ve nicelik taşıması vb. nedenler.

· Doğu ve Güneydoğu'da çözümlenemeyen siyasal içerikli anarşik olaylar, psikolojik baskı, şiddet, yoksulluk, mesleksizlik, eğitimsizlik vb. gecekondu sorunun doğmasına, gelişmesine yol açan temel sorunlarımızdır.

Bu sorunlar ve temel gerçekler, halkın bulunduğu yerden baş­ka bir yere göçmesine ve oralarda "daha iyi yaşarım" düşüncesini benimsemesine neden olmaktadır. Özellikle köy yaşamının iticiliği ile kent yaşamının çekiciliği karşısında halkımız bocalamakta ve kurtuluşu kentte aramaktadır. Böylece, tümüyle olmasa da genel olarak köylerden ve kırsal kasabalardan göç eden insanlar; düzensiz sanayi merkezlerinin çirkinleştirdiği kentlere geldiklerinde barınabilecekleri bir yere en fazla gereksinim duyarlar. İçinde yaşamı sürdürmek oldukça pahalı olan kentlerin lüks konutlarından yararlanmak, bu insanlar için olanak dışıdır. O halde, yaşamak ve barınmak için gerekli olan konutlarını kendilerinin yapması; başka söyleyişle, kendi başlarının çaresine bakmaları gerekmektedir. Bu amaçla, kent merkezlerinin kenarlarında bulunan boş, sahipsiz arazilerden konut yapmak için yararlanırlar. Söz konusu araziler ya hazinenin ya belediyenin ya da özel kişilerindir; özellikle hazine yerlerinin seçimi, tercih nedenidir.[17] Buradan da şu sonuca varmak olasıdır: Göç nedenleri ile birlikte gecekondu sorununun temelinde konut gereksinmesi bulunmaktadır.

2.4 Gecekondu Politikası ve İzlenen Yaklaşımlar

Gecekondu sorunu, kuşkusuz Türkiye'ye özgü bir olgu değildir. Bize özgü olanı yalnızca "gecekondu" sözcüğüdür. Başka gelişmiş ülkelerde ise, özellikle de geri kalmış birçok ülkenin büyük kentlerinde gecekondu olgusu vardır ve benzer koşullar içinde yer almaktadır. Bu özelliklerinden dolayı "gecekondu" sözcüğünün uluslararası bir kavram niteliğini taşıdığı görülmektedir. Fakat başka uluslarda bu olgunun boyutları, Türkiye'den çok farklıdır.[18]

Gecekondu oluşumu yalnızca, üçüncü dünya ülkelerinde İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan göç ve hızlı kentleşme sonucunda beliren konut açığını yasadışı bir yöntemle kapatan bir sistem değildir. Aynı zamanda kontrolsüz, plansız, derme-çatma yerleşmeleri, kuruluş koşullarına ve yerel kültüre bağlı olarak çeşitli kavramlarla isimlendirilmiş evrensel bir olgudur.

Düzenin bir açığı olarak da nitelenen gecekondu / gecekondu yerleşimleri; yapım koşullarının değişmesi, sosyo­ekonomik, kültürel ve politik özellikleriyle de birçok yeni kavramın oluşmasına, yeni toplumsal sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunlar:"gecekondu halkı","gecekondu birliği","gecekondu bölgesi";"kurtarılmış bölge","halk mahkemesi","bölge komitesi"; "yapım zamanı", "yıkım zamanı","yıkım geliyor","tapusuz dünya malı", "gecekondu kültürü", "yoksulluk kültürü", "teneke mahallesi", "Anadolu şehri"; "sefalet edebiyatı", "gecekondu hastalığı", "gecekonduculuk";"gecekondu ticareti", "gecekondu ağalığı", "sefalet yuvası", "gecekondu spekülasyonu", "gecekondu kenti", "arabesk müzik"[19], "kondu", "gecekondu affı", "tapu tahsis belgesi", "varoş, varoş kültürü", "gecekondu tüccarlığı", "gecekondu çetesi","gecekondu tarikatı" vb. kavramlardır. Gecekondulaşma ile ilgili bu tür kavramları çoğaltmak olanaklıdır. Fakat sorunun daha başka sorunları, bunalımları doğurduğunu bu örnekler kanıtlayabilecek yeterliliktedir. Böylece, gecekondulaşma ile yakından ilgili birçok kavram türetilmiş; olumlu ya da olumsuz yönleriyle toplumsal yaşantımıza ve dilimize girmesi sağlanmıştır.

Fotoğraf: Sabri Çakır Arşivi - Antalya'da Bir Gecekondu Mahallesi'nde Yükselen Bir Site (2006)

sabri-cakir-turkiyede-gecekondu-sorunu-ve-politikalari-antalyada-bir-gecekondu-mahallesinde-yukselen-bir-site

Bu değerlendirme ve betimlemeler göstermektedir ki gecekondu sorunu, ilk düzenli / sistemli bir yasa olan ve çok amaçlarla çıkarılmış bulunan "775 Sayılı Gecekondu Yasası"nda tanımlandığı şekilde basit, çözümü kolay bir olgu değildir. Çünkü söz konusu yasa gecekonduyu " tapusuz ve izinsiz arsalar üzerine ruhsatsız ve yasa dışı konut inşaatı" olarak tanımlamakta ve gecekondu, mülkiyet, imar planı ve mevzuatına aykırılık açısından ele alınmaktadır. Oysa gecekondu olgusu çok yönlü ve karmaşık bir olgudur. Gecekondu sorunun araştıran, inceleyen ve tanımlamaya çalışan araştırmacılar farklı yaklaşımlarla olguyu betimlemeye çalışmışlardır. Bu araştırmalar da göstermektedir ki gecekondu olgusu çok yönlü sosyo-ekonomik, politik, kültürel, hatta sosyo-psikolojik ve fiziksel mekân faktörlerinin oluşturduğu karmaşık bir sorundur.

Ülkemizde uzun bir süre, gecekondunun "sorun" mu yoksa dar gelirlinin konut talebine "çözüm" mü olduğu tartışılmıştır. 1950'lerden 1980'lere kadar olan dönemdeki kentleşme ve konut politikaları olguyu sorun olarak ele alıp, çözümü önleme, yıkım, tasfiye, yenileştirme ve gecekondu önleme bölgelerine sosyal konutlar yapmada ararken, sonraları gecekonduyu konut açığını gideren bir çözüm olarak görüp ilgilenilmemeye başlanmıştır. Örneğin, 1978'de Hükümet, sorunun boyutlarını ve çözüm biçimini şöy­le açıklamaktadır:[20]

"Bu sorun dar ve orta gelirli halkın büyük bir sorunu hali­ne gelmiştir. Biz arsa ve konut spekülasyonunu önleyen en ideal çözümün sosyal konut olduğuna inanıyoruz. Ancak, bunun hemen çözümleneceğini sanmak da hayalcilik olur.

Halkımız yaratıcı bir bünyeye sahiptir. Bunu gecekondularda da görebiliriz. Dünyanın birçok gelişmiş ülkelerinde gecekondular vardır. Ancak, bu gecekondular bizimkilerden çok farklıdır. Bizim halkımızın yaptığı gecekondularda yaratıcılık görülmektedir.

Eğer belediyeler, halkın yaratıcı gücü ve devletin desteği ile bir çalışmaya giderlerse Türk halkının konut sorununu kendisinin çözebileceği güçte olduğu görülecektir." [21]

İlk tutum, yol açtığı yıkımlar nedeniyle servet ve korku içinde harcanan bunca emeğin kaybına, kente göçenlerin yersiz, meskensiz kalmasına neden olurken, ikinci tutum kentsel arsa ve konut vurgunculuğunu, yağmacılığı, getirimciliği körükleyerek sorunu bugünkü konumuna getirmiştir. Bir hatırlatma yapmak ve sorunla ilişkilendirmek amacıyla olguya / soruna ilişkin politikaları, çıkarılan yasaları ve uygulamaları birkaç başlık altında özetleyebiliriz:

1. Planlı Dönem Öncesi Gelişmeler (1948–1965)

"16 Nisan 1924'te çıkarılan Umur-u Belediye'ye Ait Ahkâm-ı Cezaiye Hakkındaki Kanun'dan"(Yasa, 1966: 33) başlayarak 1948'e kadar çıkarılan ve toplumsal yaşantımızı düzene sokmak isteyen başka yasalarda da konut sorununa iliş­kin yargıların yer aldığını görüyoruz.[22] Gecekondu sorunuyla doğrudan ilgili ilk yasa, 1948 tarihli ve 5218 sayılı yasadır. Ne var ki bununla Ankara Belediyesi'nin sınırları içindeki gecekonduların durumunun iyileştirilmesi ve yeniden gecekondu yapacak olanlara arsa sağlayarak, gecekonduculuğun önlenmesi amacı güdülmüştür.[23]

Buna karşın, l948'den sonraki yasalarda[24] konut ve gecekondu sorunlarına daha fazla önem ve yer verildiği halde; bunların tümünün ne konut ne de gecekondu yasası görünümünde ve kapsamında olduğu söylenebilir. Karışık bir yapıya sahip olan bu yasalar, gecekondu sorununun çözümünde etkili olamadıkları gibi, gecekondulaşmanın gelişmesini ve yaygınlaşmasını da önleyememişlerdir. Sonuç olarak, bu tür yasalarla, bu sorunların çözümü başarılamamıştır. Çünkü sözü edilen yasalarla önlenmesi amaçlanan gecekondu sayısı 1948'de 30.000, 1950'de 50.000, 1960'ta 240. 000, 1965'te ise 430. 000'e yüksel­miştir.[25]

2. Planlı Dönemdeki Gelişmeler (1965 ve Sonrası)
 
Planlı dönemde, gecekondu sorunlarına daha geniş bir bakış açısıyla bakılmıştır.

2.1 775 Sayılı Gecekondu Yasası İle İzlenen Politikalar

Hazırlık çalışmalarına 1963 yılında başlanılan ve ancak 1966'da yasallaşan 775 Sayılı Gecekondu Yasası, bu dönemde çıkarılmıştır. Söz konusu yasanın daha öncekilerden ayrıcalığı sistemli ve tek amaçlı oluşudur. Adı geçen yasa, 30.7.1966 tarihinde yürürlüğe konulmuş; hemen ardından da bu yasanın uygulanış biçimini gösteren "Gecekondu Yasası Uygulama Yönetmeliği", 17 Ekim 1966'da çıkarılmış, birtakım değişikliklerle 1967 yılında yayımlanmıştır.

Fotoğraf: Sabri Çakır Arşivi - Başkent Ankara'da Gecekondu-Apartman Çatışması

sabri-cakir-turkiyede-gecekondu-sorunu-ve-politikalari-baskent-ankarada-gecekondu-apartman-catismasi

Gecekondu Yasası'nı hazırlayanlar, işe gecekondunun tanımı ile başlamışlardır. Gecekondu Yasası'ndaki bu tanımdan, yani kavramı açıklayış biçiminden, gecekondu sorununa nasıl ve hangi açılardan bakıldığını kolayca görebiliriz. Gecekondu Yasası'nın ortaya koyduğu gecekondu kavramından şu sonuçlar çıkmaktadır:

1. Yasalara aykırı olması.

2. Başkalarına ait yerde yapılmış bulunması.

3. İzinsiz yapılar oluşu.

4. Belediyeden ruhsatsız (izinsiz-kaçak) olması.

Anlaşıldığına göre bu dört temel ilke, gecekondu oluşumunun gerçek nedenleri olarak ele alınmıştır. Bu sorunlar çözümlendiğinde, gecekondu sorunu da çözülmüş olacaktır(!). Buna karşın arazi ya da arsası kendisine ait olan, fakat yapım ve sağlık koşulları yönünden gecekondularla hiçbir farklılığı bulunmayan ve kaçak yapılan barınaklardan söz edilmemiştir. Olgunun kökeninde bulunan etkenleri bu şekilde ele almak, değerlendirmek ve bunlara göre sorunu tanımlamak, işin ancak hukuksal ve biçimsel yönlerini ortaya koymak demektir.

Kısacası, içyapısı bakımından çelişik yargılarla dolu olan Gecekondu Yasası, sosyal kapsamı yönünden de yeterli değildir. Bu nedenle, ülkede gecekondu sorununa bir çözüm getirilememiş; gecekondu oluşumu söz konusu yasa ve buna ilişkin uygulama yönetmeliği ile önlenememiştir. Yasanın yürürlüğe konulmasından sonraki zaman süreci, sosyal ve toplumsal gelişmeler yasanın etkinliğini ortadan kaldırmıştır. [26]

2. 2 1980 Sonrası Yaygınlaşan Af Yasaları

1980 yılından sonra çıkarılan imar affı yasaları[27] ile gecekondunun yanı sıra öteki kaçak yapılarında affedilmesi politikası izlenmiştir.1983 yılında[28] çıkarılan af yasası ile gecekonduların meşrulaştırılması(yasallaştırılması) sağlanmış ve yeni gecekondu yapılması yasaklanmıştır.

1984 yılında çıkarılan af yasası[29] ile de ilk kez "Yeminli Bürolar" adıyla yeni bir yapılanma oluşturulmuştur. Bu örgüt ile devletin yapacağı hizmetler özelleştirilmiştir. Bu yeminli bürolar, gecekondululara "tapu tahsis belgesi" denilen ve tapuya esas olacak olan bir belge vermekle yükümlü tutulmuşlardır. Bu yasaya göre imar hukukuna aykırı olarak yapılmış yapılarla gecekondular, ıslah edilerek korunacak ya da yasa hükümlerinden yararlanamayanlar olarak sınıflandırılacaktır. İlk kez bu yasa ile "tapu tahsis belgesi" tanımlanmıştır. Çıkarılan bu af yasaları ile yasa kapsamındaki alanlarda hazırlanacak ıslah(yenileştirme) imar planlarının sağlayacağı yeni imar haklarıyla yaratılacak kentsel getirimden gecekondu sahiplerine pay verilmesi öngörülmüştür. Bu yasa açılan iptal davası sonucu Anayasa Mahkemesi'nce, yasanın özel yeminli bürolarla ilgili hükümleri anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiştir.[30] 1986 yılında çıkarılan 3414 sayılı yasayla, kendilerine arsa ya da konut tahsis edilenlere, bu taşınmazları başkalarına devretme hakkı getirilmektedir. Gecekondu affı ve "yeminli özel teknik bürolar" o tarihlerde şöyle eleştirilmiştir:

"Anayasa Mahkemesi'nce anayasaya aykırılığı saptanan "yeminli özel teknik bürolar" aracılığıyla sonradan tapuyla değiştirilmek üzere "tahsis belgesi" dağıtımına geçilmiştir. Başvurular, beklenen ölçüde olmayınca süreler uzatılmış, bağışlamanın kapsamı genişletilmiştir. Görüldüğü gibi, gecekonduya üst üste bağışlamalar getiren bir iktidarın çözümü yıkımda araması, yıkım sırasında belediyelerin insanlık dışı uygulamalara başvurması, kalacak yer, ev yapacak arsa ve öbür olanakları sağlamadan yurttaşı yerinden yurdundan etmesi bu konudaki çelişkilerin somut örneğidir."[31]

Gecekondu yıkımı ile ilgili birkaç olayı burada örneklersek, günümüzde bir değişmenin olmadığını anlamış oluruz.

Örnek 1: "500 Gecekondu Yıkıldı"

"İstanbul'da Ümraniye Belediyesi'ne bağlı Atakent ve İstiklal mahallelerinde sahipli ve hazine arsaları üzerine yapılan gecekondular dün polis denetiminde yıkılmıştır. Yetkililer" yıkılan ev sayısının 500'ün üzerinde olduğunu" belirtmişlerdir. Bu gecekonduların büyük bir bölümünü gecekondu ağaları yaptırıyor" demişlerdir."[32]

Örnek 2: "Bir Mayıs Mahallesi'nde Yine Çatışma Çıktı"

"Ümraniye'de dere kenarına kurulan 18 gecekondunun yıkımı için dün sabaha karşı buraya gelen güvenlik kuvvetleri kalabalık bir grupla karşılaştı. Gecekonducular ellerinde bayraklarla, greyderlerin önünü keserek polis aleyhinde sloganlar atmaya başladılar... Göstericiler daha sonra polislere takviye olarak getirilen ve olayların gelişmesi karşısında tüfeklerine süngü takmak zorunda kalan askerlerin de üzerine yürüyerek taş attılar. ..1 Mayıs Mahallesi savaş alanına döndü…Gecekonducular etkisiz hale getirilerken, gecekondu halkını kışkırtan 50 kadar militan gözaltına alındı."[33]

Fotoğraf: Sabri Çakır Arşivi - Başkent Ankara'nın Görünmeyen Öteki Yüzü

sabri-cakir-turkiyede-gecekondu-sorunu-ve-politikalari-baskent-ankaranin-gorunmeyen-oteki-yuzu

Örnek 3: " Yalçın Ailesinin Konutu, Köpek Kulübesinden Biraz Büyük"

Gazi Mahallesi Cebeci yolu 566 nolu yerde 7 bin lira kira ile otururken, belediyede görevli ev sahibi tarafından çıkarılması üzerine açıkta kalan 7 nüfuslu Yalçın ailesinin, "Yapıver şu boş araziye bir kondu" diyen komşuların da teşviki ile yaptığı gecekondusu, bir süre önce belediye ekiplerince yıkıldı… İkinci kez açıkta kalan ve işsiz olan Hasan Yalçın, gecekondusunu yıkımı üzerine şunları anlattı:

"Yunan gâvuru gelse bu cezayı vermezdi. Ya hapis verir ya da para cezası verirdi. Evimi yıkmazlardı. Reise dedim 'Ben senin ilacını biliyorum. Ama bende yok' diye. Akşam olunca 30-40 tane gecekondu yapılır..Benimki neden yıkıldı? Param olmadığı için mi? Komşular, 'sizde para verseydiniz yıkılmazdı' diyorlar. Memlekette fevkalade rüşvet dönüyor. Yemin ederim ki rüşvet yiyorlar. Ben de verseydim 40–50 bin lira yıkılmazdı."[34]

Örnek 4: "Gecekondu Çetesine 'Zabıta' Desteği!"

"Bursa'da gecekondu yapmak isteyenlere yer temin ettikleri iddia edilen çeteye yönelik operasyonda, aralarında rüşvet alıp kaçak yapıya izin veren 6 belediye zabıta memurunun da bulunduğu toplam 15 kişi gözaltına alındı.

Bursa Cumhuriyet Savcılığı, kaçak yapıların giderek arttığı merkez Yıldırım ilçesinde inceleme başlattı. Polis ekiplerinin yaptığı araştırmada, belediye zabıta memuru olarak çalışan Y.D….ve R.Y.'nin aldıkları 1500 ile 3 bin YTL rüşvet karşılığı, kaçak bina yapan kişiler hakkında tutanak tutmadıkları ve bu kişilere, 'Gönül rahatlığıyla binanı yap, güle güle otur' dedikleri belirlendi."[35]

2.3 Beş Yıllık Kalkınma Planlarındaki Politikalar

§ I.Beş Yıllık Planda önerilen politika, bir kural olarak gecekonduda yaşayanlara yer bulmadan yıkılmaması ilkesinden yola çıkılmış ve başlıca üç amaç benimsenmiştir: İyileştirme (ıslah), ortadan kaldırma (tasfiye), önleme adını taşıyor. İyileştirme o tarihe kadar yapılmış olan gecekonduların, gerek mülkiyet sorunlarını çözmek, gerekse kamu hizmeti gereksinimlerini karşılayarak durumlarını düzeltmektir. İkincisi ortadan kaldırma olarak adlandırılmıştır. Bu kötü durumda bulunan gecekonduları temizlemektir. Üçüncüsü ise, yeniden gecekondu yapılmasının önlenmesini anlatmak üzere kullanılan önlemedir.

§ II. Beş Yıllık Planın gecekondu konusundaki amaçları da birincisinden çok farklı değildir. 2.Plandaki gecekondu politikasının amaçları, gecekondu yapımını önlemeye öncelik verilmesi, kendi evini yapmaya çalışanların emeğinden yararlandırılması, gecekonduların arsa mülkiyeti sorunlarının, kentlerin gelecekteki gelişmesini güçleştirici olmaktan biçiminde özetlenebilir.[36]

§ III. Beş Yıllık Kalkınma Planında ise, gecekondu sorununa özel bir önem verildiği görülmez. 1973–1977 yıllarını kapsayan III. Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde, tüm yatırımlar içindeki konut yatırım payı yüzde 20 iken konut açığı 239.639 birim olmuştur. Hâlbuki söz konusu plan döneminde 1,2 milyon birim konut üretimi amaçlanmış; ancak 978.361 bin konut üretilmiştir. Planlamanın verdiği rakamlara göre l. 2. ve 3. plan dönemlerindeki toplam konut açığı 500 bini bulmaktadır. Bu açığın da, kent çevrelerini saran gecekondu tipi konutlarla kapatıldığı vurgulanmaktadır.[37]

§ IV. Beş Yıllık Kalkınma Planında ise gecekonduya ilişkin önlemler şöyle sıralanmaktadır:"1. Yerel yönetimlerin ve ilgili kamu kuruluşlarının des­teği ile gecekondu yörelerinde kentsel ve sosyal altyapı tesislerinin geliştirilmesi ve gecekondu yapılarının standartlarının yükseltilmesi programlanacaktır. 2. Yurt dışındaki işçilerimizin tasarruflarını değerlendirmek ve konut gereksinmelerini karşılamak amacıyla gecekondu önleme bölgelerinde konut üretimi özendirilerek yaygınlaştırılacaktır. 3.İmar ve gecekondu yasaları yeniden düzenlenerek, yalnız belediye sınırları içinde değil, tüm ülke ölçeğinde uygulanacak ve özellikle kamu arazileri üzerinde yapılan kaçak yapılar hakkında etkinliği sağlayacak hükümlerin yasalarda yer alması sağlanacaktır." [38]

§ 1985–1989 yılarını kapsayan V.Beş Yıllık Planda, gecekondularla ilgili ayrıntılı ilkeler yer almış değildir. Sadece 2981 sayılı Gecekondu Affı Yasasının ilkeleri de dikkate alınarak gecekondulara altyapı götürülmesinden ve bunların iyileştirilmesine öncelik verilmesinden söz edilmektedir.[39]

§ VI. Beş Yıllık Planda ise, sadece gecekonduların önlenmesi amacıyla, kendi evini yapana yardım yöntemi kullanılarak nüve (çekirdek ) konut tasarısına öncelik verilmesi istenmektedir.

§ VII. Beş Yıllık Planda ise, gecekondu yasalarının günün koşullarına uygun duruma getirileceğini belirtmekle yetinmiştir.

Daha sonraki yıllarda İmar Yasası'nda[40] yapılan değişikliklerle "yapı kullanma izni alınmayan yapılara geçici olarak elektrik, su ve / veya telefon bağlana bileceği hükmü"[41] ve yine hükümetin 2003'te Bütçe Kanunu'na[42] eklediği bir madde ile oturma izni verilmeyen ve alınmayan yapılara altı ay içerisinde başvurulması halinde kullanma izni alıncaya kadar geçici olarak elektrik bağlanabileceği öngörmüştür. Çıkarılan bu yasalar, kalkınma planlarındaki politikalar büyük kentlerde gecekondu oluşumunu hızlandırmış, özendirici ve çekici etkiler yaratmıştır. Anadolu'dan çeşitli nedenlerle göçen düşük gelirli insanlar için gecekondu bir kurtuluş yolu olmuştur.

3. Sonuç ve Öneriler

Gerek gecekondu yasaları ile alınan önlemler ve uygulamalar (imar ve gecekondu affı vb.), gerekse kalkınma planları ve hükümetlerin siyasi söylemlerindeki amaçlar gecekondu sorununa bir çözüm getirememiştir. Aksine 1965'te 430 bin olan gecekondu sayısı 1980'lerde 1.250.000 bine yükselmiştir. Bu da gecekondu da yaşayanların ortalama aile büyüklüğünün 5 kişi olduğu saptamasından hareketle toplam gecekondulu nüfusun 6–7 milyonu aştığını göstermektedir. Günümüzde ise gecekondu sayısı ve buralarda yaşayan nüfus, 1980'lerdeki sayıların iki katına yükselmiştir. Çünkü Doğu'dan Batı'ya göç olayına baktığımızda, 1950–1960 dönemindeki ilk serbest (iradeye dayanan) göç dalgasının yerini 1990'ların ortalarında zorunlu göçle gelen yeni bir dalganın aldığını görmekteyiz. Özellikle Doğu ve Güneydoğu'da GAP'nin (Güneydoğu Anadolu Projesi), terör olaylarının, silahlı çatışmaların, sosyo-ekonomik sıkıntıların neden olduğu zorunlu göç, hem ilk gecekondu araştırmasını yaptığımız Elazığ başta olmak üzere Malatya, Bingöl, Tunceli, Urfa, Diyarbakır, Van vb. bölge kentlerini hem de Batı'daki tüm gelişmiş, gelişmemiş kentleri de gecekondulaşma açısından olumsuz yönde etkilemiştir. Bu kentlerde konut sorunu çözemeyenlerin gecekondu bölgelerinde yerleştiği gözlenmektedir

Sorunla ilgili olarak bugüne kadar bir takım çözüm önerileri geliştirilmiş ve bunlara bağlı uygulamalar yapılmıştır. Bunlar, sosyolojik anlamda kırsal nüfusu yerinde tutarak göçü önlemek, bunun için de kırsal alanda bazı olanaklar (köy-kent, tarım-kent projeleri gibi) yaratılarak kente göçenlerin engellenmesini amaçlamıştır. Ya da tapu / tahsis belgesi dağıtılarak gecekondu yapımı özendirilmiştir. Siyasi iktidarlar / belediyeler "seçim öncesi", oy çıkarları zedelenmesin diye gecekondu yapımına göz yummuşlar; "seçim sonrası" da işine gelmeyenlerin gecekondularını yıktırmışlardır.

Bu genel değerlendirmeler bağlamında sorunu çözebilmek için ne gibi öneriler sunulabilir, hangi önlemler alınabilir? Daha önceki çalışmalarımıza koşut olarak şu önerileri sunabiliriz:

Ø Göç, kentleşme ve gecekondulaşma Türkiye'nin 1950'lerden beri en önemli sorununu oluşturmuştur. Bu olguları birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ele almak, yani soruna bütüncül bir yaklaşımla bakmak.

Ø Önceleri kendi yörelerinden topraksızlık, geçimsizlik vb. sosyo / ekonomik, şimdi ise bunlara ek olarak ortaya çıkan ve yıllardır süren terör ve şiddet olayları nedenleriyle göçenlerin sorunlarına çözüm üretmek.

Ø Bugünkü sınıfsal boyutu ile mekân olarak gecekondu, toplum olarak da gecekondulu, köylülükle kentliliğin, yoksullukla zenginliğin, cehaletle elitliğin çatışmasının bir sonucudur. Bu farklılıkları ve çarpıklıkları, toplumsal ve kültürel bir değişme anlayışı, eğitim ve üretimle aşmak.

Ø Yapılan bilimsel araştırmalarla saptandığına göre gecekondu yapım en çok "seçim öncesi" gerçekleşmektedir. İktidarların, oy uğruna bu davranıştan vazgeçmeleri ve aksi takdirde "seçim sonrası" yıkımın sonuç getirmeyeceğinin artık bilincine varılması.

Ø Ülkede gerçek anlamıyla aile ve nüfus planlaması yapmak, ideolojik, politik ve dinsel amaçlarla nüfus çoğalmasının ve çok çocukluluğun önüne geçecek politikaları geliştirmek ve bu anlamda eğitim ve öğretime önem vermek.

Ø Gecekonduya, her nedense göçenlerin çoğunluğunun (%85'i), geri dönmek istemedikleri araştırmaların ortak paydasını oluşturmaktadır. Buna göre onların sosyal yapıları ve değerleri analiz edilip sorunlarına yerinde çözüm getirecek uygulamalara geçilmesi.

Ø Başlangıçta kırdan kente olan göç dalgası zamanla değişikliğe uğrayarak, bugün geniş ölçüde kentler arası göçe dönüşmüştür.. Bu yatay hareketlilik, kentlerin gelişme düzeyleri ve birbirinden geri kalmışlığı ile ilgilidir. Bu farklar, yöre insanını göç veren illerde tutacak çekim merkezleri yaratarak giderilebilir; böylece göç dalgası önlenerek büyük kentlerin gecekondu sorununa çözüm üretilmesi kolaylaşabilir.

Ø Gecekondu sorununa çözüm ararken, en ideali sorunu yaratan göç nedbelerini ortadan kaldırmaktır. Bu yaklaşım, ülkemizin coğrafi konumu, iklim koşulları, bölgelerarası eşitsizlikler, yatırım ve sanayileşme politikalarının yanlışlığı vb. nedenlerle olası olmamıştır. Bu durumda devletin ve yerel yönetimlerin yapması gereken görev, gecekonduluları, gecekondu bölgelerini yoksulluktan, eğitimsizlikten, yıkım korkusundan, işsizlikten, gecekondu tüccarlarının, simsarların ve çetelerin sömürüsünden kurtaracak önlemleri almasıdır.

Bunlar yapılamadığı ve soruna köklü çözümler üretilmediği sürece kentsel, bölgesel ve ülke kalkınmasından söz edilemez.

Kaynakça

Akdağ, Mustafa ( 1975), Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Bilgi Yayınevi, Ankara; Çakır, Sabri (1991), "Elazığ'da Kentleşme ve Gecekondu Sorununa Genel Bir Bakış", Fırat Havzasının Sosyal, Kültürel ve Ekonomik Kalkınması Sempozyumu (7-9 Nisan 1988), Elazığ; Çakır, Sabri (2007), Kentleşme Ve Gecekondu Sorunu, Fakülte Kitapevi, Isparta; Geray, Cevat (1987), Gecekondu Yıkımı Çözüm Değil!", 01.10.1987 Tarihli Cumhuriyet / 2; Karpat, Kemal (1976), The Gecekondu: Rural Migration and Urbanization, Cambridge University Press, London, New York, Malbourne; Keleş, Ruşen (2000), Kentleşme Politikaları, İmge Kitapevi, 5. Baskı, Ankara; Özkaynak, Begüm (2002), "Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi Türkiye Ulusal Raporu, Ankara; Saran, Nephan (1971), "İstanbul'da Gecekondu Problemi", Türkiye Coğrafi ve Sosyal Araştırmalar, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Coğrafya Enstitüsü, İstanbul; Yasa, İbrahim (1968), "İç Göçlerin Büyük Şehirlerin İş-güç Çeşitlerindeki Etkileri," AÜEF Dergisi, Cilt; l, No : 1-4, Ankara

Notlar

[1] Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Bilgi Yayınevi, Birinci Basım, Ankara, l975.
[2] Nephan Saran, " İstanbul'da Gecekondu Problemi", Türkiye Coğrafi ve Sosyal Araştırmalar, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Coğrafya Enstitüsü, s.372, İstanbul–1971.
[3] Sabri Çakır, Kentleşme ve Gecekondu Sorunu, Fakülte Kitabevi, 1.Baskı: Ocak 2007, s.1, Isparta–2007.
[4] a.g.e.,s.2
[5] Sabri Çakır, "Elazığ'da Kentleşme ve Gecekondu Sorununa Genel Bir Bakış", Fırat Havzasının Sosyal, Kültürel ve Ekonomik Kalkınması Sempozyumu( 7-9 Nisan 1988), s.504, Elazığ-1991.
[6] İbrahim Yasa, Gecekondu Kavramını "gece" ve "yapılmış" sözcüklerinden oluşmuş bileşik bir kavram olarak değerlendirmiştir (bkz. Yasa,"İç Göçlerin Büyük Şehirlerin İş-güç Çeşitlerindeki Etkileri, AÜEF Dergisi, Cilt; l, No : 1-4, Ankara, 1968:176).
[7] Sabri Çakır, Kentleşme ve Gecekondu Sorunu, s.21
[8] a.g.e., s.21
[9] a.g.e.,s.21
[10] K.H.Karpat, The Gecekondu: Rural Migration and Urbanization, Cambridge University Press, .s 15, London, New York-1976
[11] a.g.e. s. 16
[12] Bkz. Sabri Çakır, Kentleşme ve Gecekondu Sorunu, s.21–24
[13] a.g.e. s.25
[14] Gizlilik günümüzde önemini kaybetmiştir. Çok eskiden gece yapılan gecekondular, şimdilerde gündüz rahatlıkla yapılmaktadır.
[15] Sabri Çakır, "Elazığ'da Kentleşme ve Gecekondu Sorununa Genel Bir Bakış", s.504
[16] Sabri Çakır, Kentleşme ve Gecekondu Sorunu, s.33
[17] a.g.e., s.34
[18] a.g,e., s. 31-32
[19] a.g.e. s.35
[20] a.g.e.s.39
[21] Başbakan Bülent Ecevit'in Ankara'da toplanan Belediye Başkanları toplantısındaki, konuya ilişkin açıklaması (17 Temmuz 1978 tarihli Tercüman Gazetesinden alınmıştır).
[22] Sabri Çakır, Kentleşme ve Gecekondu Sorunu, s.36
[23] Ruşen Keleş, Kentleşme Politikası, İmge Kitapevi, 5.Baskı, s. 394, Ankara–2000
[24] 5431 Sayılı Yasa ( Gecekondu yapımının önlenmesini, yapılanların da yıkılmasını öngören yasa); 1953 tarih ve 6188 sayılı Bina Yapımını Teşvik Yasası; 1959 da çıkarılan 7367 sayılı yasa vb.
[25] Sabri Çakır, Kentleşme ve Gecekondu Sorunu, s.36–37
[26] a.g.e. s.37–38
[27] 2805, 2981, 3290 ve 3366 Sayılı Yasalar
[28] 21 Mart 1983 Gün ve 2805 Sayılı Yasa
[29] 24 Şubat 1984 Gün ve 2981 Sayılı Yasa
[30] Begüm Özkaynak, "Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi Türkiye Ulusal Raporu, s.106, Ankara–2002
[31] Cevat Geray, Gecekondu Yıkımı Çözüm Değil!", 01.10.1987 Tarihli Cumhuriyet / 2
[32] 08.07.1979 Tarihli Milliyet
[33] 15.07.1979 Tarihli Hürriyet..
[34] 04..11.1985 Tarihli Cumhuriyet
[35] 16 Temmuz 2008, Milliyet
[36] Ruşen Keleş, Kentleşme Politikası, s.395–396
[37] Sabri Çakır, Kentleşme ve Gecekondu Sorunu, s.38
[38] IV. Beş Yıllık Kalkınma Planı, s. 330.
[39] Ruşen Keleş, Kentleşme Politikası, s.397
[40] 3194 Sayılı İmar Kanunu (08.02.2002 Tarih ve 24665 Sayılı Resmi Gazete)
[41] TMMOB, İmar Affına Yönelik Düzenlemeler ve Yürütülen Çalışmalar, Şehir Plancıları Odası Bülten, Mart–2002
[42] 31 Mart 2003 Tarih ve 25065 Sayılı Resmi Gazete

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Kürt Açılımı - Demokratik ...

Eklenme Tarihi 15 Mart 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

Prof. Dr. Sabri Çakır

"Açılımlar" dönemini yaşadığımız şu günlerde siyasal kültürümüze damgasını vuran, ancak neden ve niçin kullanıldığı, neyi kapsayıp kapsamadığı henüz tam anlamıyla bilinmeyen ve halkımızın da anlayamayacağı bazı kavramlar sıkça gündeme getirilip yaygınlaşmaktadır. Bunun örneklerini her gün, her toplantıda, her tartışmada, gazetelerin köşe yazılarında görmek olasıdır. Kimileri doğru ve anlamını bilerek kullansa da, kimileri içerikten yoksun ve alışkanlık olarak kullanmaktadır. Sözünü edeceğimiz bu tür kavramları anlamakta biz bile zorluk çektiğimize göre, acaba sorunun muhatabı olan insanlar, yönetilmek istenen halk kesimleri bu kavram kargaşasından ne anlamaktadırlar?

Özellikle öğrenim düzeyi çok düşük ve kültür düzeyi de kendi yerelliği içinde anlam bulan Doğu-Güneydoğu insanının, kendi siyasal geleceği ile ilgili sözcükleri, kavramları anlamakta zorluk çektiğini görmemek elde değil! Yıllarca bölgenin sosyolojik yapısı üzeride gözlem ve araştırmalar yapmış bir akademisyen olarak, bölge insanının neyi anlayıp anlamayacağını da iyi bilmekteyiz. Daha on-onbeş yıl öncesine kadar sorularımıza tercüman aracılığı ile yanıt alabildiğimiz bu insanlar, nasıl olup da kendileri için "özgürleşme, hak elde etme, insan ve eşit vatandaş olduğunu anlama" anlamına gelen "Demokratik / Kürt Açılımı" süreci ile ilgili karmaşık, anlaşılmaz sözcükleri, kavramları anlayabilecekler? Bu nedenle hem barış sürecine katkısı hem de sosyal bilimcinin bir sorumluluğu olarak algıladığımız sosyo-etnolojik sözcük ve kavramlardan burada söz etmek zorundayız. Anlamları üzerinde, anlaşılır bir dille durmak istediğimiz bilimsel nitelikli kavramların bilinmesinin sorunun anlaşılması ve çözüm önerilerinin geliştirilmesi açısından da önemli olduğu yadsınamaz. Demokratik açılım / Kürt açılımı bağlamında kullanılan ancak net olarak anlaşılamayan sözcük ve kavramların öznel anlamları ve tanımlarına geçmeden önce, Türkçede "sözcük / kavram" denilince ne anlıyoruz? Birkaç özelliğine değinirsek, konuyu daha iyi anlatmış olacağız.

"Kavram / sözcük" deyince ne anlıyoruz?

Her şeyden önce sözcük ve kavramlar bilgilerimizi başkalarına anlatmak, iletmek için kullanılır. Bunun da yolu / yöntemi ortak anlaşma aracı olan dil ile ifade edilmesidir. Eğer ortak bir dile sahip değilseniz o toplumdaki bireylerin, grupların, halkların birbirini anlamaları, iletişim ve etkileşim kurmaları da olası değildir. Bu topraklar üzerinde Osmanlı'dan Türk toplumuna dek bu tartışmalar ve çatışmalar içinde bunun en somut örneklerini günümüzde bile yaşamaktayız. Kim ne derse desin, yıllardır süregelen, önceleri "Doğu ve Güneydoğu Anadolu Sorunu", şimdilerde ise "Kürt Sorunu" diye nitelenen bu sorunun temelinde dil ve kültür çatışması yatmaktadır. Çünkü dil ve kültür, sosyolojik anlamda bir toplumu toplum yapan, ötekilerden farklı kılan, benliğini ve kimliğini oluşturan kurumlaşmış davranış örüntüleridir. "Sosyal olarak üretilen davranış ve inanç biçimleri" olarak da tanımlanan bu iki unsur, toplumsal yaşamın temel ve vazgeçilmez kurumlarıdır. Bu sosyolojik gerçekliliğe karşın bölge halkının dili ve kültürü yok sayılmış hatta yasaklanmıştır!

Öte yandan sözcükler ile simgeledikleri şeyler / nesneler arasında "bire-bir" bir örtüşme / uyum olmayabilir. Özel adlar dışındaki sözcüklerin her birinin, kesinlikle tek bir nesne ya da objenin karşılığı olduğu ileri sürülemez. Çünkü nesneler / şeyler sonsuz sayıda, buna karşılık sözcükler, kavramlar sınırlı sayıdadırlar. Örneğin "insan" sözcüğü belirli, özel bir gruba ya da topluma ait insanı değil, tüm toplumlara ait insanı anlatmak, açıklamak için kullanılır. "İnsan" sözcüğü belleğimizde, belki gerçekte aynısı bulunmayan ama yine de toplumsal çevremizdeki tüm insanları kapsayabilmesi olanaklı olan bir "insan" imajını çağrıştırır ya da uyandırır. Bu insan imajı gördüğümüz, konuştuğumuz, birlikte yaşamak zorunda kaldığımız tüm insanların ortak özelliklerine sahiptir. Tüm insanları kapsar ve her bir insanı içerir. Görülüyor ki insan sözcüğünün içerdikleri ve kapsadıkları ile belleğimizdeki tasavvur, insan kavramıdır. Kavram, sözcüğün zihnimizde çağrıştırdığı şeydir. O zaman bu açıdan baktığımızda; her sözcük hem bir nesneye, nesne grubuna ait özelliklere, aralarındaki ilişkilere işaret eder; onların adıdır, hem de belleğimizdeki imgelerin yani kavramların adıdır.

Kavramlar olay ve olguların kendilerini yansıtmazlar. Ancak öylesi durumlar vardır ki kavramlar sanki olay ve olguların, nesnelerin kendileri imiş gibi adlandırılır. Sosyal bilimciler buna "maddileştirme yanlışı" adını verirler. Bu hata, kavramın soyutlanma düzeyi yükseldikçe artar. Örneğin "açılım" kavramı ile "din-inanç" kavramını eş anlamlı tutmak ve açılımı bu bağlamda değerlendirmek ve buna göre çözümler üretmek yapılan en büyük maddileştirme hatalarından biridir.. Sorunu çözmek isteyen aktörlerin bu yanlışa düşmemeleri gerekirdi!

Yine kavram, duyu organlarımız aracılığı ile elde ettiğimiz bilgiler ve algılardan oluşmuş bir soyutlamadır. Kavramlaştırma süreci ise duyularımız aracılığı ile elde ettiğimiz ve dış dünya ile ilgili gerçeklerin, algılamaların soyutlanması, birbirinden ayrıştırılması, genelleştirilmesidir. Bu yolla biz nesnelerin, olay ve olguların niteliklerini ele alır, inceler ve dizgeleştiririz. Nesnelerin / olayların kendilerini, ilişkilerini, bağlantılarını belleğimizde yargılar, bir sonuca varırız. Bu da zihinde sağlıklı bir düşünmeyi / muhakemeyi gerekli kılar. Bu yüzden biz olay ve olgular arasındaki nedenselliği bulabiliriz. Eğer kullandığımız kavramların, düşünme yoluyla ya da akılcıl olarak ne anlama geldiğini, kapsamlarını, aralarındaki ilişkileri bilmiyorsak yanlış düşünceler üretmiş oluruz ki bu da topluma / halka en büyük zararı verir; onları yanlış yola sürükler.

Kavram konusunda üzerinde durmamız gereken önemli bir nokta tanımlamadır. Kavramlar tanımlama sayesinde belirsizlikten kurtulurlar. Her bilim dalının konusu ya da alanıyla ilgili bir dizi tanımlanmış kavramı vardır. Bunlar ideal kavramlardır, henüz içi doldurulmamış, boş kavramlardır. Bilimin gelişimi, tanımlanan kavram sayısı ve kavramların içinin doldurulması ile koşutluk gösterir. Oysa tanımlama, hiç de kolay değildir.. Öncelikle bazı kavramlar geniş kitlelerce paylaşılırlar, bunların kişilerin zihninde uyandırdığı anlam üzerinde kuşku duymayız. Bazıları ise kullanıldığı halde anlamları ya da kapsamları bilinmez; anlamları üzerinde bir fikir birliği ya da sağduyu oluşmaz. O halde ortak kültürün ve bu kültürden kaynaklanan ortak eylemlerin oluşmasında, benimsenip kabul edilmesinde ortak yaşamın ürünü olan kavramların iyice tanımlanıp anlaşılmasına gereksinim vardır.

Halkın anlayamayacağı kavramlar nelerdir?

O zaman, bu açılım sürecinde kullanılan ama halk kesiminin bir türlü anlayamadığı / anlayamayacağı kavramlar nelerdir? Başta Türk halkı, öte yandan "sorunun / açılımın muhatabı olan bölge halkı", kendi politikacı ve yerel yöneticilerinin de sıklıkla kullandığı yeni kavramlardan ne anlamaktadırlar? Örneğin etnik, etnik grup, etnik kimlik, etnik milliyetçilik, etnisite, kültür, alt kültür, üst kültür, ulusal kültür, siyasal kültür, kültürel kimlik, kültürel asimilasyon vb. daha nice sözcük ve kavram vardır anlaşılamayan... Ne var ki toplantılarda, görüşmelerde, açık oturumlarda, meydan nutuklarında; kısaca siyasal gündemde sıkça kullanılan bu ve benzeri söylemlerden halkımız, özellikle de henüz kadınlarının % 30 okuma yazma bilmeyen Güneydoğu insanı ya da Kürt halkı hiçbir şey anlamamaktadır. Demokrasinin, demokratik açılımın anlamını, içeriğini bilmeyen, eğitim ve öğretimden yoksun binlerce insan varken ülkemizde, özel nitelikteki bu tür kavramları Doğu ve Güneydoğu halkının anlaması nasıl beklenir? Beklenemez, çünkü onun yaşam kavgası, eğitim ve öğrenim düzeyi buna zaten uygun değildir. Bu nedenle bu gibi sözcük ve kavramların tümüne olmasa da bazılarına, halkın anlayabileceği bir dille, kısa yanıtlar verebilirsek, sorun ya da olgu ile ilgili olanların anlaşılmasına, bilinmezliğe az da olsa eğitimsel bir katkı sağlamış oluruz inancını taşımaktayız.

Öncelikle bu sözcük ve kavramların tümü ülkemizdeki eğitim ve öğretimle ilgili kaynaklarda yakın zamana kadar pek yer almayan, söylenmesi, yazılmasından bile çekinilen, korkulan ancak, korkulduğu kadar da gerekli olan sosyal / kültürel antropolojik ya da etnolojik niteliklidir. Zaten bunlar, önceden beri antropolog / etnolog ve sosyolog gibi Batılı bilim adamlarının gelişmemiş, ilkel diye nitelenen ya da ileri kültür düzeyine geçememiş halkların, farklı kültürlerin betimlenmesinde, ötekilerden ayırt edilmesinde üretip kullandığı kavramlardı. Daha sonraları uluslararası göç süreci ile oluşan çok kültürlü farklı grupların, göçmenlerin göç ettikleri ülkeler ya da bölgelerdeki uyum ya da bütünleşme / kültürleşme süreçlerini, kültürel / sosyal bunalımları, kültürden koparma / eritme, yok etme siyasalarını ve sonuçta ortaya çıkan çatışmaları anlamak, anlatmak ve yorumlamak için de bu tür kavramların kullanıldığı bilinmektedir.

Halk, etnisite ve kültür kavramları nasıl tanımlanıyorlar?

Burada üzerinde durmak ve kısaca açıklanmak istenilen kavram ve sözcüklerin tümü Latince kökenli "etnos=halk", "colere= ekip, biçmek" ve "cultura=ekin" karşılığında kullanılan sözcüklerden türetilerek, günümüzde olduğu gibi farklı anlamlarda, farklı süreçler için kullanılmaya başlanmıştır.

Öyle ise halk denilince ne anlıyoruz ki bu denli kapsamlı ve çok sayıda sözcük ve kavramın temelinde yer alsın? Öncelikle günlük dilde sıkça kullanılan ve değişik anlamlar yüklenilen bir sözcük halk.. Örneğin halkın malı, halka ait, köy halkı, mahalle halkı, yöre halkı, kent halkı, halk hareketi, halk isyanı, halk sözü, halk kültürü, bölge halkı, Anadolu halkı, Rumeli halkı, halk pazarı, halk ekmeği, halkevi, halk ocağı, halk oyunu, halkiyat, halk bilgisi, halkbilim vb. Bu denli anlamlar atfedilen bu sözcük ya da kavramın tanımı nedir o zaman?

Halkbilimci Örnek, yıllar önce şu tanımı yapıyor ünlü yapıtında: "Belli bir ülkede ya da bölgede yaşayan, aynı dili konuşan, benzer yaşama alışkanlıklarını sürdüren, ortak bir tarihi olan, az ya da çok birlik bilincine sahip olan insanların oluşturduğu büyük birlik"[1]. Halk terimi aynı zamanda; birbirleriyle dil ve köken bakımından ayrı olan, ama ortak bir devlet yönetimiyle birleşmiş bulunan ahali için de kullanılır. Daha geniş anlamda, bir ulusun belli bir çevre içinde yaşayan kısmı da halk kavramı ile karşılanır. Halk kavramı ile eş anlamlı olan topluluk kavramı ise günlük dilde sıkça kullanılan sözcüklerden değildir. Sosyoloji literatüründe "cemaat " karşılığında kullanılır. Hatta cemaat daha yoğun kullanılmaktadır. Her ne şekilde kullanılırsa kullanılsın topluluk kavramı da halk kavramı ile özdeş bir anlam taşımaktadır.

Bu bağlamda etnik grup, etnik kimlik, etnik milliyetçilik denildiğinde, aynı kökenden / soydan gelen, aynı dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan insanlardan oluşan bir sosyal grup, kültürel kimlik ve o halkı, o soyu yaşatmaya, sürekli kılmaya dayalı bir kültürel milliyetçilik anlayışı anımsanmaktadır. Yine, en anlaşılmazlardan biri "etnisite" ve öteki ise "asimilasyon" kavramıdır. Etnisite (ethnicity) köken bakımından kentle, kentleşme ile çok yakın benzerliği olan ve "ethnie=kavim / halk, site(city)=kent / şehir" sözcüklerinden oluşmuştur. Kısacası site, bir tapınak ve pazar yeri çevresinde, etrafı surlarla çevrili ve tehlike durumunda çevredeki halkı da içine alabilen bir toprak parçası, bir kentin adıdır. En belirgin örnek de antikçağ Yunanlılarının toplum ve devlet biçimini yansıtan Atina ve Isparta site devletleridir.. Ne anlama geldiği bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, siyasi ve kültürel bakımdan etnik sıfatının içerdiği tüm anlamlara koşut olarak etnisite kavramı ortak bir kültürü paylaşan, vatanları olmadığı için asimile (erime) olma endişesiyle varlıklarını korumaya ve sürdürmeye çalışan topluluklar, halklar için kullanılmıştır. Bir başka ifade ile göçmenlerin göç ettikleri toplumun kültürüne akültüre (=kültürlenme) olma süreçlerinin, beklenilenin dışında, yok olma, erime(asimilasyon) ile değil, ancak etnisite bilincinin gelişmesiyle birlikte gerçekleşebileceğini savunan bir yaklaşım biçimidir. Günümüzün küresel toplumlarında, özellikle de Amerika ve Avrupa kültür çevrelerinde yaygın olan bir kültürel bilinçlenme ve yaşam biçimi olarak somutlaşmaktadır. Ülkemizde olduğu gibi bölgesel ve yerel düzeyde de etnik birliği, ortak soyu, ortak kültürü temel alan ve farklı oldukları da başkaları tarafından kabul edilen halkların / toplulukların aynı ekolojik ve sosyal çevreyi paylaşmaları ve karşılıklı ilişkiler kurmaları sürecidir. Bireysel açıdan bakıldığında, aynı toplumsal ve doğasal çevreyi paylaşmasalar da bir birey herhangi bir benzer özelliği nedeniyle; örneğin cinsiyeti, etnik kökeni, dinsel inancı, mesleği ya da yaşam biçimi vb., kendini diğer bir bireyle, bireylerle, grup, topluluk ya da toplumla özdeş görmesi, yakın hissetmesi de etnisite kavramıyla açıklanıyor.. Öz olarak kendine özgü bir kimliği, etnik birliği ve kolektif bir bilinci olan ve ötekilerden kendini farklı gören bir halkın, toplumsal bir grubun, birey ya da ailelerin aynı koşulları, aynı sosyal çevreyi, aynı mekanı, asimile olma / yok olma korkusunu taşımadan birlikte yaşaması ve ilişkilerde bulunması süreci için kullanılan bir kavram olduğunu vurgulayabiliriz.

Kültürel asimilasyon ise bir kültürel sistemin başka bir kültürel sistemi giderek kendine benzetmesi, kültürel egemenliği altına alması sürecidir[2]. Bunun çevremizde ve dünyada çok sayıda örnekleri vardır: Batı'nın sömürgeci devletlerinin, sömürgelerindeki halklar üzerindeki uygulamaları, Kıbrıs Rumlarının Türkler üzerindeki baskıları, Yunanlı ve Bulgarların Türk azınlıklara karşı tutum ve davranışları, Osmanlı'nın ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Alevilerin inanç özgürlüğü ve ibadetleri üzerindeki meşru olmayan baskı, küçümseme ve önyargıları; Kürt halkının özgün kültürünün ve dilinin yıllarca yok sayılması vb. Yine, aynı cinsten (homojen) bir toplum içinde ayrı kültürleri simgeleyen grup ya da kişilerin başka bir topluma katılması olayıdır. Bu anlamda asimilasyon bir ulusallık biçiminin diğerinin yerini almasıdır. Tarihte birçok boyların Türk toplumu içinde eriyip yok olması gibi durumlarda egemen grubun içinde yaşayan azınlık kültürü varlığını sürdürmek suretiyle kaynaşmaya gitmeyebilir.

Tüm bu söylemlerin ve tanımlamaların ortak paydasını ya da temelini oluşturan "kültür"den ne anlıyoruz? Herkes, her yerde, bilerek ya da bilmeyerek ondan söz ediyor; ama bir türlü anlamı ve içeriği halkımızca anlaşılamıyor! Hele de soyut bir kavramı, somutlaştırmaya çalışınca bu kez işler tümüyle karıştırılıyor.. Kültürü ve önekleriyle birlikte kullanımlarını belirsizlikten, anlaşılmazlıktan arındırmak için kısa örneklerle betimlemek, tanımlamak gerekir. Ne var ki 'kültür'ü tanımlamak zordur, çünkü insanı insan, bizi biz, ötekini öteki yapan ve her sosyal davranışın özünde bulunan o zengin içeriği ve değerleri çoğu uzmanlar bile değişik biçimlerde algılıyorlar. Böylece sorumuza verilen yanıtlar da farklılaşıyor, her insanı tatmin etmiyor.. Bu nedenle de alanın bilim adamları, uzmanları kültürü yeniden tanımlama çabası içine girmişler; onun sadece bir tanımı olmadığını, olmayacağını, toplumsal değişimlere ve olguların farklılıklarına göre biçimleneceğini göstermişlerdir.

Bu bağlamda kültür; insan ve toplum yaşamının her türden gereksinimini karşılayan, maddi anlamda üretilen, tüketilen her şey; manevi anlamda insanın kazandığı bilgi, sanat, hukuk, etik, adet, örf, töre, davranış biçimleri ve değer sistemlerinden oluşan bir bütündür. Kısaca, insanın yapıp ettiği her şey, yaşama biçimidir. Örneğin insanın giyimi, kuşamı, barınması, beslenmesi, korunması, üremesi, inançları, gelenekleri, sosyal davranışları, örgütlenmesi, kurumlaşması ve bunlarla ilgili eylemleri vb.

Günlük dilde sanat, edebiyat, musiki ve felsefe gibi güzel ve yüksek sanatlar anlamına gelen kültür, kişinin bireysel gelişmesiyle eş tutulur. Bu görüş kişinin eğitim ve öğretimiyle ilgili davranışları kapsar. Bu anlamda, Z. Gökalp'a göre, "Toplumun bireylere yaygın eğitim yoluyla verdiği kurumların toplamına kültür"[3] denir. Hâlbuki bilimsel anlamda kültür bundan çok farklıdır. Öteki bilimlerden ziyade sosyal bilimlerde kültür kavramının anlamı daha geniş ve kapsamlıdır. Sosyal antropologlar kültürü, çok yönlü olarak tanımlamışlardır. Bir örnekle bunu açıklayalım: Kültür, bir toplumun yaşama, türünü sürdürme, öğütlerini düzenleme, öğrenilmiş davranış biçimlerini, bilgi, inançlar ve insani birliklerde oluşan tüm etkinlikleri karşılamak ve gereksinimleri yerine getirmek için geliştirdiği bir yaşam biçimidir. Kısacası kültür, insanın çevresine / dünyasına uyumu ve katkısıdır.

Bu denli kapsayıcı içeriği ve çok sayıda tanımı olan kültürün, siyaset alanını, siyasal topluluğu ilgilendiren kısmı siyasal kültür olarak nitelenir. Ünlü siyaset sosyologu Fransız M. Duverger, "siyasal kültürden genellikle, kültürün siyasal yönleri anlaşılmakta ve bunların kendi içerlerinde sistemli bir bütün oluşturduğu düşünülmektedir"[4] diyerek siyasal kültürü, bir toplumun bütününü oluşturan değerlerden bir bölümü ya da alt kültür olarak tanımlamaktadır. "Alt kültür" kavramı da, başka kesimlerin değerlerinden farklı, kendine özgü değerlere sahip olan kesimler için geçerlidir. Yine bir başka tanıma göre siyasal kültür, "Bir toplumun üyelerinin siyasete (politikaya) ilişkin tutum, inanç, duygu ve değer yargılarının oluşturduğu bütüne denilmektedir[5]. Daha genel anlamda siyasal kültür, "Bir ulus ya da toplumun siyasal yaşamına ait bireylerin sahip olduğu tutum, inanç ve duyguların tümü siyasal kültür olarak adlandırılmaktadır"[6]. Bir başka söyleyişle bir toplumun, bir ulusun yönetim erki ve iktidarını elinde bulunduranların / bulunduracakların ürettikleri ve toplumdaki bireyleri etkilemeye çalıştıkları ideolojiler, söylemler, davranış modelleri ve karşı tepkilerin tümü siyasal kültürü oluşturur. Örneğin geçmişteki olayları bir yana bırakacak olursak, günümüz Türk Demokrasisi'nin göstergesi olan TBMM'de iktidar ve muhalefet arasındaki acayip söylemler, savaşı andıran kavgalar ve eylem biçimleri siyasal kültürümüzün olumsuz yönlerini oluşturmakta ve halkımızın nasıl bir kültürle biçimleneceğini göstermektedir!

Sonuç

Biz burada "Demokratik Açılım" ya da toplumsal sorunların çözümü nedeniyle güdeme getirilen bilimsel / siyasal içerikli birkaç kavram / sözcük üzerinde durarak, anlam ve içeriklerini tanımlamaya çalıştık. Ama siyasal ve toplumsal hareketliliğimiz o derece artı ki her gün üretilen yeni söylemleri, argo kavramları anlamakta değil halk, biz bile zorlanıyoruz. Sonuçta halkımızın yaşamsal sorunlarının bir yana bırakılıp, iktidar-muhalefet kavgalarının, söz savaşlarının, devleti oluşturan kurumlararası ilişkilerin kopma noktasına geldiği ve hoşgörü kültürünün giderek yok olduğu ülkemizde siyasetin gündemi o denli hızlı değişmektedir ki var olan sözlükler üretilen yeni sözcükleri, kavramları, argo kullanımları kapsayıp tanımlamakta yetersiz kalmaktadırlar. Öyle ise politikacının, bilim adamının, köşe yazarının ve herkesimden aydının yapması gereken, üzerine düşen görev kullandığı kavramlara, sözcüklere dikkat etmesi, halkın anlayabileceği bir dil / jargon kullanmasıdır.

Notlar

[1] Sedat Veyis Örnek, Etnoloji Sözlüğü, Ankara 1971, s.107.
[2] Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür: Antropolojiye Giriş, Sosyal Bilimler Derneği Yayınları, Ankara 1972, s. 132.
[3] Mahmut Tezcan, Eğitim Sosyolojisi, Ankara 1994, s.24.
[4] Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, Çev. Dr. Şirin Tekeli, Varlık Yayınları, İstanbul 1995, s.88.
[5] İlter Turan, "Türkiye'de Siyasal Kültürün Oluşumu", Türk Siyasal Hayatın Gelişimi-1, Beta Yayınları, 1986, s.461.
[6] A.Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, Der Yayınları, İstanbul 1998, s.50.

* Prof. Dr., SDÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Nephan Saran ve Türk ...

Eklenme Tarihi 25 Kasım 2009

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

sabri-cakir

Prof. Dr. Sabri Çakır

Türk toplumunda antropolojinin (insanbilimin) konusu ve kapsamının değil, kavramsal anlamının da henüz tam olarak kavranıp algılanamadığı bir dönemde Nephan Hocam da aramızdan ayrıldı.[1] Gerçi antropolojinin ne olduğu, insan ve toplumu nasıl ve ne amaçla araştırdığı, geleceğinin ne olacağı vb. konularda 1935'lerden günümüze kadar birçok çalışma yapılmış, yapıtlar sergilenmiş; ne var ki ne devleti yönetenler, ne eğitim ve öğretim kurumları, ne de aydınımız, halkımız bu zenginlikten yararlanabilmişler! Böyle bir toplumda seksen dört-seksen beş yıl yaşam sürmüş, bunun uzun bir bölümünü yeni bir bilime, bilimsel araştırmaya ve öğretmeye adamış ve Cumhuriyet Dönemi'nin yetiştirdiği bir Türk kadın antropoloğu olan Nephan Saran ile karşılaşmamız tesadüflerin bir sonucudur.. O'nun ölümünün birinci yılında, geçmişi ile ilgili çok fazla bilgiye sahip olmasam da, yalnızca dört yıllık doktora süresindeki konuşmalarımızı, yazışmalarımızı, çalışmama yaptığı bilimsel uyarıları, eleştirileri; yapıtlarının Türk antropolojisine katkılarını, bir zaman ve mekân dilimindeki gözlemlerimi, düşüncelerimi, yok olmadan burada dile getirmek amacındayım... Böylece, yaşadığı süre içinde ödeyemediğim manevi borcumu yerine getirmiş olurum inancıyla bu yazı kaleme alınmıştır...

Nephan Saran'la Neden ve Nasıl Karşılaşıyoruz?

Nephan Saran ile karşılaşmamı / tanışmamı, o zamanlar yani 1977'lerde Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı ve aynı zamanda orada yeni kurulmuş olan Sosyal Antropoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Orhan Acıpayamlı[2] sağlamıştır.

Acıpayamlı, benim Dil Tarih'ten Hocam, ünlü bir halkbilimci... Derslerinde daha ziyade maddi kültürü anlatıyordu... Konut(mesken) kültürünü, onlarla ilgili kuramları görüyorduk. Öğrencilik yıllarımda pek de kendimi ona anlatamıyordum ve bu nedenle de pek başarılı değildim, çok zorlanıyordum derslerinde... Ama, gel gör ki Fırat Üniversitesi'ne dekan olmuş ve de kendinden önce orada bir "Sosyal Antropoloji Bölümü" kurulmasını öneren ya da bu konuda ilk raporu yazan etnolog Prof. Dr. Sedat Veyis Örnek'in[3] yolunu izleyerek bölümün başına geçmişti.

Böylece, Fırat Üniversitesi'nde ilk kez, kimsenin anlamadığı, tanımadığı yeni bir bölüm kuruluyordu. Amacı ve işlevi ise, gerçekten o güne kadar (1975-1980'ler)yapılamamış olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun antropo-sosyolojik sorunlarını, bölgenin etnografik-etnik ve kültürel yapısını ele alıp araştırmak, yorumlamak ve bu olgulardaki temel sorunlara çözümler üreterek, toplumsal düzenin sağlıklı işlemesine katkıda bulunmaktı... Kısaca, bölge insanının kültüründen kaynaklanan davranışların, karşı eylemlerin, şiddetin, çatışmaların kökenindeki nedenleri anlamak, bu konularda merkezi hükümetlerce üretilecek politikalara bilimsel nitelikli veriler sunarak katkıda bulunmaktı. Ayrıca, alanın içinde "yaparak, yaşayarak öğrenme" kuramına uygun olarak sosyal antropolog yetiştirmekti. Başlangıçta iyi düşünülmüş, ancak sosyal planlaması olmayan, bölge insanının ve eğitim siteminin yabancısı bir bilim kolunun amaçlarına erişmesi kolay olmamıştır! Böylesine bir bilimsel etkinliğin, kültürel kimlikleri ve değerleri oldukça farklı, eğitim ve ekonomik yönden geri bırakılmış bir bölgede amaçlarını gerçekleştirememesi ve YÖK'ün kuruluşundan sonra kapatılması konusu önemli bir soru olmasına karşın burada üzerinde durulmayacaktır.

Vurgulamak izlediğimiz nokta; Fırat Üniversitesi'nde bilimsel amaçlar doğrultusunda, Doğu Anadolu'nun sosyo-kültürel tarihini, yaşam biçimini anlamak, yorumlamak ve gelecek kuşaklara aktarmak için kurulan, ama devrin sağ ideolojisine, üniversite yönetimine, oradaki siyasal erke karşıt olan bir sosyal bilim anlayışı bağlamında Nephan Saran'la kurulan ilişkimizdir.

Hem bu ilişkinin kurulmasında hem de bölgenin etno-antropolojik, etno-sosyolojik yapısı ile ilgili birçok araştırmanın yapılmasında, bilim dünyasında yerini almasında, halkbilim ve sosyal antropoloji ile ilgili öğrencilerin yetişmesinde ve bugün birçok üniversitenin yapısı içinde aktif rol oynayan sosyal bilimcilerin kazanılmasında katkı sağlayan bölüm kurucularına, Orhan Acıpayamlı'ya minnet duymak gerekir. Daha fazlası gerekir, çünkü günümüzdeki üniversite yapılanmasını, bilim anlayışını, ideolojik saplantıları düşündüğümüzde o insanların ne denli bilimsellikten yana olduklarını, hem uygulamaları hem de bıraktıkları özgün yapıtlarıyla daha iyi anlamış oluruz..

Nephan Saran'la nasıl bir ilişki kurulmuş ve onu nasıl tanımıştım? Fırat Üniversitesi'nde kurulan Sosyal Antropoloji Bölümü ile ilgisi neydi?

Bu ilişki, söz konusu bölümün ilk iki asistanından biri olmam ve doktora konumun kentleşme ve gecekondu sorunuyla ilgisinden kaynaklanıyordu. Çünkü o konuda, daha sonra anladım ki Saran gerçekten bilgi düzeyi ve deneyimi çok yüksek bir bilim kadınıydı. Bunu çok iyi bilen Acıpayamlı, göreve başladıktan bir yıl sonra konumu saptadı ve kendisinin resmi yönetici olmasına karşın Saran'la çalışmamı önerdi... Saran'ın bu konularda otorite olduğunu, onunla çalışırsam araştırmanın daha iyi yönetileceğini söylemişti. Ben ise Saran'ı hiç tanımıyordum.. Ayrıca Elazığ'dan İstanbul'a gidip-gelmekte düşündürüyordu! Ama tüm olumsuzluklara karşın tanımadığım biriyle doktora yapmak da başka bir anlam ve önem taşıyordu.

Tam hatırlamasam da, sanırım 78'in Şubat ayında kendisiyle konuyu görüşmek üzere İstanbul'a gittim. O denli meşgulmüş ki bana yarım saatlik bir görüşme olanağı sağlayan bir randevu vermişti... Günlerden pazartesiydi. Ben Elazığ'dan cumartesi çıkmış ve pazartesi saat 13.00–13.30 arasında verilen yarım saatlik randevuyu kaçırmamak için elimden geleni yapmıştım. Gerçekten o saatte İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ndeki odasında beni beklemekteydi. O ana karar kendisini hiç tanımıyordum.. Bu açıdan da çok heyecanlı olduğum yüzümden okunuyordu. Odada kendisinden başkası yoktu. Ama yanılmıyorsam kendi masasının dışında iki masa daha vardı. Ben ilk kez bir profesörün ve hem de bölüm başkanının asistanlarıyla birlikte oturduğuna ilk kez tanık oluyordum. Dil-Tarih'te böyle bir şey görmemiştim. Doçent ve profesörler yalnız otururlardı. Nephan Hanımın ortak mekân paylaşımı karşısında oldukça şaşırmış, nedenini aramaya o anda başlamıştım!

Böyle bir ortamda kendisiyle görüşmemiz gayet demokratik bir anlayışla başlamış; kısa ama öz bir hal hatır sormanın ardından kahve ısmarlamış ve ikram ettiği malbora sigarasının tüten acı dumanları arasında sorgulama ve sınav aşamasına geçilmişti. Hocanın bu yaklaşımı ve ikram tarzını da başka bir yerde yaşamamıştım. Bu hoşgörü ve samimi tutum ve davranışı beni çok rahatlatmış, ön çalışmalarımın sunumunu kolaylaştırmıştı. Anımsadığım kadarıyla konunun nedenselliğini açıklamakta bir hayli zorlanmış ve sonunda Nephan Hanım kentleşme ve gecekondu sorunuyla ilgili doktora çalışmamı yönetmeyi kabul etmişti.

Konu ile ilgili kaynakları tarayıp bir araştırma planı ve ona uygun görüşme sorularını hazırladıktan sonra, bir mektupla kendisine gönderdim. İşte bu aşamadan sonradır ki onu gerçek bilimselliği ile anlamaya ve tanımaya başladım.

Bunun ilk örneğini, 4 Temmuz 1978 tarihli ve adıma daktilo ile yazılmış, yöntemimi ve sorularımı eleştiren iki sayfalık bir mektup oluşturuyordu. Gönderdiğim soru formu ile ilgili olarak mektubun içeriğindeki eleştiri ve uyarıları 6 başlık altında toplamıştı. Hocanın bu uyarılarını, araştırma yapacaklara örnek olması bakımından kısa başlıklarla burada yinelemek istiyorum:

"1) Araştırmanın kesin olarak konusu nedir?

Siz "Elazığ İli Gecekondu Sorunlarının Sosyal Antropolojik Etüdü" diyorsunuz.. Çok genel bir ifade tarzı olan bu başlık içine sayılamayacak kadar çok konu girebilir.. Bu nedenle; a. Araştırma konusunu kesin olarak belirtmeniz gerekir. b. Araştırmanın konusu kesin olarak belirlendikten sonra konuyla ilgili alt konu başlıkları saptanmalı ve bunların içinde saptamak istediğiniz özellikleri ortaya çıkaracak sorular formüle edilmeli.

2) Araştırmanın sınırları kesin olarak belirlenmeli. a. Konu olarak sınırlar, b. Coğrafi olarak kesin sınırlar, c. Nasıl bir örnekle çalışılacağı kesinlikle ortaya konmalı... İster tüm gecekondu üniteleri, isterse örnek üzerinde çalışılmaya karar verilmiş olsun, incelemede esas olacak temel birimin belirtilmesi gerekmektedir. Örneğin haneleri mi, aileleri mi, fertleri mi göz önüne alacaksınız ve neden? Sonuç olarak eğer örnekleme yapılacaksa, yüzde kaç örnekle çalışılacağı, bunun bütünü yetkiyle temsil edip edemeyeceği düşünülmeli.

3) Gönderilen soru formu ile ilgili soru düzeltme yapmayı pratik olarak uygun bulmuyoruz. Çünkü soru formunun teksir edilmiş olduğu ve son şeklini almış bir yapıya sahip olduğunu sanıyoruz. Ayrıca soruların tüm olarak kapalı uçlu sorular olması ve soruların altındaki şıkların ne şekilde bir çalışma sonucu olarak oluştuğunu da bilmiyoruz. Burada hemen şunu da belirtmeyi gerekli buluyoruz. Soruların altındaki şıklar yeteri kadar açık ve net değil (…)

4) Soruların birbiri ardından sıraya dizilişi de araştırmalarda dikkat edilmesi gereken bir özellik olup eğer iyi sıralanmamış ve kontrol soruları olmayan soru bültenleri yanıltıcı sonuçlara varılmasına neden olabilir.

5) Mülakat formu dediğiniz form, konunun kesin olarak belirlenmemesi nedeniyle akla gelebilecek her soru ile doldurulmuş. Eğer bu formu kullanırsanız mülakat süresi üç saatin üzerine çıkabilir. Mülakat süresi hiçbir zaman bu kadar uzun tutulmaz.. Ayrıca formu anket olarak kullanırsanız, okuması, yazması olmayan kişilerin bunları nasıl okuyup cevaplayacağı da ayrı bir sorun. Mülakat formundan anladığımız kadarıyla, sosyal bilimler metodolojisinde 'saha araştırması' denilen çalışma hakkında daha geniş bilgi edinmeniz tavsiye edilir. Bu bilgi alışverişinin mektupla yapılması maalesef imkânsızdır.

6) Araştırmada kullanılacak ekip (eğer kullanılması düşünülüyorsa), zaman, mali olanaklar dikkatle düşünülmesi gerekli olup üzerinde hassasiyetle durulması gereklidir.

Çok genel olarak işaret ettiğimiz metodoloji ile ilgili kısa uyarıların çalışmalarınıza katkısı olacağı inancıyla saygılar..

Prof. Dr. Nephan Saran

İmza"

Arşivimde bulunan bu mektup, Nephan Saran'ın nasıl bir antropolog olduğunu, araştırmanın yöntemine ne denli dikkat edilmesi gerektiğini ve karşısındakine nasıl değer verdiğini gösteren tarihsel ve bilimsel bir belge olarak saklanmaktadır.

sabri-cakir-nephan-saran-ve-turk-antropolojisi

Saran Hoca ile ilişkilerimiz dört yıl boyunca böyle sürüp gitti. Doktoramın son aşamasını kendisine sunmak üzere yazdığım mektuba şu yanıtı veriyordu:

"Bay Çakır, 28.1.1980

Mektubunuzu aldım. Çalışmalarınızın olumlu yönde geliştiğini umarım. Şubat ayında İstanbul'da olacağım; ancak fakültemizde yakıt olmayışı dolayısıyla her gün gelmiyorum. İstanbul'a geldiğinizde lütfen beni telefonla arayın, fakülteye geleceğiniz günü tayin edelim.

Selamlar

Tel. No: 473421 Nephan Saran"

Gün belirlenmiş, yapılan çalışmalar görüşülmüş ve sonunda doktoranın kurşun kalemle yazılmış oldukça kapsamlı müsveddesi kendisine sunulmuştur. Bir ay gibi kısa bir sürede üç yüz sayfayı aşan çalışma okunulup tarafıma iade edilmiştir. Bu müsveddelerin daktilo ile yazılımı da üç ay gibi bir sürede tamamlandıktan sonra Fırat Üniversitesi Fen –Edebiyat Fakültesi'ne sunularak jüri oluşturulmuştur. Saran çok bekletmeden kişisel raporunu yazmış ve Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne göndermiştir.

Orhan Acıpayamlı, Osman Ersoy ve Nephan Saran'dan oluşan jüri 30.11.1981 tarihinde İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde toplanarak tez görüşülmüş, ardından da sözlü sınav ve tez savunması yapılmış; çalışma "pekiyi" derece ile değerlendirilmişti.

Doktora tezimin savunma aşaması sonunda, geleneksel olarak adayın jüri üyelerine vermesi gerekli olan yemeği de, Laleli'nin en nefis kebapçılarından birinde kendisi vererek son derece uygar ve örnek alınması gereken bir davranışı sergilemişti. Bununla da yetinmeyip, bizi akşam evine davet ederek konuk etmişti.

Nephan Saran'ın Bilimsel Yönü ve Antropolojiye Katkısı Nelerdir?

Antropoloji literatüründe Nephan Saran gibi lisans öğrenimi farklı olan ve sonradan bu alana yönelen ve başarılı birçok çalışma yapmış olan bilim adamı vardır. Türk antropologları arasında bu örneklerden biri de Saran'dır. Saran, hukuk öğrenimi (1947) tamamladıktan sonra Amerika'da St. Louis Üniversitesi'nde Çocuk Mahkemeleri sisteminin Türk Ceza hukukuna uygulanması konusunda yüksek lisans ve suç sosyolojisinin en önemli kuramlarından biri olan "anomie" üzerinde de doktorasını yapmıştır. Saran'ın esas bilimsel kimliğini ve yöntem anlayışını İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Etnoloji-Sosyal Antropoloji Bölümü'nün kurulmasından sonraki yaptığı alan çalışmalarında görmekteyiz.

Bunların başında da İstanbul kenti ile ilgili gecekondu ve çocuk suçluluğu konularını ele alan çalışmalarıdır. Özellikle, 1960'lı yıllara kadar suç ve çocuk suçluluğu ile ilgili olarak yapılmış herhangi bir bilimsel çalışma bulunmamasına karşın, resmi istatistikler ülkemizde, dünyada olduğu gibi, suçun ve çocuk suçluluğunun hızla artış gösterdiğine işaret etmektedir. Bu gerçeği gören Saran, bugün ülkemizin en önemli ve içinden çıkılmaz bir sorun olan suç ve çocuk suçluluğu konusunda, 1961–1962 yıllarında başlayan ve tam 4 yıl süren "İstanbul Şehrinde Polisle İlgili Onsekiz Yaşından Küçük Çocukların Sosyo-Kültürel Özellikleri Hakkında Bir Araştırma"[4] adlı çalışmasını yapmıştır. Bu araştırma İstanbul'daki çocuk suçluluğu konusunda yapılan ve kuramsal bir temele dayanan ilk araştırmadır. Başka ifadeyle ülkemizin sosyal bilim tarihinde böyle bir çalışmayla o güne dek henüz karşılaşılmamıştır. Böylece Saran, Amerikalı sosyolog Robert K. Merton'un "anomie" kuramını, suç ve çocuk suçluluğuna uygulayan, yaşama geçiren ve suç olgusuyla ilgili yapılacak araştırmalara temel olabilecek varsayımları öneren ilk Türk antropologu unvanını da kazanmıştır.

N. Saran'ın Türk bilim dünyasına kazandırdığı ve bir önceki araştırmasının gerek yöntem ve gerekse kuram yönünden bir devamı niteliğindeki "Üniversite Gençliği"[5] adını taşıyan çalışmasıdır. Kendi alanında bir ilk olan bu yapıtında da Saran, Türk toplumunun 1968'lerde başlayan ve 12 Mart 1971 Darbesi'ne kadar süren öğrenci hareketlerinin analiz ve yorumunu yapmıştır. Sosyal antropoloji öğrencileriyle birlikte gerçekleştirilen bu araştırmanın en önemli amacı, öğrenci olaylarına karışan öğrencileri sosyo-kültürel ve ekonomik yönleriyle tanımak; öğrenci hareketlerini politik açıdan değerlendirmektir. Bunda da büyük bir başarı elde edilmiş, esasında Türk toplumunda sosyo-kültürel yapının değişim sürecinde anomik bir ortamın gelişmesi üniversite gençliği üzerinde etkili olmuştur. İstanbul gibi metropoliten bir kentler kentinde, köyünden, kasabasından, yerel kentinden kopan, eğitim ve öğretim için bu kente göçen genç nesiller, değişim sürecinin en yoğun şekilde yaşandığı bir ortamda kendilerini bulmuşlardır. Bu ortamda yetişen üniversite gençliği, ulaşamadıkları değerlerin baskısıyla ortaya çıkan toplumsal sorunlarını, en kısa sürede çözülebileceğini sunan ideolojilerin arkasına kolayca takılmışlardır. Saran, üniversite gençliği ile ilgili bu özgün araştırmasında anomie ile ilgili varsayımlardan hareket ederek hazırlanan soruları öğrencilere uygulamak suretiyle kültürden kopmanın derecesini ve nedenselliğini anlamaya çalışmıştır.

Daha sonraki yıllarda antropolojinin geleneksel köy toplumlarıyla ilgili konusunu oluşturan bir başka alan çalışmasını, "Köylerimiz"[6]i görmekteyiz.. Bu çalışmasıyla N. Saran geleneksel kültürlerde/toplumlarda antropolojinin işlevini ya da görevini, kendi yönetiminde araştırılan 25 köy araştırmasıyla kanıtlamak istemiştir. Bir başka anlatımla antropolojinin köy toplulukları, onların yaşam biçimleri ve değişim süreçleriyle ilgisini kurmaya çalışmıştır. Çalışma, 1966'lı yıllardan beri sosyal antropoloji son sınıf öğrencilerinin Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde bulunan, genellikle küçük köy toplulukları üzerinde yaptırılmış ve bir köyü sosyo-kültürel yapısı ile araştırıp gelenek, görenek ve kurumlarını tanıtmaya çalışan betimleyici tipteki araştırmaların analiz ve sentezine dayanmaktadır.

Nephan Saran, antropolojinin temel araştırma konularından olan "köy araştırmaları" gerçeğinin kuramsal yönünü de şöyle açıklamaktadır:

"Dünyanın çeşitli ülkelerinde ve bölgelerinde yapılan köy araştırmaları gerçekten pek çok farklılıklar göstermekle beraber daha şimdiden bazı benzerliklerin varlığına da işaret etmektedir. Bilimin yolu (yöntemi) doğada mevcut varlıkların benzer yönlerini yakalayarak genel kavramlara ulaşmak olduğuna göre az da olsa bulunan benzerliklerin mevcudiyeti umut vericidir. Köy çalışmalarının sayılarının artması ve dolayısıyla bizi genel kavramlara ulaştıracak vakıaları (olguları) toplama gayretleri ise hiç kuşkusuz bilimsel yöntemin gereğidir."[7]

"Aslında günümüzün köy toplumları, bir uçta endüstriyel-şehir yaşamının sürdüğü, öbür uçta tarımsal yaşamın yaşandığı, büyük karmaşık toplumun bir parçasıdır ve karmaşık toplum yaşantısı devamlı ve kesintisiz bir yaşam sürecidir. "Köy toplumu ile ilgili bilgi köy hayatını paylaşarak yapılan gözlem, biçimsel mülakat, toplum liderleri ya da toplumdaki anahtar kişilerle görüşmeler yapılarak toplanmıştır."[8]

Sosyal bilimlerde ölçme ve değerlendirmelerin nasıl yapılması gerektiğini, N. Saran'ın bir sosyal bilimci olarak yazdığı "İstatistik El Kitabı"[9]ndan anlamaktayız. Bu araştırma ve çalışmaların dışında kent antropolojisi ile ilgili ilk çalışma olan ve Amerikalı antropolog Charles W. M. Hart ile birlikte yaptıkları ve Nephan Saran'ın Türkçe çevirisi ile yayımlanan "Zeytinburnu Gecekondu Bölgesi" araştırmasıdır. İstanbul kantinindeki gecekondulaşma sürecinin ilk kez ele alındığı bu survey çalışmasıyla, hem antropoloji öğrencilerine bir sosyal sorunun nasıl araştırılması gerektiği, hem saha çalışmasının kuramsal olarak değil pratik olarak öğretilmesi ve hem de herkesin dilinde dolaşan gecekondu sorununun gerçek yüzünün ve temel nedenlerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaçlara ulaşıldığını, Elazığ kentinin gecekondu sorununu, sosyal antropolojik bir perspektiften ele alıp araştırdığımızda görmüş olduk.

Saran'ın insanbilime, dolayısıyla sosyal bilimlere en önemli ve sürekli katkılarından biri de alanın kuramsal yönünü anlatan "antropoloji" adlı yapıtıdır. Oldukça kapsamlı ve zengin bir içeriği bulunan bu yapıt, iki kitaptan oluşmaktadır: 1. Kitap "fizik antropoloji," ikincisi ise "sosyal antropoloji" başlığını taşımaktadır. Antropoloji genel başlığı altında birleştirilmiş olan bu iki kitap; bu alanda eğitim ve öğretim göreceklere, araştırma yapacaklara, insan ve toplum bilimcilerine, çalışmalarında önemli katkılar sağlayacak bir içeriğe sahiptir. Özellikle günümüz Türkiye'sinde siyasal ve toplumsal sorunları, "açılımlar" başlığı altında çözmeye uğraşan siyaset adamlarının / politikacıların, siyasal bilimcilerin; insanı ve onun oluşturduğu kültürü, onu yaratan halkları, onların niteliklerini anlamalarında ve çözümlerini buna göre yapmalarında bu tür temel yapıtlara ve bilimsel bilgilere gereksinmeleri vardır. Çünkü bilim ve bilimsel düşünceden yoksun, sadece dinsel inançlar, Atatürk Devrimleri'ne karşı girişilen eylemler bağlamında oluşturulacak "kardeşlik ve sevecenlik" yaklaşımlarıyla toplumsal sorunların çözüldüğü dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Bu yönüyle de, bugüne kadar yadsıdığımız insanbilimsel çalışmaları, kaynakları okuyup öğrenmemizin, sosyal ve ekonomik politikalarımızı ve uygulamalarımızı buna göre yapmamızın zamanı gelmiş ve hatta geçmektedir de. Bu nedenlerle Saran'ın yapıtı ve onun benzerleri, sadece bizim uyguladığımız gibi sosyoloji birinci sınıfta değil, tüm üniversitelerin hazırlık ya da öteki sınıflarında lisans düzeyinde okutulmalıdır. Çünkü geleceğin toplumunu oluşturacak ve yönetecek olan ülke gençliğinin buna, her zamankinden daha gereksinmesi olacağı inancını taşımaktayız.

Sonuçta ne söylemeliyim, Saran'la ilgili olarak? Onu da tam bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa, gerek kendi özelim, gerekse genelde onunla ilgili olan ve bildiğin yönlerinden burada söz ettim. Ölümünün birinci yılında, bu şekilde bir yazı kapsamında onu saygıyla anarak, manevi bir borcun ve vicdani bir sorumluluğun yerine getirilmiş olacağına inanmaktayım

Notlar

[1] Prof. Dr. Nephan Saran: 1924 – 29 Kasım 2008
[2] Prof. Dr. Orhan Acıpayamlı: 1922 - 20 Ağustos 2003
[3] Prof. Dr. Sedat Veyis Örnek: 11 Eylül 1927 - 15 Kasım 1980
[4] Nephan Saran'ın doçentlik tezi.
[5] Nephan Saran, Üniversite Gençliği, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 2032, İstanbul 1975
[6] Nephan Saran, Köylerimiz, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 3222, İstanbul 1984
[7] a.g.e., s.7
[8] a.g.e., s.10
[9] Charles W. M. Hart, Zeytinburnu Gecekondu Bölgesi, Çev. Nephan Saran, İstanbul Ticaret Odası Yayınları, İstanbul 1969

* Prof. Dr., S.D.Ü. Fen-Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Anadolu'da Tükenen Bir ...

Eklenme Tarihi 07 Kasım 2008

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Prof. Dr. Sabri Çakır

Giriş

Toplumların kültürlerinin kendine özgü özellikleri vardır. Bir toplumun birbirinden ayrı bölgelerinde yaşayan toplulukların / halkların bile kültürleri farklılıklar gösterir. Aslında, kültürleri birbirinden ayıran etmen de bu özgünlüktür. Hiçbir kültür katışıksız / saf ve özgün haliyle sürekliliğini koruyamaz.

Bu bağlamada kültür doğan, yaşayan, etkileyen, etkilenen ve değişen dinamik bir olgudur. Sosyo-kültürel sistem, kendi alt yapısına uygun olarak gelişir. Sistem, içinde bulunduğu bireyleri sistem doğrultusunda etkilemeye, eğitmeye ve kişiyi sisteme uydurmaya çalışır. Kişi ile sistem arasındaki bu başı ve sonu belirli olmayan ve sosyo-ekonomik yapıdan kaynaklanan bu dönüşümlü etkileşim kültürel süreçleri ve buna bağlı değişmeleri oluşturur.

Değişmenin olmadığı bir insan topluluğu, aile, birey ve grup düşünülemez. Öyle ise neler değişiyor? Bu soruya karşılık olarak, tarihçiler uygarlığın, sosyologlar toplumların, kurumların, yapı ve işlevlerin, kısaca toplumsal sistemlerin, biyologlar insanın, antropologlar ise yukarıdaki olgu ve kavramların tümünü içine alan kültürün değiştiği yanıtını vermişler, fakat değişen bu şeylerin, ne'liğini tanımlamakta yeterince başarılı olamamışlardır.[1] O zaman, çok kısa olarak ve şimdilik değişme dediğimizde kişinin, grubun, topluluğun, toplumun maddi ve manevi (sosyal) yaşayışında; doğal ve sosyal düzeninde oluşan bir süreç anlaşılır.

Değişme, çevreye ve ortama uyma ya da çevre ile çatışma halinde bulunan dinamik bir güçtür. Genel olarak değişme iki açıdan ele alınmıştır: Birincisi, sosyal yapıda, sosyal kuramlarda ve bu kuramlar arasındaki değişmeleri kapsar ki bu sosyal değişme diye nitelenir. İkincisi de bir topluluğun / toplumun var olan düzeninin bir tipten başka bir tipe geçmesiyle ilgili olan kültürdeki değişmedir. Bu anlamda kültür değişmesi; bir toplumun / topluluğun siyasal, sosyal ve yönetsel kurumlarında, toprağa yerleşme ve iskân şekillerinde, inanç, düşünce, bilgi, eğitim sistemlerinde; toplumsal hukuk ve yasalarında; maddi alet ve araçlarında, bunların kullanılmalarında, ekonominin dayandığı üretim ve tüketim maddelerinde oluşan değişmeleri kapsar.[2]

Bu yaklaşıma / kurama göre uzun zamandan beri düşünüp araştırmak istediğimiz "Yörüklük" olgusu,"Yörük" diye nitelenen toplulukların günümüzdeki yayla yaşamları, etkileri, özlemleri ve yerleşik yaşamdaki sosyo-kültürel değişimleri bu makalede ele alınıp değerlendirilecektir. Araştırmanın alanı, Konya / Beyşehir-Isparta sınırları içinde bulunan ve "Anamas yaylası" olarak adlandırılan bölgedir. Araştırmanın verileri; bu bölgede Dedegül dağı eteklerinde, ormanlık içinde kendilerini "Yazlıkçı" olarak isimlendiren ve hayvancılık yapmayan, eski alışkanlıklarını sürdüren yerleşik Yörükler, Dedegül dağı üzerinde bulunan Karagöl'ün çevresindeki yaylalarda, giderek sayısı azalan Karahacılı Yörükleri ve Anamas Çayır yaylasında Karakoyunlular aşiretine mensup Yörüklerle yaptığımız kısa süreli gözlem ve görüşmeler sonunda ortaya çıkmıştır. Özellikle Anamas Çayır yaylasında yarı-göçer yaşamlarını hala sürdüren ve çoğunluğunun yerleşik hayata geçtiği Antalya / Serik ilçesi sınırları içindeki Yukarıkocayatak köyü / kasabasında yaşayan Yörükler, bu araştırmanın görsel odağını oluşturmaktadır.

Foto: Sabri Çakır / Mümtaz Karaca
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Dedegül dağındaki Gözetleme Kulesinde Karahacılı aşiretinden bir Yörükle görüşme (Temmuz 2006)
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Çayır yaylasında bir Yörük çadırı
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Çayır yaylasında görüşme yaptığımız Karakoyunlular aşiretine mensup bir Yörük kadını
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Bir Yörük ailesi / Serik Yukarıkocayatak köyü
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Geleneksel giysileri ile bir Yörük kızı ve annesi
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Yörük çadırının iç görünümü ve eşyalar
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Araştırmacı çadırda yemek yerken..
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Yaz tatilini yaylada geçiren ilköğretim öğrencisi çocuklar
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Çobanlık yapan ilkokul mezunu bir Yörük kızı
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Sırtında keçesi ile Karakoyunlu bir çoban
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Yerleşik hayata geçmiş bir Yörük kadını ve kocası
sabri-cakir-anadoluda-tukenen-bir-kultur-yorukluk
Turizm amaçlı ve değişimin göstergesi bir Yörük çadırı / Kurşunlu Şelalesi / Antalya

Bir Olgu Olarak Yörüklük

"Ekin ekme eğlenirsin
Bağ dikme bağlanırsın
Çek deveyi sür koyunu
Bir gün olur Beğlenirsin." [3]

Anadolu'da konargöçer bir yaşam süren ve ekonomileri / üretimleri hayvancılığa dayanan yarı-göçebe Türkmen topluluklarına Yörük, sürdürülen yaşam biçimine de Yörüklük denilmektedir. Her iki sözün, yöreden yöreye değişebilen anlamlara geldiği çeşitli kaynaklarda vurgulanmaktadır.

Ülkemizde Yörüklerle ilgili kuramsal temele ve uygulamaya dayanan ve en tutarlı çalışmalardan birisini yapmış olan M. Eröz'e göre "Yörük:'Yörümek' fiilinden yapılma, Anadolu'ya gelip yurt tutan göçebe Oğuz boylarını (Türkmenleri) ifade eden bir kelimedir... Birçok eserde 'Yürük' şeklinde yazılması büyük hatadır (…) Bu kelime sıfattır; aslı da 'yüğrük' dür. Kelime sıfat halinde ileri, medeni, bilgili, cins ve halis manalarına gelir."[4] "Hiçbir Yörük, bu kelimeyi yürümek manasında kullanmaz. Eğer bu fiili anlatmak isterse, 'yürüdüm' demeyip 'yörüdüm' der. Zaten 'Yörük' her iki kelimeyi de bilir. Fakat 'Yörük' kelimesini isim, 'Yürük' kelimesini de sıfat halinde kullanır.[5] "Yörük" sözünün yürümekten, koşmaktan gelmediği, bunun yerine 'göç' sözünün kullanıldığı daha sonraki araştırmalarla da belgelenmiştir. İster göçer, isterse yarı-göçer olsun Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da göçer aşiretlerde, Karadeniz bölgesinde yaylacılık yapan topluluklarda "göç" sözünün her eylemde kullanıldığı görülmektedir. Örneğin "göç hazırlığı", "göç başladı", "göç yüklendi", "göçe katıldı", "yaylaya / yayladan göçtü", "göç döndü" vb. [6]

Buna karşın "Yüğrük kelimesinin kabiliyetli, dirayetli, cesur manalarına geldiğini biz de müşahede ettik. (…) Bütün Yörükler, bu kelimenin 'yörümek' fiilinden müştak(= türetilmiş) olduğunu söylediler. Bize göre (göç) kısmi hareketi, (yörümek) umumi, bütün hayat boyunca yapıla gelen fiili(=eylemi) gösteriyor."[7] Yine bir başka kaynakta Yörük sözü" göçebe, dağlı, çok ve çabuk yürüyen, iyi yol alan, eskiden Yeniçeriye katılan yaya asker, Anadolu ve Rumeli'de hayvancılıkla uğraşan göçebe Türkmenlere verilen addır."[8] diye tanımlanmıştır.

Bu kısa analizden sonra Anadolu'da, Ege kıyılarından başlayarak Toros dağlarının kuzey ve güneyine dağılmış biçimde, Konya-Karaman, Isparta-Burdur yörelerini de kapsayan Göller bölgesinde ve Kahramanmaraş-Gaziantep sınırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafi alanda yaşayan ve geçimlerini hayvancılıktan / sürüden sağlayan ve giderek toprağa yerleşmiş olan Türkmen topluluklarına "Yörük / Türkmen" denildiğini söyleyebiliriz.

"Cenupta Türkmen Oymakları "(1932) adlı 5 ciltlik araştırmasının önsözünde Ali Rıza Yalgın, Güney Anadolu Türkmenlerinin bölgeye yerleşmelerini şöyle açıklamaktadır:

"Türkmenler bu bölgeyi 200–250 sene önce benimsemişler. Sonraları bir kısmı hükümetin nüfuz ve baskısıyla buraya zorla yerleştirilmişlerdir.

İki bucuk asır önce güneye yerleşmeye başlayan Türkmenler o günden bugüne kadar ırk ve oba teşkilatlarını korumak suretiyle bütün adet, gelenek ve inançlarını titizlikle sürdürmüşler, hatta yerleştikleri bölgede kendi adet ve inançlarını yaymayı başarmışlardır.

..Türkmenler 250 seneden beri bu bölgenin içinde dönüp dolaşmışlar; akıp coşan bir sel gibi yerleştikleri yerde daima hareketli yaşamışlar, geldikleri yeri, aldıkları terbiyeyi unutmayarak Anadolu'ya ve Türklüğe bağlılık göstermişlerdir."[9]

Yörüklük ise göç, çadır, sürü, yerleşme (oba / oymak) ve örgütlenme düzeni, üretim-tüketim kalıpları; aile, evlilik, akrabalık biçimleri, giyim-kuşamlarıyla kendine özgü özellikler gösteren bir yaşam biçimini anlatır. Bir başka söyleyişle Yörüklük, konargöçerliği ve hayvancılığı (koyunculuğu) kendine meslek edinmiş; yaşamlarını yayla ve kışlak arasında sürdüren toplulukların maddi ve manevi dünyalarını oluşturan özgün bir kültürün Anadolu'daki betimlenmesi / tanımlanmasıdır. Bu yaşam biçimi, taşıdığı etnik / kültürel özelliklerinden dolayı tümüyle göçebe ya da yerleşik yaşam süren Kıpti, Çingene, Abdal vb. gruplardan, topluluklardan ayrılmaktadır. Yörüklüğün kendine özgü ve gizemli sosyo-kültürel değerleri, her zaman yabancı ve yerli araştırmacıların, bilim adamlarının ilgisini çekmiş, yeniden keşfedilme ve anlaşılma konusu yapılmıştır. Bu konuda çok sayıda zengin tarihsel ve antropo-sosyolojik araştırmalara, kaynaklara sahibiz. Ancak bunlardan gereğince yararlanıp onların yeniden yerleştirilmelerinde, hayvancılığa dayanan üretim tarzlarının daha verimli kılınmasında, dokuma vb.zenatlarının geliştirilip yaygınlaştırılmasında yeni politikalar üretip başarılı olduğumuz söylenemez.

Özet

Kültürler de canlı organizmalar gibi doğar, gelişir ve sonunda ölürler. Çeşitli faktörlerle zamanla değişmenin, yozlaşmanın, hatta yok olmanın bir örneğini; ülkemizin doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine kadar uzanan bölgelerde yaşam süren göçerlerin ve yaylacı toplulukların yaşamlarında görmekteyiz. Bunların en belirgin olanları da, kendine özgü kültürleri ile her zaman dikkat çeken ve Anadolu'nun Güney Batısı ile Anamas yaylaları ve Teke yöresinde Yörüklük geleneğini hala sürdürmeye çabalayan ve giderek toprağa yerleşerek köylü, kentli olmak için çaba gösteren topluluklardır..

Anadolu'nun göç ve yerleşim tarihinde, kültürünün oluşmasında çok önemli işlevler üstlenmiş olan Yörükler yazın yaylalarda, suları ve otu bol serin otlaklarda ve kış aylarında da kışlaklarda, köylerde, daha sıcak ovalarda hayvancılığı ve üretim biçimini meslek edinmiş; büyüklü-küçüklü gruplar halinde yaşam süren, konar-göçer Türkmenlerdir.

200–250 sene önce Güneybatı Anadolu'ya yerleşen Türkmenler, o günden bugüne kadar kültürlerini ve oba tarzı yerleşme biçimlerini korumak suretiyle tüm örf, töre, gelenek ve göreneklerini sürdürmüşler, yerleştikleri bölgelere de yaymayı başarmışlardır. Anadolu'nun Türklük özelliklerini taşıyan ve genellikle "Türkmen" olarak nitelenen Yörük topluluklarının yaşam biçimi "Yörüklük" olarak adlandırılmıştır. Yörüklük ise kışlak, göç, göç yolu, kervan, çadır, sürü, oba / oymak, yayla, at, katır, toplumsal örgütlenme düzeni, üretim-tüketim kalıpları; aile, akrabalık örgütü, ağalık, beylik ve giyim-kuşam vb. özellikler gösteren bir yaşam biçimidir.

Bu araştırmada amaç, böylesine ilginç bir yaşam örneğini Isparta-Konya ve Antalya üçgeninde bulunan Anamas yaylalarında yarıgöçer hayat süren ve giderek toprağa yerleşen, köylüleşen ya da kentlileşen Yörüklerin toplumsal ve kültürel değişimini, kültürün nasıl ticarileştirildiğini ve işlevlerinin nasıl farklılaştığını ele alıp yorumlamaktır.

Anamas Yaylası Yörükleri

Anamas dağları ve yaylarının büyük bir bölümü Isparta'nın yeni bir ilçesi olan ve Yörüklerin yayla hayatında önemli işlevleri bulunan Yenişar sınırları içindedir. Bu bölgeye, yaylalarının çok olması nedeniyle "yaylalar yöresi" de diyebiliriz. 1600–2000 m.varan yükseklikler arasında yer alan Anamas platosu üzerinde, 2000–3000 m.ye kadar yükselen dağ eteklerinde çeşitli isimlerle söylenen birçok yayla mevcuttur. Bu yaylalar, Yunan, Roma ve Bizans dönemlerinden sonra, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de birçok uygarlığa şahit olmuştur.[10]

Yörenin yaylaları ve suları hakkında 1230'larda söylenen şu dizeler, yazınımıza geçmiştir:

"Yer firuze renkli, yemyeşil idi
İçindeki laleler de kan noktalarına benzer
Her yerde gülsuyu gibi pınarlar vardı
Hem ne sulardı bunlar, dirlik suyu sanırdın."[11]

Selçuklular döneminde Türkmen akınına uğrayan bu yerler, Türkmenlere yurt olmuş, Osmanlılar döneminde de yaylalık yapılmıştır.[12] Osmanlı döneminde, Yavuz Sultan Selim tarafından Dulkadir Beyliği'nin 1515'te Osmanlı topraklarına katılmasıyla Anamaslular yöremizde bulunan Anamas dağlarında ve yaylalarında görülmektedir. Öteden beri "İbsahoros" adını taşıyan bu dağlar, Anamaslıların / Karahaculuların gelmeleri ve yaylak edinmeleriyle Anamas dağları ve yaylaları olarak isimlendirilmiştir.[13] Anamas dağlarının çeşitli adlarla söylenen yaylalarında "konar-göçer" olarak nitelenen ve çeşitli aşiretler halinde yaz aylarında hayvancılık yaparak yaşam süren Türkmen / Yörük aşiretlerinin başlıcaları şunlardır: Karahaculu (Anamaslu), Honamlı, Çoşlu, Recepli, Saçıkaralı, Karakoyunlu, Karaevli, Kötekli, Haytalar, Solaklı, Tırtar, Hacıeseli, Eski Yürük (Töngüçlü) vb. aşiretlerdir.[14] Bu aşiretler kendi içlerinde de birçok kola (boya) ayrılmaktadır. Bunların birçoğu ilkbahar aylarında, sıcakların başlamasıyla sürülerini otlatmak amacıyla Antalya sahillerindeki kışlaklarından (köylerinden) gelip, beş altı ay kaldıktan sonra tekrar kışlaklarına dönerler. Ancak, Yörüklük günümüzde de sürdürülmesine karşın önceki göçebelik yaşamını, yoğunluğunu ve kültürünü görmek olası değildir. Bu tükenişi şu dörtlüklerden algılayabiliriz:

"Yere gömülü şu çadır kazıkları
Kuytuda kalmış sırımlı çarıkları
Yarı çürümüş şu yayık sırıkları
Sahibini arar gibi görüyorum.

Ayrı düşen devenin bozlayışını
Derde düşen ananın ağlayışını
Aşka düşen aşıkın sızlayışını
Şu yurtlarda duyar gibi oluyorum.

Yaylalarda yalnız kalan çam oluklar
Canlılara su veren eşme suluklar
Dolmuş, sazaklanmış kapalı kuyular
Yürüklüğe dargın gibi seziyorum.

Bir mevsim yalnız kalan şu kabirler
Hasretle kendinden olanları bekler
Fatihalar ile buluşacak kalpler
Kavuşmayı, göç dönüşünde görüyorum."[15]

Anamas yaylalarında bu gerçeği araştırmak ve günümüzdeki durumu saptamak amacıyla bu kısa alan çalışması planlanmıştır.[16] Bu yaylalardaki Yörük yaşamı, daha önce çeşitli araştırmacılarca ele alınıp araştırılmış olmasına karşın ilgili herhangi bir yazılı kaynağa ulaşılamamış olması, araştırma tutkumuzu bir kez daha artırıyordu. Öte yandan Yörükler gelişen ekonomik ve sosyal konumlarına koşut olarak sahillere yerleşiyor; sosyo-kültürel yapıları, bu yapının bazı ögeleri işlevsel olarak değişiyor; kültürleri "kültür işletmeciliği" biçiminde turizm değeri olarak yaygınlaşıyordu. Bu değişim karşısında, yörede hala yarıgöçer yaşamın sürdürülüp sürdürülemediğini gözlemlemek bu çalışmanın bir başka amacını oluşturmuştur. Ne var ki, bu amaçlara ulaşmak hiç de kolay olmamıştır. Çünkü yüksek yaylalardaki Yörük obaları eskisi gibi kalmamış, sayıları giderek azalmıştı. Yanımızdaki rehberler, yöreden kişiler olmalarına karşın onlar da Yörük çadırlarının nerede olduklarını tam anlamıyla bilmiyorlardı. Tesadüfî olarak rastlanılan ilk Yörük çadırları, Dedegül dağındaki Karagöl yaylasının eteklerinde ormanlık içindeydi. Burada yedi-sekiz çadırda, kendilerini "yazlıkçı göçer" olarak adlandıran, kadın-erkek ve çocuklardan oluşan bir grup barınmakta idi. Bunlar önceleri sürü beslediklerini, bugün ise Milli Park olarak ilan edilen ormanlık alanlarda koyun ya da keçi sürüsü otlatılmasının yasak olması nedeniyle davarcılıktan vaz geçtiklerini, şimdi sadece yayla yaptıklarını söylediler. Daha yukarıda, Dedegül dağındaki (2998 m.) gözetleme kulesinin karşı yamaçlarında, Karagöl yaylasında Karahacılı aşiretinden Yörüklerin bulunduğu şöyle anlatıldı:

"Bu yörede şu anda 15 Yörük çadırı var. Onlar da bu işi zorlukla sürdürüyorlar.. Malcılığın eskisi gibi önemi yok. Biz Karahacılı aşiretindeniz. Bu aşiret şimdi Serik- Bucak köyünde yaşıyor. Bu işi ben dört kişi ile yapıyorum. İşimiz sadece besicilik..Çadırlar genellikle Karagöl çevresinde kurulu, oraya ulaşım çok zor, buradan iki-üç saatte çıkılır".[17]

Yöredeki Yörüklerin yayla hayatı ile ilgili ikinci gözlemimizi Anamas Çayır yaylasında yaptık. Isparta Aksu ilçesinin Yaka köyünden, çok dönemeçli ve giderek yükselen bir yolu tırmanarak bu yaylaya çıkılıyor. Yayladaki çadırlar, yol kenarlarında başlamak üzere, obanın bulunduğu alana kadar dağınık ve birbirinden oldukça uzakta kurulmuş. Obanın ya da aşiretin yerleştiği alanda 15–20 çadır var. Ayrıca, yazlık evler de yapılmış..Bir de camileri var, ama namaz kıldıracak imamları yokmuş. Bu gözlemleri yaptığımız 2 Temmuz 2006 günü, obada mevlit varmış..Mevlit sahibinin kayınpederi ölmüş ve tüm çevredeki göçerlere yemek veriyormuş. Aynı yemekten bize de ikram ettiler. Ayrıca burada her yıl haziran ayının 3. / 4. haftasında "Karakoyunlular Yörükler Şöleni" yapılıyormuş. On yıldan beri bu geleneği sürdürüyorlarmış.

Bu yaylada, yaz aylarını, kimileri koyunculuk, kimileri de yayla yaparak geçiren Karakoyunlular aşiretine mensup Yörüklerin yayla yaşamını ve sorunlarını, yaylanın tarihini iyi bildiği söylenen seksen yaşlarındaki Ali Yılmaz'la yaptığımız görüşmeden daha iyi anlamaktayız..Onunla, yaylanın geçmişini ve olayları, çekingenlik içinde olsa da, bu çalışmanın herhangi bir zararı olmayacağına kendisini inandırdıktan sonra görüşmemiz şöyle devam etti:

"– Evet, Ali Amca, öncelikle size şunu sormak istiyorum. Yörük ne demek?

"– Şimdi efendim, Yörük olan malcı insanlardır genellikle. Tabi bizler buraya Orta Asya'dan gelmişiz... Kuraklık nedeniyle Anadolu topraklarına gelmişiz. Akdeniz sahillerinde yerleşmişiz. Her Yürüğün bir yaylası vardır, yaz aylarında Yörük tabiatı gereği sahillerde duramaz. Biz, yazları bu Anamas yaylasında yaylamışız. Antalya'da, Serik'te, Manavgat'ta koyunlarımızı kışlatmışız. Bizim koyunlarımız, şimdi değişti ama saf "karakoyun"dur. Aşiretimizin ismi de Karakoyunlulardır zaten. Biliyorsunuz, Doğuda 200 sene süren bir devlet kurmuş bu Karakoyunlular[18] Şimdi, tabi o taraftan geldikten sonra Adana-Antalya sahillerine yerleşmişler. Ama kışın o sahillerde bulunuyorlar, yazın da herhangi bir Toros yaylasına çıkıyorlarmış. Bu yaylaların kimisinin mülkiyetini alıyorlar, kimisini de otlak olarak kiralayarak yaylaya çıkıyorlar. Biz de, aşağı yukarı yüzeli senedir buradayız. 1937'de bu yaylayı satın almışız. Ondört köyün üstünde bu yer..Onun için çok geniş bir yayladır burası. Yani ondört köye hududuz, o kadar geniş toprakları var bu yaylanın. Yani bugün Aksu, Yenişarbademli ilçeleri, Yaka, Afşar, Belceğiz gibi köylerle çevriliyiz. Bizim aşiretten 127 kişi bu yaylayı satın almışlar. O zamandan beri bu yaylaya konargöçeriz. Her aşiretin muhtarı vardı. Muhtarlar kim nereye konargöçerse onu takip ederlerdi; bir olay olduğu zamanda onu sorumlu tutarlardı. Bilirlerdi kimin nereye göçtüğünü, hangi yaylada olduğunu. Bu konargöçerlik böyle sürüp giderken, Adnan Menderes, nerede Yörük varsa yerleşsin, otursun emri verdi. Biz Yenişarbademli hududunda olduğumuz için oranın nüfusuna geçtik; toprak verilmedi. Her Yörük yerleşti, kaydoldu.. Şimdi bu yayladaki Yörüklerin hepsisinin Serik'te mülkü vardır. Bu aşirete mensup herkesin hem mülkleri var hem de bu yaylaya geliyorlar. Bu aşiretin Sarıkeçili, Honamlı, Hayta gibi kolları var(?)

"– O zaman siz buraya nasıl yerleştiniz, yayla arazisi kaç dönümdür?

"– 1937'de yerleşmişiz, tapusu var. Yaylanın arazisi "hudutlanmadır" Yani tahmini olarak belirlenmiştir. Kaç dönüm olduğu bilinmiyor. Önce de izah ettiğim gibi 14 köyün yukarısındadır. Bu yaylanın sınırlarına hiç kimse tecavüz etmiyor. Biz de onların hududuna tecavüz etmiyoruz. Çünkü önceleri Karakoyunlu aşireti deyince, milyonlarca koyun vardı burada. Şimdi kalmadı, azaldı gitti. Ben şahsen Antalya Serik kazasında oturuyorum ve esnaflık yapıyorum, oradan mülk edindik."

"– Ali Amca, bu yayla da karaçadırların dışında muntazam evler de var, burayı nasıl koruyorsunuz, herhangi bir örgütlenmeniz var mı?

"– Evet, var. Biz burada dernek kurduk.. Derneği, 1984'te 7 kişi kurduk. Derneğimizin adı: Karakoyunlu Yayla Yolu Yaptırma Derneği'dir. Serik'te bu "Karakoyunlular Kültür ve Yaşatma Derneği" adını aldı. Bu dernek sayesinde Yaka köyünden buraya yolu dört baharda yaptık. Camimizi yeniledik. Dernek başkanlığı seçiminden dolayı bir grup bizi mahkemeye verdi. Burası orman içi bir özellik taşıdığından yapılan evler kanunsuzmuş. O zaman burada 7 ev vardı. Bu yüzden Aksu Mahkemesi'ne çağrıldık.

Hâkim:

"– Ormana niçin ev yaptırdınız?" dedi.

Ben de:

"– 1937 de burasının tapusu alınırken babam 18 hisse almış, ormana ev yaptırmadık, baba mülküne ev yaptırdık." dedim.

O da:

"– Tapunuz nerede?"

Ben de:

"– Yenişarbademli'de" dedim.

"Oraya yazı yazdılar, tapu kaydımızı oradan aldılar. Sonra buraya orman, tapu kadastro, kaymakamlık bilirkişisi geldi. Bu bilirkişiler,"Bizim aklımız erdi ereli burası Karakoyunluların mülküdür" diyerek aynı ifadeyi verdiler.. Burada orman olmadığını, cami, kabristanlık ve diğer evlerle birlikte yerleşime elverişli olduğunu tespit etmişler. Yani böyle bir rapor tutulmuş ve mahkemeye vermişler ve biz de böylece beraat ettik. Benim diyeceğim bu kadar."

"– Peki, şu andaki durum ne?

"– Şu anda malcılarımız devam ediyor yaylalarındaki faaliyetlerine..Dört ay oturuyoruz burada., eylüle kadar oturuyoruz..Tabi bazıları yolun bozukluğundan dolayı az geliyor ..Yolumuzu kendimiz yaptırıyoruz…Karakoyunlu herkes evini buraya yaptırır. Çünkü yayla Karakoyunluların ortak mülkü. Otlak parası almıyoruz. Sadece dernek yol ve bazı işler için bağış topluyor. Karakoyunlular Yörük Şöleni yapılıyor her yıl... Bu sene de Haziran 25'te onuncusunu yaptık. Caminin bakımını dernek yapıyor, camide imam (hoca) yok. Birisi gelip cuma namazı kıldırıyor.."

"– Bu evinizin tapusu var mı?

"– Var tabi.. Ayrıca bunun dışında 650 dönüm arazinin tapusu var. Bu tapu ortak. Atatürk ölmeden önce, 1937 kayıtlarında alınmış.

"– Sizin öteki kollarla ilişkileriniz var mı?"

"– Var tabi, komşuluğumuz vardır. Herkes bir mülk buldu yerleşti.

"– Şu anda Serik'te kaç hane varsınız?"

"– Karakoyunlulardan Serik'te 1000 hane var. Ayrıca Adana yöresinde de Karakoyunlular var. Biz diğerleri gibi değiliz. Tapumuz yokken bu yayla dışında otlak verdik. Bu yaylada bizden önce "Kuzanlı" Yörükleri varmış. Biz buradan onları çıkarmışız, biraz baskın gelmişiz. Yenişarbademli ile sınır komşusuyuz. Oranın belediyesini de biz yaptırdık(?) Oranın kaza olmasında bizim nüfusumuz önemli oldu.

"– 80 yaşındasınız, bundan sonra Yörüklük ne olacak?"

"– Yörüklük azalacak.Gençler bu mesleği sürdürmeyecekler..Ama biz gene de sürdürüyoruz.Yaylamızı korumaya çalışıyoruz. Bizim bir adımız da "Manavgat Obası"dır. Bir de "Gebizli Obası" vardır. Onlar başka yerlere giderler. Eskiden Ağustos'un 15-20'sinden sonra güzleğe inilirdi. Çünkü develer oradaydı. Böylece bağlayalım."

Biz de:

"– Çok teşekkür ederiz Ali Amca, sağ olun" diyerek görüşmemizi bitiriyoruz.

Sonuç

Bu makalede, alanda emik bir yaklaşımla gözlemlenen Yörüklerin / konargöçerlerin yayla yaşamının bir kesiti, olgusal, görsel ve yaşamsal özellikleriyle ele alınıp betimlenmiştir. Örneğimizi, Antalya Serik içesi Bucak köyünde yerleşik Karahacılı Yörükleriyle, yine aynı ilçenin Yukarıkocayatak (Şatırlı) köyünde yerleşik düzene geçmiş Karakoyunlular oluşturmuştur. Karahacılı Yörükleri Dedegül dağının Beyşehir'e bakan Karagöl yaylasında, Karakoyunlular ise Isparta Aksu ilçesinin sınırlarıyla kesişen Çayır yaylasında yarı-göçerlik yaşamlarını ve hayvansal üretimlerini sürdürmektedirler. Bölgenin genel adı ise "Anamas dağları / yaylaları" olarak da söylenmektedir. Karagöl yaylasında yarı göçerlik yaşamını sürdürenler daha basit ve sadece çadırlarda yaşarken, Çayır yaylasındaki Karakoyunlular hem çadır hem de muntazam yayla evlerinde barınmaktadırlar.

Çadırlar birbirinden uzakta ve gevşek dokulu ve sayısı azalmış bir yerleşim özelliği göstermektedir. Her çadırın yanında, kiler ve mutfak olarak kullanılan bir başka çadır var. Yiyecekler, içecekler, yemeklik için kullanılan un, şeker, yağ, peynir, süt vb. tüketim maddeleri, mutfak araç-gereçleri bu çadırlarda korunmaktadır. Çadırlar genelde iki bölmeden oluşuyor. Obaya girdiğimizde 1., 2., 3. gözlemlerimizi yaptığımız ve misafir edilip yemek yediğimiz çadırlarda iki bölme vardı.

Hakkında hiç bilgimizin olmadığı bir toplulukta, ilk görüşmelerimizi, zamanımızın az ve önemli olması nedeniyle karşılaştığımız kadınlarla yaptık. Hiç çekinip kaçınmadan bizimle konuştular, sorduğumuz soruları rahatlıkla yanıtladılar. Hatta kocası çadırda yokken çadırın içini gezdirip çeyizlerini, halılarını, kilimlerini, sandıklarını açıp gösterenler, çadırın dışındaki kilim dokuma tezgâhını kurup nasıl kilim dokuduğunu anlatan bile oldu. Bu da bize, Mehmet Eröz'ün yıllar önce yaptığı araştırmasında belirttiği gibi, Yörük kadınının "kaç-göç" bilmediğini; "Peçe-çarşaf gibi Arap kültürünün, İslami görünüş altında getirdiği kılık kıyafet" giymediğini, "ne tam kapalı, ne de açık, Türk'e yaraşır şekilde, eski örf, âdete uygun giyindiğini"[19] anımsattı.

Öte yandan, göçerlikten yerleşik yaşama geçen Yörüklerin kültürünü simgeleyen "Yörüklüğün" yerleşik yaşamda nasıl yaşandığını ve etkilerini anlamak için yaptırdığımız bir araştırmada[20] sosyo-kültürel açıdan şu değişmeler saptanmıştır:

• Kaynak kişilerden elde edilen verilere göre Yörüklerin yerleşik hayata geçmesiyle birlikte ailedeki birey sayısı ve ailenin sosyal yapısı değişmiştir. Bu durum kendini geniş aile tipinden çekirdek aile tipine geçilmesi olarak göstermiştir.

• Barınma biçimleri değişmiş, konargöçerlikte kaldıkları çadır tipinden evlere geçilmiştir.

• Yerleşik yaşama geçilmesiyle, maddi ve manevi kültür unsurlarından bazıları değişmiş ya da yeni işlevler üstlenmiştir. Ancak bu değişim bütüncül bir değişim değildir. Göçerliğin bırakılmış olmasına karşın yerleşik yaşama geçen bazı Yörüklerde de yarı göçerlik özelliği görülmektedir. Yaz aylarında, örneklerimizde de görüldüğü gibi yaylalara çıkmaktadırlar. Ne var ki, göçer yaşamdaki işleyiş ve birliktelik kalmamıştır.

• Yerleşik yaşama geçilmesiyle birlikte bu yaşam tarzının vazgeçilmez unsuru olan eğitim süreci ön plana çıkmıştır. Herkes çocuğunu okutma ve statü kazandırma eğilimindedir. Çayır yaylasında görüştüğümüz çocuklar, bu görüşü kanıtlıyorlardı.

• Yerleşik yaşama geçen Yörükler göçer yaşamda kullandıkları araç gereçleri, işlevlerini kaybetmelerine karşın hala saklamaktadırlar. Özellikle kendi elleriyle dokudukları çadır, kilim, heybe, çuval gibi maddi kültür belgelerini korumaktadırlar.

• Hayvancılık ve çobanlık yaşam tarzının çevresinde oluşan gelenek, görenek, örf ve törelerle biçimlenmiş Yörüklük kültürü, göçer yaşamdan yerleşik yaşama geçilmesiyle ticarileşmiş, turizm değeri olarak ekonomik kazanç elde etmenin aracı haline gelmiştir.

Sonuçta yayla şölenleri, önemli günlerdeki kutlamalar, törenler, düğünler ve bayramlarda Yörüklük geleneği sürdürülmeye çalışılsa da, kültürün özünde önemli değişmelerin yaşandığı ve gençlerin de bunları benimsedikleri gerçeği yadsınamaz.

Yerleşik ve oldukça yaşlanmış bir Yörüğün şu cümlesi bütün bir yaşamın özeti gibidir.

"Yörüklük, göçme, konma bir saltanat idi, ama bitti!"

Kaynaklar

 Artun, Erman " Çukurova Yörüklerinin Gelenek ve Görenekleri", I. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo-Kültürel Yapısı (Yörükler) Sempozyumu Bildirileri, 25–26 Nisan 1994 Antalya; Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara–1996; Çakır, Sabri "Doğu Anadolu Göçerlerinin Sosyo-Ekonomik Sorunları, Fırat Üniversitesi Dergisi( Sosyal Bilimler), Cilt:3, Sayı:2, Elazığ–1989; Çakır, Sabri, " Doğu Karadeniz Bölgesinde Yayla Yaşamının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Boyutları", V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi, Gelenek, Görenek, İnançlar Seksiyon Bildirileri, Ankara–1997; Eröz, Mehmet, Yörükler, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul–1991; Güvenç, Bozkurt, Sosyal ve Kültürel Değişme, HÜ. Yayınları, Ankara–1976; Işıkhan, Buse, Yerleşik Hayata Geçen Yörüklerin Yaşayışlarında Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Değişmeler, Danışman: Doç. Dr. Sabri Çakır, Yayınlanmamış Lisans Çalışması, Isparta -2006; Johansen, Ulla, 50 Yıl Önce Türkiye'de Yörüklerin Yayla Hayatı, Çev. Mualla Poyraz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara–2005; Karaca, Veli, Belgelerle Yenişar, Kardelen Sanat Yayınları, Isparta–2005; Şenol, Sümer, Yörüklerin Göç Yolu, Yörükler Derneği Yayını, s.3, Isparta–2003; Turhan, Mümtaz Kültür Değişmeleri, 1000 Temel Eser, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul–1969; Yalman (Yalkın), Ali Rıza, Cenupta Türkmen Oymakları I, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara–1977.

Notlar

* Bu araştırma, 22–24 Ekim 2008 Tarihleri Arasında Süleyman Demirel Üniversitesi'nde düzenlenen Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu'nda bildiri olarak sunulmuştur.

[1] Bozkurt Güvenç, Sosyal ve Kültürel Değişme, HÜ. Yayınları, s. 22, Ankara–1976.
[2] Bk. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, 1000 Temel Eser, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, s. 58, İstanbul–1969.
[3] Sümer Şenol, Yörüklerin Göç Yolu, Yörükler Derneği Yayını, s.3, Isparta–2003.
[4] Mehmet Eröz, Yörükler, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, s.20, İstanbul–1991.
[5] a.g.e., s. 21.
[6] Bkz. Sabri Çakır, "Doğu Anadolu Göçerlerinin Sosyo-Ekonomik Sorunları, Fırat Üniversitesi Dergisi( Sosyal Bilimler), Cilt:3, Sayı:2, Elazığ–1989 ; " Doğu Karadeniz Bölgesinde Yayla Yaşamının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Boyutları", V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi, Gelenek, Görenek, İnançlar Seksiyon Bildirileri, Ankara–1997.
[7] M. Eröz, a.g.e., s. 21.
[8] Erman Artun, " Çukurova Yörüklerinin Gelenek ve Görenekleri", I. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo-Kültürel Yapısı (Yörükler) Sempozyumu Bildirileri, 25-26 Nisan 1994 Antalya; Kültür Bakanlığı Yayını, s.25, Ankara-1996.
[9] Ali Rıza Yalman (Yalkın), Cenupta Türkmen Oymakları I, Hazırlayan: Sabahat Emir, Kültür Bakanlığı Yayınları, s. XV, Ankara–1977.
[10] Veli Karaca, Belgelerle Yenişar, Kardelen Sanat Yayınları, s.123, Isparta–2005.
[11] a.g.e, s.123.
[12] a.g.e., s.123.
[13] a.g.e., s.42.
[14] Bk. a.g. e., s.179-180.
[15] a.g.e., s.181.
[16] Alan çalışması, Temmuz 2006'da gözlem ve örnek olay tekniği ile yapılmıştır.
[17] K. K. Kamil Er, 1952 Serik Doğumlu ve babadan kalma mesleği hala sürdürüyor.
[18] Karakoyunlular, 14. ve 15. yüzyıllarda egemen olmuş bir Türk İmparatorluğudur. Güneydoğu ve Batı Anadolu'nun bir bölümü ile Irak'ı ve Batı İran'ı içine alıyordu. Akkoyunlular tarafından yıkıldı (Küçük Ansiklopedi, Hayat Yayınları, s. 605, İstanbul–1968.
[19] M. Eröz, a.g.e., s.51.
[20] Buse Işıkhan, Yerleşik Hayata Geçen Yörüklerin Yaşayışlarında Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Değişmeler, Danışman: Doç. Dr. Sabri Çakır, Yayınlanmamış Lisans Çalışması, s.106–107, Isparta -2006.

 

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Sabri Çakır kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?