Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Yanıldığını asla kabul etmeyenler, en çok yanılanlardır. LA ROCHEFOUCAULD

KanalKultur.com

Eklenme Tarihi 12 Temmuz 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

ismail-engin-kanalkultur-comKanalKultur.com bundan yaklaşık üç yıl önce, 24 temmuz 2007'de polemikten uzak, a-politik ve mütevazı yayın hayatına başlamıştı.

İnsan ve kültürle ilgili hususları ele almayı ve "sanal kültür" olarak meraklısına yansıtmayı amaçlamıştı. Bunu verirken özel bir duruma "mistisizme" de odaklaştı; insan, kültür ve din ilişkisini yoğunluklu olarak "sanat" bağlamında vermeye çalıştı.

Sayfanın yayın politikası çok dar bir çevrede belirlendi. Zaman zaman bu dar çevreden gelen ciddi eleştirilerle rotası dizayne edildi... Yayın hayatı içerisinde "özgün"lüğünü yitirmemeye gayret etti.

KanalKultur, aradan geçen üç yıla yakın süre içerisinde 1600 dosyalık bir arşive sahip oldu.

Teknolojik anlamda anlık değişimlerin ve gelişmelerin yaşandığı bir "mekân" olan internet için üç yıllık bir süre, küçük bir zaman dilimi değil. Özetle, geçen sürede KanalKultur'un okur kitlesi genişlerken, teknolojik alt yapısı doğal olarak eskidi...

Tam yeni bir sayfa dizaynı gündemdeyken, KanalKultur sanal bir örümceğin kurbanı haline geldi. Üç hafta önce sayfaya yönlenerek yapışan örümcek, önce sayfayı sardı; ardından gücünü bir kene gibi emmeye başladı. Sayfanın teknik alt yapısını ve görselliğini / tasarımını hazırlayan Demirhan bu aşamada devreye girdi. Önce internet ortamındaki arşivi kurtardı, ardından gece gündüz çalışarak sayfanın yeni tasarımını yaptı...

İnternet arşivi kurtarılırken, Türkçe yazı karakterlerini yitirdi. Bu nedenle, ekim 2010 tarihine kadar tüm arşiv, yeniden dizayn edilmiş sayfaya tek tek girilebilecek. KanalKultur okurlarının sayfadan tam randıman alabilmesi için, bu zamana kadar sabretmeleri gerekiyor...

Bu arada yeri gelmişken hemen belirtelim: KanalKultur.com kendi olanaklarıyla "kültür"ü merak eden okurla buluşuyor ve amatörce, amatör bir ruhla hazırlanıyor. Reklama tamamen kapalıdır...

KanalKultur.com sayfalarında iyi sörfler dileğiyle, yeniden merhaba...

 

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

Kültür-Kişilik İl...

Eklenme Tarihi 18 Mart 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
ismail-engin
İsmail Engin

Günlük yaşamda bir insan, nitelik ve nicelik açısından çoğunlukla "kültürlü" ya da "kültürsüz", "kişilikli" veya "kişiliksiz" olarak tanımlanır ve yorumlanır. Bu arada "karakter" ile "mizaç" işin içine girer ve "sağlam karakterli", "iyi mizaçlı'" gibi ifadeler de yer alır ya da bunların tam tersi.

Kimi zaman ise "kültür" ve "kişilik" kavramları birlikte kullanılır; "kültürlü; ama kişiliksiz", "kişilikli; fakat kültürsüz" vb. denir. Kavram kargaşası, her alanda olduğu gibi, burada da sürüp gider. Sanki, "kültür" ile "kişilik" kavramları birbirinden bağımsızmış gibi...

Okuduğunuz bu yazıda, kültür ile kişilik kavramları arasındaki işlevsel ilişki açıklanmaya çalışılacaktır. Bunun için, öncelikle "kültür" ile "kişilik" kavramları üzerinde durmakta yarar vardır:

A. İlgili Kavramlar

1. Kültür

Yapılan birçok tanımlama olmasına rağmen, bu tanımlamalar, iki genel kategoride toplanmaktadır:

a) Bütüncü tanımlar kategorisi,

b) Düşünceler sistemi kategorisi,

Birinci kategoriye göre kültür, kazanılan bir davranış kalıbı olarak nitelenir ve insanın yaptığı-yarattığı her şeyi içeren bir yaşam biçimidir.

Kültür, böyle bir yaşam biçimi niteliğiyle gelenekten → töreye; konuşmadan → müziğe; yiyecekten → içeceğe; konuttan → giyeceğe kadar tüm insanî davranış kalıplarını içeren karmaşık bir oluşum, bir bütündür.

Diğer kategoriye göre ise kültür, bir şifre türüdür; zihinsel bir oluşumdur. Bu anlamda davranış, önce zihinde biçimlenir, sonra eylem olur. Madem ki davranışı oluşturan düşüncedir, o halde kültür, "düşünceler sistemi"dir. Çünkü, tek tek kültür unsurları, düşüncenin dışarıya yansımasından başka bir şey değildir.[1]

Bize gelince, burada açıklamaya çalıştığımız kültür konusundaki düşüncelerimiz, ikinci kategori ile özdeştir ve bu çalışmanın hareket noktasını oluşturmaktadır.

2 . Kişilik

Tıpkı kültür gibi, Latince kökenli bir kavramdır ve "persona"dan (aktörün maskesi) gelir. Kişilik, bireyin doğuştan kazandığı kalıtsal özellikleriyle, sonradan kazandığı ya da öğrendiği unsurların toplamıdır. Bu anlamda, biyolojik ve kültürel özelliklerin bir bileşkesidir.[2] Ancak, biyolojik güdülerle, kültürel istekleri dengeleyici bir unsur olduğu da vurgulanmalıdır.

"Kültür" ile "kişilik" kavramlarını kısaca bu şekilde özetledikten sonra, "kültür - kişilik ilişkisi"ne geçebiliriz:

B- Kültür-Kişilik İlişkisi

Kültür ile kişilik kavramları arasındaki işlevsel ilişki, bir satranç oyununa benzer. Kültürü, düşünceler sistemi olarak algılayıp bireyi de bu düşünceler sisteminin bir taşıyıcısı olarak düşündüğümüzde, satranç oyunu ve bu oyunda kullanılan taşlar ile özdeşleşir. Bu bağlamda kültür, satranç oyununun genel kurallarına benzer. Kişilik ise, bu genel kurallar etkisi altındaki taşlar "gibi"dir. Satrançta, genel kurallar, oyundaki taşların hareketlerini ve konumlarını belirler. Kültür de kişilik yapısını etkiler. Buna göre, satrançta "at"ın ya da "piyon"un hareketleri önceden belirlenmiştir.

Yine, kişiliğin en belirgin unsuru olan kimlik ya da bireyin adı, bireyden önce saptanmıştır. Satranç oyununda genel kurallar içerisinde her yere "L" şeklinde giden taş, "at"tır ve o bu kurallar içerisinde her taş gibi oyunun gidişini etkiler. Amaç, oyunun kuralları içinde ancak o oyuna özgü olan düşünceyi simgeleyen "şah"ın korunması ve diğer rakip "şah"ın mat edilmesidir. Kültürde de durum, farklı değildir. Birey, kişilik yapısını kültürden alır. Ancak, burada "güdüler" göz ardı edilmemelidir.

Kültür, genel kuralları içinde kendine özgü bir kimliği, bireye kazandırır. Birey, bu kimlik ile ait olduğu kültürle özdeşleşir. Ancak, tıpkı satranç oyunundaki taşlar gibi, birey de kazandığı kimlik ile kültürel sistemi ve yapıyı etkiler. Kültürden etkilenen birey, bir şekilde kültürü etkilemeye başlar. İşte bu aşamada, kişilik ile satranç oyunundaki taşlar arasındaki ilişki, özdeşliğini kaybeder. Çünkü, kişilik kültürel kuralları değiştirebilecek bir nitelik kazanmıştır. Satrançta, taşlar genel kuralları değiştiremez.

Bu durumu, "güdüleri" de göz önünde bulundurarak, şöyle bir örnekle açıklayabiliriz:

Bir an için, iki toplum arasında oluşan sıcak bir savaşın içinde, birbirleriyle savaşmakta olan askerlerin, ateş boyunun en ileri noktasındaki durumunu gözlemlediğimizi varsayalım. Saldırıya ve savunmaya hazır iki karşıt kutup. Her an için, ölmeye ve öldürmeye hazır olduğu düşünülen askerler... Genel durumu görüşen komutanlar... Genelkurmay Başkanlığı ve buradaki Savaş Dairesi. Toplantılar... Ateş boyunun birindeki birlik komutanlarına ve buradan da mevzilenmiş askerlere ulaşan karar: "Hücum!"

Burada belirtilmek istenilen nokta, hücum aşamasında bu emrin ya da kararın ilk ulaştığı anda, durumu ilk kez algılayan askerlerin içinde bulundukları ortamdır. Buna göre, askerin söz konusu karara katılıp katılmama konusundaki bir anlık düşünceleri şu boyutlardadır:

1. Asker, önce ölüm düşüncesiyle / "korku"suyla karşı karşıya kalmıştır. Saldırdığında diğer tarafın bunu engellemek isteyeceğini bilmektedir. Engelleme varsayımının ulaştığı düşünsel boyut, yaşamını yitirme kaygısıdır. Bu kaygı, bireyin doğasında vardır ve yaşamını sürdürebilmek arzusu, "içgüdü"sel olarak harekete geçmiştir. Nitekim o, bunun sonucunda, söz konusu karara uymak istememektedir. Çünkü, karar, gerektiğinde onun ölümünü istemektedir.

2. Bunun yanı sıra, ait olduğu toplum ve kültür, kendi çıkarları doğrultusunda bireyin saldırmasını istemektedir. O, saldırdığında bir "kahraman" olarak nitelenecektir. Kaçtığında ise, bir "ödlek", "korkak", "şerefsiz", "vatan haini" vb. olarak damgalanacaktır.

İkinci durumda, bireyin bulunduğu toplum ve kültür tarafından kabul görmesi söz konusu değildir. O, dışlanır. Toplumun ve kültürün içindeki işleviyle beraber, değerini de kaybeder. Artık o, toplumu ve kültürü için, yine onlar tarafından değersiz bir varlık kimliğine sokulur. Birey, yalnız başına bir hiçtir. Bunu bilmektedir ve bildiğinden dolayı da saldırması gerektiğini bildiren karara uymak zorunda olduğunu düşünmektedir.

Sonuçta asker, içgüdüsel olarak "ben"[3] duygusuna sahip olduğundan kaçmayı; toplum ve kültür açısından ele alındığında ise "biz" duygusunu kazanması nedeniyle de saldırmayı istemektedir. İşte, bir anlık düşüncede, bu ikilik söz konusudur...

Böyle bir ikilik içerisinde askerin davranışı nasıl olacaktır?

Asker ya saldıracak ya da kaçacaktır. Davranışı yöneten ve ona egemen olan kuvvetler arasındaki karşılıklı etkileşim ve bu etkileşimdeki baskı unsuru, burada söz konusudur. Bir başka deyişle, davranışı, "ben" duygusu ile "biz" duygusundan herhangi biri ya da her ikisi birden yönlendirecektir.

Her ikisinin birden davranışı yönlendirmesi olayında asker, felç olabilir. Çünkü, kaçmasını, saldırması gerektiğini belirten "biz" duygusu; saldırmasını da kaçmasını isteyen "ben" duygusu engelleyecektir. Bu durumda, birey, bir savunma mekanizması geliştirerek felç olabilir. O, felç olduğunda ne saldırabilecek, ne de kaçabilecektir. Her iki etmenin de isteği, yerine gelmiştir. Asker, ne ölmüştür, ne de kaçabilmiştir. Toplum ve kültür, onu suçlayamayacaktır. Nitekim, savaşlar sırasında bu durum söz konusu olmuştur...

Görüldüğü gibi, yukarıda verilen betimleme ve yorumda, ben duygusu ile biz duygusu arasındaki karşılıklı etkileşim anlatılmak istenmiştir, iki duygu arasındaki etkileşimin dayandığı temeller de verilmiştir.

Buna göre, buradaki "ben" duygusu "içgüdü"; "biz" duygusu da "kültür" olarak nitelenmektedir. Betimlemede de "içgüdü" ile "kültür"ün, bireyin davranışlarını nasıl etkilediği konusu gösterilmeye çalışılmıştır.

Askerin davranışı, bu ikilik içerisinde, kazandığı kişilik özelliğine göre yönlenecektir ve bazı sapma hareketlerinin dışında kültüre uygun bir şekilde oluşacak; hücum emrine katılma olayı gerçekleşecektir. Nitekim böyle de olmaktadır.

İnsanın doğasından kaynaklanan özellikler, güdüler baskı altına alınmakta, davranışı kültürel unsurlar yönlendirmektedir. İşte, güdülerin baskı altına alınması ve kültürel unsurların davranışı yönlendirmesi olayı ya da bunun tam tersi ve her ikisinin eşit bir durumda etkilemesi olayı, kişiliğin kendisidir. Çünkü, kişilik, insanın doğası ve kültürel özelliklerin bir bileşkesidir.

Yine, görüldüğü gibi, kişilikte güdüler baskı altına alınmış, bilinç altı edilmiş, bastırılmıştır. Bu bastırma işi de kültür tarafından gerçekleştirilmiştir. Nitekim, kişilik, bu nedenle kültüre uygun bir özellik göstermektedir. Kültür, geliştirdiği mekanizmalar ve kurumlar aracılığıyla güdüleri kontrol altına almasını bilmiştir. Tıpkı "Oedipus kompleksi" gibi.

Bilindiği gibi "Oedipus kompleksi", oğlan çocuğunun anneye cinsel ilgi duyduğunu belirten Freud'un ortaya koyduğu bir realitedir. Olay, güdülerden kaynaklanmaktadır ve temelinde cinsellik vardır.

Kültür, bireylerde doğuştan var olan bu güdüyü, fücur[4] yasağı ile engellemektedir. Fücur yasağı, - birinci dereceden - kandaşla / kan akrabasıyla ya da akrabalar arası cinsel ilişki kurma yasağıdır.[5] Buna göre, kültür, kandaşla - birinci dereceden - cinsel ilişki kurmanın pis, günah olduğunu, kanı kirletici bir unsur olarak nitelendirildiğini, bunu düşünmenin dahi olanaksız olduğunu bireye kazandırmaktadır. Hatta, bazı bilim adamları, "Oedipus kompleksi"nden çekirdek ailenin doğduğunu ileri sürmektedir.[6]

Bu anlamda kültür, yeni kültürel oluşumlara neden olmaktadır. Yine, güdüler de kültürel unsurların oluşmasını sağlamaktadır.

Şu anda, "Oedipus kompleksi"ni ve "fücur yasağı"nı bir kenara bırakarak, yine savaşta çarpışan askerin davranışlarını irdelemeyi sürdürelim:

Evet, asker, kültürel bir karar olan hücum emrine uyacaktır! Ancak, karşı cephedeki askerler de savunma kararı alındıysa, buna uyacaklardır! Böylece, saldırı ve savunma, kültürel iki karar olarak karşımıza çıkar. Tıpkı satranç oyununda olduğu gibi... Yalnız bir farkla: Saldırı ve savunmada uluslararası anlaşmalarla belirlenen kurallar uygulanmayabilir.

Çok zor durumda kalan taraflardan biri, yenilmemek ya da durumunu daha da pekiştirmek amacıyla ve son darbeyi vurmak için, kullanılması uluslararası antlaşmalarla yasaklanmış silahları kullanma kararı alabilir. Burada, ait olunan kültüre özgü bir çıkar ve buna özgü kalıplarla yetişen, biçimlenen, buna göre bir kişilik ve kimlik kazanan komutanın, kendi kültürünü düşünerek, "uluslararası savaş kurallarını" göze alarak aldığı bir karar söz konusudur. Bu karar, komutanın kendisine özgü kişilik özelliğinin bir sonucudur. Nitekim bu "kural ihlali", daha sonra da bulunduğu kültür için, uluslararası / kültürlerarası sonuçlara yol açacaktır...

C- Sonuç

Kültür-kişilik ilişkisinin işlevsel bir biçimde ele alındığı bu çalışmada, sonuç olarak şunlar söylenebilir:

1. Birey, bir kültür çevresi içinde doğup, yetiştiğinden kültüre özgü davranış kalıplarını ve düşünceler sistemini, dolayısıyla da kimliği ve kişiliği kazanır.

2. Kültüre özgü bir düşünce sistemi kazanan birey, güdülerini kontrol altına alır ya da bu güdüler, kültür tarafından bastırılır.

3. Kültüre uygun bir kişilik kazanan birey, kültürü etkilemeye başlar.

Kısaca, kültür, önce kişiliği etkilemekte, sonra da kişilikten etkilenmektedir...

Notlar

[1] Vivelo 1981: 50-52.
[2] Başaran 1974: 13-14.
[3] Burada kullanılan "ben" kavramı, psikanalistlerin kullandıkları "ben" kavramı ile aynı anlamda kullanılmamaktadır. Bu yazıdaki "ben" kavramı, Freud'un ileri sürdüğü "id" kavramı ile özdeş olarak kullanılmaktadır.
[4] "Fücur" ya da diğer adıyla "incest" kavramı yerine Orhan Acıpayamlı "sililiksizlik" kavramını kullanmaktadır. Bkz. Acıpayamlı 1978: 86.
[5] Hirschberg 1965: 199-200.
[6] Reed 1983: 226-227.

Kaynaklar

Orhan Acıpayamlı: Halkbilim Terimleri Sözlüğü. Ankara Üniversitesi Basımevi, Türk Dil Kurumu Yayınları: 442, Ankara 1978; Fatma Başaran: Psiko-Sosyal Gelişim. 7-11 Yaş Çocukları Üzerinde Yapılan Bir Araştırma. Kalite Matbaası, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları: 254. Ankara 1974; Walter Hirschberg: Wörterbuch der Völkerkunde. Alfred Kröner Verlag, Kröners Taschen Aufgabe Band: 205, Stuttgart 1965; Evelyn Reed: Kadının Evrimi. Anaerkil Klandan Ataerkil Aileye. Cilt: 2, Çev. Şemsa Yeğin. Payel Yayınevi, İstanbul 1983; Frank Robert Vivelo: Handbuch der Kulturanthropologie. (Übersetzt aus dem Amerikanischen: Erika Stagl; Hrsg. von Justin Stagl), Ernst Klett, Stuttgart 1981.

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

"IV. Din Şûrası Kararları" ...

Eklenme Tarihi 09 Kasım 2009

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
ismail-engin
İsmail Engin

T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 1993 yılından beri, her 5 yılda bir düzenlenen "Din Şûrası"nın dördüncüsü 12-16 ekim 2009 tarihleri arasında Ankara'da yapıldı. IV. Din Şûrası'na kimi Alevi akademisyenlerle Alevilik araştırmacıları da katıldı ve kararları 32 madde halinde 6 kasım 2009 günü açıklandı.

IV. Din Şûrası'nın alt başlığı, "Sosyal Problemler Karşısında Din ve Diyanet"ti.

2 Genel Oturum ve 4 Komisyon toplantısı olarak planlanan Şûra'nın, "Toplum ve Din Eğitimi" başlıklı 4. Komisyon çalışmalarında Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi de ele alındı.

Farklı inanç grupları ve din eğitimi arasındaki ilişkilerin de ele alındığı "Komisyon" çalışmalarına Prof. Dr. Osman Eğri, Dr. Doğan Kaplan, Dr. Cenksu Üçer, Doç. Dr. İlyas Üzüm ve Yrd. Doç. Dr. Ali Yaman gibi Alevilik araştırmacıları ve Alevi akademisyenler de katıldı. İlgili "Komisyon"da din adamı algısında ideal model, toplumun bilgi kaynağı olarak vaaz, bilgi edin(dir)me aracı olarak hutbe de gündemdeki konular arasında bulunuyordu.

IV. Din Şûrası'nın her "Komisyon" toplantısının birer genel sunumu vardı ve "Din ve Toplum" başlıklı ilk "Komisyon"unun genel sunumunu "Alevi Çalıştayı" moderatörü Yrd. Doç. Dr. Necdet Subaşı yaptı. Bu "Komisyon"da toplumsal değişim karşısında din, toplumsal hayatta din ve dindarlık, kitle iletişim araçları ve din ile dinin ve değerlerin istismarı bidatler ve dini hayat ele alındı.

Türkiye'nin "yegâne" sosyal ve manevi gerçekliği için İslam öngörülürken, bir "sınır ihlali" olarak "ötekileştirme"

6 kasım 2009 günü Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) tarafından açıklanan Şûra kararlarının gerekçesinde, Türkiye'nin "yegâne" sosyal ve manevi gerçekliği için İslam öngörülüyor ve bu bağlamda şu ibareler yer alıyor:

"Bir hakikat, referans ve aidiyet ölçüsü olarak İslam, aynı zamanda her bir bireyi ve bütün bir toplumu süreklilik içinde yeniden inşa eden kalıcı bir çağrıya sahiptir. İslam, bizlere ülkemizin özellikle sosyal ve kültürel yönüyle mevcut gerçekliğini kavramak için tartışmasız bir anlam haritası sunmakta, bu topraklardaki sosyal ve manevi gerçekliği doğru olarak anlayabilmek için yegâne anahtar özelliği taşımaktadır." deniyor.

Bu ibareler ve vurgulanan "doğru anlamın yegâne anahtar özelliği" özelliği, kuşkusuz Türkiye topraklarında yaşayan Müslüman olmayan diğer din mensuplarını "tartışmasız anlam haritası"nın dışına itiyor, bir şekilde "ötekileştiriyor".

Gerekçedeki sosyal hafıza olumsuz izler bırakabilecek "sınır ihlallerine" atıf yapan şu ibareler, "tartışmasız anlam haritası"yla ilgili vurgulamanın sonuçlarına bir paradigma olarak kendi içinde dikkat çekmesi açısından, "İslam Dini'nin inanç, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütmekle ve toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan Diyanet İşleri Başkanlığı" tarafından da ciddi bir şekilde önemsenmeli:

"Dini hayat, esasen, kişilerin özel ve toplumsal hayatla ilgili tercihlerini dikkate alan ve koruyan bir özgürlük ortamında sağlıklı gelişimini sürdürür. Ancak bu süreç, başkalarının özgürlük ortamını zedeleyen, sosyal dengeyi tabii yapısından uzaklaştıran ve böylece bir gerilime neden olan bir hale de dönüşmemelidir. Burada olabilecek karşılıklı sınır ihlalleri sosyal hafızada olumsuz izler bırakmakta ve gerilim üretmekten başka bir işe de yaramamaktadır."

Daha fazla, daima daha fazla "dindarlaştırma"

"IV. Din Şûrası Kararları" dikkatle incelendiğinde toplumun daha fazla dindarlaştırılmasının öngörüldüğü ortaya çıkıyor. Bu bağlamda:

"Günümüzde örselenen dini duygu ve ihmal edilen maneviyat, insanlarımızı yeni arayışlara yöneltmiştir. Bu nedenle, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hizmetlerinde, doğru bilgi kadar duygu eğitimine de önem verilerek, duygu, düşünce ve davranış bütünlüğü içinde, İslam'ın temel kaynaklarından beslenen sağlıklı bir dindarlık anlayışı yaygınlaştırılmaya çalışılmalıdır..."

deniliyor.

Bunun için temel hedefler de "IV. Din Şûrası Kararları" içerisinde şu şekilde dikkat çekiyor ve bu bağlamda "türban"ın, inancı içeren giyim-kuşamın kamusal alanda serbest bırakılması talep ediliyor:

"Kadınlara yönelik ayrımcılık bugün her alanda fark edilir düzeyde varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Ayrımcılık nerden ve ne şekilde gelirse gelsin asla kabul edilemez. Her şeyden önce İslam, cinsiyet temelli bir ayrımcılığı asla onaylamamaktadır. Uygar dünyada, kültürü, dili, etnik kökeni, cinsiyeti, dini, mezhep ve inancı, inancının gereği olarak sürdürdüğü yaşam biçimi veya giyim kuşamı nedeniyle kimseye, özellikle de kadınlara hiçbir hak mahrumiyeti yaşatılmamalıdır. Bu itibarla, örgün ve yaygın eğitimde ayrım gözetilmeden her bireyin, özellikle de kadınların eğitim ve öğrenim hakkının korunmasına, bütün hak ihlallerine karşı, özellikle kadın hakları, kadına karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi, kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet, kız çocuklarının okutulması gibi konularda Başkanlık toplumsal bir duyarlılığın oluşmasına katkı sağlamalı ve kadınların din hizmetlerinden daha etkin şekilde yararlanmasına yönelik çalışmalarına hız vermeli; bayan din görevli sayısı artırılmalıdır."

Din öğretiminin temel eğitimden itibaren verilmesi isteniyor

Keza, din öğretiminin temel öğretimden itibaren verilmesi bir amaç olarak şu şekilde ortaya konuyor:

"Çocukluk döneminde din ile ilgili soru ve merakların doğru ve doyurucu bilgilerle karşılanabilmesine ve bu konuda çocukların yanlış telkin ve yönlendirmelerden korunabilmelerine yönelik olarak, Anayasa'nın 24. maddesinin de gereği olan din öğretiminin, temel eğitimle birlikte başlatılması ve derslerin branş öğretmeni tarafından okutulması konusunda gerçekleştirilecek her türlü girişim desteklenmelidir."

"IV. Din Şûrası Kararları"yla DİB, Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu konudaki girişimlerine, programlarına destek vermeyi de taahhüt ediyor:

"Diyanet İşleri Başkanlığı web sayfasında, ilk ve orta öğretimdeki öğrencilerin araştırmalarında başvurabilecekleri müfredata uygun bilgi ve materyallere de yer verilmelidir."

"IV. Din Şûrası Kararları" Eğitim Fakülteleri'nin değil, İlahiyat Fakültelerinin branş öğretmeni yetiştirmesini talep ediyor:

"Din hizmetlerinin bütünlük arzetmesi dolayısıyla İlahiyat fakültelerinin alan bilgisi desteği ve öğretmen yetiştirme tecrübesi de göz önüne alınarak, Eğitim fakültesi bünyesinde yer alan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Bölümünün İlahiyat Fakültesine aktarılması yararlı olacaktır..."

Bu şekilde, İlahiyat Fakültelerinin yetiştireceği branş öğretmenlerinin de temel öğretimden itibaren MEB tarafından okullarda görevlendirilmesinin sağlanması hedefleniyor.

Diğer hususlar

"IV. Din Şurası Kararları" arasında, şunlar da dikkat çekiyor:

"Bid'at ve hurafe, İslami canlılık arzusuyla şekillenen tecdid ve ihya faaliyetlerinin tarih boyunca mücadele ettiği çarpık din algılarının en başında gelmektedir. Dini duyguları yozlaştıran ve zayıflatan, gündelik hayatta da dinin apaçık mesajlarının önüne geçen bid'at ve hurafelere karşı, dinin ana kaynaklarının sahih bilgisi esas alınarak mücadele edilmelidir..."

Bilindiği üzere, DİB tarafından yatır, türbe ve dergâh / tekke ziyaretleri esnasındaki "dini uygulamalar" hurafe olarak kabul ediliyor. Ve Alevilerin dini uygulamalarının bir kısmını DİB tarafından "hurafe" kabul edilen bu uygulamalar oluşturuyor.

"İslam dini, inanç olduğu kadar ibadet, bir o kadar da, bireysel ve sosyal ilişki ağlarına uzanan dinamik bir ahlaki tutumlar bütünüdür. Dini bu bütünlüklü ve kuşatıcı davetinden yalıtılmış kimi form ve öğelerle yaşamaya mahkûm eden bir dindarlık algısını ve retoriğini İslam'la özdeşleştirmek imkânsızdır. İslam, gündelik hayatı huzur, dindarlığı öz güven üzerine kurmayı, insanı kendisiyle ve çevresiyle barıştırmayı hedeflemiş ve bunun için de inanç, ibadet ve ahlak ilkelerini bir bütün halinde insanlığa sunmuştur. Ne var ki, bu bütünlüğü aynı duyarlılıkla ele alma konusunda bugün onarılması bir hayli güç parçalanmalar meydana gelmiş, her bir alan üzerindeki ayrı ayrı sahiplenme ve yoğunlaşmaların yol açtığı farklı dindarlık algıları, özellikle herkesin gözü önünde büyüyen ve hepimizin hayatını bir şekilde etkileyen sosyal problemlerin göz ardı edilmesi gibi bir olumsuzluğu da beslemiştir."

diye yazılan karar gerekçesi bağlamında, "IV. Din Şurası Kararları" özetle din referanslı problemleri çözmekten ziyade, din referanslı yeni sosyal problemlere neden olabilir.

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

"Tahtacılar Sempozyumu ...

Eklenme Tarihi 21 Eylül 2009

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
ismail-engin
İsmail Engin

26-27 Nisan 1993 tarihleri arasında Antalya'da yapılan; Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü ile Akdeniz Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi'nin ortaklaşa düzenlediği 1. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo-Kültürel Yapısı Tahtacılar Sempozyumu'nda sunulan bildiriler, 1995 yılında Kültür Bakanlığı yayınları arasında çıkan eserle okuyucuyla buluştu. Belirtilen eserle, sözü edilen sempozyuma katılan ya da katılamayıp, konuşma metnini gönderen 13 araştırmacının bildirileri ile sempozyum programı ve sempozyum açış konuşmaları yayınlandı.

Tahtacıları konu edinen ilk sempozyumda sunulan bildirileri okuyucuya-meraklısına sunması nedeniyle "I. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo-Kültürel Yapısı (Tahtacılar) Sempozyumu Bildirileri" adlı kitap, ayrı bir önem taşıyor.

Eserde öncelikle sempozyum programı veriliyor. Tahtacıların İslam öncesi Türk gelenek-göreneklerini günümüze değin yaşatan en dikkate değer topluluk olarak nitelendirildiği Akdeniz Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof Dr. Çetin Yetkin'in, Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu'nun ve Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürü Yahya Aksoy'un açış konuşmalarını, katılımcıların soyadı gözetilerek sıralanan bildiri metinleri izliyor.

Buna göre, sözü edilen bildiri kitabında yer alan ilk konu, Anke Otter-Beaujean'ın Tahtacıların ocaklarını ve dini sistemlerini irdelediği, Buyruk üzerine yaptığı analizleri içeren, değişik tarihlerde yayınlanan Buyrukları karşılaştırdığı "Tahtacıların Kutsal Kitabı Buyruk Hakkında Birkaç Not" adlı bildirisi. Bu incelemeden sonra, Nejat Birdoğan'ın Tahtacıların tarihiyle ilgili Ağaçeriler-Tahtacılar ilintisini kurduğu Harun Güngör, Abdurrahman Yılmaz, Felix von Luschan, Baha Sait gibi araştırmacıların tezlerine değindiği "Tahtacıların Dünü" adlı çalışması yer alıyor.

I. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo-Kültürel Yapısı (Tahtacılar) Sempozyumu Bildirileri (26-27 Nisan 1993 / Antalya). Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları: 205, Ankara 1995, 171 S., ISBN 975-17-1208-4

I. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo-Kültürel Yapısı (Tahtacılar) Sempozyumu Bildirileri (26-27 Nisan 1993 / Antalya). Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları: 205, Ankara 1995, 171 S., ISBN 975-17-1208-4

Fuat Bozkurt'un, "Tahtacı Gelenekleri ve Buyruk Arasındaki Koşutluklar" adlı, Buyruk ve dini törenleri karşılaştırdığı bildirisini, İsmail Engin'in "Akçaeniş Tahtacılarında Ölü Gömme Geleneği" adlı ölü gömmeyle ilgili bir köy örneğinde derlediği aşamaları betimlediği çalışması izliyor.

Giray Ercenk'in "Kumluca Tahtacılarında Yağmur Duası" başlıklı derlemesinin ardından Attila Erden, "Tahtacıların Günümüz Kültürel Yapılarından İzlenimler" adını taşıyan çalışmasında, ağırlıklı olarak düğün ve ölüm üzerinde duruyor; düğün organizasyonunun oluşmasını ve nişan, düğün hazırlıkları, görevliler, damat başı, damat giydirme, gelin başı, gelin götürme vb. düğün aşamalarının yanı sıra, ölüm öncesi, sırası ve sonrasıyla ilgili davranış kalıplarını irdeliyor.

Frederich de Jong, "Bulgaristan'daki Alevi Grupları ve Anadolu Tahtacıları" başlıklı bildirisiyle Bulgaristan'daki Safevi kalıntılarının dinle ilgili tutum ve davranışlarıyla Tahtacıların dinle ilgili tutum ve davranışlarındaki benzerlikleri konu ediniyor.

Yaşar Kaya Kalafat'ın "Halk İnançlarımızda Hususiyle Tahtacılarda Ayna" adlı eski Türk inançları, tasavvuf, halk inançları gibi başlıklarda aynayı ele alan, özel olarak da Antalya yöresi Tahtacılarını konu edinen bildirisini, Kristina Kehl'in "Tahtacı Geleneklerinde İslam Dışı Öğeler" ve Fahrettin Kırzıoğlu'nun Türkmenistan Tekeleri ile Anadolu Tekelerini ayrıntılandırdığı "Türkistan ve Anadolu'da Teke Türkmenleri" adlı çalışmaları takip ediyor.

Neriman Görgünay-Kırzıoğlu, "Edremit Doyran Köyü Tahtacı Türkmenleri'nde Geleneksel Evlenme Âdetleri" başlıklı bildirisinde, Tahtacılarla Ağaçerileri ilintilendiren kimi tezlere özet olarak değindikten sonra, örnek seçtiği köye yönelik kız isteme, nişan, düğün ve gelin ayırma ile ilgili âdetler üzerinde duruyor.

Ahmet Yaşar Ocak'ın "Türkiye'de Aleviliğin Sosyo-Kültürel Problemleri Üzerine Bir Yaklaşım Denemesi ve Bazı Düşünceler" adlı Aleviliğin, Alevilik araştırmacılarının, Alevi aydınlarının Aleviliğin tarihi geçmişi ve geleneksel Alevilik ile modernite ilişkisinden kaynaklanan problemlerine yönelik açmazlarını konu edindiği metodolojik bildirisinden sonra, Musa Seyirci'nin "Antalya Güzeloba Mahallesindeki Bir Türkmen Mezarlığı" başlıklı bildirisi yer alıyor. Bu bildiri, aynı zamanda sözü edilen eserin son kısmını oluşturuyor.

I. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo-Kültürel Yapısı (Tahtacılar) Sempozyumu Bildirileri (26-27 Nisan 1993 / Antalya). Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları: 205, Ankara 1995, 171 S., ISBN 975-17-1208-4

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Enver Şengül'den bir ...

Eklenme Tarihi 14 Eylül 2009

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
ismail-engin
İsmail Engin

Türkiye'de Doğu Anadolu Bölgesi'nde bir kent, Bitlis. Van Gölü'nün batısında bulunuyor. Adının Makedonya Kralı Büyük İskender'in kentteki kaleyi yaptırdığı komutanlarından "Bedlis"ten geldiği sanılıyor. Doğu'yu Güney-Doğu'ya bağlayan bir vadi içerisinde kurulduğu için de 'vadideki güzel kent' diye anılıyor.

Urartulara, Asurlulara, Medlere, Perslere ev sahipliği yapan Bitlis; Makedonlar, Doğu Roma İmparatorluğu - Bizans tarafından da yönetilmiş. Selçukluların, Eyyubilerin, Moğolların ve Osmanlıların egemenliğine giren kent, I. Dünya Savaşı esnasında bir süre Çarlık Rusyası'nın işgali altında kalmış. 8 ağustos 1916'dan sonra tekrar Osmanlı idaresine giren Bitlis, nihayetinde Cumhuriyet'in ilanından sonra Türkiye Cumhuriyeti'nde il olmuş.

* * *

Enver Şengül: 'Bitlis' Fotoğraf Albümü. Mart Matbaacılık Sanatları Ltd. Şti., İstanbul 2007, 60 S., ISBN 978-975-01859-0-8

Enver Şengül: 'Bitlis' Fotoğraf Albümü. Mart Matbaacılık Sanatları Ltd. Şti., İstanbul 2007, 60 S., ISBN 978-975-01859-0-8

1960'ta Bitlis'in Ahlat ilçesinde doğan fotoğraf sanatçısı Enver Şengül, fotoğrafla ilgilenmeye 1985'te Bitlis'te gazetecilik yaptığı yıllarda başlamış. Haber amacıyla çektiği fotoğrafların arasına düşen ilginç kareler, bu sanat dalının kapısının kendisine açılmasına yol açmış.

Halihazırda Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Bölümü'nde fotoğraf dersleri veren Şengül'ün 2007 yılında yayınlanan ve "Bitlis"i konu edinen fotoğraf albümünde, 61 fotoğraf yer alıyor.

Bitlis'in genel görünümü, Şerifbey Tepesi'nden Bitlis Kale'sine bakış, Bitlis Kalesi, Alemdar Mahallesi, Atatürk Mahallesi, Şemsi Bitlis Mahallesi ve Tijik Dağı, Zeydan Mahallesi, Bitlis evleri, kış mevsimi, Islahiye Medresesi, Şeref Han Türbesi, Atatürk Anıtı, Şerefiye Camii ve Külliyesi, Rahva'dan görünüş, Nemrut Krater Gölü, Nemrut'tan Süphan'a bakış, Tatvan, Hanelmalı'dan Tatvan'ın görünüşü, Reşadiye, Ahlat Selçuklu Mezarlığı ve mezar taşları, Ahlat Erzen Hatun Kümbeti, Ahlat Emir Bayındır Kümbeti, Ahlat Çifte Kümbet, Süphan Dağı, Van Gölü'nde çamaşır günü, Adilcevaz Göldüzü, Sapor ve Hizan Dağları, ekmek pişiren kadın, Güroymak Kalenderağası Kümbeti, Tatvan Hanelmalı, Papire Kal ve Kıyıdüzü köylerinde çocuklar Enver Şengül'ün objektifinden albüme ve oradan da okura yansıyanlar...

* * *

Enver Şengül: 'Bitlis' Fotoğraf Albümü. Mart Matbaacılık Sanatları Ltd. Şti., İstanbul 2007, 60 S., ISBN 978-975-01859-0-8

Enver Şengül, "Bitlis hayatımın çok önemli bir bölümünü kapsayan ve çok derin izler bırakan bir şehir benim için. Orada doğdum, 30 yaşıma kadar belirli aralıkları saymazsak orada yaşadım. Okul ve yaşam eğitimimin çok önemli basamaklarını orada geçtim. Orada çocukluk ve gençlik yıllarımın tatlı anıları var. Bu şehirde 1983-93 yılları arasında gazetecilik yaparak tarihe tanıklık ettim. Fotoğrafla tanıştığımda da ilk karelerim ve daha sonra açtığım ilk üç sergim bu şehrin doğa ve insan manzaralarından oluştu. Şimdi büyüdüğüm, okuduğum ve çalıştığım bu şehirden uzaktayım. Bu şehre çok şey borçluyum, binlerce yıllık kültür zenginliğiyle kişiliğimi yoğurduğu ve olgunlaştırdığı için. Zaman zaman arşivimin derinliklerine indiğimde sayısız Bitlis fotoğraflarıyla karşılaşırım. Bunları seyretmek beni tatlı anılara götürür. Şimdi bu birikimimin ve daha sonra çeşitli tarihlerde gittiğimde yaptığım çalışmaların çok az bir bölümünü bu kitapta sizlerle paylaşıyorum." diyor, "Bitlis" Fotoğraf Albümü'ne yazdığı giriş yazısında.

Bitlis'i, Bitlis insanını ve kültürünü tanımak isteyen için Enver Şengül'ün objektifi, 'o an'la rehberlik yapıyor...

Etnografya ve kültür meraklısının elinde ve arşivinde mutlaka bulunması gereken bir eser, Enver Şengül'ün "Bitlis" Fotoğraf Albümü...

Usta fotoğrafçı Enver Şengül'e ve herbiri birbirinden güzel fotoğraflarına ulaşmak isteyenler enversengul.com adresine bakabilir.

Enver Şengül: 'Bitlis' Fotoğraf Albümü. Mart Matbaacılık Sanatları Ltd. Şti., İstanbul 2007, 60 S., ISBN 978-975-01859-0-8

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : İsmail Engin kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?