Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Sevdiği bir işi bulan insan mutludur. T.CARLYLE

Hapı Yutmak...

Eklenme Tarihi 04 Eylül 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Ne zaman işlerinden bunalıp tatil yapabilecek bir zaman bulabilse, Pasifik'teki o adaya giderdi. Yine öyle oldu...

Dünyanın en yaşlısı, aynı zamanda en genci olan yeni yetme; eski kulağı kesik "Yaşlı Adam", çok sevdiği yerde, küçük teknesi Hexagon'la Pasifik'teki o adada balık tutuyor; okyanusun açıklarında oynaşan balıkların peşine düşüyordu.

Kuşkusuz, elinde balıkçı yüzüğü olmasına karşın, bu amatör balıkçı, kılıç balığı avında değildi ama, köpekbalıklarıyla da sık sık karşılaşıyordu.

Hayatının muhakemesini yaptığı, belli bir süre için inzivaya çekildiği yerde, mutluydu mutlu olmasına ancak, geçmişle gelecek arasındaki anda akıp giden dalgalı suya, esip gelen fırtınaya çevirmeye yüz tutmuş rüzgara karşı kürek çekerken, öylece bir başınaydı...

Kıyıya ulaşıp, Hexagon'u sığınağına çekti. Yılların tecrübesiyle havanın bozmak üzere olduğunu artık anlayabiliyordu.

Kumsalda öbekleşip oturan bir grup adamın yanından kulübesine seyirtirken, rüzgarın yardımıyla artık sesleri duymaktan yorulmuş kulaklarına "hiç" yabancı olmadığı bir lisan çalınınca, "bunlar da nereden çıktı" dercesine dikkat kesildi. Öbekleşen adamları ve rüzgarı önüne alarak, belindeki deniz suyunun giremiyeceği torbasından bir çift kulaklık çıkardı ve kulaklarına takarak, altın rengine dönüşmüş kumsala oturuverdi. Rüzgar, sesleri müzik notaları gibi havada uçurup, ahengli bir şekilde kulaklıkların mekanik aksamından içeri taşıyordu...  

Devamını oku...

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

"Deli Dülü"

Eklenme Tarihi 03 Ocak 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Pazarola "akl-ı selim" okur!

Bugün yoğun meşgalemin ardından 2009'un son, 2010'un ilk gününü geçirdiğim Viyana'yla ve nihayetinde Georges Prêtre yönetimindeki Viyana Filarmoni Orkestrası'nın yeni yıl (2010) konseriyle ilgili "deli dülü" birşeyleri sizlerle paylaşmak, Joseph Roth ile Radetzki Marşı'nından (Radetzkymarsch [Berlin 1932]) bahsetmek isterken, "gelişigüzel" yerine kullandığım "deli dülü" sözcükleri bir "delibazarı" gibi, bu haftaki yazı konusunun değişmesine yol açtı...

* * *

Yavuz Selim Karakışla, "Eski İstanbul'un Delileri: Pazarola Hasan Bey" (İstanbul 2006) adındaki eserine "Sunuş"tan sonra "Deme sen gaflet ile Ferhâd ü Mecnûn'a deli / Eyle sen halka nazar, her biri bir gûne deli" dizeleriyle başlar ve

"Eskiden İstanbul'un sokakları, kedileri ve sokak köpekleriyle olduğu kadar, delileriyle de ünlüydü. Sokaklarda yaşayan delilere dokunulmaz, ne yaptıklarına bakılmaz, sokaklarda sürdürdükleri garip hayatlara da pek ilişilmezdi. Delilik ermişlik ve bilgeliğin diğer bir hali olarak algılanır, asla yadırganmazdı. ... gençlerine 'delikanlı' diye seslenen Osmanlı toplumu, kendi içindeki delilerine de ... olağan davranıyordu." (Karakışla 2006: 9)

der. Bunu deliler hakkında üretilen atasözü ve deyimlerden verdiği bazı örnekler izler: "deli ile devletli bildiğini okur"; "deli deliden hoşlanır, imam ölüden"; "deli sarhoştan korkmuş"; "deli söylemiş akıllı inanmış, deli kazanmış akıllı yemiş"; "deliye çan anma boynuna takar, deliye taş anma başına atar"; "deli kız evde, delik boncuk yerde kalmaz"; "deli kız düğün yapmış, kendisi baş sedire geçmiş"; "deliye her gün bayram"; "delinin biri kuyuya taş atmış, bin akıllı çıkartamamış"...

* * *

Hakikaten "deliliği" konu edinen "ağlama ölü için, ağla deli için"; "alın pas tutmaz, deli yas tutmaz"; "gördün deli, savul geri"; "küçük deli, büyük deli, beşikteki başını sallar"; "yiz verdik deliye, çemrendi sıçtı halıya"; "aş deliye kalmak"; "deli divâne olmak"; "deli Raziye"; "deli saçması"; "deli saraylı"; "atın dorusu, yiğidin delisi"; "al Allah kulunu, zapteyle deliyle"; "delinin eline değnek vermek"... gibi atasözleri ve deyimler Türkçeye ayrı bir zenginlik katarken, toplum mentalitesine de bir şekilde ayna oluyor.

Akıldan "muaf" deli / meczup, yapıp ettiklerinden de azaddır: "Akıllı düşününceye kadar deli oğlunu everir"miş! Bir sürü suçlunun "deliliğe vurarak" tımarhanede gözetim altına "kendi isteğiyle" girip yapıp ettiklerinden "muaf" tutulmasını yani "fermanlı deli" addedilmesini "yüce makamdan" "talep ve arz etmesi" beyhude bir uğraş değildir. Bazı "tımarhane kaçgunları"nın da karıştıkları sosyal olaylar, işin bir tür tuzu veya "delibiberi"dir. Ne de olsa, "demir ıslanmaz, deli uslanmaz"...

"Deli deli akanı bura bura tıkarlar" denir denmesine ama, siz siz olun yine de "deli dostun olacağına akıllı düşmanın olsun" atasözünü şiar edinin! Eh, ne demişler; "deli ile çıkma yola, başına getirir belâ". Zira "deliye bal tattırmışlar, çarşıda katran bırakmamış"...

 * * *

Deligücükten sonra delibéçe vakti, delidamındaki delibulundan demlenen bir Âdem, deli debilden, delibalta yiyen deli dedirgen, amma delibaş ve delibayram, delibozuk biriyle karşılaşmış. "Deli bal kabağından olmaz ya" diyerek bir süre onunla yarenlik etmiş... Delibulundaki dem nihayete erince, deli dülü bir şekilde, delibaş-delibozuğa "deli bal mı yedin de Deli Corci gibi deli depek birisin?" demiş. Delibaş-delibozuk delicesine deli deli kahkaha atıp şunu söylemiş: "Hamamda deli var! Deli güllâbicisi değildim, lâkin şimdi öyleyim. Deli kızın çeyizi gibi, deli dembesek konuşan, deliceye deli çıbık aşılayan Â-dem, bidemsiz olursa, deli saçması yapar; deli gönlün deli divâne ettiği deligöz bir delifişeği idrak edemez."

Siz siz olun, "deliden alın uslu haberi"!..

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

"Sanatçı... nedir bu?" ...

Eklenme Tarihi 20 Aralık 2009

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Pazarola "akl-ı selim" okur!

Geçtiğimiz günlerde Türkiye'de Pera Müzesi'nde (İstanbul) bir Chagall sergisi açılınca, mümtaz Türk basınının şimdilerde sanatsever ve aksakallı "monşer" duayenlerinden birinin "fırçasıyla âşıkların uçuştuğu" ressam olarak nitelediği Marc Chagall'le ilgili kimi bilgilerimi eski-anakaranın karlı bir gününde sizinle paylaşırken, bu vesileyle bir kitabı "teğet" de geçsem anımsatmak istedim:

Chagall'in yapıtlarıyla yakından tanışmam, New Yort'taki Museum of Modern Art'ta (MoMA) yer alan iki tablosuyla başlar. Bunlardan biri Paris yıllarında "La Ruche"da 1911'de ürettiği insan ve hayvan, doğa ve köy / uygarlığı resmettiği radyal kompozisyonlu "Moi et le village / I and the Village / Ich und das Dorf" (Ben ve Köy) adlı tablosudur. Diğeri de 1915-1920 yılları arasında ürettiği elinde asası, sırtında çuvalıyla "uçan" bir insanı doğduğu kent üzerinde resmettiği, bir tür insan ve kültür, din ve insan-toplum ile mimari arasındaki ilintiyi verdiği "Au dessus de Vitebsk / Over Vitebsk / Über Witebsk" (Vitebsk semalarında) adlı yapıtıdır. Yine ressama ait "Exodus"un (1952 / 1966) yanı sıra The Art Institute of Chicago / Chicago'daki "Doğum" (1912) ve "Beyaz Çarmıha Germe" (1938), St. Louis Art Museum / St Louis'deki "Adem ve Havva" (1912), Stedelijk Museum / Amsterdam'daki "Kemancı" (1912 / 13) ile Kunstsammlung / Düssoldorf'taki (Nordrhein-Westfalen – NRW) "Kemancı" tablolarını da saymadan geçemeyeceğim.

* * *

Şair, hayalperest, egzot... Resim yasağını dikkate almayan Musevi, çok çocuklu gariban bir fakir ailenin oğlu olarak, hayatı boyunca Marc Chagall'in rolü, "yalnız sanatçı" ve "toplum dışında" yaşamak oldu. O, yaşadığı gerçeklerle toplumun içindeydi ama ona dışarıdan bakıyordu.

Rusya'da (Beyaz Rusya) yarısı Musevi olan 50 bin kişilik küçük bir kent Vitebsk'te 1887'de doğan Chagall'in; yapıtlarına yansıyan küçük odun evlerden ibaret ve fukaralığın kol gezdiği "Schtetl" denilen mahallelerdeki "hayat"ı Sinagog, soba arkası ve dükkanda geçiyordu:

"Babamın mavi gözleri vardı, ama elleri nasır doluydu. Çalışıyor, dua ediyor ve susuyordu. Onun gibi ben de suskun biriydim. Benden ne olacaktı ki? Bütün ömür boyu bir duvarın önünde oturarak veya fıçı taşıyarak böyle mi kalacaktım? Ellerime bakıyordum: Nazik ellerim vardı. Bir meslek bulmalıydım, bir meşgale; ki o beni gökyüzünden ve yıldızlardan uzak tutmamalı ve o bana hayatın anlamını bulmakta yardımcı olmalıydı. Evet, böyle bir şey arıyordum... Ama memleketimde benim önümde hiç kimse 'sanat' ve 'sanatçı' kelimelerini telaffuz etmemişti. 'Sanatçı... nedir bu?' diye soruyordum."

diyen ve sonrasında elegant sanat salonlarında kabul gören Chagall, hep "değişik dünyalar" arasında seyahat eden, gidip - gelen biri olarak yaşadı.

Chagall, "fantazi" ve "sembolizm" kavramlarını tanımadığını belirtiyordu. Ona göre, insanın içindeki dünya, dışarıda görünen cisimlerden daha gerçektir ve mantıksız gelen herşeye fantazi ile masal denirse, doğa anlanmaz.
1910'da Paris'e giden Marc Chagall, Batı kültürünün, hep kuralları dikkate almayan bu tip insanları içinde barındırıp, entegre edebileceğinin ve onları "hür" bırakabileceğinin de temsilcisiydi.

Alışılmışın dışındaki biyografisi ve sanatının yabancı motiflerle bezeli olması, onun "markası"dır.

O, "şaşkın yabancıyı", çocuk kalmış "dünya vatandaşı"nı ve "yalnız vizyoner" imajını yaşatmak için, elinden geleni yaptı...

Chagall'in çok derin dini inancı ve memleket bağlılığını yaşatan sanatı ve yapıtları, modern resim sanatında "hoşgörü"nün ve başkasına olan saygı düşüncesinin, anlayışının en önemli temsilcisi ve örnekleridir.

 * * *

Ingo F. Walther ile Rainer Metzger tarafından "Marc Chagall (1887 – 1985): Malerei als Poesie" (ilk baskısı [Bonn] 1996, ikinci baskısı [Köln] 1999) adıyla kaleme alınan eser, ressamın kısa biyografisini ve bu bağlamda onun hayatındaki dönüm noktalarını veriyor. 6 kısımdan oluşuyor: İlk kısımda Rusya'daki hayatını ve erken dönem yapıtlarını (1887 – 1910), ikinci kısımda Paris yıllarını (1910 – 1914), üçüncü kısımda savaş ve Rus devrimi yıllarını (1914 – 1923), dördüncü kısımda yeniden Fransa ve Amerika yıllarını (1923 – 1948), beşinci kısımda ustalık eserlerini ve dönemini, nihayetinde altıncı kısımda da kısa biyografisi ve eserlerini konu ediniyor. Chagall meraklıları için giriş mahiyetinde önerilir...

Ingo F. Walther / Rainer Metzger: Marc Chagall (1887 – 1985): Malerei als Poesie. Benedikt Taschen Verlag, Köln 1996, 95 S., ISBN 3-8228-6591-5

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Hiç yoktan iyidir

Eklenme Tarihi 01 Kasım 2009

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

İş yükü başımdan aşınca yazamadım, kuşkusuz bir süre. Sakin bir pazar günü mümtaz okur için, yeniden bir şeyler kaleme alırken, yazma tembelliği daha da ağır bir şekilde hissettirirken kendini, geçen sürede nelerin değişip değişmediğine bir bakmak istedim. 

Dünyayı "domuz gribi" kasıp kavurmak üzereyken, "devletin malı deniz yemeyen domuz" diyerek de olsa domuz yâd eden memleketim insanı, yine "bir şey olmaz" havasında. Atalarımız "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" özlü sözünde, bu durumu ne güzel de açıklamış aslında...

Özde değişmediğini, ancak geçen yılların kendisini tabiatıyla değiştirdiğini, "evrildiğini" söylerken bugünkü liberal – muhafazakâr ve mağrur, dünkü devrimci – ilerici ve mağdur kardeşimin okuyacağını düşünmüyorum bu yazıyı! O bodoslama memleket meseleleriyle "tavizsiz" uğraşırken yine, ideoloji üniforması kuşanmış bir şekilde, "liberal – devrimci" kimliğiyle mücadele ediyor tekrar militarizmle. Bilinç altına işlemiş şu özlü sözle: "Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de!"..

Hâl böyle olunca, TÜBA üyesi dostumun sık sık verdiği bir örnek geliverdi aklıma. "Hiç yoktan iyidir" deyip paylaşmak istedim, arada "ne şiş yansın ne kebap" diyen "aklı selim" okurla...

Birbiriyle geçinemeyen kentli – köylü ya da köy kentli yaşlı ve genç iki "huysuz" komşu – aynı zamanda akraba arasındaki ağız dalaşı veya "çiş yarışı", köy kahvesinde de devam eder.

Yaşlı olanı şöyle söyler:

"Günü vâdesi dolunca, sen de herkes gibi öleceksin. Seni gömecekler. Bedenin toprağa dönüşecek. O toprakta biten otları ve yoncaları hayvanlar yiyecek. Yararlı besinlerden süt yapacaklar. Yaramaz olanları öbek öbek sağa sola bırakacaklar. Ve ben, işte o öbeklere bakıp, 'huysuz komşum' ne kadar da 'değişmiş' diyeceğim."

Genç olanı da şu sözlerle buna karşılık verir:

"Madem ki hep ölümlüyüz, bütün bu değişim süreçleri senin de başından geçecek. Ve ben, aynı öbeklere bakıp 'huysuz komşum' ne kadar da 'değişmemiş' diyeceğim."

Tartışmanın bu aşamasında köy muhtarı da konuya müdahil olur. İşi tatlıya bağlar:

"Biz köylüyüz, aklımız ermez böyle şeylere. Fakat bu söylediğiniz o sağlı sollu şeylerin aynı maddeden yapıldığını bilir ve söyleriz..."

Pazar keyfiniz daim ola, pazarola okurbaşı...

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

'Uçkursuz Feylozof Meyder' ...

Eklenme Tarihi 18 Mayıs 2009

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Bir süredir yoğun işlerim nedeniyle "Absurdistan"a gidemez, dağlarında ormanlarında, ovalarında yaylalarında, vadilerinde kanyonlarında dolaşamaz; 'Kahvehane -  Kıraathane' sohbetlerine katılamaz olmuştum.

Absurdistan vatandaşı bazı "user"ler, köyün delisinin dışında her nasılsa yokluğumu hissetmişlerki, e-posta kutuma gönderdikleri 'nâme'lerle ülkelerinin gidişatıyla ilgili, komşularının ve halet-i ruhiyelerinin ahvalleriyle ilgili havadisleri iletmeye başladılar.

'e-Nâme' adını verdiğim 'Absurdistan'ın çeşitli izahatlarını, orada gelişen olayları ve 'Absurd'larla 'Absurde'lerin psiko-analizlerini içeren e-postaları zaman buldukça sizlerle paylaşıyorum.

Bunlardan biri de bir 'zombi' tarafından kaleme alınan aşağıdaki e-Nâme.

'Satılmış Ruhlar Alemi'nin Zombisi' şunları yazıyor:

"Hiç kardeşim,

Bir süredir Absurdistan'da seni göremiyorum. Herhalde hayatla cebelleşiyorsun. Burada herşey daha da absurd oldu.

Anlatmaya nereden başlasam ki:

Absurdistan ahalisi, görülmemiş bir şekilde 'Absurd' kimliğine sahip çıkmaya başladı. Hatta 'Absurdistan'dan hikâyeler' köyü dahi kuruldu. Köyün muhtarlığına Absurdistanlı 1Absurd seçildi.

Absurdistanlı 1Absurd'un yaptığı ilk icraat, 'Absurdistan'dan hikâyeler' köyünün delisi 'DeliDivane'yi tımarhaneye attırmak oldu. En son, Akıllılar Tımarhanesi'nin 9. Hariciye Koğuşu'nda olduğu havadisini onu ziyarete giden birilerinden almıştım. O günden bugüne 'DeliDivane'den ses-seda yok. Akıbetini kimse bilmiyor, meçhul...

Geçtimiz gün Bozacı'da karşılaştığım Uçkursuz Feylozof Meyder ise, nick değiştire değiştire nicksiz kaldı. Lakabı 'Nicksiz Meyder' oldu.

Artık İstanbul sokaklarının unutulmaz âşığı Vefalı Uçkursuz Feylozof Meyder, vefasızlıktan dem vuruyor:

'Burada iş, okul, adres, cinsiyet sakın sorma!

İşi olduğunu söyleyenler işsiz, okullu olduğunu söyleyenler alaylı, adres verenler sokak çocuğu, kadın olduğunu söyleyenler erkek, erkek olduğunu söyleyenler kadın çıkıyor.'

dedikten sonra uzun bir süre duraklayan ve derin bir iç çeken eski 'Uçkursuz Feylozof' şimdiki 'Nicksiz' Meyder, bunların arkasından da hemen ekliyor:

'Absurdistanlıların ne ismi, ne de adresi belli... Mesleğini sorarsan, kesin üniversiteli.

Hele ismi; atıyor bir isim ortaya: 'İsmim Hüsnü / Hüsniye'... Soyadı, kesin 'Kuruntu'...

Yaşını da doğru söylemiyor ki, 'yirmibeşinde' yaşı, olsa da elli!

Acaba bekâr mıdır, evli mi? 'Bekârım' diyor, tabii ki, olsa da torun sahibi.'

Yana yakıla bunları bana bir kalemde sıralayınca, 'hayırdır Meyder' diye sormamla patlaması bir oldu:

'Ne hayırı? Hayın, hayın!.. Dostça başlamıştı herşey önceleri sizli bizli; başbaşa kalınca kaçınılmaz sevda sözleriyle.. Canısı, aşkı.. Göz görmüyordu ki, başka kimseleri... Âşık olmuştum önce sesine sonra sözlerine. Ne de olsa o bir tanesi, en güzeli; şaşı da olsa gözleri. Belki de kaba saba biri? Bilemezdimki! Ateş düşünce yüreğe bir kere neylemeli! Görmek isteyince şeklini şimalini; göndermiş meğerse bir katalogtan bir mankenin resmini!..'

İşte böyle Hiç kardeşim. Meğerse bizim 'Uçkursuz Feylozof Meyder', bir aşkla yanıp tutuşuyormuş da haberimiz yokmuş. Meyder, aşkını heryerde izlesin diye, öyle böcek-möcek takmamış, taktırmamış; ortam dinlemesi yapsın diye, habire nick değiştirip duruyormuş. Bunu da nereden anladın diye sorarsan:

'Göndermiş de olsa katalogtan bir mankenin resmini, gün gelir, kesilir ses soluk acaba nerdedir ki? Her an, gece-gündüz yanındayken yoktur artık bir eseri. O şimdi yepyeni nickli; tümüyle değiştirmiş 'kimliğini'...'

demeyi de ihmal etmedi Meyder, ondan.  

Sevgili Hiç kardeşim, 'Absurdistan'dan hikâyeler' köyünün tabelasında yazan sloganı en sona saklamıştım: 'Absurdistan'da aşk olur mu?'

Meyder'in şu sözleriyle mektubuma son verirken gözlerinden öperim: 'Ah Absurdistan ah, sana ne demeli? Kimin eli kimin cebinde belli değilki!'

Satılmış Ruhlar Alemi'nin Zombisi"

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Hasan Gürgenarazili kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?