Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Okumak;haz duymaya,zihnimizi beslemeye,yeteneklerimizi arttırmaya yarar. F.BACON

Don Quijote / Don Kişot

Eklenme Tarihi 10 Şubat 2008

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
          ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına,
bir Temmuz sabahı fethine çıktı
          güzelin, doğrunun ve haklının :
önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
         altında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ı.
Bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.

Haklısın, elbette senin Dülsinya'ndır en güzel kadını yeryüzünün,
sen, elbette bezirgânların suratına haykıracaksın bunu,
alaşağı edecekler seni
bir temiz pataklayacaklar.
Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
          ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dülsinya bir kat daha güzelleşecek...

Nazım Hikmet (1947)

Çalışma masamın hemen yanında, bilgisayar ekranının her iki tarafında birer küçük heykel bulunuyor. Ekranın sol tarafında yuvarlak bir kaide üzerine oturmuş 23 cm. uzunluğunda beyaz mermerden Antakyalı heykeltraş Abdullah'ın yaptığı bir "Aphrodite" heykelciği var. Ekranın sağ tarafında da Córdoba'daki Plaza del Potro'dan aldığım Osmanlı'da da bir süre esir kalmış, İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra'nın (1547-1616) yeldeğirmenleriyle savaştırdığı ünlü kahramanı "Don Quijote"nin at üstünde bronzdan yapılmış bir figürü hep bana bakar.

"Don Quijote" ile tanışmam, çocukluk yıllarıma dayanır. Onun yeldeğirmenleriyle mücadelesi ile yardımcısını 7-8 yaşlarımdan beri hatırlarım. Çocukluğumun kahramanlarından "Don Quijote", sisli anıların arasından, yıllar sonra değişik vesilelerle sıyrılır; yeniden gözlerimin önünde canlanır. Resim merakım ve eğitimim gereği, ünlü kübist İspanyol ressam Pablo Ruiz y Picasso'nun (1881-1973) ve ünlü sürrealist çılgın İspanyol ressam Salvador Dali'nin (1904-1989) "Don Quijote"yi betimleyen iki tablosu, onun üzerine yeniden eğilmemi sağlar.

Miguel de Cervantes Saavedra, Córdoba'da Plaza del Potro'nun hemen yanıbaşında bulunan ve 15. yüzyıldan kalma Posada del Potro'da bir süre konaklamış ve burada edindiği bilgileri, iki bölüm halinde yayınladığı kısa adıyla "Don Quijote" olarak tanınan "El ingenioso hidalgo Don Quijote de la Mancha"da (1605; 1615) işlemişti.

İspanya'nın Mancha eyaletinin bir köyünde bir kaç tarla ve ufak da bir evinden ibaret alışılagelmeyen varlığıyla, zengin olmayan, şövalye kitapları tutkunu elli yaşlarında "Kesada" adında bir soylunun öyküsüdür, "El ingenioso hidalgo Don Quijote de la Mancha".

Don Quijote, ince-uzun, sakallı, çelimsiz ve sıska, şövalye romanları okuya okuya sonunda şövalye olmaya özenen bir karakterdir. Kargısı, kalkanı ve kılıcı hiçbir zaman işe yaramaz. Ancak, tek silahı ikna olan, bir hatiptir o. Nezaket olsun diye konuşmaz. Konuşmak bir tür eylemdir onun için. Laubaliliğe ve hataya karşı tahammülsüzdür. Tek başınadır. Alışılmış bütün sahteliklere savaş açar. Yel değirmeni ise onun nazarında insanlığı yok edecek kötü ve zalim bir şövalyedir. Çoktan geride kalmış Ortaçağ'ı ve şövalyelik ruhunu yeniden canlandırmaya girişen; yeldeğirmenlerine savaş açan bu âşık, sıradışı, uçuk yaşlı şövalye, Miguel de Cervantes Saavedra'nın yazdığı romanın başkahramanıdır.

Onun hayatta görmek istedikleri vardır ve aldansa da hep öyle görür. Hanlar onun için şato, hancı başı asil derebeyi, pasaklı köylü kızı kontestir. Hayalindeki sevgilisi Dulcinea del Toboso'ya âşıktır. Kendi gibi zayıf, çelimsiz Rocinante adlı atı; elinde ise sadece eski, paslı bir zırhıyla kötülere ve kötülüklere savaş açar. Tüm kötülerin ve kötülüklerin simgesi yeldeğirmenlerine karşı "idealizmi"yle toplum hayatında vazgeçilemez roman kahramanı ve bir örnek olarak yer edinir.

İnsanlara adalet dağıtıp, ezilenleri koruyup, kötüleri cezalandırma düşleriyle yola koyulan Don Quijote'yi, rastladığı herkes "kaçık" / "deli" diye niteler. O, haksızlık karşısında başkaldıran, fazilete âşık bir kişidir. Hep hayal peşindedir. Küstahın ve rezilin belası olmak ister. Ama bunun dışında kâmil bir insan, usta bir hatiptir. Onu horlayanlar ve tartaklayanlar adi ve kaba insanlardır yalnızca... Yalnız bir adamdır o ve gerçek bir kahraman değildir. Onun için kimse ilgilenmez onun düşündükleri ve ilgilendikleriyle. Hoş, isteseler de anlamazlar ya. Onun dünyasına kimse girmek istemez. Onun kahramanlıkları ve söyledikleri, başkaları için sadece bir eğlencedir, vakit geçirmek için.

Don Quijote'nin kurtardıkları, can düşmanı olup çıkarlar. Sözde dostları vardır, onun ve fırsat buldukça onu bir çarşafa sarıp kurtarırlar! Ne de olsa, delirmiş bu dosta, iyilik yapmak lazımdır. Zira iyiliklerini görmüşlerdir. Önce iyilik için kitaplarını yakarlar, softa papazın iyi niyet bekçiliğiyle! Sonra hep kurtarmak isterler onu. Don Quijote'nin hatır dinlemeyen hakikat nutuklarını anlıyor gibi yapıp kendi yalanlarını uydururlar hep birden.

Rüya ve gerçek, içiçe girer ve bir sarmal olur Don Quijote'de. "Deli"den kâmil insana doğru giden bir öykünün tiraji-komik ve "yalnız" kahramanıdır Don Quijote.

Her ne kadar artık Türkçe'de "Don Kişotlaşmak" diye bir deyim artık varsa da, kaç kişi vardır ki, böyle?

[19 aralık 2004]

"La pensée sauvage"

Eklenme Tarihi 15 Aralık 2007

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

En güzeli kıraç toprakta ve taşta büyüyen çiçektir. Mis gibi, burcu burcu kokar. Seher yeli bu kokuyu bize getirir.

"La pensée sauvage" iki anlama gelir. "Hercaimenekşe"dir, aynı zamanda da "yaban düşünce". O, gem vurulmamış, dizginlenmemiş şeyleri akla getirirse de Balzac'ın "La Comédie humane"nin 4. cildinde kaydettiği "yerkürede kimse yabanıllar kadar derinlemesine ve her yönüyle incelemez işlerini; düşünce'den iş'e geldiklerinde hiçbir eksik bulunmaz" tümcesi okunduğunda "doğa"da "doğallığın" tekâmülüne; milyonlarca yılın yanılmazlığının denenmesine ve dengesine; dizginlenememiş, alabildiğince azgın düşüncenin, ket vurulmamış ufkuna, tüm yalınlığıyla hayalle gerçek (Traum – Wirklichkeit) arasındaki sınırsızlığa tekabül eder.

Ve lâkin "hercaimenekşe" narin bir çiçektir. Doğal ortamından aldığınızda, hemencecik sörpür ve kurur.

Post-modern çağda "yaban düşünce" bilgisayarın klavyesinden "öbür dünya"nın içine, programlar olarak akarken; "hercaimenekşe" bu dünyada giderek kuruyor. "La pensée sauvage", dengeli doğallığı artık temsil etmekten uzak görünüyor.

Geçtiğimiz günlerde, yıllardır yapamadığım veya ihmal ettiğim bir şeyi gerçekleştirdim. Doğada yürüyüş! Metropolün dışında kıraç topraklara adım attım. Uçsuz bucaksız gelincik ve kolza tarlaları içinde yalın ayak gezindim. Bir tür J. J. Rousseau'nun "doğaya dönüş"ü gibi hissettim kendimi. "Bilgisayarın kölesi post-modern insanın (ya da bağımlı-kölenin) doğaya yeniden dönüşü, özgürlüğünü elde edebilmesi mümkün olabilecek mi acaba?" diye düşündüm.

İtalya'da Rönesans ve Reform hareketlerinin ardından, Fransa'da oluşmaya başlayan "Aydınlanma" döneminin, aslında "azgın düşünce"ye gem vurma anlamına geldiği ve "hercaimenekşe"yi soldurup, saksı çiçeği haline getirdiği halen farkedilebilmiş değil! Feodalitenin vahşi kapitalizme dönüşmesiyle aynı anda yaşanan bu sürecin, Charles Spencer Chaplin'in [1889-1977] "Modern Times" de (1936) ele aldığı modern ve hatta daha sonraki post-modern bağımlı-köleliğin yolunu açtığı, kaç kişi tarafından idrak edilebiliyor?

İtalya'da Rönesans'ın önemli kentlerinden olan Siena ve Floransa'da (Firenze) doğanın dokusuyla uyumlu iyi ve kötü iktidarı (Ambrogio Lorenzetti [Siena, 1319-1348?], L'allegoria del Buongoverno); antik döneme bir tür geri dönüşü ve antik dünyanın yeniden keşfedilişini içeren en önemli sanat katalogları incelendiğinde, "azgın düşünce"nin doğa ile nasıl birleştiği ve nasıl yeni sentezler yarattığı görülür. "Azgın düşünce"ye gem vurmaya çalışan Katolik Klisesinin temsilcisi Vatikan'ın "engizisyon"larına rağmen (örneğin Giordano Bruno [1548-1600]'nun yakılması); Vatikan'a rağmen, ama Vatikan'la birlikte!

Papa yetiştiren sülale olarak da anılan Medici sülalesinin, ticari faaliyetlerinin idare edildiği bürolar (Uffizi), bugün Rönesans'ın en önemli sanat kataloğunun toplandığı Galleria degli Uffizi / Uffizi Gallery adıyla sanatseverlerle buluşuyor. Rönesans'ın önemli ressamlarından biri Sandro Botticelli (Alessandro Filipepi) [Firenze, 1445-1510], 1482'de boyadığı ve Rönesans'a yön veren ünlü eseri "İlkbahar"ının (203x314) ardından, ~ 1484'te bitirdiği tablosu "Venüs'ün Doğuşu"nda (172,5x278,5) "La pensée sauvage"nin önemli bir sentezini yakalıyor.

"Venüs'ün Doğuşu", Botticelli'nin Homer ve Vergil'in yanı sıra, kendi dostu Poliziano'nun dizelerinden ve eserlerinden etkilenerek Tanrıça Venüs mitosunun bir sahnesini; bir ihtimalle de onun Kythera veya Kıbrıs adasına, büyük bir midye üzerinde Zephir ve Aura rüzgarları ile kıyıya vuran dalgalar eşliğinde, gökten güller yağarken çıkışını betimlediği bir tablo. Botticelli, ana figür olan Venüs'ü çizerken, antik dönemden kalan ve Ortaçağ'dan beri tanınan bir heykel olan Venus pudica'dan esinlenmiş. Yeniplatonik dönemin önemli bir temsili olan tabloda, felsefenin ruhu ile madde (Geist – Materie) teorik ve pratik anlamda birbiriyle kaynaşıyor. Keza, harmonik bir şekilde de "doğa" ile "düşünce" tabloda bir araya gelip, kompozisyon ve renklerle bütünleşiyor. Botticelli eski / antik olanla ve de mitosla, o günü birleştiriyor; doğa ile düşünce odağında, hayaller ve gerçeklerin (Traum – Wirklichkeit) bir sentezi olarak.

Evrensel olduğumuzu belirten bizler, "La pensée sauvage" hakkında ne düşünüyoruz? Evrenselliği "özgürlükler demeti" olarak algılayanlar, hayallerin ve gerçeklerin sentezini nasıl kurguluyorlar? "Doğa" ile "düşünce" nasıl "harmonik bir hâl" oluyor / alıyor, bu sentezde? "Düşünce Rönesansı"nın yaşandığından söz edenler, hangi ve nasıl bir "Rönesans"tan söz ediyor? Ne dersiniz?

[24 mayıs 2005]

 

Charlie Chaplin [1889...

Eklenme Tarihi 28 Kasım 2007

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Ünlü oyuncu, yönetmen, senarist ve film müziği yapımcısı Charlie Chaplin (Charles Spencer Chaplin), avamda yaygın kanaatin aksine büyük bir sistem kritikeridir.

Güldürürken düşündüren, o denli de vahşi kapitalizmi eleştiren Charlie Chaplin, yarattığı karakteriyle hafızalarımızda unutulmaz bir yer edinir. Chaplin, kapitalist sistemin amansız ve yılmaz savunucusu ABD'de, özellikle "Soğuk Savaş" döneminin unutulmaz ismi Senator Joseph McCarthy (1908-1957) tarafından 1948'de Hollywood (Kalifornien)'da "Solcu" oyunculara ve yönetmenlere karşı başlatılan anti kampanyadan nasibini alır. O esnada ona aslı astarı olmayan suçlar da isnat edilir.

Charles Spencer Chaplin, 16 nisan 1889'da, oyuncu bir çift olan Charles Chaplin ve Hannah'ın oğlu olarak Londra'da doğar. Babası erken ölür; annesi psikiyatri kliniğinde hayatını devam ettirir. Bu nedenle, yetimhanede büyür.

Chaplin, 1906-1912 yılları arasında "London Comedians" adlı bir ekipte farklı farklı pantomimlerle görev yapar ve İngiltere, Fransa ile ABD'ye gider. 1914'te ilk filmi "Making a Living"in ardından "Kid Auto Races at Venice" ile kariyerine başlar, bu arada Charlie tiplemesinin dış görünümü de oluşur.

1915'te Hollywood'a taşınır. Arasında "The Tramp"ın da bulunduğu 12 film çeker. 1921'de bir yılda hazırladığı "The Kid" gösterime girer. Sonra da sırasıyla "The Pilgrim" (1923), "The Gold Rush" (1925), "The Circus" (1928), "City Lights" (1931) ve "Modern Times" (1936) sessiz film tarihinin altın yapıtları arasında yerini alır.

Chaplin'in ilk sesli filmi, bir Anti-Hitler filmi olan, dönemin faşizminin retoriğinin ve propagandasının en acımasız eleştirisini yaptığı "The Great Dictator"dur (1940). İlginçtir ki, bu filmi Amerikan Sansür Kurumu tarafından önce yayınlamak istenmez. Filmin hafızalardan silinmeyen sahneleri arasında yer alan "Büyük Diktatör"ün balondan yapılmış Dünya ile oynaması ve oynadığı Dünya'nın elinde patlaması, milyonlarca insanın hayatına mal olan acı geleceğin öngörüsüdür.

"Monsieur Verdoux" (1947), "Limelight" (1952)'ın ardından yapımcılığını üstlendiği, Amerikan hayatının farklı görünümlerini ve yabancı bir komüniste atılan lekeleri alaycı bir dille hicvettiği "A King in New York" (1957), filmiyle Chaplin yeniden komünistlikle suçlanır.
Yıllar sonra Chaplin'e 1972'de Hollywood tarafından bütün film yapıtlarının onuruna "Oscar" ödülü verilir ve böylelikle Amerika'da iade-i itibar görür.

1975'te bu kez de Kraliçe tarafından "Sir" ünvanıyla onurlandırılır. 25 aralık 1977'de Corsier-sur-Vevey'de hayata gözlerini yumar.

[26 haziran 2005]

 

Pîr elinden dolu alırken ...

Eklenme Tarihi 15 Kasım 2007

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Mistik kozmolojide, Pîr elindeki Ölüdeniz taşından yapılmış şifalı tastan, "kendi bir, adı bin adına", dolu alırken, elinde asa yerine kullandığı "Yine seyyah oluban destime aldım teberi / Yine ben azm-i diyar etmeye kıldım seferi" yazılı teberi, boynunda "hiç" yazılı levhası ve iki habbesi bulunan balgâmîden yapılmış 12 dilimli teslim taşı; sırtında ise sadece çuhadan bir urba vardı.

Thomas Artus'un "Historie des Turcs" (Paris 1662, c.2, Pl. 24) adlı eserinde betimlenen gravürdeki gibi saçları kazınmış, kaş ve kirpikleri alınmıştı. Kulağında mengüşü, omuzunda keşkülü; belinde "Nazar-ı pîr-i tarîkatte kim olmaz uryan" yazılı nefiriyle, kaşağısıyla, tesbih kutusuyla üryan-üpüryan vücudunda vahdet yaralarıyla dolanıyordu.

* * *

Cam-ı Cem'den bir nefes de Pîr aşkına aldığında, seyyah olup, 16. – 17. yüzyıllardan "kalma" köhnemiş zaman makinasiyle, günümüze uzanan yolculuğunda, sözde "devrimci" özde "totaliter" ve "despot", feodal ve etnik, daha da öte kan bağı kullanan ancak siyaset yapmadığını - yapamadığını söyleyen, fakat bizatihi üstatları Makyavel'e parmak ısırtacak oportünist siyasetin içinde olan Şark kurnazı şeyhleşmiş derebeyi mürşide, talibken akıl terazisini yitirmiş, "şeyhine" kullaşmış – köleleşmiş müride bakıyordu.

Müridin "Şeyhimin (!) yanlışı doğrudur!" diyen sesi, baki kalan kubbede hoş olmayan bir seda olarak kulağında çınlıyordu.

Şeyh ve mürid, imparatorluğun / monarşinin uzun yıllarını "Türkenbeute"de geride bırakıp, klan'ından (Clan) ve Phratrie'sinden (Phratry), Tribu'sünden (Tribe) kopup, asırlar sonra "koçer" (göçer) ve "gundi" (köylü) olarak, Olymposlu Tanrıların Tanrısı Zeus'tan ve onun güzelliğine âşık olduğu Asyalı kralın kızı "Europa"dan habersiz, "Avrupa" yollarına düşmüştü.

Neo-Kapitalizmin ve ardından neo-liberalizmin "culture shock"unda lümpenleşen "vokuhila"lı (önü kısa, arkası uzun saçlı) ırgatı, sınıf toplumunun "Getto'lu proll'ü" aslında ise, "sınıfsız boştagezeni" olduğunu, proleteryanın davranış kodexlerini, "cultural pattern"ini bilmeden ve anlamadan, "Büyük Diktatör"ü ("The Great Dictator") çıkaran topraklarda "artık" proleterya bilincinden (?) ahkâm kesiyordu.

Bununla da kalmıyor, kültürel hafızasına genetik bir kod olarak kazınan kutsanmış birikim 16. – 17. yüzyılların Anadolu'sunun "isyanlarını", sözde Pîr Sultanca, Kızılbaşça; özde ise "Halveti" ve müstemlekeci duruşla ("mağdur olmanın bencilliğinden kaynaklanan bir şekilde mazlum, bir gün zalimin yerini almayı düşler" denir, buradaki durum düşlemenin de ötesindedir) "Kürdî" olarak anımsıyordu. Aynı şekilde "misyonerliği" dilinden düşürmüyordu.

Yüzü geldiği anın Türkiye'sine dönük, sözde devrimci özde köktenci muhafazakâr şeklinde "biçilmiş" kaftanıyla köklerdeki akrabalarına tafra satıyordu.

Köklerinden başkalaşmış; ne geldiği anın, ne de yaşadığı anın toplumunun değerlerine tutunabilmişti. Ayrı dinamikleri yaşıyordu. "İki arada"ydı. Ne o, ne buydu! Biçareydi. Velâkin, kendi dünyasını tüm evren, ve hatta evrenin merkezi sanıyordu (Nasreddin Hoca'nın arzın merkezinin ayağının altı olduğunu söylediği ünlü fıkrasını ayrı tutalım).

Lübeck'te Günter Grass'ın çalışma ofisinin kırk metre ötesinde veya berisindeydi. İlle de "evrensel" ve "mükemmel" olduğunu iddia ederken, "Die Blechtrommel" (1959; filmi 1979) ve küçük Oscar'ın dünyasından fersah fersah uzaktı.

"Feodal yoldaş"ın aslında jens'den (Gens) kaynaklanan devrimci "damarları"ndan gelen feodaliteye karşı kurguladığı Pîr Sultanca duruşu, bir türlü reddedemediği ve şahsına özgü Makyavelist siyasetinin aracı olarak kullanmaktan çekinmediği klan bağlarıyla, kendine göbek bağının adı oluyordu.

Nihayetinde klan, Phratrie ve Tribu'ler, sözde "non-governmental organisation"a dönüşürken (NGO); aslında kullaşmış – köleleşmiş mürid ve onun tarafından ilahlaştırılmış şeyh (burada yeri gelmişken avam arasında "elementargedanke" şeklinde yaygınlaşmış şu özdeyişi de kaydedelim: "Şeyh uçmaz, mürid uçurur!") ile modern çağın NGO'larını, kendi feodalitelerine "devrimcilik" adına "entegre" ediyordu.

Feodal bağların yanı sıra, demode ideolojik ortak anılardan kaynaklanan "gecekondu" köklerinin ve barikatlerinin (esasen varsayılan kurtarılmış bölgelerle, kendini ve düşüncelerini dünyaya kapatan, sınırlandıran; nihayetinde ideoloji batağına gömerek köleleştiren, tutsaklaştıran) hemşericilik ve daha da öte micro-milliyetçilik hastalığına yakalanmış varsayılan "örgütlenme"nin Türkiye'de emekleyen küçük biraderi, güya anti-Amerikancı, Şili ve Peru'daki halklarla işbirliği yapıyordu. Oysa, Çin ve Orta-Asya'ya her ne hikmetse kördü. Küçük birader, "Avrupa"da yaşayan ve CIA raporlarını kaynak gösteren, "babaerkil (Patriarcat, Patriarchate) devrimci" büyük biraderinden aldığı ilhamla "azınlık hakları", "asimilasyona hayır", "misyonerlik istemiyoruz", "Anadolu'nun böğründen gelen bir inancız", "F tipi tutsakları serbest bırakılmalı", "anadile özgürlük", "anadile eğitim hakkı", "halkların iradelerine saygı gösterilmeli" nutuklarıyla, "sivil itaatsizliği" öne çıkaran mücadele tarzıyla, "tutsak edilmiş sokağı özgürleştirme"ye, isyanın kentsel öncü gücünü din adına "lümpenproleterya"da bulmaya çalışıyordu.

Tabiiki, sivil itaatsizliğin ardından, siyasetin şiddet aracılığıyla devamına yol açan (ultima ratio) "Düşük Yoğunluklu Savaş"ın (Low-Intensity Warfare / Low-Intensity Conflict) başlayacağını, bunun pasif gözdağı verme pozisyonunun ötesine "düşük yoğunluklu demokrasi"ye yol açacağını; beraberinde "special forces" ve "counterinsurgency"i getirerek öngöremedik veya tasarlanan oluşlara, ezilmeye mahkum birtaraf ve bertaraf olacağını; veya böylece "yeni müdahalecilik"e (yeni-sömürgeciliğe) çağrı yaptığını hesaba katamıyordu.

Akabinde "özgürleşen sokaklar"ın gelecekten umudunu yitirmiş fukaraları, "kızıl faşist" olan malum zata ve "örgüte" "devrimci selamlarıyla ve sloganlarıyla" "her biji ..." diye bağırıyordu.

Bu arada Sartre'den habersiz, "tüm azgelişmiş ülkelerin yerlileri, birleşin!" derken, bunun gerçeklik değil, bir "ideoloji" olduğunun ayırdında bile olamıyordu.

Lâkin ayırdında olunan ve iyi bilinen tek şey, "kutsadıkları" düşünceye yönelen tehditin, kaba güç ve şiddetin toplumsal denetim ve iknâ açısından "başarılı" teknikler gibi görünmesiydi. Nihayetinde "secdesi, kâbesi, kıblesi insan olan", "insan kendini düşünce yoluya üretir" diyen Hegel kimdir diye sormuyordu bile. Bu tekniklerle kendi dinamizmini oluştururken, Proudhon'un deyişiyle "ilkel iman"a (le fait primitif) dönüşen bir hareketin müjdecisi haline geliyor; sonuçta ne başı, ne de sonu olan bir hareket ("Le mouvement est; voila tout!"), kendini tanımlandırabilecek tüm özelliklerinden kopararak, sadece "hareket" oluyordu!
 
"Leitkultur"un "Ganz unten"daki "Kanacke" büyük biraderi ise, paralel dünyalarda yaşadığı Avrupa ülkesinin, negatif anlam içeren "Getto" tabir edilen "varoşlarında", bulunduğu ve yaşamını idame ettirdiği toplumda "toplumsal uzlaşma entegrasyondan, entegrasyon da çoğunluk dilinden geçer" diyordu. "Direnişi, taş, yürek, barikat günleri"ni yumruk havayı döverken, küçük kardeşi için, anımsamayı ve anımsatmayı ihmal etmiyordu. Ancak, her nedense paralel dünyalarda ve ayrı kompartımanlarda yaşadığı toplumun çoğunluk kesimine, "anadilde din eğitimi hakkı isterim"; "anadilde din eğitimi hakkımız, söke söke alırız", diyemezken; "asimilasyon"u değil terim olarak ifade etmek ve ağzına almak, düşünemiyordu bile.

Azınlık terimini azgınca dillerine dolayan küçük biraderine, Avrupa Parlamentosu nezdinde taktik veren "akıllı büyük birader" kim, nerede, ne zaman, nasıl azınlıktır sorusunu düşünmekten ve sormaktan, kendini, göç ettiği ve yaşadığı toplum için men ediyordu. Oysa, farklı bir coğrafi bölgede, "göç" ettiği farklı bir dil ve kültür çevresinde (ki farklı edebiyatı, folkloru ve müziği; farklı gelenekleri, değerleri ve sembolleri; yemek ve beslenme adabını, alışkanlıklarını ve geleneklerini içeriyor), farklı bir dinî anlayış içerisinde, farklı etnisite'den oluşan toplum içinde yaşıyor olmasına rağmen, "azınlık nedir" diye soramayan büyük birader, "Genosse" küçük biraderine "azınlığız" diye akıl hocalığı yapıyordu...

* * *

Yarı uykuda, yarı uyanık halde, Pîr dolusu Cam-ı Cem'den üçüncü nefesi "aşk" için aldığında Pîr'in gösterdiği "buta" ile karşılaşıyordu. Ona doğru yönelir, Pîr ve güzel aniden kaybolunca, "sevgiliyi" aramaya koyuluyordu. Belki on üçüncü köyde bulur diye...
 
Kıssadan hisse: Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az.

* "Gerçeğin rengi gridir" André Gide

[28 mart 2006]

 

Dün, bugündü... - ...

Eklenme Tarihi 22 Ekim 2007

hasan-gurgenarazili
Hasan Gürgenarazili

Belli ki, 40'ların cadı kazanı değildi. Ancak, ortalık daha da berbat toz dumandı.

12 eylül, meyvelerini vermeye başlamış, üniversitelerde darbeye uygun yapılandırmalar son süratle gerçekleştirilmişti. Kalemi sivri, ünü yurt dışına taşan bir takım bilimadamları üniversitelerden tek tek uzaklaştırılmış, 1402'lik olmuştu. Kimi açlık içindeydi, kimi geçimini sağlayabilmek için üç kuruşa kitapçılarda çalışıyordu, kimi de çeviriler yapıyordu.

Darbenin ideolojisi Türk-İslam sentezi, alabildiğine dal budak sarmıştı. Cumhuriyet gazetesinde Uğur Mumcu konuyu irdeleyen yazılarla dikkati çekiyordu.

Tarih, Edebiyat, Sosyoloji ve Halkbilimi kürsüleri birer mevzi olarak 'Türk-İslam sentezcileri'yle dolduruluyor, onlara önce doktora yaptırılıyor; ardından da doçentlik ve profesörlük payeleri dağıtılıyordu.

Kemalistler tek tek sindirilmişti.

Etnik terörün de azgınlaştığı, dizginlenmesinin dahi güç olduğu, faili meçhul cinayetlerin ardı ardına geldiği bir anda; Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve arkadaşları 'Atatürkçü Düşünce Derneği' adı altında dernekleşme girişimlerini başlattı.

Dar ve çekirdek bir grup içinde yürütülen yoğun tartışmaların akabinde, kısa sürede bu adla bir kurum kuruldu. Derken, başkanı hukukçu Muammer Aksoy faili meçhul bir cinayetin kurbanı oldu.

Sonra, derneğin kurucularından bir başkası, ilahiyatçı Bahriye Üçok yeni kurban seçilmişti.

Kurucu çekirdek kadro şaşkındı. Ve doğal olarak sıranın kendine gelmesinden 'çekiniyor'du.

* * *

Eşzamanlı olarak, örtülü kimliğin siyasal simgesi 'türban', üniversitelerde bir soruna dönüştü.

Özal hükümeti, konuyu ele alan ve meclisten 'türban'ı serbest bırakan bir yasa çıkardı. 12 eylül anayasasının garantörü Evren, Cumhurbaşkanı olarak yasayı Anayasa Mahkemesi'ne gönderdi. Anayasa Mahkemesi de bir hazırlık döneminden sonra, ilgili yasayı iptal etti.

Konu, ünivesitelerde ok yaydan çıkarcasına yoğun tartışmalar başlatmıştı. Kamusal alanda 'türban'ın siyasal simge olarak anayasanın laiklik ilkesiyle bağdaşmadığı görüşü ortaya konuyordu. Birbiri ardına bildiriler yayınlanıyor, Özal hükümeti uyarılıyordu. Ancak, bununla birlikte tam bir kaos yaşanıyordu. Bazı 'türbanlı' öğrenciler, aynı üniversite, fakülte ve bölümde farklı öğretim elemanların derslerine ya o halde giriyorlardı, ya da giremiyorlardı.

'Türban' karşısında taviz vermeyen öğretim elemanlarının derslerine 'türbanlı' girmek için, bir yol da bulunmuştu: 'Türban' üzerine peruk takmak, bu dönemin geliştirilen yeni bir uygulamasıydı... Kurum içindeki kaos durumuna dikkat çekilerek, üniversite yöneticilerinin yetersiz kaldığına ilişkin şikâyetler başlamıştı.

* * *

ugur-mumcu
ugur-mumcu
ugur-mumcu
Bkz. Cumhuriyet, 26 ekim 1990, s.1, 17.

Dostu Anayasa Mahkemesi'nin en etkili yargıcının telefondaki dinç ve kararlı sesi, kulaklarını çınlattı. İhtiyaç hasıl olmuştu, görüştü. Gayri resmî olarak, 'türban davası'nda kullanılabilecekleri tarihsel belgelerin ve akademik çalışmaların gerekliliğine işaret ediyor, nasıl temin edebileceklerini soruyordu. Temin edeceğini söyledi.

Atatürkçü Düşünce Derneği kurucu üyelerinden biri profesör, diğeri de alanında iyi çalişmalarıyla tanınan iki arkadaşına konuyu açtı. Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan'ın arşivi olmak üzere, alanında en yetkin uzmanı profesör arkadaşının da titiz çalışmaları bir araya getirilerek, 1 çuval malzeme, Anayasa Mahkemesi'nin bu yetkin ve etkili yargıcının yararlanmasına sunuldu.

Ortak dostları üçüncü bir kişi daha, şeriat ve siyasal İslamda 'türban'ın rolünün ne olabileceği hakkında devredeydi. O Turan Dursun'du...

Mahkeme kararını vermiş, kamusal alanda 'türban' takılması yasaklanmıştı...

* * *

Odasında otururken telefonu acı acı çaldı. Öğrencisi, 2000'e Doğru dergisinin Ankara temsilciliğinden aldığı bir haberi iletti:

Turan Dursun, faili meçhul bir suikast sonucunda öldürülmüştü.

* * *

Özal hükümeti, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen yasa maddesinde ikinci bir değişiklik yaparak, muğlak ifadelerle dolaylı yönden yeniden 'türban'ı kamusal alanda, yani üniversitede serbest bırakmış; Evren de bir kez daha olayı Anayasa Mahkemesi'ne taşımıştı.

Bu yeni girişimle birlikte üniversitelerde gerilim artmış, öğretim üyeleri dahi 'cepheleşerek' birbirine girmişti.

Profesör arkadaşı aleni tehdit edilmiş; konuyu ulusal basına taşıyan başka bir arkadaşı da üniversite yönetiminin olaylardan sorumlu olduğunu ifade eden dilekçesiyle ve tavizsiz tutumuyla sivrilmişti. Ortak dostları Uğur Mumcu ve Mustafa Ekmekçi konuyu Türkiye gündemine taşıyordu...

Gözdağı verilsin diye, odalarının önünde olaylar oluyor, çivili sopalarla öğrenciler dövülüyor, hastanelik ediliyordu. 'Müslüman Genç' imzalı tehdit mektupları işin cabasıydı. Artık can güvenlikleri yoktu. Üniversiteden üçü beraber çıkabiliyor, toplu taşıma araçlarına birlikte binebiliyordu...

 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Hasan Gürgenarazili kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?