Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım etmez. MONTAIGNE

Gel Vur Dağlarından Gâvur Dağlarına

Eklenme Tarihi 11 Ağustos 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

Béla Bartók'un 1936 yılında derleme yaptığı Düziçi Gökçayır Tabaklar köyünden Âşık Kır İsmail

asik-kir-ismail

"Bu dağın elverişli yerlerinde yarı göçebe, yarı yerli insanlar yaşamaktadır. Irz yüzünden çıkan bir kavgada bir kişi beşkardeşten dördünü vurur, çıkar dağa. Beşinci kardeş küçüktür. Aklı ermez, eli silah tutmaz daha. Dört kardeşin acısı ile yanar. Ama netsin. Dört kardeşin ölütçüsü, katili dağa çıkar. Alır vurur ünlenir. Dağ insanı ünlendirir zaten. Hele zalim insanı daha çabuk... Yıllar durur mu? Beşinci kardeş büyür. Dört kardeş bu giden, her biri deve dişi gibi. Yürek ister dayanmaya. O da alır mavzerini, tabancasını, kamasını düşer ölütçünün peşine. Arar hasmını. Arar arar arar. Her gün ayrı bir yüksek noktasından dağın; "Gel vur beni de. Yedin dört kardeşimi. Gel vur. Ben de bu dağlardayım" diye bağırır. Duyar bu sesi köylüler, göçebeler, yolcular. Yanar yüreciği. Ama netsinler. "-Gel vur beni de, yedin dört kardeşimi. Gel vur." Bu ses aylarca yıllarca duyulur. Neden sonra duyulmaz olur bu ses. Ne ötekinden ne de berikinden bir davuş çıkmaz olur. Dağların ıssızlığında yiterler mi? Yoksa aynı anda birbirine ateş edip ikisi de kurda kuşa yem mi olur. Kimse bilmez. İşte bu olaydan sonra güneydoğuyu Çukurova'dan ayıran bu dağların adı Gel Vur Dağları kalır. Bu zamanın törpüsünde Gavur Dağları olur." İşte bu dağlarda söylenen havaların en yaygın olanları: Mayıl, Garip, Ceren, İsaballı, Hürşit, İlbeylioğlu, Deli Boran ve Genç Osman, Köroğlu, Öksüz Ali ve benzerleridir." diyor Halil Atılgan ve "Gel Vur Dağlarından Gâvur Dağlarına" başlıklı makalesinde Osmaniye, Düziçi ve Bahçe yörelerindeki türküler, bozlaklar hakkında şunları kaydediyor:

Devamını oku...

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

Bağlamam Var Üç Te...

Eklenme Tarihi 16 Haziran 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
halil_atilgan
Halil Atılgan

Radyolarımızdan "Bağlamam var üç telli" türküsünü defalarca dinlemişizdir. Ama üç telli bağlamanın ne olduğu, nasıl olduğu ve sair özelliklerini hiç de düşünmemişizdir. Bağlamada altı tel kullanılırken neden "Bağlamam var üç telli" diye türkü yakılmış düşüncesi aklımıza dahi gelmemiştir. Hatta üç telli bağlamaya türkü yakıldığından çoğumuzun haberi bile yoktur. Öyle ya, gitar varken elin adamı bağlamanın üç tellisini mi düşünecek? Bizimki de rahmetli babamın deyimiyle "Halep yolunda katır izi aramaya" benziyor.

Ama eller bilse de bilmese de biz bu işi aşk edinmişiz. "Aşk olmazsa meşk olmaz" derler. İşte biz de bu aşkla 27.2.1996 tarihinde üç telliyi yerinde araştırmak üzere Ankara'dan hareket ettik. Fethiye çevresinde üç telliyi, Bodrum türkülerini de yerinde incelemek üzere Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü personelinden Halk Müziği ve Oyunları Şube Müdürü Ahmet Çakır, Teknik Müdür Osman Çevik, kameraman İrfan Saatçi ile birlikte sabah 08:30 civarında düştük Muğla yollarına. Yollar bizi saat 17 sularında Fethiye'ye ulaştırdı. Deniz kenarındaki DSİ konukevine yerleştik. Bendeki heyecan dorukta. Zira iple çektiğim gün gelip çattı. Heyecanla yorgunluk birbirine karıştı. Sabah ola hayır ola diyerek istirahata çekildik.

Sabah tabir yerindeyse cenk elbiselerimizi giyerek dışarı fırladık. Yağmur çisem çisem yağıyor. Denize düşen yağmur damlacıkları yeni çillenmiş tohumları hatırlatıyor. Manzara çok romantik, fakat köylere gideceğimiz düşünülürse romantik hava pek işimize yaramayacak. Yağmurun denize yağdığını epeydir görmememize rağmen, araştırma gezisinde yağması hoşumuza gitmedi. Hatta hava muhalefetini gören arkadaşlarımız, ilk geldiklerinde havanın çok güzel olduğundan söz ederek gönüllerini eğlediler.

Deniz sahilindeki kısa yolculuktan sonra lokantaya ulaştık. Hoş burası lokanta değil "restoran"dı. (Yani Restaurantı.) Çorbalar, çaylar içildi. Misafirhaneye gelinerek araç ve gereçler alındıktan sonra kaldığımız yere çok yakın olan Kültür Merkezi Müdürlüğü'ne gidildi. Araştırma programı yapıldı. Derken bize kılavuzluk edecek olan İlhan Kurt da geldi. O günkü programımız Fethiye merkezine çok yakın olan Esenler köyü. Civarda üç telli çalan kaynak kişilerin hepsi burada toplanacak.

Kültür Merkezi tarafından emrimize tahsis edilen minibüsle 28.2.1996 tarihinde adı geçen köye hareket ettik. Kılavuzumuz İlhan Bey çevreyi çok iyi bilen, yöre kültürüne gönül veren, bağlama çalan ve de halk müziğine karasevdalı biri. Zaten bizim yaptığımız araştırma da İlhan Beyin şahsi gayretleriyle gerçekleşti. Doğrusu ondaki müzik ve yöre kültürü sevdası bizleri kamçıladı. Ayrıca; müzik konusundaki birikimi ve Talip Özkan'a olan hayranlığı ise kaynaşmamızı daha da çabuklaştırdı.

halil-atilgan-baglamam-var-uc-telli
1996 mart ayı Fethiye Ölü Deniz. Ramazan Güngör, (Topal Ramazan) arkadakiler Halil Atılgan, İlhan Kurt ve Hayri Dev.

Esenler'de İlhan Bey öncülüğünde bize kaynak olacak Mehmet Bodur'un evine konuk olduk. İki katlı küçük bir ev, bizleri ikinci katta konuk ettiler. Evin küçük ve dağınık oluşu çalışmalarımızı bir hayli zorlaştıracağa benziyordu. "Gurbetlikte berbatlık aranmaz" dedik. Araştırmayla ilgili araç gereçlerimizi yerleştirdikten sonra kendimiz de boş bulduğumuz yerlere oturduk. Hoşbeş ve çay ikramının ardından çalışmalar başladı. İlk kaynak kişi hane halkı reisi Mehmet Bodur, yıllardır üç telli çalmayı bıraktığından parmakları işlekliğini kaybetmiş, yaşlandığı için de sesi çıkmıyor. Buna rağmen Mehmet Bodur'la ilgili gerekli çalışmalar yapıldı. Esenler köyünde ikinci kaynak kişimiz ise Durmuş Gürsoy. Vakit geçirmeden çalışmalara başladık. Durmuş Gürsoy'un da Mehmet Bodur'dan pek farkı yoktu. Ama Mehmet Bodur'a göre üç telliyi daha iyi kullanıyordu. Onun da parmakları durmuş, üç telli çalma yeteneğinin çoğunu kaybetmiş. Yöresinin dışında ezgiler çalıp söylüyor. Neden kendi bölgenizden çalmıyorsunuz dediğimizde,"Başka yörelerin türküleri daha hoşuma gidiyor" cevabını verdi.

Çekimler yapıldı, sesler kaydedildi. Sıra üç telliyle ilgili teknik bilgilere gelmişti. Her iki kaynak kişinin de bu konuda yeteri kadar birikime sahip olmadığını gördük. Kendi gayretimizle üç tellinin boyunu, perdesini, eşik boylarını ölçtük. Düzenlerle ilgili bilgiler aldık. Üç tellinin düzeni (akordu) konusunda her iki kaynakta aynı bilgileri veriyor, dört düzen olduğunu söylüyorlardı.

1) Bağlama düzeni
2) Saz düzeni
3) Cura düzeni
4) Bozuk düzen

Yörede bütün üç telli çalanlar bu düzen sırasını takip ediyor. İcracılar önce üç telliye bağlama düzeni çekiyor, ağır bir zeybek, arkasına hareketli (Kendi tabirlerine göre kıvrak zeybek) daha sonra da Boğaz Havası çalıyorlar. Bu sıralama uygulanarak çalma işlemi sürdürülüyor, üç telli için sıraladığımız düzenleri de böylece kullanmış oluyorlar.

Bodrum Çökertme. Mehmet Topçu ve Halil Atılgan, Mart 1998
Bodrum Çökertme. Mehmet Topçu ve Halil Atılgan, Mart 1998
Ramazan Güngör ve üç tellisi
Ramazan Güngör ve üç tellisi
15 ekim 2000, Muğla'da Ramazan Güngör paneli: İrfan Gürdal, Savaş Ekici, Hale Gür, Ramazan Güngör ve Halil Atılgan.
15 ekim 2000, Muğla'da Ramazan Güngör paneli: İrfan Gürdal, Savaş Ekici, Hale Gür, Ramazan Güngör ve Halil Atılgan.
Muğlalı Mahalli Sanatçı Mehmet Topçu
Muğlalı Mahalli Sanatçı Mehmet Topçu
15 ekim 2000 Muğla'da Ramazan Güngör Paneli: Ramazan Güngör ve Halil Atılgan
15 ekim 2000 Muğla'da Ramazan Güngör Paneli: Ramazan Güngör ve Halil Atılgan

Derleme yaparken her iki kaynak kişiye neden üç telli çalmayı bıraktıklarını sorduk. "Toplumun taassubu, baskısı" diye cevap verdiler. Hatta kaynak kişilerimiz, bizler gittikten sonra köy halkı tarafından horlanacaklarını, arkalarından küfür bile edebileceklerini ifade ettiler. Bu düşünce bizi oldukça üzdü. Hele de Fransızların bölgeye gelerek çalgıyı incelemelerini, çalanları Paris'e kadar götürüp konser verdirmelerini, üç telliyle ilgili araştırma yapmalarını duyunca içim cızzz etti. Ben kılavuzumuz İlhan Beyi bir kez daha takdir ettim. Toplumumuzun eğitimsizliğinden kültür değerlerimizin nasıl tahrip olduğunu görmenin verdiği iç burkulmasıyla da derin bir of çektim. Oflarım ahlarıma karışmıştı. Derken sofra kuruldu. Doğrusu acıkmıştık. Bağdaş kurup sofraya oturduk. Önümüze ıspanak böreğine benzer hamur işi bir yiyecek kondu. Sordum. "Katmar[1]" dediler, katmar ağır misafirlere ikram edilirmiş. Sıcak hamur, midemize taş gibi oturdu.

Esenler köyündeki üç telliyle ilgili çalışmalar bitti. Karaçulha kasabasında derleme yapmak üzere köyden ayrıldık.

Fethiye şehir merkezine döndüğümüzde Karaçulha'daki kaynak kişilerin akşam hazır olacağını öğrendik. Ali Kıvrak kaynak kişimiz. Ondan derleme yapmak için akşamın olması gerekiyor. Fethiye'de çalışan Ramazan Kıvrak adı geçen kaynak kişinin oğlu, akşam Karaçulha'ya bizi o götürecek. Program düşündüğümüz gibi gerçekleşti. Akşam saat 19 sularında Karaçulha'ya Ramazan Kıvrak'ın evine konuk olduk. Ramazan Kıvrak babasını kendi evine getirdi. Konuk olduğumuz ev hayli soğuk. İçi ise şehirle köy arası tefriş edilmiş.

Kaynak kişimiz Ali Kıvrak daha önce pehlivanlık yapmış, başı bağlı, hâlâ konup göçen bir Türkmen kocası. Ali amca bir hayli yaşlı, hoş sohbet, kesin cevaplı uzun müddet üç telliyi eline almamış, geleneklerine bağlı biri. İlgi göstermemizden çok hoşnut...

Çekimle ilgili araç gereçler hazırlandı. Ali Kıvrak'la çalışmaya başladık. O çaldı biz dinledik, biz sorduk o cevapladı. Sohbet esnasında Ali Amcanın güzel zeybek oynadığını da tespit ettik. Ertesi gün öğleden önce tekrar çalışmak üzere Karaçulha'dan ayrıldık. Fethiye'ye döndüğümüzde vakit bir hayli ilerlemişti. Yemek yiyip yattık.

29.2.1996 tarihinde Karaçulha'da Ramazan Kıvrak'ın evine ulaştığımızda saatler 11'i gösteriyordu. Ahmet Çakır Ali Kıvrak'la yörenin geleneksek oyunlarını üzerine konuşacak. Aynı kasabadan Basri Çelik çalacak, Ali Kıvrak da zeybek oynayacak. Çalışma düşündüğümüz gibi gerçekleşti. Ahmet Çakır Ali Kıvrak'tan yöre oyunlarıyla ilgili bilgiler aldı, oyunların da çekimi yapıldı. Ali amca yaşlı, üstelik de kalp hastası olmasına rağmen zeybek oynarken adeta bir kartal gibiydi.

Ali amcanın oğlu Ramazan Kıvrak da bölge kültürüne gönül veren, araştıran, Yörük ve yöre kültürüyle ilgili kitap hazırlığı olan biri... Kendisi Yörük olduğu için o kültürü özümsemiş, mümkün olduğu kadar da yaparak yaşatmaya çalışıyor. Ben onun bu gönüldenliğini görünce bir de radyo programı yapmayı düşündüm. Gerçekten de istediğim gibi oldu, Ramazan ve Ali Kıvrak'la Yörük kültürü üstüne nefis bir de radyo programı yaptım. Programdan sonra vedalaşarak ayrıldık.

Kılavuzumuz İlhan Bey araştırma yapacağımız köylerin merkeze hayli uzak olduğunu söylüyor. Şoförümüz ise uzak yolu yakın etmenin çabası içinde kıvranıp duruyor. Teybine yeni bir kaset koyarak dehledi arabayı. Kaş yolu üzerindeki Gebeler köyüne geldiğimizde iyice acıktık. Bunu hisseden İlhan Bey yemek molası diyerek arabayı durdurdu. Eliniz artığı güzel bir yemek yedik. Zil çalan midemiz balıkla müşerref olmanın mutluluğunu yaşadı, biz de deniz sahilinde olduğumuzu hissettik.

Gebeler köyünde İlhan Bey çalışma yapacağımız kişiye haber saldı. Gelen habere göre aradığımız kaynak kişi hastaymış. Elbette hasta olan kişiye "Haydi al üç telliyi eline, biz bunun için ta... Ankara'lardan buraya kadar geldik" demek olmazdı. Biz de öyle yaptık. Bu arada yemekler yendi çaylar içildi. Masamız dışarıda olduğundan ellerimiz buz gibi oldu. Üşüdüğümüzü hissettik. Üşümemiz çabuk kalkmamıza vesile oldu. Ellerimizi ovarak minibüse yerleştik. Kadro tamam. Arsa köyüne gidiyoruz. Dik ve uzun rampalardan sonra ancak köye ulaşabildik. Başı karlı kara dağlara yaklaştığımızı, hava basıncının artığını, tırmandığımız rampalardan tahmin edebiliyorduk. Hava bir hayli sertti. Konuk olduğumuz evde gürül gürül yanan bir soba karşıladı bizleri. Hafif kızarıklığıyla canımıza can kattı. Belimiz ısındı. Çaylar geldi. İçimiz ısındı.

Evine konuk olduğumuz Mustafa amcanın adını daha önce öğrenmiştik. Ahmet Çakır araştırma raporuna geçeceği için sohbetin bir yerinde Mustafa amcaya soyadını sordu. O da "Pallavuş" dedi. Ahmet Çakır da benim gibi böyle enteresan soyadlara meraklı olduğundan hemen anlamını sordu. Adamcağıza daha önce de çok sorulmuş olmalı ki, soyadıyla ilgili küçük bir anısını nakletti.

Mustafa amcaya mahkemede hâkim adını soyadını sorar. Oda "Mustafa Pallavuş" der. Soyad hâkimin dikkatini çektiğinden bizim gibi o da anlamını sorar. Mustafa amca "Hâkim Bey ben mahkemeye mi geldim, yoksa soyadımın anlamını açıklamaya mı" cevabını verir.

Böyle güzelliklerle zaman su gibi akıyor. Şoförümüz de tabiri caizse pirelenip duruyor. Zira geldiğimiz yol hem kötü, hem de oldukça dik. Yolun iyi olmayışı kaptanımızı endişelendirmiş olacak ki "kalkalım" deyip duruyor. Herkes aynı kanaatte olduğu için kaptanın fikrine riayet edildi. Hane halkıyla vedalaşarak Fethiye'ye hareket ettik. Konukevine geldiğimizde yolun ve o dik rampaların bizleri hayli yorduğunu hissettik.

Ertesi günü (1.3.1996) Fethiye'ye yine yağmurlu. Yağmur denizi ekmek gibi suluyor. Deniz ihtişamlı ve hırslı. Şemsiyemiz olmadığı halde yine aheste aheste çorba içmeye gittik.

Misafirhaneye döndüğümüzde İlhan Bey tam tekmil hazırlanmış bizi bekliyor. Araç ve gereçlerimizi arabaya yerleştirdikten sonra hareket ettik. Bu gün de Fethiye'nin gün doğu tarafına doğru gideceğiz. Antalya-Kaş yolu kavşağına varmadan arabamız dağ yoluna saptı. Yolu asfalt olmasına rağmen bir hayli bozuk. Şoförümüz kasislere düşmemek için sağa sola bükülmeler yaparak ustalığını gösteriyor, mümkün olduğu kadar da arabayı incitmiyor. Böyle bir hayli yol gittikten sonra Bozyer köyüne ulaştık. Arabamız yol kenarında yeni yapılmış bir evin dibinde durdu. Kaynak kişinin evi olmalı diye düşündük. Düşündüğümüz yanlış değilmiş.

Arabadan inerek bahçe kapısından içeri daldık. Sesimizi duyan Eyüp Amca bizleri kapıda karşıladı. Hoşbeş ettik. Meramımızı anlattık. Amacımızı öğrenen Eyüp Amca dağlara bakarak şiirler söylemeye başladı. Bolulu rahmetli Düldül Mevlit geldi aklıma. Fakat Düldül Mevlit kadar güçlü değil. Üstelik de konuşmayı çok seviyor. İyi bir satıcı, çeşitli otlardan ilaç yapıp satıyormuş. Reklâmını çok güzel yapıyor.

İzin isteyerek evden üç telli curasını getirdi. Curayı tezeneyle çalıyor. Adamı dinledikçe ağustos böceğini hatırladım. Keçiboynuzu yemek geldi aklıma. Evi yeni yaptırmış. Zannediyorum müsait olmadığı için içeriye davet etmedi. Kapı eşiğinde onca adamı ayakta bekletti. O söyledi biz dinledik. Fakat kayda değer bir tespit yapamadık. Adam boştu. Buna rağmen yarın Fethiye Kültür Merkezine gelmesi için kavilleştik. Sonra da Bozyer köyünden ayrıldık. (Ama maalesef yarım âşığımız ertesi gün verdiği sözü yerine getirmedi.)

Gideceğimiz köy üç telliyle ilgili yapacağımız çalışmaların son durağıydı. Kısa yolculuktan sonra köye ulaştık. Denizle dağın birleştiği seracılığın bol olduğu bir köydü burası. Köy kahvesine oturduk. Hoşbeşten sonra çaylar yudumlandı. İkinci çayların içilmesinden sonra yeniden yolumuza revan olduk. Çalışma yapacağımız köy Akdere idi. Arabamız dağa doğru tırmanmaya başladı. Uzun sürmeyen yolculuk bizi kaynak kişi Hasan Bülbül'ün evine ulaştırdı. Ev: Şehrin tüm nimetlerine sahip, Batı Toroslar'ın tepesinde, denizi çamların arasından seyrediyor. Çevresi makilerle kaplı. Pürenler, kekikler, yavşanlar sanki bizi selamlıyor. Konuk olduğumuz evin yanında yöresinde başka ev yok. Konuksever hane halkı reisi Hasan Bülbül oğlağa çaldı bıçağı. Kanı, ayaklarımızın dibine akıttı. Saç kavurması, şiş kebap derken yeme işi bitmiş, sıra derleme çalışmalarına gelmişti. Hasan Bülbül üç telliyi, oğlu da kısa saplı bağlamayı aldı. Baba oğul koşuldular yöre türkülerini söylemeye. Baba susuyor oğlu söylüyor, oğlu susuyor baba söylüyor. Tarifi imkânsız bir beraberlik, onlar çaldı biz kayda geçtik. Baba oğul bize güzel bir çalışma, eşsiz misafirperverlik örneği yaşattı. Her beraberlik gibi bizimkinin de sonu ayrılıktı. Öyle oldu gerçekten. İstemeyerek Karadere'den ayrılarak Fethiye'ye hareket ettik. Verimli bir çalışma yapmanın mutluluğu gözlerimizden okunuyordu. Yol boyu yarınki çalışmaların tahmini plânı yapıldı. Plâna göre Fethiye ve civarında üç telliyi en güzel çalan, ayrıca bağlama tamir eden, yapan, Ramazan Güngör (Topal Ramazan) dinlenecek.

Aslında Kültür Bakanlığı Ramazan Güngör'le ilgili birkaç çalışma yapmış, "Ramazan Güngör ve Kopuzu" adlı bir de kitap yayınlamış. Ben de yayınlanan bu kitabı zaman zaman inceleme fırsatı bulmuş, verilen bilgilerde bazı tezatlar tespit etmiştim. Benim ve arkadaşlarımın tespit ettiği tezatları yenmek, kafamıza takılan sorulara daha iyi cevap bulmak için Ramazan Güngör'ü bir kez daha dinlemenin yararlı olacağı kanaatindeydik. İşte bu düşünce ile Fethiye'deki konukevine ulaştık. Akşam haberlerinin bitiminde de istirahata çekildik.

Ertesi gün düşündüğümüzü aynen uyguladık. Ramazan Güngör'ü konuk olduğumuz misafirhaneye getirerek çalışmaya başladık. Ramazan Göngör üç telliyi gerçekten güzel çalıyor. Delikanlılık döneminde ağaçtan düştüğü için her iki bacağı kırık. Zor yürüyor. Mağdur oluşu çalma işini de zaman zaman güçleştiriyor.

Biz sorduk o cevapladı. Üç telliye kopuz demesi dikkatimizden kaçmadı. Zira bölgede 5 kaynak kişi dinledik hiçbirisi kopuz demedi. Ramazan ustaya bu saza kopuz dendiğini kimden öğrendin dediğimde, Orta Asya'da da bu saza kopuz denildiğini söyledi. Bence kopuz demekle bağlamanın atasından söz ediyordu. Ayrıca yörede "Bağlamam var üç telli" diye türkü yakılması Ramazan Ustanın kopuz demesini doğrulamıyordu. Eğer ustanın dediği doğru olsaydı yöre insanı "Kopuzum var üç telli" diye türkü yakardı. Ramazan usta kopuz adını sanırım Fethiye dışında duyduğu bilgilere dayanarak söylüyor. Biraz da çok bildiğini vurgulamak için olmalı. Sonra akort konusuyla ilgili de tezatları var. Bölgedeki kaynak kişilerin hepsi dört temel akort olduğunu söylüyor. Ramazan Güngör ise üç tellide yedi akort sayıyor. "Şelpe" tabirini kullanıyor. Hâlbuki yöre insanı ve kaynak kişiler "şelpe" ve "kopuz" sözcüklerini ilk defa duyduklarını söylüyorlar. Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Türk Halk Müziği Korosu saz sanatçılarından (Bu konuyla ve de Orta Asya Türk çalgılarıyla ilgili araştırması olan) İrfan Gürdal da "şelpe" tabirinin Türkiye'de yanlış kullanıldığını ifade ediyor. Elle, parmakla çalma denmesinin doğru olacağını, "şelpe" nin elle çalma tekniği içinde ayrı bir bölüm, ayrı bir tavır olduğunu kendisiyle yaptığım bir radyo programında söylemişti. Sn. Gürdal'ın açıklaması da bizim Fethiye'deki kaynak kişilerden tespitlerimizi doğrular mahiyette idi. Sonuç olarak Fethiye ve yöresinde kullanılan ve de nesli tükenen bu küçük sazın adı üç telli, dört akordu var, çalış sistemine elle çalma veya tarama deniliyor.

Ramazan Güngör'den sonra Fethiye de dinlediğimiz kaynak kişi Denizli'nin Çameli ilçesinden, bizim için özel olarak gelen sazcı Koca Usta idi. Koca ustanın esas adı Hayri Dev. "Dev" de "Pallavuş" gibi ilk defa duyduğumuz bir soy ad.

Hayri Dev gerçekten dev gibi, üç tellisini çalarken arada bir dinleyenlere; "Nasıl iyi çalıyorum değil mi" der gibi bakıyor. Bıyık altından gülüyor. Şahsına münhasır, saf, temiz bir Türkmen kocası. Hayvancılık yapıyor. Daha çok küçükbaş hayvan yetiştiriyor. Bir de saz atölyesi var. Orada da sipsi ve bağlama yapıp satıyor. Hayri Dev'in çalıp söylediği ezgiler de çok enteresan. Okuduğu kaba ardıç çeşitlemesinin "O katmarı kınalı ellerinle mi yedin" dediği bölümdeki "ye" sesindeki keçi gibi melemesini hissetmemek elde değil. Türküsünü söylerken, bölgede keçilere nasıl hitap edilirse o şekilde kendine özgü birtakım sesler çıkararak türküyü icra ediyor.

Hayri Dev'in tespit ettiğimiz özellikleri, sevimliliği çok hoşumuza gitti. Ama ne yazık ki Fransız müzikologlar bizden daha önce tespit etmişler, üç defa ülkelerine konser verdirtmek üzere çağırmışlar. Hatta şu an adını hatırlayamadığım bir Fransız her sene Hayri Dev'den ders almak üzere Fethiye'ye, Çameli'ne kadar geliyormuş. (Fransız'la Hayri Dev'in yerel Fethiye Televizyonu'nda birlikte yaptıkları program kaseti kültürümüz açısından ibret verici.)

Vay dünya vay! Yeri gelince hakir görür, yereriz adamları. Ama onların kilometrelerce uzaktan gelerek yaptığını biz burnumuzun dibindeyken yapamıyoruz...

İşte bu duygularla Fethiye araştırmalarımızı tamamladık. Muğla - Yatağan'da çalışmalar yapmak üzere 3.3.1996 sabahı Fethiye'den ayrıldık. Biz ayrılırken yine deniz haşmetli, yağmur ise denizi dövmeye devam ediyordu.

Yağmur yağa yağa Gökova'ya ulaştık. Gökova körfezinde, Orman İşletmesi Tesisleri'nde denize nazır içtiğimiz kahveleri kim görse kıskanırdı. Doğrusu o körfez kıskanılacak güzelliklere sahip. Hele de yağmur yağarken.

Denize elveda diyerek Gökova'dan ayrıldık. Gökova ile Muğla arası çok yakın olduğundan kısa zamanda Muğla'ya ulaştık. Yağmur aynı şiddetiyle yağıyordu. Kültür Müdürlüğüne konuk olduk. Hoşbeşten sonra Muğla Üniversitesinde asistan Ali Abbas Çınar dostumuz geldi. Urfa Sofrasına götürdü. Otantik yemekler yedik. Karnımız doydu. İstemeyerek Muğla'dan ayrıldık.

Yatağan'a vardığımızda yatsı ezanı okunuyordu. Öğrencim Mahide Uslu ve eşinin vasıtasıyla TEK işletmelerinin misafirhanesine yerleştik. Yerimiz oldukça güzel. Dostlarımızın o akşam Kömür İşletmelerinde bizler için düzenlediği yemek daha da güzel. İşte ilk gecede Yatağan'a böyle merhaba dedik. Sabah ise doğru Bodrum, tarih 4.3.1996.

Bodrum'un eski adı Halikarnas. Tabiat olarak eşsiz güzelliklere sahip... Fakat yeni yapılanma bu güzelliği tarumar etmiş. Her taraf taş ve beton yığını. Osman Çevik bu haliyle Bodrum'u asri mezarlığa benzetiyor. Dağla denizin birleştiği yerlere yapılan siteler ise siyaha vurulmuş beyaz yamalık gibi.

Bodrum'da Rasim Eriş'e konuk olduk. Rasim Eriş Beko Yetkili Servisi. Bodrum Türkülerini de en iyi bilen icra eden kişi. Halkoyunları sevdalısı birinin evine giderek Rasim Eriş'le Bodrum ve çevresi türküleriyle ilgili sohbet ettik. Hâsılı alacağımızı almış diyeceğimizi demiştik. Artık bizi Yatağan'a dönmek paklardı.

Yatağan'daki konukevine ulaştığımızda hava kararmıştı. Eşyaları odalarımıza yerleştirdik. Yorulmuştuk da. Yemek yiyip yatmak geçiyordu içimizden. Fakat Mustafa ve Mahide Uslu çifti bırakmadı. Israrlarından evlerinde yoğun hazırlık yaptıkları anlaşılıyordu. Bizi evlerinde ağırladılar. Yorgunluğumuz dostların tatlı dilleriyle, ikramlarıyla neşeye dönüştü. Özel yapılan yemekler, patlatılan mısırlar yorgunluk bırakmadı. Gecenin ilerleyen dakikalarında sohbet iyice koyulaşmıştı. Gönlümüz bu güzel insanlardan ayrılmak istemiyordu. Ama ertesi gün yolcuyduk. Hane halkı bu düşüncemizi anlayışla karşıladı. İzin isteyerek ayrıldık.

Misafirhaneye döndüğümüzde vakit hayli ilerlemişti. Yatmadan önce gitme hazırlıkları yapıldı. Ankara'ya dönme heyecanı da başladı. Fakat daha Yatağan'lı Mahalli Sanatçı Mehmet Topçu'yu dinleyeceğiz. Kavlimiz öyle. Düşüncemiz 5 Mart 1996 tarihi sabahı gerçekleşti. Erken olmasına rağmen Mehmet Topçu sözünde durdu; dediği saatte de kaldığımız konukevine geldi. Vakit kaybetmeden çalışmaya başladık. Mehmet Topçu bölge türkülerini iyi bilen, okuyan, sesi güzel, iki kaset çalışması olan, devlet kapısında çalışan bir mahalli sanatçı. Bize derlenmedik Muğla ve Yatağan yöresine ait iki kına havası, dörtte ağıt karakterinde türkü okudu. Kına havalarının birinde Trakya türkülerinin kokusu vardı.

Derlediğimiz ve duyduğumuz bölge türkülerinde genelde ölüm teması çokça işlenmiş. Aşk, sevgi ve gurbet üstüne yakılmış türküler ise azınlıkta. Mehmet Topçu'ya sebebini sorduk. Topçu: "Diğer yörelerde olduğu gibi buralarda gurbetçilik yok, insanlarımız sadece askerlikte gurbeti yaşıyor. Âşıklık geleneği de yok. Bir de bölgenin ekonomik durumu çok iyi. Bu sebeplerden olsa gerek" cevabını verdi. İşin doğrusu da buydu. Mehmet Topçu'nun okuduğu "Bodrum Hâkimi türküsü" intihar eden bayan bir hâkimin üstüne yakılmış. "Alişar'ın ortasında vurdular beni, Alı da verin benim barutumu saçmamı, Adem Gardaş, Ormancı" türküleri ise kavga sonucu ölenler için yakılanlara güzel birer örnekti. Bu örnekler bizim bölge türküleriyle ilgili analizimizi, hem de Mehmet Topçu'nun dediklerini doğruluyordu. Mehmet Topçu ile Yatağan, Fethiye, Muğla, Bodrum araştırmasını tamamlayarak Ankara'ya hareket ettik.

Yolda bir karamsarlık çöktü üstüme. Üç telli çalanın tükendiğini, Hayri Dev'i Fransızların konser verdirmek için ülkelerine götürdüklerini düşündüm. Fransız okullarında konser verdirerek, ondaki çoksesliliği tanıttıklarını, 73 yaşındaki Ramazan Güngör'ün bir ayağının çukurda olduğunu, onunla kültür değerlerimizin mezara gömüleceğinin acısını yaşadım. Batının, şalvarlı, şapkalı, müzik kültüründen yoksun olan Hayri Dev'e verdiği değeri, Türkiye'de kültürle ilgilenen yetkililerin bu değerlerden haberdar olmadan bale orkestra dediği aklıma geldi. Ahım ofa karıştı. Ben of çekmeyim de kim of çeksin diye kendi kendime kahrettim. Hâsılı yok olan, nesli tükenen üç telli sazımız. Batının göklere çıkardığı üç telli sazımız. Fransız'ların kilometrelerce öteden gelerek öğrendiği sazımız. Ne zaman Kültür Bakanlarımız tarafından bilinecek? Fransa devletinin çağırdığı Hayri Dev'i ne zaman Ankara'ya çağırarak konser verdirecek. Böyle bir kültür bakanı çıkacak mı? Benim üç telli bir sazım vardı, onun için "Bağlamam var üç telli" türküsü yakılmış. Hele araştırın. "Bu türkü niye yakılmış acaba," diyen bir devlet büyüğü, bir bürokrat çıkacak mı? İşte bu duygular içinde Ankara'ya ulaştık. Tarih 5 Mart 1996, saat 20 30. Verimli bir araştırmanın yorgunluğu koncolus (Congolos[2]) gibi çöktü üstümüze... Evlere dar attık kendimizi.

Ben hâlâ Mehmet Topçu'yu, Ramazan Usta'yı, Denizli'nin Çameli ilçesinden gelen Hayri Dev'i düşünüyordum. Sesleri kulaklarımda çınlıyordu. Kılavuzumuz İlhan Kurt'tun bölge kültürü için çırpınışı gözümün önüne geliyordu.

İşte onun için of...
Hem de yeğmil kıyamete kadar of...

Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı...

Fuzuli

Notlar

[1] Katmar bölgede yetişen otlarla yapılan ıspanak böreğine benzer bir yiyecek türü. Saçta yapılan Ankara gözlemesi gibi.
[2] Koncolos: (Congolos) İç Anadolu'nun, Çukurova'nın kırsal kesimlerinde, kışın soğuk günlerde eve girdiğine inanılan cadı.

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Tarsus'ta Folklor Ara...

Eklenme Tarihi 01 Mayıs 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
halil-atilgan-turku-seven-ataturk
Halil Atılgan

Tarsus; Çukurova'ya bağdaş kurmuş oturan verimli topraklar diyarıdır. Toprağına can eksen biter. Güneyinde Akdeniz, kuzeyinde Toroslar en büyük nişanesidir. Mersin'e daha yakın olup, Adana–Mersin arasında âdeta bir köprü gibidir. Adana'ya, 40, Mersin'e ise 30 km. olup nüfusu iki yüz bine yakındır. Birçok şehir merkezinden büyük olmasına rağmen, il olamamış şansız ilçelerimizden biridir. Tarsuslular Çukurova'nın zalim sıcaklarından kurtulmak için yazın yaylalara göçerler. Belirli zamanlarda yapılan yayla göçü halkın yaşayışında bir gelenektir. Onun için Toroslar'a tırmandıkça çamlar arasındaki lüks villalara, görkemli yayla evlerine rastlamak mümkündür. İlçe olduktan sonra sınırlarını Tarsus'tan ayıran Çamlıyayla (Namrun) bölgede yaylacılık sektörünün başkahramanıdır. Geçmişten günümüze birçok kavimlere yurt olan Tarsus; şalvarıyla, şapkasıyla, cezeryesiyle, küncülü helvasıyla, şeker sucuğu ile üzümüyle, humusuyla, gelenekleriyle, Çukurova'da ayrı bir özelliğe sahiptir.

Yöre kültürü; şehre göç, yozlaşma ve asrileşme vb. etkenler sonunda büyük kayıplar vermiş, bazısı unutulmuş, bazısı da hayatını idame ettirmek için can çekişmektedir. İşte bu sıkıntıları bilen ben, Tarsus ve köylerinde yapılmak üzere Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü'ne konuyla ilgili bir proje sunmuştum. Proje uygulamaya konuldu.

Projenin uygulamaya konulmasıyla Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü'nün ekipleri bölgeyi halk edebiyatı, el sanatları, gelenek görenek, halkoyunları, halk müziği ve seyirlik oyunlar konusunda dört grupta inceleyerek yapılan tespitlerin arşivlenmesini sağladı. Son grup 16–29 mart 1998 tarihleri arasında halkoyunları, halk müziği, seyirlik oyunları araştırmak üzere görevlendirilmişti. Ekipte HAGEM Şube Müdürlerinden Ahmet Çakır, kameraman İrfan Saatçi, Tanju Ozanoğlu ve bir bayan vardı. Arkadaşlar Ankara'dan ben de Adana'dan gelecek, 17 mart 1998 tarihinde İçel Kültür Müdürlüğü'nde buluşacaktık. Gerçekten de kavilleştiğimiz yer ve tarihte saat 10'da buluştuk. İl Kültür Müdürlüğü'yle başlayan protokol ziyareti Tarsus Kültür Merkezi, Halk Eğitimi Merkezinden sonra ilçe kaymakamlığında son buldu.

Bu ziyaretler esnasında gidilecek köyler ve güzergâhlar tespit edildi. Nereye gidilirse daha çok malzeme bulunacağı konuşuldu. Bizi götürecek araba, halay çekecek köy delikanlılarına eşlik edecek davul zurna ekibi de değerli Kaymakam Sn. Ali Ülger tarafından organize edildi.

Kaymakam Beyin gayretlerini gördükçe dudağımız yılmırt yılmırt etti, gözlerimizin içi güldü. Bütün kaymakamlar böyle olsa diye düşündük. İşte bu duygularla Kaymakam Beye teşekkür edip Hükümet Konağından ayrıldık. Tarsus Öğretmen Evine geldiğimizde saatler 17.30 gösteriyordu.

Tarsus Öğretmen Evi zeminle birlikte beş kat. Zemin kat düğün, birinci kat ise oyun ve okuma salonu. İkinci kat lokanta. Üçüncü, dördüncü ve beşinci katlar da otel olarak kullanılıyor. Oldukça kalabalık, çok da gürültülü. Okuma salonunda ancak bir veya iki kişi. Oturma salonu da öyle. Ama oyun salonu dolup dolup taşıyor. Mübalâ olmasın dersten çıkan tüm öğretmenler sanki burada. Sonra al kızı ver papazı. Ta ki akşama kadar.

Öğretmen toplumunun kâğıt ve benzeri oyunlara düşkünlüğünü Tarsus Öğretmen Evi'nde fark ettim. Dikkatimi çekti. Neden düşkün olduklarını da anlayamadım doğrusu. Galiba zaman hovardası olmaktan kaynaklanıyor.

17 mart 1998 gecesi kaldığımız yere ısınma ve de eğitimci olmayanların zamanı nasıl kullandıkları sorusuna cevap aramakla geçti. Bu tür yerlerde oyunların yasaklanması sonunda neler olabileceği geldi aklıma. Yasaklansa öğretmen evlerine herhâlde hiç kimse gelmez diye düşündüm.

18 mart 1998 sabahı güzel dileklerle güne başladık. Hava sıcaklığı mevsim normallerinin altındaydı. Ayaklarımız Makam Camii civarında küçük bir lokantaya götürdü bizi. Buharlanmış camlardan lokantanın içerisi görünmüyor. Belli ki müşterisi çok. İlk defa gelmenin verdiği çekingenlikle girdik içeri. Tek bir masası boştu. Ona da biz oturduk. Garson geldi. Çorba çeşitlerini saydı. Tavuk çorba dedik. Servisler yapıldı. Çorbalar geldi. Burcu burcu kokuyor mübarek. Anamın yaptığı keklik çorbası geldi aklıma. İşte o duygularla çaldık kaşığı. Karnımız doymuş açlıktan uyuyan midemiz uyanmıştı.

halil-atilgan-tarsusta-folklor-arastirmalari
Halil Atılgan Tarsuslu Palancı Yaşar ustadan derleme yaparken

Programa göre bugün Tarsus merkezinde ön araştırma yapıp başvuracağımız kaynak kişileri tespit edeceğiz. Onun için Halk Eğitimi Merkezi ve Meltem Müzik Evi'ne müracaat ettik. Amacımız Çukurova Radyosu'nda mahalli programlara iştirak eden Niyazi Saltan'ı bulmak. Niyazi Saltan'a Meltem Müzik Evi aracılığıyla ulaştık. Rahatsız olmasına rağmen bizi konuk etti. Niyazi Bey; zamanında sağlığının kıymetini bilmediğini, ciğerlerinden rahatsız olduğunu, onun için de dışarıya çıkamadığını söyledi. Buna rağmen bizi kırmadı. Duvarda asılı olan bağlamasını istedi. Akort etti. Çukurova Radyosu mahalli sanatçılarının okuduğu türkülerden birkaç tanesini seslendirdi. Nağmeler burcu burcu arabesk kokuyordu.

Uzun müddet bağlamayı eline almasa da parmakları hâlâ işlek, güzel çalıyor. Aradığımızı bulamasak da hasta yatağında Sn. Saltan'ı teselli etmeye çalıştık. Ama nafile Saltan kederli, kimsesiz ve de küskün. Türkiye'deki güvencesiz sanatçıların kaderini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Para yok, pul yok, güvence yok, saz çalmayınca aç kalan, kendine göre ömrünü bu yolda harcamış biri. Şimdi oğlunun eline bakıyor. Oğlu bir düğüne gidecek, oradan aldığı parayla da babasına ilaç vb alacak. Hâsılı Türkiye şartlarında çalışmadığı zaman aç kalan bir sanatçı. Saltan'ın durumu moralimizi bozdu. Ahmet Çakır'la ne yapabiliriz diye düşündük. Bizim tarafımızdan yapılacak hiçbir şey yoktu. Hasta yatağında ölümü bekleyen bir adamı bırakıp gitmek içimizi kararttı.
 
Öğretmen evine geldiğimizde saatler 18.30'du. Tarsus Öğretmen Evi yine kâğıt oynayan, okey oynayan öğretmenlerin hışmına uğramış. Odalarımıza çıkarak eşyalarımızı bıraktık. Durum değerlendirmesi yaptıktan sonra 19 mart 1998 sabahı buluşmak üzere ben Adana'ya gittim.

19 mart 1998 günü kararlaştırdığımız saatte Tarsus Öğretmen Evi'ne ulaştım. Kapıda Maliye Bakanlığı'nın minibüsü duruyor. Bizi araştırmaya götürecek arabanın bu olabileceğini düşündüm. Yanılmamışım. Arabaya yaklaştığımda eşyalarımızın bir kısmının da taşınmış olduğunu gördüm. Kısa sürede ekip arkadaşlarımız arabadaki yerlerini aldılar. Ancak davul ve zurnacı yoktu. Derken Öğretmen Evi'nin avlusunun köşesindeki kauçuk ağacının dibinde omuzu davullu biri göründü. Çakır "Bunlar bizim davulcular olabilir" dedi. Gerçekten de onlarmış. Beklediğimizi bilmiş olmalılar ki selâm vererek arabaya bindiler. Hoşbeşten sonra Tarsus'un usta zurnacılarından Küçük Selim'i sordum. Zurnacı dost "Ben de Selim'im. Rahmetlinin torunuyum" dedi. Davulcu; "Ben de Selim Ustanın akrabasıyım, adım Orhan" diyerek kendini takdim etti. Böylece sanatçı arkadaşlarla tanışmış olduk.

Tanışmadığımız bir şoför kaldı. Şoföre adınız nedir? Tarsus'un hangi köyündensiniz dedim. "Adım Hasan, Tarsuslu değilim. Çankırılıyım. Daha doğrusu Ilgazlıyım. On yıldır Tarsus'ta çalışıyorum" dedi. Öyle ise sür bakalım Ilgaz'a doğru diyerek lâtife yaptım. Gönlündeki Ilgaz'a ulaşmak üzere arabayı gazladı. Az sonra kendimizi eski Ankara yolunda bulduk. Zira gideceğimiz köyler o güzergâhtaydı.
 
Böyle bir geziye ilk defa katıldığı için şoför Hasan Bey hayli heyecanlı. Davul zurna geldikten sonra heyecanı daha da arttı. Tarsus'un yerlisi olmamasına rağmen konuşmalarından çevreyi iyi bildiği anlaşılıyor. Kendine güvenen, dürüst, kararlı az ve öz konuşan bir görünümü var. Yeni tanımama rağmen intibalarım müspet. İntibalarımız da yanıltmadı bizleri.

İlk durağımız Aladağlı. 11.30 civarında köye ulaştık. Köy engebeli araziye kurulmuş, çevresi daha çok püren, pıynar, murt, azgan ve develik denen maki türleriyle kaplı. Tarsus'a 27 km. rakımı 320 nüfusu ise 380. Şehre göç nedeniyle fazla kalabalık değil. Önceden Adana'nın Karaisalı ilçesine sonra da, Tarsus'a bağlanan Aladağlı, benim köyüm İncirgediği'ne de takriben 4-5 km.

Ben İncirgediği İlkokulu'nda okurken Aladağlı'da okul yoktu. Akranlarımın çoğu bizim köye okumaya gelirlerdi. Aladağlı'da İncirgediği İlkokulu'nda birlikte okuduğum arkadaşlarım var. Onları yıllardır görmüyorum. Buna rağmen hiç birini unutmadım. Arkadaşlarımın adı, hatta numaraları dahi aklımda. Onlara kavuşmanın eski günleri yâd etmenin sevinci var içimde.

Selâm vererek köy kahvesinin önündeki sandalyelere oturduk. Hoşbeşten sonra çaylarımız geldi. Ahmet Çakır geliş sebebimizi anlattı. Sonra da muhtarı sordu. Beni hiç kimse tanımadı. Ama adımı, köyümü, kimin oğlu olduğumu söylesem herkes bilecek. Çakır konuyla ilgili bilgiler almaya çalışırken ben de beraber okuduğum arkadaşlarımdan kimlerin köyde ve hayatta olduğunu düşünüyorum. Üskül adı enteresan olduğundan hiç unutmamıştım. İlk sorduğum isim o oldu. "Köyümüzün muhtarıdır " dediler. Üskül'ün köy muhtarı oluşuna sevindim.

halil-atilgan-tarsusta-folklor-arastirmalari
Halil Atılgan Tarsus Huzurkentli Ahmet Kocayel'den derleme yaparken

Üskül'e kahveye kadar gelmesi için haber gönderildi. Üskül çok geçmeden masamıza teşrif etti. Bizlere hoş geldin dedikten sonra karşımdaki sandalyeye oturdu. Hal hatırdan sonra Çakır, muhtar Üskül'e de meramımızı anlattı. Üskül de geleceğimizden haberdar olduğunu söyledi. Ama beni tanıyamadı. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de kendisini başka bir yerde görsem tanıyamam. Bir fırsatını bularak:

—Beni tanıdın mı?

—Gözlüğünü çıkarırsan tanımam daha kolay olacak.

Çıkarttım tanıdı. Hasretle kucaklaştık. Diğer arkadaşları sordum köyde olanları söyledi.

—Hepsi çok değişmiştir muhakkak.

—Öyle, sen nasıl değiştinse onlar da değişti.

Üskül'le konuşurken İncirgediği İlkokulu'ndaki günlerim bir bir gözlerimin önünden geçti. Hesap ettim ilkokulu bitireli 40 sene olmuş. (1996 yılı itibariyle) Arkadaşlarımı bu zaman içinde hiç görmedim. Kırk sene. Dile kolay. Vay seneler vay. Ne çabuk da geçti. Dün gibi bugün gibi...

Üskül'le geçmişi konuşuyor çalışmaya da zemin hazırlıyorum. Zira vakit nakit. Sohbeti uzatmamak için amacımızı yeniden kısa ve net olarak tekrarladım. Köyde oynanan halaylarla ilgili araştırma yapacağımızı kamerayla da tespit edeceğimizi söyledim. İsteğimize uyularak iyi halay çekenler çağrıldı. Davul vuruldu. Oyuncular üçayağa başladılar. Ağırlama bölümündeki hava Aladağlı'ya çocukken babamla geldiğim düğünleri hatırlattı. Tüylerim diken diken, gözlerim dolu.

Aladağlı'ya 1956 yılında ilk defa gelmiştim. Köyümüze Aladağlı'dan gelin getirmişlerdi. İşte o düğüne babamla ben de katılmıştım. Her hâlde Sert Mustafa'nın düğünüydü. Bacağımda anamın dokuma şalvarı, üstümde çıbıklı ceketim, içinde dayımın aldığı mavi güdük, başımda şapka. Şimdiki oturduğumuz kahvenin önünde bizim köyün gençleri halaya durdurup "Elâ gözlüm ben bu elden gidersem" türküsünü söyletmişlerdi. O zaman 11 yaşındaydım. O günlerde halayda kim türkü söyleyecek ben de öğreneceğim diye beklerdim. Aradan koca kırk yıl geçti. Şimdi Aladağlı'da araştırma yapıyorum. Müthiş bir duygu, belki de duyguların en yücesi... Onun için davulun her tokmağı, zurnanın her nağmesi duygularıma duygu katıyor, beni geçmişe alıp götürüyor. İncirgediği'nde okurken V. sınıfta Aladağlı'ya yaptığımız gezi, Kaplan Dede Türbesi yakınında mendil kapmaca oynadığımız, güreş yaptığımız günler gözlerimin önünde.

Hem çalışıyor, hem de köylülerle geçmişi konuşuyoruz. Babam rahmetliyle ilgili hatıralar anlatılıyor. Beni herkes tanıdı. İncirgediği'nden Çil Mahmut'un oğlu olduğumu öğrendiler. Derken ilkokul arkadaşlarım geldi. Gelenlerden biri Eyüp, oldukça kısa boylu. IV. V. sınıfta aynı sırada oturduk. 40 yıldır görmüyorum. Pek değişmemiş. Hasretle kucaklaştık. Gözlerimizde geçmişteki günler dile geldi.

Biz sohbet ederken Ahmet Çakır konuyla ilgili bilgiler alıyor, halay çeşitlerini çekiyordu. Çekim yapılırken yöre düğünlerde güreşin başlangıcı sayılan "yalak çıkarma" geldi aklıma. Oyunu Ahmet Çakır ile kameraman İrfan Saatçi'ya anlattım. İlk defa duyduklarını söylediler. Fırsat bulmuşken değerlendirelim diye düşündük. Dileğimizi halay çekenlere ilettik. Memnuniyetle kabul ettiler. Halay çekilen mekân genişletildi. Biz de çekim malzemelerimizin yerini değiştirdik.

"Yalak çıkarma" Köroğlu havasıyla başladı. Oyun alanının ortasına ayakkabı ökçesinin geleceği şekilde bir çukur (yalak) eşildi. Oyunculardan biri sağ ayağının ökçesini yalağa yerleştirdi. El vurarak gelecek oyuncuya perdah çekmeye başladı. Gelen, duranın ayağını yalaktan çıkaracak sonra kendi ayağını koyacak. Oyunun kuralı bu. Oyunculardan biri tek ayaküstünde seke seke, perdah çeke çeke dalışını yaptı. Bağda hareketiyle duranın ayağını yalaktan çıkararak kendi ayağını koydu. "Yalak çıkarma" ayakta güreşmekti. Yalaktaki oyuncunun yere düşmesi, ayağının yalaktan çıkması yenilmesi demekti. Yalak çıkarma güreşe ayak açmak, taksim yapmaktı. Kısaca bu oyun güreşin ısınma hareketleriydi. Yalak çıkarmadan sonra da güreş başladı.

Oyuncular yoruldu, çekimlerde bitti. Saat 15.30. Karnımız aç. Ne köylünün ne de Köy Muhtarı Üskül'ün sesi soluğu çıkmıyor. Geldiğimiz saatin bilinmesine rağmen kimse aç mısınız susuz musunuz demiyor. Aslında köylü karnımızı doyurmak mecburiyetinde değil. Devlet baba az da olsa bizlere bir cep harçlığı veriyor, onunla kıt kanaatte olsa karnımızı doyururuz. Ama Aladağlı'da yollukları harcayacak zemin yok. Onun için bir şeyler yiyebileceğimiz yere ulaşmak için acele ediyoruz. Eşyaları arabaya yerleştirdik gitmek üzereyiz. Köylüler Kaplan Dede Ziyareti'nin de çekiminin yapılmasını istedi. Toplanmamıza rağmen onları kırmadık.

sinsin_oyunu-halil-atilgan-tarsusta-folklor-arastirmalari
Tarsus'ta Sinsin Oyunu

Ziyaret köyün doğusunda, mezarlığın içinde, İncirgediği'ne giden yolun hemen sağında. Arabayla oraya kadar gittik. Ziyarette hiç kimse yok. Köy muhtarı yatırla ilgili bilgileri, gelenlerin nasıl şifa bulduklarını ballandıra balandıra anlatıyor. Bense; yatır ayağa kalksa. Dile gelse, "Ey Üskül, ey Aladağlı köylüleri! Görevlilerden biri sizin toprağınızın insanı. Bu adamlar aç. Aç aç gönderiyorsunuz köyden. Bir bulgur pilavı pişirip karınlarını doyuramadınız. Nerde kaldı Türk'ün konukseverliği. Hiç sesiniz soluğunuz çıkmıyor. Üstünüze ölü toprağı mı serpildi" dese köylülerin ve muhtarın nasıl cevap vereceğini düşünüyorum. Bu düşüncelerle ziyaretteki çekimleri tamamladık. Artık Aladağlı'dan ayrılıyoruz.

Çocukluğumda köyümüzden Aladağlı'ya gelin gelen komşumuz Üliye Abla'ya veda etmeye giderken eski muhtar Tahir Kıraç'la karşılaştım. Tahir Ağa köy eşrafından. Yol yordam görmüş, muhtarlık yapmış biri. Tabir yerindeyse eski toprak. Rahmetli pederin dostu, beni de iyi tanır. 50'li yıllarda muhtar iken Kaplan Dede Ziyareti'yle ilgili bir yazışma yaptığını, yazışmayı bize de vermek istediğini belirtti. Ama koyduğu yeri bulamadı. Ben de Tarsus Kültür Merkezi'ne bırakmasını söyledim "olur" dedi. Tahir Ağa'ya teşekkür ettim. Samimiyetine inandığım için de saat 11.30'dan beri köyde çalışmamıza rağmen hiç kimsenin aç mısınız susuz musunuz demediğini, yörenin bir insanı olarak mahcup ve müteessir olduğumu belirttim. Tahir Ağa'da üzüldü, duygularımızın köy kahvesinde dile getirilmesini Tahir Ağa'ya tembihleyerek Aladağlı köylülerine veda ettik.

Aladağlı'dan eski Adana - Ankara yoluna çıkarak Ankara istikametine doğru yola koyulduk. Herkes acıktı. Dörtler'e kendimizi zor attık. Kahve bakkal karışımı, bitişiği de fırın olan bir yere konakladık. Helva, peynir, domates, salatalık ve omlet (kaygana) kondu masaya. Kimimiz oturarak, kimimiz ayakta açlığa son vermek için savaştık. Sekiz kişinin mide savaşında tokluk 12 ekmekle galip geldi. Arkasından gelen tavşankanı çay ise hora geçti. Bu mücadeleden sonra herkes rahatlamış zurna ötmeye, davul gümleme ye başlamıştı. Hesap bir milyon üç yüz bin lira. (O zamanın parasıyla) Hepsi bu kadar, koca Türkiye'de kim aç kalmıştı ki...

Karnımız doydu gözümüz yolda. Bunu bilen şoförümüz Hasan Bey çevirdi kontağı bastı gaza. O gün ikinci durağımız Damlama köyü. Köy eski Ankara yolu üzerinde. Yol kenarındaki köy kahvehanesine konuk olduk. Mevsim şartlarına göre hava soğuk. Bizleri motor yağı yakan sobayla, yerdeki sigara izmaritleri karşıladı. Boş bir masa bulup kenardaki kanepelere birer ikişer oturduk. Köylüler kızı alıp papazı vermenin heyecanından geldiğimizin farkında bile olmadılar. Ancak oyun oynamayan bir iki kişi gördü bizleri. Onlar da "Sizin ne işiniz var bu karda kışta kıyamette, ne geziyorsunuz" der gibi bakıyorlardı.

Ahmet Bey muhtarı sordu. "1. aza var" dediler. Aza uğrun uğrun yanımıza gelerek masamıza oturdu. Hal hatır ettik. Yabancı olduğumuzu bilen kahveci istemeden çay ikram etti. Çayları yudumluyor azaya da meramımızı anlatıyoruz.

—Tarsus'ta, Damlama'da saz çalıp türkü söyleyen, şiir yazan birinin olduğunu söylediler o yok mu?

Sorumu başka masadan duyan biri:

—Her hâl Kara Yolları'nda çalışan Cebbar'ı soruyorlar.

Gerçekten de aradığımız kişi Cebbar'mış. Haber gönderdiler. Az sonra geldi.

Cebbar Yılmaz sarışın, uzun boylu, oldukça zayıf, genç yaşta ihtiyarlayan, yedi çocuk babası, Kara Yolları'nda yama işlerinde çalışan biri. Beni niye çağırdınız dercesine selâm vererek masamıza oturdu. Niye çağırdığımızı anlattıktan sonra rahatladı. Şiirlerinden örnekler sunmaya başladı. Kendisini dinlediğimizi, değer verdiğimizi gördükçe daha da gevşedi. Tabir caizse "Deli kız bohçası" gibi dökülmeye başladı. Teybimiz dönüyor, Cebbar'ın gözlerinin içi gülüyor, şiirin birini bırakıp diğerine geçiyor. Cebbar'a değer verdiğimizi gören köylüler üçer beşer dinlemeye, yaptığımız işe de saygı duymaya başladı. Sohbet koyulaştı, Cebbar da iyice coştu.

Cebbar'ın şiirleri çok güzel, yoksulluk, çektiği çileler, uğradığı haksızlıklar sayesinde hiciv ve taşlama şiirleri yazmış. Hayat hikâyesini, şiirlerini, şiirlerine konu olan hadiseleri tek tek dinledik. Hepsini de kayda geçtik. Vakit ilerlemiş, Cebbar Yılmaz'la da çalışmamız bitmişti. Karakütük köyüne gitmek üzere kahvedeki Damlamalılarla vedalaşarak ayrıldık. Cebbar Yılmaz hayatının güzel günlerinden birini yaşamanın sevinciyle bizleri uğurladı. Güle güle derken hâlâ gözlerinin içi gülüyordu.

Karakütük köyüne vardığımızda vakit akşamdı. Alaca karanlıktaki köpek havlamaları yabancıların geldiğini haber veriyor, çobanlar ise köyüne dönüyordu. Aşağıdan geçen TEM yolundaki kamyon homurtuları akşam sessizliğini bozuyor, sonra da kayboluyordu. Kamyon homurtuları köpek havlamalarına karışıyor biz de ağır ağır köy okuluna doğru ilerliyorduk. Daha önce Karakütük'e geldiğimden okulun yerini biliyordum. Onun için bulmamız zor olmadı. Hiç kimseye sormadan okul bahçesine girdik. Lojmanda kalan öğretmen karşıladı bizleri. Geleceğimiz bildirildiğinden konuya vâkıftı. Önce müdür odasına, sonra da ders yaptığı sınıfa konuk etti. Sıralara oturduk. Hoca da sobayı yaktı. Karakütük'ün rakımı yüksek olduğundan Damlama'ya göre daha da soğuktu. Kocaman soba gürül gürül yandıkça ısındığımızı hissettik. Bizler köy öğretmeniyle sohbet ederken muhtar ve köylüler de geldiler.

tarsusta_sinsin_oyunu-halil-atilgan-tarsusta-folklor-arastirmalari
Tarsus'ta Sinsin Oyunu

Karakütük Orta Toroslar'ın sırtlarına kurulmuş bir dağ köyü. Denizden yüksekliği 721 metre. Nüfusu 478, Tarsus'a uzaklığı 35 km. Geçimi genelde hayvancılık. Diğer yerleşim birimlerinde olduğu gibi burada da şehre göç oldukça fazla.

Karakütük'de de halaylara bakıp türkü söyleyenleri dinleyecektik. Ben; bölge türkülerinin karakterini, özelliklerini bildiğim halde ilgililere birkaç soru sordum. Cevaplar bildiğimden farklı değildi. Halaylara bakalım dedik. İyi halay çekenler çağırıldı. Sınıf da bir hayli kalabalıklaştı. Halay çekeceklere yer açıldı. Çağırılanlar Ağır Üçayakla başladılar. Üçayaktan başka halay bilip bilmediklerini sordum. Biliriz dediler ve halay çekmeğe devam ettiler. Halayın adı ve müziği değişik, fakat figürleri aynı. Kendileri ise oldukça iştahlı...

—Atalım atın köyünüzde söylenen türküleri de dinlemiş olalım.

Atalım attılar. Halay çekenlerden biri "Niye çattın kaşlarını" söyledi. Türkü bittikten sonra geleneğe uyularak aralarından biri "öpsün" diğeri "nerden" bir başkası "o bilir" diyerek öpeceği yeri türküyü söyleyene bıraktı. Hep beraber abooo... diyerek coşkuyla söyleyeni onurlandırıp halay çekmeye devam ettiler. Hâlâ müzik değişik figürler aynı idi. Durdurarak halay başına;

—Başka hangi halayı biliyorsunuz?

Halay başı davulcuya Fadime'nin Düğünü'nü çalmasını söyledi. Onlar da çalmaya başladılar. Önce benim bilmediğim bir oyun galiba diye düşündüm. Ama baktım ki bizim Fadime'nin Düğünü. İşte o zaman burcum bulandı.

Halayda yeniden atalım atıldı. (Atalım atma halayda türkü söyleyecek kişinin belirlenmesi) Biri Fadime'nin Düğünü'nü söylemeye başladı. Diğer oyuncular da söyleyene eşlik etti. Gördük ki esas düğünleri Ferdi Tayfur'un Fadime'sinin Düğünü almış götürmüş. Halayda "Ağ Gelin, Ala Geyik" vb. bozlakları söyleyen Çukurova delikanlısı şimdi Fadime'nin Düğünü'nü söylüyor. Kültürümüzün bozulduğunu biliyorduk ama bu kadar olduğunu tahmin etmiyorduk. Fadime'nin Düğünü'ne başka yerde tahammül edilirdi. Ama Karakütük köyünde tahammül edilmezdi. Biz de tahammül edemedik. Delikanlıların iştahla başladığı Fadime'nin Düğünü'nü yarıda bıraktırdık. Artık mesele anlaşılmıştı. Fadime'nin Düğünü'yle bugünkü çalışmalara son noktayı koyduk.

Bize çok ilgi gösteren muhtardan izin isteyerek ayrılmak istedik. Muhtar yemek hazırlattığını söyledi. Aladağlı köylülerinin ve muhtarının düşünmediğini veya düşünmek istemediğini Karakütüklüler düşündüler. Yemekler geldi. Daha yeni savaştan çıkan midemiz ikinci bir savaşa henüz hazır değildi. Buna rağmen muhtarı kırmadık davetine icabet ettik. Sağ olsun muhtar varını yoğunu dökmüştü ortaya. Yemekler yendi. Çaylar içildi. Vakit hayli ilerlemişti. Vedalaşarak Karakütük'ten ayrıldık. Tarsus Öğretmen Evine geldiğimizde saatler 10.30'u gösteriyordu. Odalarımıza çekilip durum değerlendirmesi yaptıktan sonra uykuya yenik düştük.

20 mart 1998 sabahı Makam Cami civarındaki küçük lokantada çorbalarımızı içtik. Köylerde aç kalabileceğimizi düşündüğümüzden bu sefer kahvaltıyı kuvvetli yaptık. Programa göre gideceğimiz köyler Kaburgediği, Çamalanı, Kenzin (Ardıçlı) ve Olukkoyağı. Olukkoyağı'nı merkeze en uzak köy olduğu için seçtik. Şehre yakın yerlere göre kültür bozulmasının daha az olacağını düşündük.

Tarsus'tan 09.30'da hareket ettik. Güzergâhımız yine Ankara–Pozantı yolu idi. İlk durağımız Çamalanı. Çamalanı; çam ormanlarının ortasına kurulmuş, Ankara – Adana TEM yolu üstünde. Rakımı 750 metre, nüfusu 400 civarında; Tarsus'a uzaklığı 40 km olan bir Tahtacı köyü. Hane sayısı kalabalık olmasına rağmen kış olduğundan köyde kimse yok.
 
Çamalanı muhtarını yol kenarındaki kahvehanesinde bizi beklerken bulduk. Muhtar oldukça ilgili. Köyde çalışma yapamayacağımız için 21 mart akşamı Tarsus'ta hem cem, hem de nevruz kutlamalarının yapılacağını, tüm hazırlıkların da tamamlandığını söyledi. Buradaki çalışmayı 21 mart akşamına bıraktığımız için Kenzin ve Olukkoyağı'na devam etmek gerekiyordu. Çamalanı muhtarını da alarak yola koyulduk. Çam ormanlarının arasındaki ala karlı yollardan geçerek Kenzin'e ulaştık. Rakımı yüksek olduğundan (1000metre) her taraf kar. Tarsus'a uzaklığı 52 km. nüfusu 641 olan Kenzin kalabalık bir köy.
 
Köy kahvesine girdiğimizde diğer köylerden farklı bir görünüm yoktu. Herkes kâğıt oynuyor, sigara dumanları dışarı çıkacak delik arıyor. Çamalanı muhtarını tanıdıklarından buyur edilmemiz zor olmadı. Büyükçe bir masanın etrafına oturduk. Hal hatırdan sonra pıynar kökünün korunda demlenmiş çaylar geldi. Burcu burcu kokuyor. Çaylar yudumlanırken Çamalanı muhtarı neden geldiğimizi anlattı. Sözü bittikten sonra öbür kahvede saz çalan birinin olduğu söylendi. Çaylarımızı içtikten sonra dedikleri kahveye konuk olduk. Bu kahvenin de öbür kahveden farkı yoktu. Hoşbeşten sonra muhtar yine meramımızı anlattı.

Az sonra eli bağlamalı 20–25 yaşlarında biri geldi. Masamıza oturdu. Merhabalaştıktan sonra kısa saplı bağlamasını akort ettim. Bildiklerini çalmasını istedim. Hamasi birkaç hava seslendirdi. Sonra da kendi bestelerini çaldı. Kaynak kişinin bestem dediği havalar duyduğu müziklere yazdığı sözlerin adaptasyonuydu. Otantik bir şey bulamayacağımızı anladık. Teşekkür ettik. Kendisi de namaza niyaza başladığı için artık bağlama çalmadığını söyledi. Gerçekten bu köyde olduğu gibi gittiğimiz bazı köylerde de çoğu gençlerin halay çekmeyi bilmediklerine şahit olduk. Kenzin (Ardıçlı) köylülerine bunun sebebini sorduk. "Artık düğünler köylerde mevlitle yapılıyor. Davulla düğün yapma geleneği kalktı" dediler. Davulcu Orhan;

 —Evet hocam artık köylerde mevlitle düğün yapılıyor. Mevlitle yapılması bizim işe de sekte vurdu. Eskiden düğün yapacaklara gün ve tarihi biz verirdik. Şimdi o günler mazide kaldı.

diyerek dert yandı. Davulcu Orhan Usta gamgayı kendine yontsa da söylediği gerçekti. Günah olduğunu söyleyenler milli kültürümüze müthiş bir darbe vuruyorlardı. Belki de vurdukları darbeden de haberdar değillerdi. Halay çekmesini bilmeyen yağız köy delikanlıları da işte bu anlayışın eseriydi.

sinsin_oyunu_arastirmalari-halil-atilgan-tarsusta-folklor-arastirmalari
Tarsus'ta Sinsin Oyunu araştırmaları

Olukkoyağı'na gitmeden Kenzin'den geri döndük. Köyde cenaze varmış. Yolumuz hedefine ulaşmadı. Çamalanı Muhtarı da bizi program gereği Kaburgediği köyüne götürdü. Köyün girişindeki Kaburgediği Muhtarına ait kır lokantasında konakladık.

Kaburgedi'ği de Tarsus'un Tahtacı köylerindendi. Muhtar da hatır gönül bilen, konuya ilgi duyan biri. Geldiğimize çok memnun olmasına rağmen köyde cenaze olduğundan yardımcı olamayacağını söyledi. Kaburgediği Çamlıyayla yolu üzerinde, eski Ankara yolunun yamacında. Rakımı 690 metre, nüfusu 531, Tarsus'a 40 km. uzaklıkta. Yazlık villalardan başı derde girmiş bir yerleşim birimi. Cenaze nedeniyle çalışma yapamadan ayrıldık Kaburgediği'den. Ama öğle yemeğimiz nefisti. Sağ olsun muhtar. En güzel şekilde ağırladılar bizi.

Aslında bugünkü programımıza göre plânladığımız köyler (Kenzin hariç) çalışma yapamadan bitti. Ya Tarsus'a döneceğiz ya da programımızda olmayan yol üstündeki köylerden birkaçına uğrayacağız. Tarsus'a dönmek için vakit erken. Sıra Köyü, Hacıhamzalı ve Kösebalcılar'a uğrayarak Tarsus'a dönmek en güzeli diye düşündük, düşündüğümüzü de uygulamaya koyduk.

İlk köyümüz; nüfusu 2029, rakımı 450 metre, Tarsus'a uzaklığı 30 km. olan Hacıhamzalı oldu. Tarsus'un büyük köylerinden olan Hacıhamzalı birkaç parçadan oluşuyordu. Köyde düğün olduğunu söylediler. Düğünün olduğu parçaya giderek yararlanabileceğimiz kaynak kişileri bulduk. Halay çektirerek oyunlarına, türkü söyleterek de müziğine baktık. Maalesef hem oyunları, hem de müzikleri diğer köylerden farklı değildi. Ancak halay çekenlere düğün evinin davulcuları eşlik etti. Davulu çalan kişi şimdiye kadar gördüklerimden farklıydı. İlgimi çekti. Nereli olduğunu sordum. "Bu köydenim, Hacıhamzalı'danım" dedi. Ben ilk defa Tarsus'un köylerinden davul çalan birisine rastlıyordum. Düğün olduğu halde Hacıhamzalı'da da aradığımızı bulamadık. Bozulan moralimizi bandırma (şeker sucuğu) yiyerek düzeltmeye çalıştık. Ahmet Çakır'la vurduk bandırmanın eğesine... Sonra da Sıra Köyü'ne gitmek üzere yola koyulduk. Hacıhamzalı'da, Sıra Köyü'nden birisini tavsiye etmişlerdi. O kişiyi Kadıncık II tüneli yolu üstünde bir kahvehanede bulduk. O da, gideceğimiz köyde kavga çıktığını, ağır yaralıların olduğunu söyleyince uğramadan Kösebalcılar köyüne hareket ettik. Yolumuzun üstünde olduğundan ulaşmamız zor olmadı.

Köy; Tarsus Barajı'nın kuzeyinde, nüfusu 356 rakımı 160 metre merkeze uzaklığı ise 9 km. olup ilçeye en yakın köylerden biri. Konargöçerlikten yerleşik düzene geçen Kösebalcılılar konuya oldukça ilgi gösterdiler. Köylülerin bu ilgisi yüzümüzü güldürdü. Ama oyun çıkaracak, türkü söyleyecek, halay çekecek kaynak kişi balık tutmaya gitmiş. Onun için çalışmaların 22 mart 1998 pazar günü saat 14 00'de yapılması kararlaştırıldı. Biz de denilen tarihte gelmek üzere köyden ayrıldık.

Bugün (20 mart 1998 cuma) çalışmalar umduğumuz gibi gitmedi. Programa aldığımız köylerdeki olumsuz hadiseler işimizin çabuk bitmesini sağladı. Onun için Tarsus'a erken döndük. Öğretmen evine ulaştığımızda akşam ezanı okunuyordu. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra 21 mart 1998 cumartesi gününün programını yaptık. Programa göre Çamalanı köylülerinin Nevruz Bayramı münasebetiyle yapacakları ceme katılıp, mengi ve semah konusunda bilgiler alacaktık. Karar kesinleştikten sonra saat 16.00'da buluşmak üzere arkadaşlarım yerlerine ben de Adana'ya gittim.

21 mart 1998 cumartesi günü arkadaşlarla kavilleştiğimiz saatte Tarsus Öğretmen Evi'nde buluştuk. Herkes tamam, yalnız Çamalanı Muhtarı yok. Hâlbuki o da aynı saatte gelecek, bizi cem evine götürecekti. Hepimiz muhtarı bekliyorduk. Saat 17.30. Hâlâ görünürlerde yok. Aslında tarife göre cem evi bulunduğumuz yere çok yakın. Gitsek buluruz. Şoförümüz Hasan Bey de aynı kanaatte. Muhtarı beklemektense tarif edilen yere gidip cem evini aramak daha mantıklı. Biz de öyle yaptık. Şoförümüz Hasan Bey iştahlandı tarif edilen yere doğru sürdü arabayı.

Yağmur sicim gibi yağıyor, günlerdir yağmayışının öcünü alırcasına dövüyor toprağı. Öfkeli, hersli, hırçın. Arabanın silgileri yetişmiyor. Şoför Hasan Bey eliyle koymuş gibi buldu tarif edilen yeri. Bulmasına buldu amma cemin yapılacağı evi bilmiyoruz. O sırada eli bohçalı yaşlıca bir kadın hızlı hızlı gidiyordu. Arkadaşlardan biri "Bu bayan belki aradığımız yere gidiyordur" dedi ve hemen cem evini sordu. Doğruymuş. Yaşlı bayan "işte şurası" diyerek cem evini gösterdi.

Arabayı park ederek hızla eve daldık. Cümle kapısı açıktı. Cem evini aradığımızı bayan söylemiş olmalı ki ev sahibi kapıda karşıladı bizleri. Cemin yapılacağı salona aldılar. Evdeki hareketlilikten yoğun bir hazırlığın olduğu belliydi. Henüz kimse de gelmemişti. Hal hatır ettikten sonra erken geldiğimizi anladık. Saat kaçta gelmemiz gerekir dediğimizde; 19 30 – 20 00 arasında cevabını verdiler. Tekrar Öğretmen Evi'ne dönerek ceme katılacağımız saati beklemeye başladık.

tarsus_camalani_koyu_mengi_grubu-halil-atilgan-tarsusta-folklor-arastirmalari
Tarsus Çamalanı köyü mengi grubu

Çay kahve içerken beklediğimiz saat geldi. Cem evine gitmek üzere yeniden harekete geçtik. Yağmur daha da öfkeli, arabadan iner inmez cem evine attık kendimizi. Kapıda karşıladılar. Kalabalık olduğu eşikteki ayakkabılardan belli. Buyur ettiler. Herkes bir biri üstüne oturmuş. Yerimiz dar amma gönlümüz geniştir diyerek gösterilen yerlere oturduk. L şeklinde bir salon. Köşede ocak dediğimiz şömine. Odun kayılmış çıtır çıtır yanıyor. Entel sözcükle nostalji yaşıyoruz.

Cem evinde dede ocağın hemen yanında, etrafında da ağır misafirler. Yanlarında ise zakirler. Salonda herkes yerini almış cemin başlamasını bekliyor. Zakirler eksik. Biri Ceyhan'a çalışmaya gitmiş. İki zakir tek bağlama. Onlarda bölgenin insanı değil. Semaha eşlik ederler ama mengi de ezgiyi bilmediklerinden zorlanırlar diye düşünüyorum.

Herkes geldikten sonra cem başladı. Dede 12 hizmeti yapamayacaklarını belirterek günün anlamıyla ilgili düşüncelerini söyledi. Birtakım vecibeler yerine getirildi. Dualar yapıldı. Deyişler, düvazlar söylendi. Semahlar ve mengiler dönüldü. Zakirlerin dışında bayanların da deyiş ve düvaz söylemesi oldukça dikkat çekiciydi. Yenildi içildi. İkram izzet güzel, organize şahane. Ama çoktandır toplanmadıkları için cem sönük geçiyor. Zakirler mengilerin müziklerini bilmediğinden dönenler konsantre olamıyor, biz de istediğimiz neticeyi alamıyoruz. Bizim için mengi önemli. Anadolu Alevilerinin bilmediği mengi oyun mu, yoksa semah dönmek için bir hazırlık mıydı? Bu konuları aydınlığa çıkarmak için sabırsızlanıyorduk. Adana'daki Nergislik ve Cingöz köyü Tahtacıları mengiyi semahın bir parçası olarak değerlendirirken bunlar oyun olarak düşünüyorlardı.

Çamalanı Tahtacıları üç tür mengi biliyorlar. Kendi köylerinin mengisine (Çamalan Mengisi) Menemenci Mengisi, Adana, Pozantı, Belemedik civarında oynanan mengiye de Aydınlı Mengisi diyorlar. Menemenci Mengisi'ni de ikiye ayırıyorlar.

1-Çamalanı Mengisi.
 
2-Pınarbaşı Ben Olayım Mengisi.

Konuyu enine boyuna incelememize rağmen istenilen sonuca ulaşamadık. İşi bilenlerin olmayışı mengi müzikleri konusunda sonuca gitmemizi zorlaştırdı, aktarılan bilgiler yetersizdi. Fakat mevcutlarla yetinmek durumundaydık. Vakit hayli ilerlemişti. Dede kapanış duasıyla cemi bitirdi. Ahmet Çakır'ın dedeyle ilgili röportajından sonra müsaade isteyerek ayrıldık. Öğretmen Evi'ne geldiğimizde saat 01.00'i gösteriyor, yağmur ise iştahla yağmaya devam ediyordu. Yorucu bir çalışmanın verdiği rehavetle nasıl yattığımızı bilemedik.

Bugün 22 mart 1998 Pazar. Programa göre Kösebalcılar köyüne gideceğiz. Saat 14.00'de kavilleşmemize rağmen aksilikler nedeniyle sözümüzü tutamadık. Köye ulaştığımızda saatler 15.00'i gösteriyordu. Yine köy kahvesine attık mitili. Geniş bir masa gösterdiler. Kimimiz sandalyeye kimimiz kanepeye oturduk. Geç kalmamıza rağmen köy halkının tekmil bizi beklediği belliydi. Selâm ve hoşbeşten sonra közde kaynayan çaylar geldi. Çaylarımızı yudumluyor, muhtarla da konuyla ilgili sohbet ediyoruz. Muhtar çok genç, belki de Türkiye'nin en genç muhtarlarından. Konuya duyduğu ilgi de dikkat çekici. İki dönem muhtarlık yapmış olması da köyüne ve köylüsüne duyduğu sadakatin, hizmetin sonucu olmalı.

Çekim hazırlıkları tamam. Oyuncular köy kahvesi önündeki meydanda yerlerini aldı. Zurnacı matemini çıkarttı, kamışı da zırt ettirdi. Selim Ustanın karnı toktu ama neden zurna zırt etti.

—Hayırdır inşallah.

Selim Usta;

—Hocam perdah çekiyorum.

Selim zurnayı öttürüyor, Orhan Usta olanca gücüyle meçiği sallıyor. Davulun sesi yankılanıyor Kösebalcı koyaklarında. Çekim yaptığımızdan habersiz olan civardaki köylüler yakın zamanda Kösebalcılar'da düğün yoktu, iki bayram arası bu davul neyin nesi diye düşünmüşlerdir muhakkak.

Yankılanan davul sesiyle halaylar çekildi, türküler söylendi, atalım atıldı. Halaylardan sonra seyirlik oyunlara sıra geldi. Önce "Balık Tutma" sonra, da "Çoban" adlı oyunlar çekildi. "Çoban" oyununu ben daha önce Mut'un Beci köyünden derlemiştim. Onlar "Bulur Yitirir Yitirir Bulmaz" adıyla oynamışlardı. İçerik olarak hiçbir farkı yok. Oyun oldukça müstehcen. Buna rağmen kadınlar da bizimle birlikte seyretti. Eğer oyun şehirde sergilenmiş olsa biri, müstehcen diyerek belki de salonu basarlardı. Ben Kösebalcı kadınlarının bu olgunluğunu gördükten sonra Atatürk'ün "Köylü Milletin Efendisidir" sözünü çok yerinde söylediğini düşündüm. Kösebalcı kadınları olgunluklarıyla Atatürk'ün bu vecizesini bir kez daha kanıtladı.

tarsus_camalani_koyu_tahtacilari_mengi_donerken-halil-atilgan-tarsusta-folklor-arastirmalari
Tarsus Çamalanı köyü Tahtacıları mengi dönerken

Seyirlik oyunların ve halayların çekimleri bitti, akşam ezanı okunuyor. Namazdan sonra da "sinsin" oynanacak.

Eskiden "sinsin" maşalada (Meşale) yakılan ateşin etrafında dönerek oynanırdı. Maşala büyük ketezlerden yapılır yerden de bir buçuk–iki metre yükseklikte olurdu. Ateşin konulacağı özel yapılmış silindir, kazma veya kürek sapı gibi bir sopayla oynanacak meydana dikildikten sonra oyun başlardı. Şimdi ne maşala kalmış ne de yere dikme. Kösebalcı köylüleri meydana yığdılar lastik eskilerini. Üstüne döktüler benzini. Sinsin yanan lastik ateşinin etrafında oynandı. Köylüler dönüyor, davul zurna Köroğlu Havası çalıyor. İki kişi güzel sinsin oynuyor. Ateş etrafında dönmeyi el ve ayak hareketlerini ustalıkla yapıyorlar. Çocukluğumun geçtiği İncirgediği'ndeki sinsin oyunu geldi aklıma. Nemdi, Hayta, hambeles, küncülü helva satan çerçi Koca Abdullah'ı (Kocabdılla'yı) hatırladım. Köyümü, Kokar Kuyuyu, Alaçocuğu, Göçüğü, Kızıl Yar'ı, Kuzgunluk'u yaşadım.

Genelde bizim köyde düğünler kışın yapılır. Yerin içi denilen yerde de sinsin oynanırdı. Köyün en düz yeri orasıydı. O zamanın beherinde tek eğlence köy düğünleriydi. Ne zaman düğün olacak diye sabırsızlıkla beklerdim. Yerin İçi'nde sinsin oynanırken anamın dokuduğu çıbıklı ceketin içinde donardım. Oyuncuların meydana getirdiği halkanın etrafında boynumu içine çeke çeke fır fır döner, yine de seyretmekten vazgeçmezdim. Ne güzeldi o günler. Yoklukları bile başka bir mutluluktu. Kösebalcılar'daki sinsin o günlerimi yaşattığı için çok haz duydum. Ben; bu duygularla geçmişi hatırlayıp çocukluğumu hayal ederken çekimler yapılmış sinsin oyunu da Tarsus Kösebalcılar köyünden arşivimize girmişti. Çalışmalardan duyduğumuz mutluluğu belirterek genç muhtarımıza ve köy halkına teşekkür edip Kösebalcılar'dan ayrıldık. Tarsus'a döndüğümüzde saatler 21'i gösteriyordu.

Eşyaları otele yerleştirip günün yorgunluğunu attıktan sonra karnımızı doyurmak üzere şehir merkezine çıktık. El ayak çekilmiş Tarsus'un kendine has hareketliliği geceye teslim olmuştu. Mobilet ve insan gürültüsünden arınmış bir Tarsus vardı şimdi. Çevredeki lokantalar kapanmış köşe başlarında cezerye, bandırma ve benzeri yiyecekler satan tablacılar kalmıştı. Kırk Kaşık Hanı civarında küçük bir kebapçı bulup boğazları taşladık. Karnımız doydu gözümüz yolda. Yürüyerek öğretmen evine döndük. Plân ve program değerlendirmesinden sonra Tarsus sokaklarının geceye teslim olduğu gibi biz de uykuya teslim olduk.

Bugün programda Çamlıyayla (Namrun) vardı. Tarih 23 mart 1998. Her zaman ki gibi 09.30'da Tarsus Öğretmen Evi'nden hareket ettik. İlk durağımız Damlama oldu. Damlama'da bize şiirlerini bırakacak Cebbar Yılmaz'ı sorduk. İşte olduğunu söylediler. Arabadan inmeden yola devam ettik. Eski Ankara yolundan Çamlıyayla yoluna saptık. Kaburgediği'nden sonra Kadıncık Barajı vardı güzergâhımızda. Baraj, Toros Dağları'ndaki çamlar ortasına kondurulmuş küçük bir su adacığıydı. Buradan Kadıncık II'deki tribünlere tünelle su gidiyor, elektrik elde ediliyordu. Barajı Çukurova Elektrik AŞ yaptırmış. Arkadaşlara dağ ortasındaki tabiat harikasını kısmen anlatmıştım. Ama oranın güzelliği tarif edilecek cinsten değildi. Göle ulaştığımızda arkadaşların nefesleri kesildi. Su bulanıktı. Buna rağmen göl bütün güzelliğiyle dağ ortasında bir gelin gibiydi. Evcil kaz ve ördekler ayrı bir canlılık veriyordu. Her taraf yemyeşil, yeşil ortasında mavi. Ben, hele çiçekler açsın da görün siz burayı diyebildim. Sonra göle dönerek: Seni anlatamıyorum, lütfen dile gel de anlat kendini diyerek lâtife yaptım.

Bu küçük su adacığında fotoğraflar çekildi. Halaylar çekildi. Çaylar içildi. Sonra Darıpınarı'na doğru hareket ettik. Şoförümüz Hasan Bey arabaya "Her inişin bir de yokuşu vardır hadi bakalım" diyordu. Arabamız rampalarla boğuşuyor, kendi kendine homurdanıyor. Homurdana homurdana, bizi Darıpına rı'na ulaştırdı.

Adını; suyu bol kendisi dar olan bir pınardan alan (Dar Pınar) Darıpınarı, Toros Dağı sırtlarına kurulmuş, bağlarıyla, bahçeleriyle yeşili bol bir köydü. Köyün ortasından bolca bir su hızla akıyor. Suyu geçtikten sonra yol kenarına sağlı sollu yapılan kahveler, dükkânlar yeşiller arasında ilk göze çarpan yapılardı. Kahvenin önünde sandalyeye yan oturmuş güneşlenen kişiler sanki bizleri bekliyordu. Resmi plâkalı Maliye arabasını görünce hoyurt hoyurt bakmaya başladılar. Belli ki Maliye'yle sıkıntıları var. Arabadan inip güneşi bol kahveye doğru yönlendik. Ayağa kalkıp sandalye verdiler. Selâm vererek gösterilen yerlere oturduk. Maliyeci olmadığımız anlaşılınca herkes derin bir nefes aldı. 

Bir yayla köyü olan Darıpınarı önce Tarsus sonra da Çamlıyayla'ya bağlanmış. Tarsus'a 55 km., nüfusu 490, rakımı 750 metre. Çevrenin büyük köylerinden. Yeşile hasret yerleri kıskandıracak özellikleri ve güzellikleri olan Darıpınarı şehrin tüm nimetlerine de sahip. Geçimi ziraat ve hayvancılık olan köyde tavukçuluk hayli gelişmiş. Etrafta gördüğümüz beyaz binalar hepsi tavuk çiftliği imiş.

Kahveye oturduktan hemen sonra Çamlıyayla'ya giden köy muhtarı da döndü. Bizimle hoşbeş ettikten sonra aradığımız özeliklere sahip olan herkese haber gönderdi. Bu arada bizim masaya da bir bağlama getirip koydular. İlgili kişiler de gelmeye başladı. Ahmet Çakır'la benim oturduğum masaya başı şapkalı yaşlıca biri geldi. Selâm verdi. Hoş beş ettikten sonra da masamıza oturdu. Biz sohbet ederken başka masadan biri; "İşte bu amca zamanında güzel saz çalardı" dedi. Biz de "Varsa mahareti göstersin" dedik. Köyde keman çalanın da olduğunu söylemişlerdi. Ama gelmedi. Nedenini sorduğumuzda; "Namaza niyaza başladığından günah diye keman çalmayı bırakmış onun için gelmiyor" dediler. Biz de bağlama çalanımız var diye pek aldırış etmedik.
 
Yanımıza gelen amca çayını yudumlarken ben:

asik-mahrumi-halil-atilgan-tarsusta-folklor-arastirmalari
Âşık Mahrumi

—Amca isterseniz kapalı bir mekâna gidelim, orada bağlama çalıp bildiğiniz yöre türkülerini söyleyin.

—Artık ben çalamıyorum onun için dediğinizi yapamayacağım. Zira yıllar oldu bunu bırakalı. Taa o zamandan bu yana da elime almadım.

Ve masadaki bağlamaya göz ucuyla bakarak;

—Hey gidi günler hey! Diyerek iç çekti.

—Amca ne oldu? Geçmiş günler geldi aklınıza galiba.

—Evet yeğenim öyle oldu.

—Pekiyi neden bağlama çalmayı bıraktınız? Bırakmanıza kim sebep oldu? Kim ne dedi?

—Efendim ben bu bağlamayı çalarken namaza başladım. Hem namaz kılıyor hem de bağlama çalıyordum. Ancak bir gün hocanın biri; "Yahu ağa sen hem namaz kılıyorsun hem de saz çalıyorsun bir koltuğu iki karpuz. Sazla namaz, türküyle namaz ikisi bir arada gitmez. Birini tercih etmelisin" dedi. Bağlama çalmayı bırakmazsam ne olur hocam dedim. "Günah bir kere, ayrıca öbür dünyada bunun hesabını zor verirsin. Hesabı veremezsen bir kara kedi çıkar karşına ruhunu öyle bir cırmalar ki (tırmalar) al kızıl kan için de bırakır. Bırak seninkini çoluğunu, çocuğunu, ecdadını da cırmalar. Onun için sen bu sevdadan vazgeç ağa" dedi. Baktım ki hocanın dediğine göre işin mesuliyeti çok. Düşündüm taşındım bağlama çalmayı bırakmaya karar verdim. İşte o gündür bu gündür elime almamışım. Beni bağışlayın dedi.

Artık böyle diyene ne denirdi. Belki şimdi bir iki tıngırdatsa biz gittikten sonra akranları veya kedi hikâyesini bilen bir başkası adamı düdüğe koyup üfürecekti. Onun için ısrar etmedik.

Diğer gezdiğimiz köylerde de bu ve buna benzer hikâyeler dinlemiş davul çalmanın, halay çekmenin günah olduğu, düğünlerin davulla zurnayla değil mevlitle yapıldığı söylenmiş onun için gençlerimizin hiçbiri halay çekmesini bilmiyor denmişlerdi. Bu nasıl anlayıştır ki 20. asrın sonunda dünyayı koca öküzün boynuzunda gören bir zihniyet, davul ve zurna çalmayı kendine göre yorumlayarak fetva veriyor. Düğün ve düğünle ilgili geleneklerimizi kaldırıp atabiliyor. Bizler kültürümüz yozlaşıyor kaybolup gidiyor diye işin kavgasını verirken, aç susuz çalışıp çabalarken, bir başkası günah olduğunu söylüyor. Düğünlerin mevlitle yapılmasını sağlıyor. Arkadaşlarla bunları düşünürken küçük dilimizi yuttuk. Ne denilebilirdi ki. "Acemi hoca adamı dinsiz eder" diye boşuna dememiş atalar. Biz de öyle dedik. Gerçektende öyleydi, acemi çalı fakıları kültürümüzü böyle yok ediyor. Bir çırpıda da silip süpürüyordu.

Vay benim devletim vay. Vay benim kültür adamlarım vay... Vay! Daha neler gelecek başımıza diye dizimizi dövdük. Canımızın sıkısını bandırma yemekle giderdik. Oturduğumuz kahvenin karşısındaki bakkaldan 250 gram tarttırarak vurduk bandırmanın eğesine. Zira kızını dövmeyen dizini döverdi. Bizde can sıkısıyla mideyi dövdük. Sonuçta derleme yapamadan ayrıldık Darıpınarı'ndan.

Kasavetimizi Çamlıyayla yolu dağıttı. Yol boyundaki çamlar beyaz gelinlik içinde tebrik etmemizi bekler gibiydi. Mutluluktan gülleri yarılmış, villalar çamlar arasında bizi selâmlıyor. Beyazlara bürünmüş Toroslar arı sili. Çamlıyayla'ya çok gelmeme rağmen karlı dağları hiç böyle yakından görmemiştim. Muhteşem. Dağlar kış mevsiminin en güzel günlerini yaşıyor. Fakat şehir merkezine varınca bu tılsım bozuldu. Herkes hayal dünyasından gerçek dünyaya avdet etti.

Çamlıyayla yeni ilçeler kervanına katılmış adıyla mütenasip, çiçeği burnunda bir ilçe. Rakımı 1050 metre, Tarsus'a uzaklığı 70 km. nüfusu ise on bin civarında. Yazın oldukça kalabalık olan ilçenin cadde ve sokakları bomboş. Karsambaçcıların, kar satanların hiçbirisi yok. Herkes kış uykusunda, yazın gelmesini bekliyor.

Arabamızı Cumhuriyet Alanı'na park ettik. Etrafı kolaçan ettikten sonra da herkes derin bir nefes aldı. Kendisine geldi. Ben hep yazları geldiğimden kalabalığa alışmışım. İlçenin sessizliği garibime gitti. Her taraf bembeyaz kar ve tertemiz bir hava. Kardan toprak görünmüyor. Soğuk olmasına rağmen üşüdüğümüzü hissetmiyoruz. Bu arada Hükümet Konağı'nı sorduk. "Yukarıda" dediler. Ayağımız açılsın diye yürümeyi tercih ettik. Aheste aheste yürüyüşümüz bizi menzilimize ulaştırdı.

Hükümet Konağı gördüğümüz villalarla boy ölçüşecek cinsten. Yeni yapılan konak tertemiz, pırıl pırıl. Görevliler bizi kaymakamın odasına kadar götürdü. Sıcak bir tanışma faslından sonra, hem kekiklerimizi içtik hem de meramımızı anlattık. Genç Kaymakam Metin Kubilay kültür konusunda oldukça duyarlılık gösterdi. Milli Eğitim ve Halk Eğitimi Merkezi Müdürlerini çağırarak bizlerle tanıştırdı. Gerekli talimatı verdi. Kaymakamın gösterdiği yakın ilgi bizleri fazlasıyla memnun etti. Teşekkür edip ayrılacağımız sırada aç olup olmadığımızı sordu. Doğrusunu isterseniz açız, ama çıktıktan sonra bir şeyler yiyeceğiz dedik. Fakat bizi dememize bırakmadı. O konuda da müdürlerine talimat verdi. Bizleri de kapıya kadar uğurladı.

sabahattin-akdagcik-halil-atilgan-tarsusta-folklor-arastirmalari
Tarsuslu kaynak kişi Sabahattin Akdağcık

Müdür arkadaşlarla sohbet ederek Çamlıyayla Milli Eğitim Müdürlüğü'ne kadar geldik. Önce Halk Eğitimi Merkezi'ne sonra da Milli Eğitim Müdürü'nün odasına geçtik. Her zamanki gibi çaylarımızı yudumluyor, kimlerden nasıl yararlanacağımızı konuşuyoruz. Bir muhtarın bu işlerle ilgilendiği, çevreyi iyi bildiği, hem de çalıp çığırdığı söylendi. Milli Eğitim Müdürü bahsedilen muhtarı telefonla arayarak gelmesi için talimat verdi. Muhtarın yeri yakınmış biraz sonra geldi. Vakit geçirmeden konuya girdik. Muhtar gerçekten ilgiliydi. Tarsuslu Âşık Mahrumi'den bahsediyordu ki: Ben Mahrumi'yi 1980'li yıllarda Mersin'de tanımış, türküler derlemiş, notalarını da yazmıştım. Mahrumi'den türküler okudu. Muhtara Âşık Mahrumi benim tanıdığım Necmettin Eser değil mi dedim. "Evet o dur" dedi. Muhtardan yöresel türkü çıkmadı.

Bu arada kaymakamın talimatıyla hazırlanan yemek geldi. Afiyetle yedik. Önümüz akşamdı. Müdürlerimizin ve muhtarın tavsiye ettiği bir köy veya kaynak kişi olmayınca da Çamlıyayla'dan ayrılmak durumunda kaldık. Konuyla ilgili araştırma yapacağımız yer olursa tekrar gelebileceğimizi söyledik. Aslında Çamlıyayla'dan da Sebil'e geçecektik. Belediye Reisi'nin olmadığını tespit edince Sebil programı gerçekleşmedi. Şoförümüz Hasan Bey "Artık doğru Tarsus" diyordu. Bu seferki güzergâhımız Ulaş üzerinden Tarsus'a gitmekti. Düşündüğümüzü uyguladık. Atdağı mevkiine kadar dağlar tüm güzellikleriyle yine bizleri selâmlıyordu. Yayla mevsimi olmadığından yollar ıpıssızdı. Arabamız dik yollardan nazlı nazlı inerken üstümüze bir sessizlik, bir burukluk çökmüştü. Küçük Selim'e sessizliği bozmasını söyledim. Davulcu Orhan ben de buradayım diyerek davulunu öttürdü. Davul ve zurna sessizliği bozdu. Çala çığıra Tarsus'a ulaştık. Saatler 19.30'u gösteriyordu.

Akşam Tarsuslu arkadaşlarımızın bizim için düzenlediği yemeğe katıldık. Eski dostlar bize tarihten bir gün yaşattı. Yemek, güzel insanlarla daha da güzelleşti. Yine eski günlerimi, çocukluk yıllarımı hatırladım. O güzel yılların sayfalarını çevirdim bir bir. Böylece hem ömürden hem de araştırma gününden bir gün daha gitti.

Bugün 24 mart 1998 salı. Ova köylerine gidilecek, Halk Eğitimi Merkezi'nin Halkoyunları Ekibi çekilecek, usta öğretici Mehmet Turgut'la röportaj yapılacaktı. Onun için grup ikiye bölündü. Arkadaşlar bizi bıraktıktan sonra ova köylerine gittiler. Biz de Halk Eğitimi Merkezi'nde çalışmalarımızı sürdürdük.

Çalışma sırasında Tarsus Belediye Reis Muavini dostum Mahmut Tat da lütfetti ziyaretimize geldi. Mahmut'u çoktandır görmemiştim. Atasına rahmet. Epeyi hasret giderdik. Aslında bizim programımızda belediye yetkililerini ve Mamut Tat'ı ziyaret etmek de vardı. Ama onlar bizden önce davranarak büyüklük yaptılar. Biz de kendilerinden 27 mart 1998 tarihi itibariyle randevu aldık. Anılan tarihteki ziyaretle acısıyla, tatlısıyla, benim için bir araştırma günlüğü daha sona erecekti. Ben; 25 mart 1998 tarihinde Adana'da başka bir görevim olduğundan anılan tarih ve saatte Tarsus Belediyesi'nde buluşmak üzere arkadaşlardan ayrılarak Adana'ya gittim.

27 mart 1998 günü arkadaşlarla kavilleştiğimiz saatte Tarsus Belediyesi'nde buluştuk. Reis makamında kabul etti bizleri. Hal hatırdan sonra belediye çalışmaları hakkında bilgiler verdi. Kültürel konuda neler yapılabileceği konuşuldu. Sonra da Tarsus'la ilgili hazırlanan kitap vb. kaynaklar tarafımıza armağan edildi. Böylece belediye ziyaretimiz de tamamlanmış oldu. Yetkililerin gösterdikleri yakın ilgi ve Mersin Oteli'nde yemek verme inceliklerinden ötürü teşekkür edip akşam buluşmak üzere ayrıldık.

Belediyenin Mersin Otelinde bizim için düzenlediği yemek muhteşemdi. Çoktandır görmediğim bazı arkadaşların da gelmiş olması benim için sürpriz oldu. Dostlar sayesinde yine tarihten bir gün yaşadık. Sağ olsun dostlar.

Vakit ilerlemiş, bitmesini istemediğim dakikalar tükenmiş, ayrılık saati gelmişti. Hazin bir ayrılık muhabbetinden sonra yine düştük Adana yollarına.

Arabamla Adana'ya dönerken kendimce çalışmaların değerlendirmesini yaptım. Darıpınarı'ndaki bağlama çalan kişiye anlatılan kara kedi hikâyesi ile düğünlerde davul zurna çalmayla, halay çekmeyle ilgili söylenenler hiç aklımdan çıkmadı... Ne yapmak gerekir diye düşündüm.

Kültür seferberliği ilân etmeli. Türkiye'deki din adamlarını kültür sanat konusunda bilgilendirmeli. (İstisnalar hariç) Eğitimle çözmeli. Vesaire vesiare. Bir dizi çözüm önerileri geliyordu aklıma.
 
Sonra kendi kendime...

- Olmaz. Olmaz. Olmazzzz dedim.

-Niye?

Değirmen sele gitmiş biz ise şakşağını arıyoruz.

Teşekkür: Bu araştırmanın gerçekleşmesinde Tarsus Kaymakamı Sn. Ali Ülger'e Tarsus Belediye Başkanı Sn. Burhanettin Kocamaz'a Yardımcısı Sn. Mahmut Tat'a Mersin-Akdeniz Belediye Başkan Yardımcısı Sn. Kâmuran Avşar'a Tarsus Halk Eğitimi Merkezi müdiresi ve personeli Halkoyunları Usta Öğreticisi Sn. Mehmet Turgut'a Çamalanı köylüleri ve Muhtarı Sn. Celâl Abbas Hazır'a Karakütük Köylüleri ve Muhtarına, Aladağ köylülerine, Tarsus Halk Eğitimi Merkezi Müdürlüğünden emekli Mahmut Akgül'e, Evren Diş Labaratuvarı sahibi Sn. Emin Yalçın'a, Öğretmen İsmail Korkmaz'a, Tarsus Mal Müdürlüğü Şoförü Hasan Yıldırım'a yardımlarından ve gösterdikleri konukseverlikten ötürü teşekkür eder saygılar sunarım. (Halil Atılgan)

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Karaisalı (Çeceli) ...

Eklenme Tarihi 07 Nisan 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
halil_atilgan
Halil Atılgan

Karaisalı: (Çeceli) Engebeli arazinin bittiği, Toros Dağları'nın başladığı yerde kurulmuş, sırtını Toroslar'a dayamış, ovayı tepeden süzen, engebeyle dağ arasında köprü vazifesi gören bir yerleşim birimidir. Gücünü Toroslar'dan almasına, yerinin sağlam olmasına rağmen Adana'nın en şansız ilçelerinden olmayı üstünden atamamıştır. Herkes Karaisalılı olmaktan gurur duysa da, Karaisalılı olmak ayrıcalıktır dese de, bahsettiğimiz şanssızlığı yenememiş, nüfus potansiyelinin yoğun olmasına rağmen parlamenterlerinin masasına yumruğu iyi vuramamış, murtuyla, salçasıyla, savanıyla, "çıbıklı" ceketiyle bilumum dokumasıyla tanındığı halde bu özelliklerini Adana'nın dışına taşıyamamıştır.

Karaisalı 1835 yılında ilçe olmasına rağmen özellikleri keşfedilmemiş, işlenmemiş, duyurulmamış ilçelerimizden biridir. Onun için de kadere boyun eğen, kadersiz ilçelerin başında gelir. Karaisalı saf ve dürüst insanlar beldesidir. 70 köyü, iki kasabası olan ilçenin Adana'ya uzaklığı 47 km.'dir. 2007 nüfus sayımına göre merkez 6580, köyleriyle birlikte toplam nüfus 28.740'tır. İlçenin denizden yüksekliği 250 m., yüzölçümü ise 1517 km². İlçe 2006 yılında Büyük Şehir Belediyesi'ne bağlanmıştır. Yöre halkı Türkmen olup Yüreğir ve Menemenci aşiretine mensuptur. Menemenciler daha çok ilçe sınırları içinden akan Çakıt Çayı'nın batısındaki köylerde yoğunluktadır.

Karaisalı'nın Roma döneminde adı Midilli'dir. Türklerin Anadolu'ya gelmesiyle Çeceli olarak değişmiştir. Ali Sinan Bilgili'nin hazırladığı "Osmanlı Döneminde Tarsus Sancağı ve Tarsus Türkmenleri" adlı eserinde Çeçeli'nin: "Kusun taifesine mensup bir cemaat" olduğu, 1543 yılında ikiye ayrıldığı, asıl cemaatten ayrılan obaya Çeçe cemaati denildiği ifade edilmekte. 1519, 1526, 1536, 1543, 1572 yıllarındaki nüfusu ve ödediği vergiler de akçe olarak verilmektedir. (s. 198)

Hubyar (hubyar. net) adlı siteden edindiğimiz bilgilere göre: "Cece, Ceceli (Cecelü, Çeçeli Çeçelü): Çorum, Rakka, Aksaray Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Adana, Halep Eyaletleri, Gülnar Kazası (İçel Sancağı), Kengiri, Niğde, Aksaray Sancakları, Katar Kazası (Çorum Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Eyübeli Kazası (Aksaray Sancağı) Konar-Göçer Türkmen taifesiden. Ceceli (Çeçeli) Cemaati, Beğdili Aşiretine mensuptur" denilmekte.

Her iki kaynağın verdiği bilgilerden Çeceli'nin bir aşiret olduğu, adını da yerleştiği yere verdiği anlaşılıyor. Ki doğrudur. O zaman Midilli'den sonra yerleşim biriminin Çeçeli olarak değişmesinin sebebi aşiretin yerleştiği yere adını vermesinden kaynaklanmış. Çeçeli aşiretinin Kusun taifesinden olması ise doğru bir tespittir.

Âşık Paşa tarihinde bu konuyla ilgili:

"Oğuzların Yüreğir Boyuna mensup Ramazan Bey tarafından 1352 yılında kurulan Beylik, diğer Türk beylikleri gibi Moğol istilası neticesinde Anadolu'ya göç ettiler. Üçok'un Kusun, Varsağı, Kara İsa, Özer, Gündüz, Kuştemur bu altı kişi göçler ile Çukurova'ya geldiler. Yüreğir Bey baş oldu onlara. Geldiler Misis'i aldılar ve Tarsus'u dahi aldılar. Ve bu şehirlerin ... Ermeni idi, bunlardan ahitle (anlaşma) aldılar. Yüreğir öldü, oğlu Ramazan kaldı. Ramazan, Kusun'a Eserkef'i [Eshabıkehf] kışlak, Gülek'le Beremedik'i [Belemedik]- Tekfurbeli'ni [Tekir] yaylak verdi. Karaisa'ya Midili'yi [Karaisalı'nın ilk adı] (kışlak, Alnakşa'yi [Anna-şa- Belemedik kalesi] yaylak verdi. Kuş Timur'a Tarsus'ı kışlak verdi ve Bulgar Dağı'nı yaylak verdi. Gündüz'e Misis'i kışlak verdi. Misis dağını da yaylak verdi ve Ramazan kendine Adana'yı taht edindi ve bu baki kalan beyler buna tâbi oldular. Yaylalarını yayladılar ve kışlaklarında kışladılar"

şeklinde bilgi verilmekte. Bu duruma göre Üçok'a mensup kardeşler Çukurova'yı yurt tutmuş Yüreğir Beyin öncülüğünde doğuda Ceyhan batıda Göksu nehirleri arasındaki verimli topraklarda varlıklarını sürdürmekteler.

Üçoklar'ın Kusun Boyu Tarsus Türkmenlerinin önemli boylarından. Adını Kusun Bey'den almış. Tarsus Sancağının Kuzey Doğusunda kurulan yerleşim birimi bazen nahiye-i Kusun, Bazen de Kaza-i Kusun olarak anılmış. Ali Sinan Bilgili'nin hazırladığı "Osmanlı Döneminde Tarsus Sancağı ve Tarsus Türkmenleri" adlı eserde: "Ramazan Bey tarafından Kusun Beye kışlak olarak verilen Eserkef'in (Eshabıkehf) sonradan Kusun kasabasının meydana geldiği yer olduğu tahmin edilmektedir" denilmiş, Faruk Sümer'in "Çukurova Tarihi" kitabı da kaynak gösterilmiştir. Kaynak gösterilen dipnotta Kusun kasabasının 17 km. uzaklıkta Tarsus'un Kuzey Doğusunda olduğu bilgisi var. Evet, Kusun Tarsus'un Kuzey Doğusunda ki Aladağlı köyü sınırları içindedir. Aladağlı'nın Tarsus'a uzaklığı 27 km. olduğuna göre kasabanın ören yerinin ilçeye uzaklığı yaklaşık 35 km. civarındadır. Kaynakta ifade edildiği gibi Kusun Beye kışlak olarak verilen Eserkef (Eshabıkehf) kasabanın yerleşim alanı değildir. Kasaba Aladağlı ve İncirgediği (benim doğup büyüdüğüm köy) köyünün kuzeyindeki ovada Taşobası – Aladağlı – İncirgediği üçgeni arasında kurulmuştur.

atladi-gecti-esigi-gelin-aglatmasi-halil-atilgan-karaisali-ceceli-turkuleri
atladi-gecti-esigi-gelin-aglatmasi-soz-halil-atilgan-karaisali-ceceli-turkuleri
emelcik-halayi-halil-atilgan-karaisali-ceceli-turkuleri
emelcik-halayi-halil-atilgan-karaisali-ceceli-turkuleri
gide-gide-bir-sogude-dayandim-henk-havasi-halil-atilgan-karaisali-ceceli-turkuleri
gide-gide-bir-sogude-dayandim-henk-havasi-halil-atilgan-karaisali-ceceli-turkuleri
havayi-da-deli-gonul-havayi-nota-halil-atilgan-karaisali-ceceli-turkuleri

Kusun kasabasının yerini 1950'li yıllarda gördüm. 8–10 yaşındaydım. Babamla anam, Tahsin Ağa'nın tarlasına ot kazmaya gider beni de götürürlerdi. Tarla ören yerinde, köye uzaklığı takriben 3 km. O mevkiye "Ören" denilirdi. Zar zor ayakta kalan duvarlar, yıkılan taşlar daha dün gibi gözümün önünde. Çok iyi hatırlıyorum. İşte burası Kusun kasabasının kurulduğu yer. Bunu yıllar sonra anlayabiliyorum. Şimdi orada Kusun kasabasını hatırlatan sadece o büyük ören yeri ve ören yerinin hemen yanında Kusun Deresi var. Toroslar'dan çıkan bu dere güneyde Berdan Çayı'na kavuşuyor.

Yaptığım araştırmalara göre: Üçok'un oğullarından Kara İsa önce Mersin ilinin kuzeyine yerleşti. Yurt edindiği yere de kendi adını verdi. Cemaatin ilk yerleşim birimi de bura oldu. 1980 yılında Mersin merkeze bağlı Karaisalı köyü Mersin Asri Mezarlığı'nın hemen üstündeydi. Şehir merkezine uzaklığı 13 km. (Fakat şimdi köy şehre dâhil olduğundan Karaisalı köyü mahallelerle birlikte anılıyor.) Zaman içinde Karaisalı taifesinin bir kısmı Mersin merkeze 13 km. uzaklıkta olan yerde kaldı. Diğerleri ise Çeçeli'nin bulunduğu yeri kendilerine yurt seçti. Kara İsa Çeçeli'yi yurt seçtikten sonra oraya da kendi adını vererek Kara İsa'yı ölümsüzleştirdi. Hatırlanacaktır... Türkler yurt seçtiği yerlere aşiretinin ya da kendinin adını verir. Bu Türklerin önemli özelliklerindendir. İşte Kara İsa'da bu geleneğe uyar. Çeceli'nin bulunduğu yere yerleştikten sonra kendi adını verir. O zamana kadar Çeçeli olarak bilinen ilçenin adı bundan sonra Kara İsa olarak günümüze ulaşır. Zaman içinde de Karaisalı'ya dönüşür. Mersin ilinin Bozyazı ilçesine bağlı köylerden birinin adı da Karaisalı'dır. Buradaki Karaisalı köylülerinin de aynı oymaktan olduğu tahmin edilmektedir.

Ben; Karaisalı'yı 1956 yılında Düziçi İlköğretmen Okulu sınavlarına katılmak üzere geldiğimde tanıdım... O yıldan bu yana küçük değişikliklerin dışında gözle görünen bir gelişme kaydetmedi. Onun için de gariban memleketim ne uzadı ne de kısaldı. Kader çizgisini değiştirecek siyasi bir Karaisalı sevdalısı çıkıp da güllük gülistanlık yapıp köy havasından da kurtaramadı. Hep kendi yağıyla kıt kanaat hayatını idame ettirdi.

Karaisalı'yı son gelişimde biraz daha kabuğunu kırmış olarak gördüm. Meslek Yüksek Okulu, Sağlık Meslek lisesi, Kireç Fabrikası, DSİ'nin Nergizlik Barajı ve köylerdeki sulama tesisi, ilçe kalkınmasında tuzu ekmeği olan tesisler arasında yerini almış, ben de varım diye güreş minderine çıkacak bir Karaisalı harekâtını başlatmıştır. Bu da memleket hasretiyle yanıp kavrulan bizleri fazlasıyla memnun ve mesrur etmiştir.

Başta da söylediğim gibi Karaisalı kendine özgü yaşayışıyla Adana ilçeleri içerisinde ayrı bir özelliğe sahiptir. Bu özellik musiki ve folkloruna da yansımıştır. Çukurova'yı; Mersin-İskenderun sahil şeridinden, Güneydoğu Toroslar'ın eteklerine kadar uzanan mümbit topraklarla, bu toprakları kuzeyden bir yarım daire çizerek takip eden, İçel'in Taşeli Yaylası'ndan, Hatay'ın Amanos Dağları'na kadar uzanan sıradağlar şeridinin meydana getirdiği bir yerleşim birimi olarak düşünürsek, bu sınır içerisinde Karaisalı bozlakları ayrı bir özelliğe sahiptir. Bölge türkülerine bozlaklar yani uzun havalar hâkimdir. Yörenin halk müziği özelliklerine geçmeden bozlak ve Çukurova'da bozlak kavaramı üzerinde durmak gerekir.

Bozlak ve Çukurova'da Bozlak Kavramı

Divanü Lûgat-it -Türk'de bozlak:

Bozla: Ses vermek, bağırmak, bozlamak.

Bozlat: Böğürtmek.

Bozladı: "Titir bozladı, bağırdı." Dişi deve bozladı, bağırdı şeklinde ifade edilmektedir.

TDK'nun Tarama Sözlüğünde bozlak;

Çığırmak: Bağırmak haykırmak.

Çığırmak: Çağırmak, ses vermek, davet etmek, türkü söylemek, bir kimse hakkında iyi konuşmak, çığlık koparmak.

Yine Divanü - Lûgat'it Türk'de ; Çağırmak (Çığırmak).

Çakrıştı : Çakrıştı - Çıkruşur -Çıkrışma "Boy birbirge çakrıştı" = Boy halkı birbirine çağırdı. (Oğuzca -Çakrışur - Çakrışmak)

Çağıla : Bağırmak, çağırmak anlamında.

Dede Korkut'ta ise bozlatmak, böğürtmek manasında kullanılmaktadır.

Kırgızcada ise; "Botasın olgan tüyüdey bozlayı bozlayı kaldım men." Yavrusu kaybolmuş çalınmış bir deve gibi bozlaya bozlaya feryat figan içerisinde kaldım ben denmektedir. Şimdiki anlamıyla Orta Asya Türklerinde kullanılan bu sözcük, çeşitli Türk boylarıyla Anadolu'ya gelmiş ve de halen dilimizdedir.

Çukurova'da bozlaklar halk müziğinin temel taşıdır. Yöre özelliklerine göre çeşitlilik gösterir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla uzun hava tarzında söylenenler; makam, gayda, yüksek hava, ağız, bozlak olmak üzere beş grupta toplanır. Yöre uzun havaları böyle ifade edildiği gibi, halk ozanlarına, aşiretlere göre de adlar alırlar. Yöresel özelliklere göre: Senir Ağzı, Şafak Ağzı, Aşiret Gaydası, Üçgözoğlu Ağzı. Kişi adına göre Karacaoğlan, aşiret adına göre de Türkmeni ve Cerit Bozlağı konuyla ilgili çarpıcı örnekler olarak verilebilir.

Çukurova'da 18–25 kasım 1936 tarihinde araştırma yapan Bela Bartok (Küçük Asya'dan Türk Halk Musikisi) Bozlakla (uzun havayla) ilgili görüşünü şöyle açıklıyor.

"Bozlak hiç şüphesiz uzun havaya bağlı bir türdür. Doğrusu bozlak belirsiz bir kavramdır. Genel olarak denilebilir ki çoğunun güftesinde on bir heceli dizeler bulunur. Kesin bir yapısal biçimi vardır. Konu bakımından da sevda türkülerini andırır. Uzun hava ile bozlak kavramlarının çoğu kez birlikte anıldığı görülür."

Bela Bartok'un bu görüşü yukarıda söylediğimiz gayda, makam, bozlak, uzun hava, ağız gibi terimlerin aynı anlamda kullanıldığını da doğrulamaktadır.

Çukurova'da; Karacaoğlan, Elbeylioğlu, Türkmeni, Dadaloğlu çığırmak, bozlak (uzun hava-türkü) söylemek anlamında kullanılır. Okuyucu genelde bozlak söyleyeceğim, (uzun hava) şeklinde bir ifade kullanmaz. Bozlak, uzun hava için kullanılan bir terimdir. Bozla'nın "Ses vermek bağırmak, bozlamak" anlamına geldiği düşünülürse: Bozlak = Çığırmak şeklinde de düşünülebilir.

Çukurova'da iyi türkü söyleyenlere "bozuladı mübarek" denilir. Bu tabir Karaisalı yöresinde daha da yaygındır. Bozlak; hikâyeli türkü anlamında da kullanılır. Hikâyeli türkü söyleme, geleneksel olup, geleneği uygulamak ise, oldukça ustalık ister. Osmaniye'nin Düziçi ilçesinin Gökçayır köyünden Âşık Mehmet Ova ve yakın tarihte kaybettiğimiz Âşık Köroğlu (Mehmet Demirci) Çukurova'da hikâyeli türkü söyleme geleneğini yaşatanların en son halkasıdır.

Prof. Dr. Umay Günay, "XVII. Yüzyıl Saz Şairi Çukurovalı Karacaoğlan'la İlgili Bir Değerlendirme" adlı tebliğinde:

"Güney illerimizde Karacaoğlan, destan kahramanı gibi kabul görmüş, zaman içinde velilere ait özelikler de atfedilmiştir. Mutlu günler Karacaoğlan'ın Türküleri'yle kutlanırken hastalara da Karacaoğlan Türküleri okunmasının şifa vereceğine inanılmaktadır. Ayrıca mezarının dilek için ziyaret edildiği de bilinmektedir. Türkü söylemek anlamında Karacaoğlan Çığırmak deyimi kullanılmaktadır"

diyor. Böylece yukarıda bahsettiğimiz bozlak=çığırmak fikrimizi de doğrulamış oluyor.

Görülüyor ki; "Karacaoğlan Çığırmak" deyimi Çukurova'da yaygın olup diğer halk ozanları için de geçerliliğini korumaktadır. Karaisalı'da da yaygın olan "Karacaoğlan Çığırmak" tabiri ilçenin türkü sözlerini de etkilemiştir. Yöredeki uzun hava formundaki türkülerin sözleri genelde Karacaoğlan'a aittir.

Karaisalı'da İlk Derleme Çalışmaları

Karaisalı türküleri ilk defa 19–20 kasım 1936 yılında Macar Müzikolog Bela Bartok tarafından derlenmiştir. 2 kasım 1936 tarihinde Türkiye'ye gelen Bartok 18 kasım 1936 tarihinde Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses'le Adana'ya hareket etmiş, 18 - 25 kasım 1936 tarihleri arasında Adana Merkez, Osmaniye, Kadirli ve Mersin'de derleme çalışmaları yapmışlar. Tespitlerimize göre; Adana merkezde ilk dinlediği kaynak kişiler bulundukları yerlerden jandarma gücüyle getirtilerek derleme yapılmış. Hatta ne için getirildiklerini bilmeyen kaynak kişiler meseleyi anlayıncaya kadar hayli korkmuşlar. İşte o zaman bu korkuyu yaşayanlardan biri Karaisalı'nın Çatalan beldesinden Zekeriya Çulha, Kelköy'den (Aşağıyirikler) Partal lakabıyla bilinen Abdullah Karakuş'tur. Karaisalı'dan getirtilen Çulha ve Karakuş yöre türkülerini en iyi söyleyen iki kaynak kişidir. Zekeriya Çulha'dan 8 sözlü halk ezgisi, Kelköy'lü Abdullah Karakuş'tan da 5 halk ezgisi derlenmiştir. Böylece derlenen Karaisalı türküleri Bela Bartok'un tespitleriyle 1976 yılında Macaristan'da KIADO Akademisi tarafından "Bela Bartok's Folk Music Research in Turkey", (Bela Bartok'un Türkiye'deki Halk Musikisi Araştırmaları) "Küçük Asya'da Türk Halk Musikisi-Bela Bartok" adıyla yayınlanan kitaplarla da dünya müzik araştırmaları tarihi içinde yerini almıştır. Bu bakımdan Karaisalı'dan derlenen türkülerin halk müziği literatüründe ayrı bir yeri olduğu muhakkaktır.

Karaisalı'nın Çatalan beldesinden Zekeriya Çulha'dan Bartok'un derlediği türkülerin derleme tarihi 19–20 kasım 1936'dır. Derlenen türküler ise:

1- Nenni (Davulcular dama doldu.)
2- Ağıt (Gaplan geldi bağırmaya.)
3- Gidip gidipte geri arkana bakınma.
4- Üçgözoğlu Ağzı (Dinleyin ağalar da Üçgözolu manisini söyleyim.)
5- Bozlak(Yörü dilber yörü de yolundan kalma.)
6- Şafak Ağzı (İnerler giderler Çemiş özüne.)
7- Senir Ağzı (Yazın geldiği neresinden bellidir.)
8- Yeşillim Oyun Havasıdır.

19 – 20 kasım 1936 tarihinde Abdullah Karakuş'tan ise:

1- Evlerinin önü gaya.
2- Öküz aldım goşamadım.
3- Bileydim de Derinci'ye varmazdım.
4- Halay havası (Dereye indim de taş bulamadım.
5- Oyun havası (Galadan iniyordum) adlı halk ezgileri derlenmiştir.

Muhtelif zamanlarda benim derlediğim türküler ise:

Fadime.
Aman olda kara gözlüm aman ol.
Sarı Sultan.
Gide gide bir söğüde dayandım.
Yeşillim.
Sabah güneşi gibi anam doğup parlama.
Elmalar allanıyor.
Atladı geçti eşiği.
Pozantı'nın ırmağı coşar akar bulanır olarak sıralanabilir.

Zamanında Salbaş'ta PTT memurluğu yapan Abdurrahman Yağdıran'ın derlediği türküler ise "Karaisalı Karaisalı" adlı bir uzun hava, diğeri de "Nayıp'ın yeri tepe" adlı bir ağıttır.

TRT Ankara Radyosu THM ses sanatçılarından Hasan Özel, Pirili köyünden Adana İlimize, Karaisalı'da Halk Eğitimi Merkezi Müdürlüğü yapan Mehmet Erkoçak da "Yeşillim" adlı türküleri derlemişlerdir.

Bunlardan; "Gide gide bir söğüde dayandım", "Aman olda kara gözlüm aman ol", "Sarı Sultan" adlı türküler tarafımdan, "Yeşillim" adlı henk havası ise Mehmet Erkoçak tarafından TRT repertuvar kayıtlarına geçirilmiş, diğer derlemeler Çukurova Türküleri ve Bela Bartok'un adı geçen kitaplarında yayınlanmıştır.

Karaisalı Türkülerinde Yöresel Özellikler

Karaisalı, Toroslar üzerinde kurulmuş, Orta Anadolu illerine komşu olan yerleşim birimlerimizdendir. Çukurova'yla Orta Anadolu arasında köprü vazifesi görür. Bu yakınlık yöre havalarına da yansımıştır. Özellikle bozlaklarında Orta Anadolu etkileşimi hemen göze çarpar. Barak Dağı bozlakları (Menemenci, Türkmeni, Karacaoğlan) daha çok Orta Anadolu bozlaklarına benzer. Dağlık bölgeyle ova yerleşim birimlerinin ezgi karakterinde az da olsa farklılık görülür. Bölgede kırık havalara "Topuk Havası" ya da "Henk Havası" denilir. Topuk havaları ezginin hareketli ve oynak olduğunu ifade eder. Henk Havası ise genelde kadınların düğünlerde leğence çalarak söyledikleri ezgilerdir. Henk ahenkten gelmektedir. Toplu oynamada uyumu ifade eder. En yaygın olanları "Yeşillim" ve "Gide gide bir sögüde dayandım"dır.

Karaisalı yöresinde kadınların söylediği "Henk Havaları" daha çok düğün ve kına gecelerinde söylenir. Kadınlar daha çok ağıt, henk havası, topuk havası tarzındaki türküleri okurlar. Bozlaklar ise erkek ağzıdır. Bölgede daha çok sözleri Karacaoğlan'a ait bozlaklar söylenir. Bozlak söylemeye başlarken "aheyyyy" çekilir.

Yörede bozlaklar genelde ot kazarken, ekin biçerken, çift sürerken, halay çekerken söylenir. Halay çekerken türkü söylemek gelenektendir. Halay çekilirken atalım atılarak türkü söyleyecek kişi belirlenir. Atalım atılan kişi türküsünü bir dörtlük okuduktan sonra halay başı; öpsün, yakalamış, yıkanmış vb. benzeri sorular sorar. Halay çekenler de topluca nerden der. Halay başı; al yanaktan, gıdıktan, ya da dudaktan veya o bilir deyip öpülecek yeri türkü söyleyene bırakır. Sonra hep beraber ehey veya abooo gibi coşturucu sözler söylenerek türkü söyleyen mükâfatlandırılır. Türkü okunduktan sonra silah sıkılarak da okuyucu galeyana getirilir. Şimdi artık bu gelenek devam etse de devede kulak. Hem de halayda gençler türkü değil arabesk okuyorlar.

Karaisalı'da kırık havalar pek rağbet görmez. Türkü deyince muhakkak uzun hava akla gelir. Onun için de bölgenin halk müziği karakterine bozlaklar (uzun havalar) hâkimdir. Çatalan ve civarında söylenen bozlaklara "Sarı Mehmetli (Memmetli) havası" da denilir. (Sarı Mehmetli Karaisalı ilçesine bağlı Çatalan beldesine yakın bir köydür.) Yörede okunan bozlaklar şafak vakti tarlaya giderken çokça söylendiği için "Senir Ağzı", (Havası) "Şafak Ağzı" olarak da adlandırılır. "Sarı Sultan", "Fadime", "Aman Ol da Kara Gözlüm Aman Ol", "Havayı da Deli Gönül Havay"ı, "Pozantı'nın Irmağı", "Yörü dilber yörü de yolundan galma", "Küçükten görmedim ana kucağı" ve "Barak Dağı Bozlağı" en yaygın olanlarıdır. Bu türküler Emelcikli Muharrem Şirinkaya'nın, Neşet Damaksız'ın, Kırıklı'dan Mehmet Durhasan'ın, Ömerli'den İsmail Polat'ın Âşık Mansur'un, Çatalanlı Yaşar Karakuş'un, Kuşcusofulu'dan Ali Turna'nın, Pozantılı Cumali'nin sesinde en iyi şekilde nağmeleşerek yankılanır koyaklarda.

Karaisalı'da Cingöz, Nergizlik ve Karapınar'daki (Belemedik) Tahtacılar yörede mengi ve semah türü havaların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle bu bölgedeki Tahtacılarda "mengi" oldukça yaygındır. TRT repertuvarının 37. sırasına kayıtlı Karapınar'dan Hasan Kesen'den M. Sarısözen'in derlediği "Nergizlik Mengisi", repertuvar kayıtlarına "Halay Havası" olarak geçmiştir. Maalesef yanlıştır. "Mengi" bölge Tahtacılarının oynadığı ayinle ilgili bir oyundur. Usulü ise; 2 + 2 + 2 + 3 olmak üzere 9 / 8'liktir. Yörede başka aksak usule rastlanmaz. Ama mengilerdeki 9 / 8'likler Çukurova'nın halk müziği usul karakterini etkilemiştir. Tahtacıların kendilerine has semahları yoktur. Daha çok Malatya, Kahraman Maraş, Sivas ve Antalya'daki semahlar çalınır söylenir. Karaisalı'da: Mersin ve Erdemli Aladağ ve Pozantı ilçelerinin müzik karakteri hâkimdir. Yöre türkülerinde koşma ve mani türü türkü sözleri çoğunlukta olup sekizli hece ölçüsündeki sözler çok az kullanılmıştır.

Karaisalı'nın halk müziği özellikleri içinde ağıtların da önemli bir yeri vardır. Ağıt yakmak gelenektendir. Her köyde maharetli ağıt yakan birkaç kişi bulunur. Bunlara "yakımcı" denilir. Yakımcılar öleni, özellikleriyle anlatırlar. Yakımcıların dörtlükleri vurucu, sesi de güzelse "uğundu mübarek" denilir. Karaisalı'ya bağlı Fadıl köyündeki kavgada öldürülen, aşağıya da üç dörtlük olarak alınan Hacı Ali'nin (Haceli) ağıtı çok popüler olmuş, Fadıl'a uzak olmasına rağmen bizim köye (İncirgediği) kadar ulaşmıştı. Şimdi ise bu ağıt unutulmuş, geçmişi günümüze bağlayan bir köprü olarak hatıralarımızda yaşayan bir örnek olarak karşımıza çıkmıştır.

"Fadılın da önü dere
Çadır kurdum gere gere
Sen de yoksun gayri ağam
Kim gelecek koca eve

Kazası var da Çeceli
Üç kurşunmuş eceli
Yalvardım da dinlemedi
Üstüme gelme Haceli

Seni vuran dağlı mıydı
Kurşunları yağlı mıydı
Düşman üstüne geliyor
Elin golun bağlı mıydı"
 
Karaisalı ağıt yakmadaki maharetini halk ozanlığı geleneğinde gösterememiştir: Kadirli, Kozan, Feke, Osmaniye ülke çapında ozan yetiştirmesine rağmen, yöre bu konuda kör kalmış, halkın dini duygulara bağlılığı türkü söylemeyi, bağlama çalmayı kösteklemiştir. Söğütlülü Âşık Ali (Âşık Ali-Ali Şahin) ve Kuşcusoflu'dan Âşık Ali Turna taassup zincirini kırarak iyi bir başlangıç yapmalarına, destan yazıp satmalarına rağmen, yörenin geleneğe kapalı oluşu ve yakın çevrenin baskısıyla devam ettirmemişlerdir.

Sonuç

Gerek hayat şartları, gerekse çocuk okutma gibi sebeplerden oldukça etkilenen Karaisalılı çareyi şehre göçmekte bulmuş. Şehre göç, kültür kaybını da peşinden getirmiş. Şehirli olmaya çalışan vatandaş ise, arabesk kültüre yenik düşmüş. Zamanında şalvarıyla halay çeken Karaisalılı, kot pantolonla halay çekmeye, Türkmeni bozlak okurken "Fadime'nin düğünü" söylemeye başlamıştır. Bunlar, hızlı değişimin, devletteki çarpık kültür politikasının ortaya çıkardığı acı gerçeklerdir. Devlet kendi kültürüne sahip çıkıncaya kadar da bu acı gerçeklerle karşılaşmamız devam edecektir.

Kaynakça

Atılgan Halil: Çukurova Türküler (1) Adana Valiliği Yay. Burcu Ofset Ankara 1998; Bela Bartok: Küçük Asya'da Türk Halk Musikisi Çeviren Bülent Aksoy, Pan Yayıncılık İstanbul 1991; Bela Bartok's Folk Music Research in Turkey Research KIADO Akademisi Budapeşte 1976; Kesen, İsmail: Kaynak kişi Hasan oğlu. 1947 Adana -Karapınar (Belemedik) doğumlu.

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Tarsus'ta Halk Müzi...

Eklenme Tarihi 20 Mart 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
halil_atilgan
Halil Atılgan

Tarsus Çukurova'ya bağdaş kurmuş oturan verimli topraklar diyarıdır. Toprağına can eksen biter. Güneyinde Akdeniz, kuzeyinde Toroslar, batıda Mersin, doğuda Adana il sınırlarıyla çevrilidir. Mersin'e daha yakın olan Tarsus, Adana-Mersin arasında bir köprü gibidir. Adana'ya 40, Mersin'e takriben 30 km. olup nüfusu ikiyüzbine yakındır. Birçok şehir merkezinden büyük olmasına rağmen il olamamış şansız ilçelerimizden biridir. Geçmişten günümüze birçok kavimlere yurt olan Tarsus; şalvarıyla, şapkasıyla, cezeryesiyle, küncülü helvasıyla, bandırmasıyla (şeker sucuğu), üzümüyle, humusuyla, Çukurova'da ayrı bir özelliğe sahiptir. Şimdiye kadar adı hiç değişmeyen yerleşim birimleri içinde ilk sırayı alır. Geçmişle günümüz arasında önemli bir köprü görevi yapan yerleşim birimlerimizdendir. Çamlıyayla'nın (Namrun) ilçe olmasından sonra Toroslar'daki yerleşim alanlarının bir kısmını kaybetmesine rağmen, sınır ayırımı bölgenin kültürünü, halk müziğini ve oyunları etkilememiştir. Onun için biz de Tarsus'u ve Çamlıyayla'yı bir bütün olarak düşünüp konuyla ilgili değerlendirmelerimizi bu doğrultuda gerçekleştirdik.

Tarsus: Çukurova'da arabeskleşmeyi çok yaşayan ilçelerimizden biridir. Köylerin şehirle olan münasebeti ve taassup, yörenin halk müziğini olumsuz yönde etkilemiş, ilçe merkezine uzak köyler dahi bu kültür kaybından nasibini almıştır. Buna rağmen yöre halk müziği belirli bir yaş grubunun sayesinde ayakta durmaya çalışmaktadır.

Bölgede kırık havalara "topuk havası" denilir. Adı geçen yerleşim birimlerinin, Silifke'ye çok yakın olmasına rağmen o yörenin kaşık havaları Tarsus'ta kendini göstermez. Silifke'nin türkülü oyunları Tarsus'ta çalınıp söylense, oynansa da sadece bir fantezidir. Zira yöre halkı bu oyunları bilmez. Oynayanlar ise okulların halk oyunları ekipleridir.

Tarsus ilçe sınırları içindeki Çamalan ve Kaburgediği Tahtacıları'yla, Yenice Alevileri yöre halk müziğine semah ve mengi türleriyle ayrı bir renk katmıştır. Seyrekte olsa bölgede cemin yapılması semah ve düvaz türü havaların çalınıp söylendiğinin bir kanıtıdır. Ülkemizde Tarsus Tahtacılarının oynadığı Mengi, "Toros Mengisi" olarak kayıtlara geçmiştir. Menginin asıl kaynağı Adana ili Karaisalı ilçesi Nergislik köyüdür. Sözsüz olan bu ezginin güzel ve akıcı bir müziği vardır. Bazı mengiler sözlü olmakla birlikte Çamalan Tahtacılarının oynadığı bu ezgi sözsüzdür.

Balıkesir'deki "Pamukçu Bengisi" ile Toroslar'daki "Mengi" farklıdır. Genelde Tahtacı Mengisi olarak bilinen bu ezgi ritüeldir. Balıkesir'deki bengiler ise zeybek tavır ve üslubundadır. Onun için "Bengi" ile "Mengi"yi karıştırmamak gerekir.

Toros Tahtacı Mengisi semaha ayak açmak için dönülür. Mengiden sonra semaha geçilir.

Mengilerle ilgili bazı tespitler Sadi Yaver Ataman merhum tarafından yapılmış[1]: Aynen aktarıyorum:

"Bengi'ye kelime itibariyle benzeyen bir oyun da Mengi'dir. Mengi Alevi topluluklarından özellikle Tahtacıların oynadıkları bir oyundur. Aslında kadın – erkek oynanan bu oyun semaha benzer bir ifade taşımaktadır. Mengiye Menge diyenler de vardır. Mengi de toplu aslında karma Türk oyunlarındandır. Divan-i Lügat-it Türk de Mengi: Gidiş, hareket, koşma. Mangıg: Adım, manggu ebedi anlamına gelmektedir. Kırgızca'da da Manggı ebedi demektir. Bengi ebedi ve hayat suyu anlamında da kullanılmaktadır. Radloff'da Bang deyimini feryat etmek, haykırmak olarak kaydetmiştir. Mengi Uygurca da ulvi – semavi anlamına geliyor. Kazan Türkleri de Mengü diyor. Bu sözcükler Uygur, Altay, Macar, Yakut, Çağatay, Kazan, Mongol dillerinde çeşitleri vardır"

diyerek açıklamalarını devam ettiriyor.

Biz de bu konuyu açıklarken Mengi'nin bir ritüel oyun olduğunu semaha ayak açmak için dönüldüğünü söylemiştik. Sadi Yaver Ataman'ın açıklamaları da bizi doğrular mahiyettedir.

Toros Tahtacı Mengisi ender ezgilerden olup özgün bir örnektir. Toroslar'daki bütün mengiler sözlü iken sadece bu sözsüzdür.

Semah da Anadolu Alevi Bektaşilerinin cem ayinlerde Tanrı aşkıyla döndükleri mistik oyunlardır. Aslında semahı bir oyun olarak düşünmek de doğru değildir. Çünkü semah cemlerde uygulanan bir çeşit ibadettir.

Tarsus'ta Çamalan ve Kaburgediği, bölgede mengilerin merkezi gibidir. Çamalan'da: Çamalan Mengisi, TRT repertuvarının 37. sırasına kayıtlı Nergislik Mengisi, Menemenci, diğeri de Türkmen Mengisi (Silifke' deki Keklik Olsam Yuva Yapsam TRT repertuvar Sıra No: 858) olmak üzere üç tür mengi bilinmektedir. Mengilerin hepsi de 9/8'liktir. Bölgedeki Tahtacıların kendilerine has semahları yoktur. Daha çok Malatya ve Kahramanmaraş, Sivas ve Antalya'daki semahlar çalınır söylenir. Çamalanlı Âşık Talibi bu havaların en iyi ustası olup yapılan cemlerde de zâkirlik yapmaktadır.

Tarsus'ta: Mersin ve Erdemli Karaisalı, Aladağ ve Pozantı ilçelerinin müzik karakteri hâkimdir. Yörede bozlaklar, Karaisalı, Pozantı ve Aladağ ilçelerindeki kadar yaygın değildir. Pozantı'nın Irmağı, Havayı da Deli Gönül Havayı, Adana Karaisalı'dan derlediğimiz Fadime ve Sarı Sultan bozlakları bilinenler arasında ilk sırayı alır. Çukurova'nın diğer bölgelerine göre, burada bozlağın yaygın olmayışı, yörenin yetiştirdiği Tarsuslu Abdülkerim'in tanınmayışı, Tarsus Arabacı Ağzı denilen Sarı yıldız mavi yıldız batıyor ve Arkım ayıklandı suyum akmıyor gibi bozlakların da bilinmeyişi oldukça dikkat çekicidir.

1998 yılının mart ayında bölgede yaptığımız halk müziği derleme çalışmalarında da yöre bozlaklarını belirli bir yaş grubunun altındakilerin hiç bilmediği, halayda dahi delikanlıların piyasa havalarını söyledikleri görülmüş, Tarsus; Çukurova coğrafyası içinde olduğu halde, Çukurova'da yaygın olarak söylenen bozlakların bilinmediği tespit edilmiştir. Çukurova (Kadirli, Kozan, Feke, Düziçi, Adana merkez) âşıkların harman olduğu bir yer olmasına rağmen geleneğin Tarsus ve çevresinde bilinmeyişi yöre türkülerinin üretimini olumsuz yönde etkilemiştir. Araştırmalarımız esnasında Damlama köyünden Cebbar Yılmaz'ın, Kösebalcı köyünden Âşık Bayram'ın halk ozanı olduklarını söylemelerine rağmen bağlama çalmadıkları gözden kaçmamıştır. Bunun yanında Âşık Mahrumi mahlasıyla saz çalıp türkü söyleyen Necmettin Eser, Huzurkentli Ahmet Kocayel'in yöre halk müziğine katkılarını da göz ardı etmemek gerekir. Araştırma yaptığımız köylerde bağlama çalma, Çamalan Tahtacıları'nda tespit edilmiş. Geleneği yaşatmalarına rağmen, onlarda kendilerini yeteri kadar gösterememişler. Diğer köylerde bağlama çalana rastlansa da çalanlar da taassubun etkisiyle bırakmışlar.

Cumhuriyet döneminden önce yaşadığı tahmin edilen Tarsus'un Muzur (Damlama) köyünden Âşık Kerim'in saz çalıp türkü söylemesine ve de güçlü bir halk ozanı olmasına rağmen araştırmalarımız esnasında ona ait bir türkünün çıkmayışı dikkatimizden kaçmamıştır. Buna rağmen Âşık Kerim'in yaşadığı Damlama köyüne gidilmiş, torunlarından Ahmet Yağar ile konuşulmuş, şiirlerinin bir kısmı derlenmiş, maalesef Âşık Kerim'e ait bir türkü tespit edilememiştir. Bu da Tarsus ilçe sınırları içinde halk ozanlığı geleneğinin yeteri kadar yaygın olmadığı, konudan yöre halk müziğinin de olumsuz olarak etkilendiğinin bir kanıtıdır.

Tarsus halk müziğini olumsuz yönde etkileyen bir başka unsur da köy düğünlerinin davul zurnayla yapılmış olmasıdır. Orta Anadolu'da Silifke'de düğünlerde davul zurnanın yanında bağlama, keman vb. sazların kullanılması, çalanların düğünlerde türkü okuması yöre halk müziğini ayakta tuttuğu gibi, geçmişten günümüze türkü söyleme geleneğini de yaşatmış, yeni türkülerin de ortaya çıkmasını sağlamıştır. İşte bu benzer eksiklikler Tarsus türkülerini olumsuz yönde etkilemiş (Bazı ezgileri saymazsak) Huzurkent'teki Köselerli Aşireti'nin ürettiği ezgilerin dışına taşamamıştır.

Geçmişte Tarsus, Mersin, Erdemli'de kapsamlı bir araştırmanın yapılmayışı yöre halk müziğini olumsuz etkilemiş, bilinenlerin de unutulmasını sağlamıştır. TRT repertuvarına baktığımızda bu yöreden derlenmiş uzun hava hiç yok, kırık hava ise sadece iki tanedir. M. Sarısözen'in Nevit Kodallı'dan derlediği "Bugün Ayın On Dördü", Mersin merkezinden, Talip Özkan'ın Ahmet Kocayel'den derlediği "Gelinlik Kızlar Gelmiş" adlı ezgi ise Tarsus Köselerli (Huzurkent) köyünden kayıtlara geçmiştir. Bu da bölgede kırık havaların da zengin olmadığının bir kanıtı olmuş, bu kanaat günümüze kadar da gelmiştir. Ancak Huzurkent'te yaptığımız derleme çalışmaları yöredeki kırık havaların az olmadığını göstermiş, verilen kararı değiştirmiştir. Onun için Huzurkent kasabasındaki Köselerli Aşireti'nin bölgede ayrı bir yeri ve değeri vardır. Yöre sanatçısı Ahmet Kocayel bölge türkülerine; sazıyla sözüyle, türkü aşkıyla hizmet ederek, araştırarak bu kısır anlayışı değiştirmiş, türkülerle yörenin sesini daha geniş kitlelere duyurmayı başarmıştır. Kendisinden derlenen türkülerle Tarsus Halk Müziği azımsanmayacak bir repertuvar kazanarak Çukurova'daki ilçeler arasında kırık hava bakımından ilk sırayı almıştır.

Tarsus türkülerindeki sözlerin bir kısmı Karacaoğlan'a aittir. Bir kısmı ağıt karakterinde, bir kısmı da mâni türündedir. Tarsus Karacaoğlan bölgesi içerisinde yer almasına rağmen türkü sözlerindeki edebi estetik istenilen ölçüde değildir. Çukurova'da gelişen ve de günümüze kadar da gelen "Karacaoğlan Çığırmak" tabirinin bölgede bilinmeyişi de oldukça dikkat çekicidir. Karacaoğlan'ın Çukurovalı olması yöredeki türkü sözlerini ister itemez etkilemiştir. Tarsus Huzurkent'ten (Köselerli) Ahmet Kocayel'den derlediğimiz sözleri Karacaoğlan'a ait olan şu dörtlükler ben Karacaoğlan'ım diye haykırmaktadır.

"Amana da deli gönül amana
Kalmadı iyi gün devri zamana
Cevheri de denk ettiler samana
Yük masnıtı bulmaz toy olmayınca

Dinleyin ağlar zamâne azgın
Yiğidin başında döner bin kuzgun
Tohumu almış da tarlası bozgun
Yiğide ne dersin day'olmayınca

Karacaoğlan der ki yiğitler öğer
Açılmış meyvenin dalını eğer
Güzellik kıymatı bin altın eder
Netmeli güzeli huy olmayınca"

Yöre ozanı Çukurova'da yaşar da Çukurova'yı türkülerinde dile getirmez mi. Elbette getirir. Çukurova'yı dörtlüklerinde iplik iplik işler, açları doyurduğu, taşının toprağının altın olduğu Çukurova, Âşık Mahrumi'nin dilinde ve telinde nağmeleşir. Âşık Mahrumi:

"İşte geldim gidiyorum
Şen olasın Çukurova
Çok aşın ekmeğin yedim
Helâl eyle Çukurova

Sen olasın dile destan
Her tarafın bağın bostan
Haber geldi nazlı dosttan
Durmak olmaz Çukurova

Mahrumi derler adıma
Atladım bindim atıma
Varam o dostun yanına
Durmak olmaz Çukurova"

diyerek ona olan sevgisini, Çukurova'dan da habersiz gitmeyeceğini ifade etmeye çalışır.

Tarsus hem ovada hem de Toroslar'da yerleşim birimi olan bir ilçe merkezidir. Ovanın Toroslar'a bağlandığı yerler engebelidir. Eskiden bu engebeli arazilerin en güzel süsü kınalı kekliklerdi. İnsafsız avcılar bu kuşun da adı geçen yerlerde neslini tüketti.

"Kekliğim seker ağlar
Tüyünü döker ağlar
Anasız gelin olan
İçini çeker ağlar

Kekliğim uçar gelir
Yurdundan kaçar gelir
Gönül koşar ardından
Dağları aşar gelir"

dörtlüklerinde olduğu gibi yöre türkülerinde "kınalı keklik" hâlâ yaşamaktadır.

Tarsus üzümüyle de meşhur bir yöremizdir. Bu özellik çeşitli etkinliklerle dile getirilir. "Üzüm Festivali" münasebetiyle en iyi üzüm yetiştirene ödüller verilerek üretimin artırılması sağlanır. Adına izafeten bölgede yetişen "Tarsus Beyazı" aranan üzüm cinslerindendir. İşte Tarsus'un bu özelliği yakılan mânilere dahi konu olmuş, türkülerine de girmiştir.

"Tarsus'un üzümü
Salkım salkım düzümü
Çocukları atarken
Yumdum iki gözümü"

Yöre halkı türkülerinde, mânilerinde yaşadığı yöreyi de sıkça dile getirmiş, Tarsus adı da yerleşim birimi olarak halkın dilinde destanlaşmıştır.

"Tarsus'tan aldım ipek
Seviyorum seni pek
Yalancı deme bana
Sözüm vallahi gerçek

Şu Tarsus'un urganı
Hasırdandır yorganı
Çocukları sorar isen
Balıkların kurbanı"

Yöre halkı ağıt yakmakta da oldukça marifetlidir. Bu da halkın duygulu olmasından kaynaklanmaktadır.

Molla Kerim[2]: Çeliktaş Müfreze (Çete) Komutanıdır. Fettah takma adını kullanmıştır. Milli kuvvetlere ilk katılanlardandır. Tarsus'un müdafaasında 28. 7. 1920'de Fransızlar tarafından Tarsus Köprüsü'nde şehit edilmiştir. Şehit olan Molla Kerim'e anası tarafından yakılan ağıt bir ananın duygularını ne güzel dile getirmektedir. İşte birkaç dörtlük...

"Tayyareler bomba attı
Çeteler yere yattı
Yetişin Kavaklı köyü
Molla Kerim esir getti

Molla Kerim terki bağlar
Askerler silah yağlar
On iki bacısı var
Molla Kerim derde ağlar

Adana'dan yürüdüler
Yenice'yi bürüdüler
Molla Kerim esir oldu
İp takıp ta sürüdüler

Adana'nın arasında
Harp oluyor deresinde
Molla Kerim esir olmuş
Ağır yara neresinde"

Görüldüğü gibi Tarsus türkü sözlerinde ağıt karakterinde olanlar ağırlıklı olarak karşımıza çıkmaktadır. Molla Kerim'in ağıtından başka "Çetelerin Ağıtı", "Menemenci Yörük'ün Ağıtı" yörede en çok bilinenler arasında yerini alır ve nağmeleşerek bize ulaşır.

Ayrıca Tarsus uzun havalarının kırık hava bölümü yoktur. Urfa Divanı'ndaki gibi uzun havanın birkaç mertebesi bulunmaz. Mertebesi olmadığı gibi kırık havaların dörtlük aralarında gezinti yaptığı da görülmez. Dizi içinde seyir ne ise o paralelde yapılan açışlarla uzun havalar icra edilir. Önce ezgiyi serbest bölümde okuyup sonra hareketli bölümün bağlandığı tarzda ezgiler de yoktur. "Kalkın Turnam Kalkın Van'dan Sökülün"deki gibi ezgi türüne rastlanmaz. Oyun havalarının ve Tahtacı Mengilerinin dışında sözsüz kırık havası yok. Tarsus kırık havaları; Trakya, Konya, Yozgat Sürmelileri ve zeybekler gibi kendi bölgesinin kokusunu yansıtacak özelliğe sahip değil. (Oyun havaları hariç)

Tarsus'ta davul zurna, kaval ve bağlama halk çalgılarının başında gelir. Geçmişte bağlamaya göre kavalın Tarsus'ta daha yaygın olduğu bilinmektedir. Yöre halkının konar göçerliliği, taşınmasının kolay ve de volümlü bir saz olması kavalın Tarsus ve Toroslar'da. daha yaygın olmasını sağlamıştır Türkmen'lerin yerleşik düzene geçmesiyle hayvancılık azalmış, dolayısıyla kaval çalma geleneği de tarihe gömülmüş, çoban kavalı yerini bağlamaya bırakmıştır. Yöredeki taassup ve ozanlarda sözün ön plânda olması, bağlamanın yaygınlaşmasını engellemiş, geniş halk kitlelerine ulaşmasına mani olmuştur. Ayrıca köy düğünlerinin davul zurnayla yapılması, diğer halk çalgılarının yaygınlık kazanmasını engellemiş, klarnet, keman ve kabak kemane Silifke'de yaygın olduğu halde Tarsus'a girememiştir.

Geçmişte; Gazianteplilerin zambur, Hataylıların argun, Burdurluların sipsi dediği kamıştan (kargı) yapılmış düdüklerin de Tarsus ve Toroslar'da yaygın olduğu bilinmektedir. Ancak koruma altına alınmayışı, halkın geleneksel çalgılarına sahip çıkmayışı bu çalgıların unutulmasına neden olmuştur. Çalınmadığı gibi, bilen dahi kalmamıştır. Yazılı kaynaklar; yörede bulgarı ve çağur (Alevi semahlarında kullanıldığı bilinmektedir) denilen halk sazlarının varlığından bahsetse de araştırmalarımız sonunda bilinmediği, kısa saplı sazlara ise çöğür denildiği tespit edilmiştir. Geçmişte yaygın olmasına rağmen günümüze kadar ulaşamamış bu halk sazları maalesef çalanlarla birlikte kara toprağa gömülmüştür. Tarsus'un Silifke ile Çukurova arasında olmasına rağmen etkilenmeyişi, bu halk sazlarını Tarsus Yörüklerinin hiç bilmemesi oldukça dikkat çekicidir.

Sonuç olarak: Tarsus'ta kullanılmış ve kullanılan halk sazlarını sıralamak gerekirse: Bağlama ailesi, kaval, dilli düdük, davul zurna, deblek, (darbuka) def, kaşık ve kargıdan yapılan nefesli düdüklerdir. Bunlar içerisinde davul - zurna, bağlama ve kaval yörede oldukça yaygındır. Kabak kemane ve mey ise; ilçe merkezindeki Halk Eğitimi ve benzeri kurumlardaki halk müziği topluluklarında renk saz olarak kullanılmaktadır.

Yörede Tarsuslu Abdülkerim, Kaplan Tarsuslu, Fahri Işık, Ahmet Kocayel, Necmettin Eser, Sabahattin Akdağcık, Ahmet Çiçek, Niyazi Saltan, Gülcan ve Nurcan Opel ve Sabahattin Sağbaş, Zurnacı Selim, Davulcu Yusuf Usta, Zurnacı Recep Dinletir gibi halk müziği sanatçılarının çıkmış olmasına rağmen bunların da çoğunun Tarsus'un dışında yaşamaları, başı çeken birilerinin olmayışı, ilçe merkezindeki müzik faaliyetlerinin kurumlaşamaması gibi sebeplerden yöre halk müziğinin öksüz kaldığı ve de belirli bir platforma oturmadığı tespit edilmiştir.

Tarsus'un coğrafi konumu, Adana ve Mersin'e yakın oluşu yöre halk müziğini olumsuz etkilemiş. Konuya meraklı musîkişinasların daha çok Mersin'e, Adana'ya giderek bu hobilerini tatmin etmeye çalışmaları, yöredeki müzik faaliyeti yapan cemiyetlerin kurumlaşmamasına sebep olmuş, kendi bünyesindeki halk müziği ocağının tütmesini engellemiştir. Tarsus: 60'lı yıllardaki Tarsus Parkı'nda ki halk müziği performansını bir daha yakalayamamış, yörede çıkan türküler popülerlik kazanamadığı için Tarsus halkı kendi türküsünden haberdar olamadan yaşamış. Hatta bir Tarsusluya "Tarsus'tan bir türkü biliyor musun" denildiğinde "hayır" cevabını vermek durumunda kalmıştır. Dileriz bu çalışma konuyla ilgilenenlerin dikkatini çekecek, Tarsus Türküleri'nin daha geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağlayacaktır.

Notlar

[1] Sadi Yaver Ataman,10 Türk Halk Oyunu, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları, İstanbul 1975.
[2] Molla Kerim: Çeliktaş Müfreze (Çete) Komutanı'dır. Molla Kerim Tarsus'un Karabucak köyünden olup Abdurrahman Kâhyanın oğludur. Fettah takma adını kullanmıştır. Milli Kuvvetlere ilk katılanlardandır. Tarsus'un müdafaasında 28 temmuz 1920 tarihinde Fransızlar tarafından Tarsus Köprüsünde şehit edilmiştir. (Kasım Ener, Çukurova Savaşları'nda Adana Cephesi, Türkiye Kuvayi Milliye Mücahit ve Gazileri Cemiyeti Yayını, Sinan Matbaası, Ankara 1970.) Molla Kerim anısına Tarsus'ta bir okula adı verilmiştir. Tarsus Kerim Çeliktaş İlköğretim Okulu Müdürlüğü'nden edindiğimiz bilgilere göre "Molla Kerim Tarsus'un Sıra köyündendir. Kusun Savaşına katılıp Tarsus Müdafaasında şehit düşmüştür" denilmektedir. Her ne kadar kaynak Molla Kerim'in Tarsus'un Karabucak köyünden olduğunu söylese de bizim mart 1998'de Tarsus ve civarında yaptığımız folklor araştırmaları sırasında da Molla Kerim'in Tarsus-Sıra köyünden olduğu tespit edilmiştir.

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Halil Atılgan kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?