Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
İki günü eşit olan ziyandadır. Hz.MUHAMMED

Dünya Çapında Özlem "ve Hüzün": La Paloma

Eklenme Tarihi 21 Kasım 2010

Dünya Çapında Özlem "ve Hüzün": La Paloma

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

[Hasan Gürgenarazili] Bugün size dünyanın en çok çalınan "hüznün, özlemin ve aşkın" aynı zamanda da protestonun şarkısından, ilk kez Julio Iglesias de la Cueva'nın yorumuyla tanıştığım daha sonra Elvis Presley, Dean Martin, Freddy Quinn ve Hans Albers'in yorumlarıyla dinlemekten bıkıp usanmadığım "trans-kültürel" bir şarkıdan, "La Paloma"dan söz etmek istiyorum: Sigrid Faltin'in yönettiği, "La Paloma. Sehnsucht. Weltweit. / La Paloma. The song. Longing. Worldwide. / La Paloma. Añoranza. Mundial." adlı; Almanca ve İngilizce sürümü 93 dk. 35mm Dolby Digital, İspanyolca versiyonu 86 dk. olan bir belgesel filmden de aynı zamanda.

Küba'da Sebastián de Yradier (ölm. 1865) tarafından bestelenen 150 yıllık bir şarkı, La Paloma.

İspanyol - Basklı müzisyen Sebastián de Yradier (Sebastián de Iradier y Salaverri), 1809 Lanciego'da (Rioja) doğmuş. Madrid ve Paris'e gitmiş. 1850 - 1860 yılları arasında Amerika turnesine çıkmış. Küba'dayken, "La Paloma"yı bestelediğine inanılıyor. Ardından Bask'a dönmüş ve 1865 yılında unutulmuş bir şekilde ölmüş.

Gelelim "La Paloma"ya:

Günümüzde Zanzibar'da bir düğün, Romanya'da ise bir cenaze töreni "La Paloma" ile nihayetlenirken; o, Meksika'da yeni seçilen Devlet Başkanı'na karşı "ideolojik" bir tepkiyi dile getiriyor. Aynı zamanda Almanların favori şarkısı. 2003, Bild gazetesi okuyucuları, "La Paloma"yı yüzyılın şarkıları arasında konumlandırdı. Kuzey Almanya'da bu Freddy Quinn ve Hans Albers'de ifade bulan denizci romantizmiyle ilgisi olmayan denizciliğe ve onun özgürlüğüne ait bir simge.

"La Paloma" niçin değişik tenlerdeki ve dinlerdeki insanlara gözyaşı, dahası hüzün ve özlem verir? Dünyada üçbinden fazla dörtbine yakın farklı sürümü bilinen bu şarkının sırrı nedir?

Avangart bir müzisyen, Münihli (Almanya) dj ve "seslerin sanatçısı" Kalle Laar, "La Paloma"nın ikibinden fazla farklı sürümünden bahsediyor. Gerçek rakamın en az bunun iki katı olduğunu söylüyor.

Devamını oku...

Hapı Yutmak...

Eklenme Tarihi 04 Eylül 2010

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Ne zaman işlerinden bunalıp tatil yapabilecek bir zaman bulabilse, Pasifik'teki o adaya giderdi. Yine öyle oldu...

Dünyanın en yaşlısı, aynı zamanda en genci olan yeni yetme; eski kulağı kesik "Yaşlı Adam", çok sevdiği yerde, küçük teknesi Hexagon'la Pasifik'teki o adada balık tutuyor; okyanusun açıklarında oynaşan balıkların peşine düşüyordu.

Kuşkusuz, elinde balıkçı yüzüğü olmasına karşın, bu amatör balıkçı, kılıç balığı avında değildi ama, köpekbalıklarıyla da sık sık karşılaşıyordu.

Hayatının muhakemesini yaptığı, belli bir süre için inzivaya çekildiği yerde, mutluydu mutlu olmasına ancak, geçmişle gelecek arasındaki anda akıp giden dalgalı suya, esip gelen fırtınaya çevirmeye yüz tutmuş rüzgara karşı kürek çekerken, öylece bir başınaydı...

Kıyıya ulaşıp, Hexagon'u sığınağına çekti. Yılların tecrübesiyle havanın bozmak üzere olduğunu artık anlayabiliyordu.

Kumsalda öbekleşip oturan bir grup adamın yanından kulübesine seyirtirken, rüzgarın yardımıyla artık sesleri duymaktan yorulmuş kulaklarına "hiç" yabancı olmadığı bir lisan çalınınca, "bunlar da nereden çıktı" dercesine dikkat kesildi. Öbekleşen adamları ve rüzgarı önüne alarak, belindeki deniz suyunun giremiyeceği torbasından bir çift kulaklık çıkardı ve kulaklarına takarak, altın rengine dönüşmüş kumsala oturuverdi. Rüzgar, sesleri müzik notaları gibi havada uçurup, ahengli bir şekilde kulaklıkların mekanik aksamından içeri taşıyordu...  

Devamını oku...

 

"Deli Dülü"

Eklenme Tarihi 03 Ocak 2010

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Pazarola "akl-ı selim" okur!

Bugün yoğun meşgalemin ardından 2009'un son, 2010'un ilk gününü geçirdiğim Viyana'yla ve nihayetinde Georges Prêtre yönetimindeki Viyana Filarmoni Orkestrası'nın yeni yıl (2010) konseriyle ilgili "deli dülü" birşeyleri sizlerle paylaşmak, Joseph Roth ile Radetzki Marşı'nından (Radetzkymarsch [Berlin 1932]) bahsetmek isterken, "gelişigüzel" yerine kullandığım "deli dülü" sözcükleri bir "delibazarı" gibi, bu haftaki yazı konusunun değişmesine yol açtı...

* * *

Yavuz Selim Karakışla, "Eski İstanbul'un Delileri: Pazarola Hasan Bey" (İstanbul 2006) adındaki eserine "Sunuş"tan sonra "Deme sen gaflet ile Ferhâd ü Mecnûn'a deli / Eyle sen halka nazar, her biri bir gûne deli" dizeleriyle başlar ve

"Eskiden İstanbul'un sokakları, kedileri ve sokak köpekleriyle olduğu kadar, delileriyle de ünlüydü. Sokaklarda yaşayan delilere dokunulmaz, ne yaptıklarına bakılmaz, sokaklarda sürdürdükleri garip hayatlara da pek ilişilmezdi. Delilik ermişlik ve bilgeliğin diğer bir hali olarak algılanır, asla yadırganmazdı. ... gençlerine 'delikanlı' diye seslenen Osmanlı toplumu, kendi içindeki delilerine de ... olağan davranıyordu." (Karakışla 2006: 9)

der. Bunu deliler hakkında üretilen atasözü ve deyimlerden verdiği bazı örnekler izler: "deli ile devletli bildiğini okur"; "deli deliden hoşlanır, imam ölüden"; "deli sarhoştan korkmuş"; "deli söylemiş akıllı inanmış, deli kazanmış akıllı yemiş"; "deliye çan anma boynuna takar, deliye taş anma başına atar"; "deli kız evde, delik boncuk yerde kalmaz"; "deli kız düğün yapmış, kendisi baş sedire geçmiş"; "deliye her gün bayram"; "delinin biri kuyuya taş atmış, bin akıllı çıkartamamış"...

* * *

Hakikaten "deliliği" konu edinen "ağlama ölü için, ağla deli için"; "alın pas tutmaz, deli yas tutmaz"; "gördün deli, savul geri"; "küçük deli, büyük deli, beşikteki başını sallar"; "yiz verdik deliye, çemrendi sıçtı halıya"; "aş deliye kalmak"; "deli divâne olmak"; "deli Raziye"; "deli saçması"; "deli saraylı"; "atın dorusu, yiğidin delisi"; "al Allah kulunu, zapteyle deliyle"; "delinin eline değnek vermek"... gibi atasözleri ve deyimler Türkçeye ayrı bir zenginlik katarken, toplum mentalitesine de bir şekilde ayna oluyor.

Akıldan "muaf" deli / meczup, yapıp ettiklerinden de azaddır: "Akıllı düşününceye kadar deli oğlunu everir"miş! Bir sürü suçlunun "deliliğe vurarak" tımarhanede gözetim altına "kendi isteğiyle" girip yapıp ettiklerinden "muaf" tutulmasını yani "fermanlı deli" addedilmesini "yüce makamdan" "talep ve arz etmesi" beyhude bir uğraş değildir. Bazı "tımarhane kaçgunları"nın da karıştıkları sosyal olaylar, işin bir tür tuzu veya "delibiberi"dir. Ne de olsa, "demir ıslanmaz, deli uslanmaz"...

"Deli deli akanı bura bura tıkarlar" denir denmesine ama, siz siz olun yine de "deli dostun olacağına akıllı düşmanın olsun" atasözünü şiar edinin! Eh, ne demişler; "deli ile çıkma yola, başına getirir belâ". Zira "deliye bal tattırmışlar, çarşıda katran bırakmamış"...

 * * *

Deligücükten sonra delibéçe vakti, delidamındaki delibulundan demlenen bir Âdem, deli debilden, delibalta yiyen deli dedirgen, amma delibaş ve delibayram, delibozuk biriyle karşılaşmış. "Deli bal kabağından olmaz ya" diyerek bir süre onunla yarenlik etmiş... Delibulundaki dem nihayete erince, deli dülü bir şekilde, delibaş-delibozuğa "deli bal mı yedin de Deli Corci gibi deli depek birisin?" demiş. Delibaş-delibozuk delicesine deli deli kahkaha atıp şunu söylemiş: "Hamamda deli var! Deli güllâbicisi değildim, lâkin şimdi öyleyim. Deli kızın çeyizi gibi, deli dembesek konuşan, deliceye deli çıbık aşılayan Â-dem, bidemsiz olursa, deli saçması yapar; deli gönlün deli divâne ettiği deligöz bir delifişeği idrak edemez."

Siz siz olun, "deliden alın uslu haberi"!..

 

"Sanatçı... nedir bu?" ...

Eklenme Tarihi 20 Aralık 2009

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Pazarola "akl-ı selim" okur!

Geçtiğimiz günlerde Türkiye'de Pera Müzesi'nde (İstanbul) bir Chagall sergisi açılınca, mümtaz Türk basınının şimdilerde sanatsever ve aksakallı "monşer" duayenlerinden birinin "fırçasıyla âşıkların uçuştuğu" ressam olarak nitelediği Marc Chagall'le ilgili kimi bilgilerimi eski-anakaranın karlı bir gününde sizinle paylaşırken, bu vesileyle bir kitabı "teğet" de geçsem anımsatmak istedim:

Chagall'in yapıtlarıyla yakından tanışmam, New Yort'taki Museum of Modern Art'ta (MoMA) yer alan iki tablosuyla başlar. Bunlardan biri Paris yıllarında "La Ruche"da 1911'de ürettiği insan ve hayvan, doğa ve köy / uygarlığı resmettiği radyal kompozisyonlu "Moi et le village / I and the Village / Ich und das Dorf" (Ben ve Köy) adlı tablosudur. Diğeri de 1915-1920 yılları arasında ürettiği elinde asası, sırtında çuvalıyla "uçan" bir insanı doğduğu kent üzerinde resmettiği, bir tür insan ve kültür, din ve insan-toplum ile mimari arasındaki ilintiyi verdiği "Au dessus de Vitebsk / Over Vitebsk / Über Witebsk" (Vitebsk semalarında) adlı yapıtıdır. Yine ressama ait "Exodus"un (1952 / 1966) yanı sıra The Art Institute of Chicago / Chicago'daki "Doğum" (1912) ve "Beyaz Çarmıha Germe" (1938), St. Louis Art Museum / St Louis'deki "Adem ve Havva" (1912), Stedelijk Museum / Amsterdam'daki "Kemancı" (1912 / 13) ile Kunstsammlung / Düssoldorf'taki (Nordrhein-Westfalen – NRW) "Kemancı" tablolarını da saymadan geçemeyeceğim.

* * *

Şair, hayalperest, egzot... Resim yasağını dikkate almayan Musevi, çok çocuklu gariban bir fakir ailenin oğlu olarak, hayatı boyunca Marc Chagall'in rolü, "yalnız sanatçı" ve "toplum dışında" yaşamak oldu. O, yaşadığı gerçeklerle toplumun içindeydi ama ona dışarıdan bakıyordu.

Rusya'da (Beyaz Rusya) yarısı Musevi olan 50 bin kişilik küçük bir kent Vitebsk'te 1887'de doğan Chagall'in; yapıtlarına yansıyan küçük odun evlerden ibaret ve fukaralığın kol gezdiği "Schtetl" denilen mahallelerdeki "hayat"ı Sinagog, soba arkası ve dükkanda geçiyordu:

"Babamın mavi gözleri vardı, ama elleri nasır doluydu. Çalışıyor, dua ediyor ve susuyordu. Onun gibi ben de suskun biriydim. Benden ne olacaktı ki? Bütün ömür boyu bir duvarın önünde oturarak veya fıçı taşıyarak böyle mi kalacaktım? Ellerime bakıyordum: Nazik ellerim vardı. Bir meslek bulmalıydım, bir meşgale; ki o beni gökyüzünden ve yıldızlardan uzak tutmamalı ve o bana hayatın anlamını bulmakta yardımcı olmalıydı. Evet, böyle bir şey arıyordum... Ama memleketimde benim önümde hiç kimse 'sanat' ve 'sanatçı' kelimelerini telaffuz etmemişti. 'Sanatçı... nedir bu?' diye soruyordum."

diyen ve sonrasında elegant sanat salonlarında kabul gören Chagall, hep "değişik dünyalar" arasında seyahat eden, gidip - gelen biri olarak yaşadı.

Chagall, "fantazi" ve "sembolizm" kavramlarını tanımadığını belirtiyordu. Ona göre, insanın içindeki dünya, dışarıda görünen cisimlerden daha gerçektir ve mantıksız gelen herşeye fantazi ile masal denirse, doğa anlanmaz.
1910'da Paris'e giden Marc Chagall, Batı kültürünün, hep kuralları dikkate almayan bu tip insanları içinde barındırıp, entegre edebileceğinin ve onları "hür" bırakabileceğinin de temsilcisiydi.

Alışılmışın dışındaki biyografisi ve sanatının yabancı motiflerle bezeli olması, onun "markası"dır.

O, "şaşkın yabancıyı", çocuk kalmış "dünya vatandaşı"nı ve "yalnız vizyoner" imajını yaşatmak için, elinden geleni yaptı...

Chagall'in çok derin dini inancı ve memleket bağlılığını yaşatan sanatı ve yapıtları, modern resim sanatında "hoşgörü"nün ve başkasına olan saygı düşüncesinin, anlayışının en önemli temsilcisi ve örnekleridir.

 * * *

Ingo F. Walther ile Rainer Metzger tarafından "Marc Chagall (1887 – 1985): Malerei als Poesie" (ilk baskısı [Bonn] 1996, ikinci baskısı [Köln] 1999) adıyla kaleme alınan eser, ressamın kısa biyografisini ve bu bağlamda onun hayatındaki dönüm noktalarını veriyor. 6 kısımdan oluşuyor: İlk kısımda Rusya'daki hayatını ve erken dönem yapıtlarını (1887 – 1910), ikinci kısımda Paris yıllarını (1910 – 1914), üçüncü kısımda savaş ve Rus devrimi yıllarını (1914 – 1923), dördüncü kısımda yeniden Fransa ve Amerika yıllarını (1923 – 1948), beşinci kısımda ustalık eserlerini ve dönemini, nihayetinde altıncı kısımda da kısa biyografisi ve eserlerini konu ediniyor. Chagall meraklıları için giriş mahiyetinde önerilir...

Ingo F. Walther / Rainer Metzger: Marc Chagall (1887 – 1985): Malerei als Poesie. Benedikt Taschen Verlag, Köln 1996, 95 S., ISBN 3-8228-6591-5

 

Hiç yoktan iyidir

Eklenme Tarihi 01 Kasım 2009

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

İş yükü başımdan aşınca yazamadım, kuşkusuz bir süre. Sakin bir pazar günü mümtaz okur için, yeniden bir şeyler kaleme alırken, yazma tembelliği daha da ağır bir şekilde hissettirirken kendini, geçen sürede nelerin değişip değişmediğine bir bakmak istedim. 

Dünyayı "domuz gribi" kasıp kavurmak üzereyken, "devletin malı deniz yemeyen domuz" diyerek de olsa domuz yâd eden memleketim insanı, yine "bir şey olmaz" havasında. Atalarımız "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" özlü sözünde, bu durumu ne güzel de açıklamış aslında...

Özde değişmediğini, ancak geçen yılların kendisini tabiatıyla değiştirdiğini, "evrildiğini" söylerken bugünkü liberal – muhafazakâr ve mağrur, dünkü devrimci – ilerici ve mağdur kardeşimin okuyacağını düşünmüyorum bu yazıyı! O bodoslama memleket meseleleriyle "tavizsiz" uğraşırken yine, ideoloji üniforması kuşanmış bir şekilde, "liberal – devrimci" kimliğiyle mücadele ediyor tekrar militarizmle. Bilinç altına işlemiş şu özlü sözle: "Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de!"..

Hâl böyle olunca, TÜBA üyesi dostumun sık sık verdiği bir örnek geliverdi aklıma. "Hiç yoktan iyidir" deyip paylaşmak istedim, arada "ne şiş yansın ne kebap" diyen "aklı selim" okurla...

Birbiriyle geçinemeyen kentli – köylü ya da köy kentli yaşlı ve genç iki "huysuz" komşu – aynı zamanda akraba arasındaki ağız dalaşı veya "çiş yarışı", köy kahvesinde de devam eder.

Yaşlı olanı şöyle söyler:

"Günü vâdesi dolunca, sen de herkes gibi öleceksin. Seni gömecekler. Bedenin toprağa dönüşecek. O toprakta biten otları ve yoncaları hayvanlar yiyecek. Yararlı besinlerden süt yapacaklar. Yaramaz olanları öbek öbek sağa sola bırakacaklar. Ve ben, işte o öbeklere bakıp, 'huysuz komşum' ne kadar da 'değişmiş' diyeceğim."

Genç olanı da şu sözlerle buna karşılık verir:

"Madem ki hep ölümlüyüz, bütün bu değişim süreçleri senin de başından geçecek. Ve ben, aynı öbeklere bakıp 'huysuz komşum' ne kadar da 'değişmemiş' diyeceğim."

Tartışmanın bu aşamasında köy muhtarı da konuya müdahil olur. İşi tatlıya bağlar:

"Biz köylüyüz, aklımız ermez böyle şeylere. Fakat bu söylediğiniz o sağlı sollu şeylerin aynı maddeden yapıldığını bilir ve söyleriz..."

Pazar keyfiniz daim ola, pazarola okurbaşı...

 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Hasan Gürgenarazili kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?