Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Leyla'nın güzelliğine ancak Mecnun gözüyle bakmalısın ki onu seyretmenin sırrı sana da görünsün. SADİ

Yaşasın Vuvuzela!

Eklenme Tarihi 13 Temmuz 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

a-yilmaz-soyyer-yasasin-vuvuzela

Yrd. Doç. Dr. A. Yılmaz Soyyer

Vuvuzela ismini ilk defa 2010 dünya kupasının açılış maçında bir daha hiç unutmamak üzere işittim. Maçı anlatan zavallı spiker fonda kulakları sağır eden arı uğultusunu andıran sesin 62,5 cm. boyunda "Vuvuzela" isimli bir Afrika halk çalgısından çıktığını açıklamaya çalışıyordu. Bizim zurnaya benzeyen ancak notaları basmaya yarayan delikleri olmayan bu çalgı elbette ağızla çalınıyordu. Ses o kadar alışılmadıktı ki, ancak televizyonun sesini tamamen kapadıktan sonra maça kendimi verebildim. Benim için futbol tamamen seyirlik bir oyun. Çocukluk dönemim haricinde hiç takım tutmadım ama futbol maçlarını tıpkı tiyatro ya da film izler gibi hep seyrettim. Seyrederken de çoğu kez televizyonun sesini tamamen kapatırım. Zira maç anlatıcılarının yapay bir heyecanla süslenilmiş Türkçe fonetiğine hiç uygun düşmeyen tonlamalarla dolu seslerine tahammül edemiyorum. Hele Alman liglerindeki maçları anlatırken o takımlarda oynayan Türk kökenli futbolcuları ön plana çıkarmaları, daha doğrusu koca bir takımı, orada oynayan bir Türk kökenli oyuncudan ibaretmiş gibi sunmaları beni çıldırtıyor. Bu naif ve sakil milliyetçiliğin futbol sahalarından bütün alanlara yayıldığını hissetmekteyim. Futbol sektöründeki tek olumsuz tutum bu değil elbette daha da beteri var...

Hayatım boyunca yalnızca bir defa maç izlemeye gittim ve tövbekâr oldum. Çünkü yanımda, çevremde yani bütün tribünlerde, üstelik bir çığırtkan -adına amigo diyorlar- tarafından yönetilen kitlelerin koro halinde en galiz, ağıza alınmayacak küfürleri etmesini bir daha işitmek istemedim. Bu yüzden de maçları hep televizyondan izledim. Milliyetçilik eğer bir kültürün geliştirilmesi, inceltilip zarifleştirilmesi ve bu haddeden geçmişçesine işlenmiş bilgi ve sanat verimlerinin gurur ve övüncünün nesilden nesile taşımasıysa ben de bir milliyetçiyim. Ancak bırakın milli kimliklerini bireysel kimlikleri bile oluşmamış sokak kabadayılarının, külhanbeylerinin, sokak serserilerinin futbol sahalarında kendilerini ifade biçimleri haline gelmiş bir içi boş ideolojinin asla yanında değilim. Spor taraftarlığı bu maço ve edepsiz tavırdan uzaklaşmalıdır. Taraftar dediğin, hakeme söver, rakip futbolcuyu döver, stadyumu ateşe verir anlayışı tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.

Evet, bu bir hastalıktır ancak bu hastalığın tedavisi kolay değildir. Seneler sürecek bir eğitimle üstesinden gelinebilecek bir sorundur. Seneler dolayısıyla da nesiller boyu bu tedavinin beklenmesi gerekecektir. Lakin geçici ama etkili bir çözüm de 2010 dünya kupasıyla birlikte ayağımıza gelmiş bulunmaktadır. Bu çözüm vuvuzeladır. Maç başladığı andan itibaren o arı vızıltısını andıran sesten başka hiç bir şey duyulmamaktadır. Öyleyse taraftarların amigolar yönetiminde ettiği küfürler de bu alet sayesinde boğulup gidecektir. Devlet yetkilileri hemen karar almalı takım idarecileriyle görüşerek stadyumlara bu aletle gelecek seyircilerin bilet ücretlerinde indirime gitmelidirler. Belki "Vuvuzela" denilen sinir bozucu alet bir futbol enstrümanı olarak gelenekleşecektir ama bu sayede de küfürleşmelerden kurtulunmuş olunacaktır.

Ben bunları düşünürken yazıya koymak üzere bir "Vuvuzela" resmi çekmek istedim. Ancak yaşadığım şehrin valisi Sayın Ali Haydar Öner'in Isparta'da "Vuvuzela"yı yasakladığını öğrendim ve fotoğrafı da çekemedim. Kendileri dostluğumuz bulunan çok değerli bir devlet adamıdır. İlk görüşmemizde durumu anlatıp bu karardan vaz geçmelerini sağlayacağım. Hep beraber haykıracağız: "Vuvuzela gelecek küfür bitecek!"...

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg

Satranç

Eklenme Tarihi 13 Haziran 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
a-yilmaz-soyyer
Yrd. Doç. Dr. A. Yılmaz Soyyer

Yirmi yıl önce genç bir asistan olarak Urfa'ya gitmiştim. Kaldığım üç yıl içerisinde Şark'ın en esrarlı köşelerini bu şehirde gördüm desem inanın ki mübalağa etmiş olmam.

Defalarca yazdığım için yazılarımı takip edenler bilir: Fakir, iflah olmaz bir musiki tutkunudur. Bilhassa klasik Türk musikisini hem çok sever hem de bir parça anlarım. Türküler ise klasik nağmelere yaklaştıkları oranda ruhuma daha fazlar etki ederler.

Urfa'ya gelinceye kadar geçmiş zaman TRT'sinin "Türk sanat müziği" ve "Türk halk müziği" şeklinde yaptığı ve anlamsız bir ısrarla her sanatçıya dayattığı ayırımın ortadan kalkıp tek bir Türk musikisinin var olduğunu bilmezdim. Kazancı Bedih'den

Nice bu hasreti dildar ile giryan olayım
Yanayım aşkın ile büryan olayım

Görmedim gül yüzünü âhü fiğan etmedeyim
Akıdıp göz yaşımı dert ile nalan olayım

beyitleriyle uzayıp giden hicaz gazeli dinleyince TRT'nin adeta bir sed gibi kültürün önünü tıkadığını gördüm. Kazancı Bedih'in gazeli klasik Türk musikisi formunda ama türkü lezzetindeydi.

Urfa'da, Anadolu'da artık unutulmaya yüz tutmuş bir Şark geleneğini gördüm. Kahvehanelerde satranç oynanıyordu. Global emperyalizmin Anadolu kıraathanelerine sinsice sokup insanımızı derin düşünceden yani tefekkür ve teemmülden uzaklaştıran iskambil kartları, o yıllarda bazı Urfa kahvehanelerine misafir, pardon ev sahibi olmamıştı. Sıcak yaz günlerinde güneş batmaya yüz tutunca o kahvehanelere gidip, satranç oynayanları seyrederdim. Ben satrancı seyretmeyi sevsem de oynamayı pek beceremem ama Ankara ve İstanbul'da çok satranç oyunu seyretmişliğim vardı.

urfa-satranc-a-yilmaz-soyyer-satranc

Burada oynanan satranç çok garibime gitti. Ne açılış, ne de oyun kuruş Batılı satranççılarınkine benziyordu. Burada hiç bir satranç eğitimi hatta hiç bir eğitimi olmayan inşaat işçileri, hamallar ve esnaf büyük bir beceriyle bu oyunu oynuyordular. Karşısına çıkmaya cüret ettiğim bir inşaat işçisi 12 hamlede beni mat edivermişti. Tıpkı musikide olduğu gibi satrançta da bir özgünlük vardı burada.

Satranç "hikmet"in oyunudur. Eğer ciddi felsefeciler, düşünce insanları yetiştirmek istiyorsak mutlaka bu oyunu okullara ders olarak koymalıyız. 12 hamlede yenildiğim işçi bana başka dersler de verdi. İlahiyat fakültesinde asistan olduğumu anlayınca kelam yani teoloji konuşmaya başladı benimle. Kaçak medreselerde Arapça öğrenmiş, fıkıh okumuş, kelam okumuş. İtiraf etmeliyim ki Arapçası benimkinden çok daha iyiydi. Tek eksiği resmi diplomalardan mahrumiyetiydi. Biz İlahiyat fakültesinde felsefe ağırlıklı bir teoloji tavrı benimsedik, o farklıydı, her görüşünü ya bir ayete ya da bir hadise dayandırıyordu. İkna konusunda ben aklı kullanırken o nakli yani nassı kullanıyordu. Yaratılıştan tecelliye kadar pek çok konuyu konuşmuştuk, İbn Arabi'yi biliyordu. Bana "burada çok derviş vardır ama ben onlardan değilim" demişti.

Daha sonra o dervişleri tanıdım, özellikle de bugün hakka yürümüş bulunan Kâdirî mürşidi Şeyh Sodi'yi... Çorap satarak hayatını idame ettirirdi, yüzlerce müridi olduğu halde hiç birinden tek kuruş yardım kabul etmezdi. Şark'ın bu bilge adamıyla bir düğünde tanışmıştık. Elinde bendiriyle ne güzel şarkılar, ilahiler, nefesler okumuştu. Nefesler deyince şaşırmayın Kâdirîler de Alevidirler.

Yıllar sonra 2006'da bir sempozyum münasebetiyle Urfa'ya tekrar gittim. Sempozyumdan bulduğum ilk fırsatta derhal kahvehaneyi boyladım. Hala satranç oynanıyordu. Nasıl sevindim bilemezsiniz...

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Kabak Tekkesi

Eklenme Tarihi 23 Mayıs 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
a-yilmaz-soyyer
Yrd. Doç. Dr. A. Yılmaz Soyyer

Geçen hafta Manisa'daydım ve Celal Bayar Üniversitesi'nin düzenlediği "Balkanlarda Türk Varlığı Sempozyumu"na katıldım.

Manisa gibi Osmanlı'nın en önemli merkezlerinden ve şehzadeler şehri olan bu güzel yeri gezip dolaşmamak elbette mümkün değildir. Manisa'da ta öğrencilik yıllarından itibaren arkadaşım, kardeşim, dostum olmuş M. Veysi Dörtbudak vardır. Üniversitede öğretim görevlisi olan bu güzel insan tam anlamıyla bir kültür âşığıdır. Aslen yine bir klasik kültür diyarımız olan Şanlıurfalı olup bugün artık Manisa'ya yerleşmiş bulunmaktadır. M. Veysi Dörtbudak katiyen boş durmaz, her yıl ya birkaç tane klasik Türk musikisi konseri ya da tasavvuf sempozyumu düzenler.

Bir kaç yıl önce kurmuş bulunduğu MEDAR (Mevlana Düşüncesi Araştırmaları Derneği) ile ekim ayında muhteşem bir sempozyum için koşuşturmaya başlamış bile. Bu dernekte tasavvuf kültürümüzü yaşatıp yeni nesillere aktarma yolunda faaliyetler yapmaktadır. Derneğin http://www.medar.org.tr/ den ulaşılabilecek bir sitesi var. İnceleyenler "Sufi Araştırmaları Dergisi"ne ulaşıp inceleyebilir ve yazı gönderebilirler. Bu sayfalarda bir de "MEDAR yalnızca Hz. Pir Mevlânâ Celâleddin Rûmî'yi bilimsel olarak incelemek ve ilmî platformlarda tanıtmak, dünyanın kabul ettiği bu Türk büyüğüne layık olabilmek için çalışmaktadır." yazısı yer almakta. Fakir de zaman buldukça yazı yazmayı taahhüt etmiş bulunmaktadır.

MEDAR, 300 yıl kadar önce Pilavcı Hacı Hüseyin tarafından yaptırılan ve bir Uşşaki mekanı olan Kabak Tekkesi'nde faaliyet göstermekte.

a-yilmaz-soyyer-kabak-tekkesi
a-yilmaz-soyyer-kabak-tekkesi
a-yilmaz-soyyer-kabak-tekkesi
a-yilmaz-soyyer-kabak-tekkesi
a-yilmaz-soyyer-kabak-tekkesi
a-yilmaz-soyyer-kabak-tekkesi

Tekke restore edilmeden önce tam bir harabeymiş, şimdiki hali çok güzel. Fotoğraftan da anlaşılacağı üzere küçük bir yer ama çok sevimli ve esrarlı bir havaya sahip. İçeri girer girmez sizi karşı duvara hak edilmiş (kazınmış) ve yapıldığı zamandan beri orijinal kalmış bir "Meded Ya Ali" yazısı karşılıyor. Uşşakilik Alevi bir tarikat, yani silsilesi Hz. Ali efendimize çıkmakta. Arkanızı döndüğünüzde ise Kandiye (Girit) Bektaşi Tekkesi'nden getirilmiş bir levhayla karşılaşıyorsunuz. Orada aynalı (simetrik) yazıyla Ali yazıyor. Bendenizin fotoğrafının yanındaki bu tabloda belli belirsiz bir insan başı figürü var. Mesnevi sohbetlerinin en güzel unsurlarından biri de tekkeyle özdeşleşmiş bulunan "kabak şerbeti" ikramı... Hibiskus çiçeği, tarçın, karanfil, zencefil, şeker ve daha pek çok karışımdan oluşan bu şerbetin 300 yıllık olduğunu zannetmeyin. Aksine tamamen Veysi dostumun icadı... Uşşaki tekkesine girmiş bir "bidad" lakin bidad-ı hasene... Çünkü tadı ve kokusu çok hoş...

MEDAR yalnızca sempozyumlar ve internet dergiciliği yapmıyor, bir eski geleneğimizi de titizlikle sürdürüyor. Her çarşamba akşamı "mesnevi takriri" yapılmakta, Prof. Dr. Mustafa Yıldırım hoca Hz. Mevlana'nın Mesnevi'sinin şerhi üzerine sohbetler yapmaktadır. Mesnevi Osmanlı döneminde her Alevi tekkede mutlaka okunan bir kitaptı. Bu geleneğin eski bir Uşşaki tekkesinde sürdürülüyor oluşu çok önemlidir.

Hem İbn Arabi'nin hem de Mevlana'nın eserleri klasik kültürümüzün temellerini oluşturmaktaydı. Bugün entelektüel bağlamda bu kültür verimlerinin yeniden ele alınıyor oluşu önemsenmesi gereken bir durumdur.

Gençlerimiz, İbn Arabi'den Hacı Bektaş Veli'ye kadar bütün tasavvuf kaynaklarını öğrenmeli ve onların düstur edindiği inanışları hayatlarında kullanmalıdırlar. Eskiyi aynen kurmak hem gereksizdir hem de mümkün değildir ancak yeniden ele alınarak gençlere aktarılacak bir tasavvuf geleneği modern Türk düşüncesinin oluşumuna da hizmet edecektir. Kabak Tekkesi yeniden kurulamaz, kurulmamalıdır da lakin MEDAR'a ev sahipliği ederek Mustafa Yıldırım hocanın yepyeni mesnevi yorumlarına şahitlik etmeyi sürdürecektir...

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Bir Mayıs

Eklenme Tarihi 02 Mayıs 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
a-yilmaz-soyyer
Yrd. Doç. Dr. A. Yılmaz Soyyer

Bir gariban balıkçının oğluyum, balıkçı deyince, gemi sahibi falan sanmayın, kâh kıyıda ağ tamir eden, kâh gece boyunca birilerinin teknesinde yevmiyeyle balığa çıkan bir adamın... Doğal olarak gençliğimde işçi sınıfının ve destekçilerinin safında bulunmam gerekirdi ama ben tam aksine ülkücülerin arasında yer aldım. Onların arasına katıldığımda 14 yaşındaydım ve yıl 1974 idi. Mahallemizde devrimci ve ülkücü ağabeyler yavaş yavaş bizim yaşımıza kadar uzanan gençleri –aslında çocukları- örgütlüyorlardı. Devrimciler tam da bizim ailemizin şartlarını vurgulayarak yoksul ve ezilmişleri direnişe çağırıyorlardı ama hayat biçimleri bizim ailemize uygun değildi. Çoğu ateistti, agnostik bile değil tam anlamıyla din karşıtı... Daha sonra Karl Heinrich Marx'ın bir rahipten ödünç aldığını öğreneceğim "Din toplumların afyonudur" sözünü tekrarlayıp duruyorlardı. Ne ben ne de devrimciler o rahibin bu sözü feodalite ve burjuvaziyle kol kola olan kilise için söylediğinin farkında olacak durumda değildik. Ben de öbür tarafa geçtim. O günlerde bir gün gelip bir "1 Mayıs" yazısı yazacağımı söyleseydiler inanmazdım...

Sonra hepimizin üzerinden 12 Eylül geçti... Ben de tam o süreçte İlahiyat Fakültesi'ne girdim ve felsefe okumaya başladım orada... Felsefeye giriş, sistematik felsefe, felsefe tarihi, İslam felsefesi, din felsefesi, klasik mantık, tasavvuf derken bir gün değişmiş olduğumu farkettim. Daha doğrusu 12 Eylül darbesinden sonra yeniden toparlanmaya çalışan ülkücü arkadaşlarım beni aralarından kovarak fark ettirdiler. Bir kaç yıl "ben sizdenim" diyerek direndim fakat sonra onların haklı olduğunu anlamaya başladım...

Demokrasiyi ve bireyselliğin önemini keşfetmiş, bu istikamette evrilmiştim. Ülkücü-devrimci ayırımı 12 Eylül sonrasında da belli bir keskinlikte devam ettiğinden devrimcileri ilk kez askerde tanıdım. Onlar da ilk kez ilahiyat fakültesi okumuş bir ülkücüyü tanıyorlardı. Ben onların dinsiz ve vatan haini olmadıklarını, onlar da benim Taliban kadar yobaz ve Hitler gibi ırkçı - kafatasçı olmadığımı gördüler. Hatta Türklük meseleleri konuşulurken bazen onların gerisinde bile kalıyordum...

Oraya gelinceye kadar ben emperyalizm bağlantılı derin yapılanmaların durumunu fark etmiştim. Özellikle Bektaşilik konulu doktora tezimin hazırlık döneminde, -tez konum olmamasına rağmen- Çorum olaylarını derinlemesine inceleyebilmiştim. Orada en masum olanlar inanın şehri yakan ayak takımıydı. Aptallar, akıl fukarası oldukları için bence yaptıklarından sorumlu tutulamazlar bile...

Artık, 1977'de "kanlı 1 Mayıs"ı kim tezgâhladıysa Çorum'u da onların yaktırdığına inanıyorum. Bugün 1 Mayıs ve ben sabahtan beri NTV'yi, CNN Türk'ü, Haber Türk'ü TRT 2'yi münavebeli olarak izliyorum, kanallardaki bütün katılımcılar benimle aynı kanaatte. 

Ekranlardaki görüntüler çok güzel; ne geçmiş yıllarda yüzlerinde maskeler, ellerinde sopalarla ortalığı tahrip eden Marksist tarikatlerin meczupları mevcut, ne de onları kovalayıp üzerlerine su sıkmakla meşgul olan polisler... Ben hiç Marksist olmadım, şu an da değilim ancak çoğunluğu Marksist-Sosyalist olan bu kitlelerin bu günkü olgunluğunu alkışlıyorum. Demokrasiye ve demokratik bir ortamda yeniden sistemleşecek sendika hareketlerine çok ama çok ihtiyacımız var. Özellikle, birer dernek hüviyetindeki memur sendikalarının derhal ama derhal gerçek bir sendika yapısına kavuşması lazım... Bütün çalışanların "1 Mayıs'ı kutlu olsun", dolayısıyla bir bilgi işçisi olarak benim de...

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

Cumhurbaşkanlığı ...

Eklenme Tarihi 19 Nisan 2010

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
a-yilmaz-soyyer
Yrd. Doç. Dr. A. Yılmaz Soyyer

Malumunuz cumhurbaşkanlığı armasında on altı yıldız bulunmakta ve bu yıldızlar tarih boyunca kurulmuş 16 Türk devletini simgelemektedir. Bir milli devlet, üstelik laik bir milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'nin köklerine vurgu yaparak tarihi sürecini cumhurbaşkanlığı armasında simgelemesi önemli bir durumdur; ancak bunu yaparken bir inanç vurgulu imparatorluk zihniyetiyle davranmaması gerekmektedir.

Osmanlı, yarı din devleti denilecek bir yapıydı. Onun inanç zeminine ters düşecek toplulukları reddedip yok sayması elbette anlaşılabilir bir durumdur. Bu çerçevede "Kızılbaş cenahı" ya da "yukarı canip" olarak adlandırdığı Safevi Devleti'ni sevmeyerek adını dahi anmak istememesi onun açısından makul bir şeydir. O da zaten İran'da hüküm sürüp kendisiyle uzun yıllar savaşan Kızılbaş Safevileri asla kendisinden saymamıştır.

Ancak 1923 yılında kurulup kendisini tarihte Türkçe konuşan ilk topluluklara kadar götürerek temellendiren Türkiye Cumhuriyeti'nin, bütün yönetim kadrosu ve halkının da çok büyük bir kısmı Türkmen olan bir devleti cumhurbaşkanlığı armasında temsil ettirmemesi çok garip bir tutumdur.

Hâlbuki bugünkü Anadolu halkının Selçuklu ve Osmanlı toplumu ne kadar dedeleriyse Safevi halkı da o kadar dedeleridir.

Kaldı ki, 1494-1858 yılları arasında Hindistan'da yani Osmanlı Türkleri Anadolu'dayken bambaşka bir coğrafyada hüküm süren Babür devleti bu armada yerini almıştır.

Zannım unutulmuş olabileceği yönündedir aksi takdirde bir laik ve milli devletin kendi vatandaşlarının azımsanmayacak bir miktarının manevi bağımlılığı bulunan, hatta onlara inanç önderliği etmiş bir devleti kendisinden saymaması düşünülemeyecek kadar abes bir şey olur.

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran aydınların klasik devlet geleneğinden gelen endişelerle devleti koruma uğruna tek inanç sistemi etrafında birleşmeyi arzulamış olmaları da o dönem için –zorlanarak da olsa– yadırganmayacak bir şey sayılabilir. Lakin aradan neredeyse yüz yıl geçtikten sonra kökenlerini hala laiklikle tahkim edememiş ve bu yüzden de vatandaşları arasındaki farklı inanç biçimlerini öteki sayan bir devlet kabul edilemez. Eğer gerçek bir birlik isteniyorsa Türkiye'de yaşayan ve Kızılbaş olmayan halkın Safevi Devleti'ne saygı duyması en azından tahammül göstermesi yolunda çaba harcanmalıdır. Bu da tarihin nesnel bir bakış açısıyla ele alınıp genç nesillere anlatılmasıyla olabilir. Daha doğrusu genç insanların tarihi bilimsel yöntemlerle araştırması teşvik ve temin edilmelidir. Değilse sadece ideolojik bilgileri okullarda öğretmeye devam etmiş oluruz.

Ben, hükümetin Alevi açılımını ciddi bulan ve destekleyen biriyim. Özellikle Sayın Faruk Çelik ve danışmanı dostumuz Necdet Subaşı'nın çabalarının samimiyetinden kuşku duymamaktayım. Son günlerde "bir jest gerekli" söylemi her problemli konuda ön plana çıkarılan bir slogan oldu. O zaman biz de Alevi açılımında bir jest bekleyerek, 17. yıldızın cumhurbaşkanlığı armasına konulmasını dillendirelim. Madımak meselesinden cemevlerine kadar çözüm bekleyen sorunlara böyle bir jest bir bahar meltemi serinliği getirecektir. Üstelik bu teşebbüs para pul da istememektedir. Cem evlerine statü, Alevi dedelerine maaş için ciddi miktarlarda para gerekebilir ama Safevi yıldızı armamıza bedava eklenir.

Bu işin yolunu bilmiyorum lakin her nasıl olacaksa bir an önce yapılmalıdır. Meclis karar verecekse –mesela– anayasa paketine bir madde daha eklenebilir. Ne dersiniz?

Google Link megosztása: Del.icio.usTwitterFacebookDigg
 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : A. Yılmaz Soyyer kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?