Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
İnsan, hayatının dörtte üçünü yapamayacağı şeylerle geçirir. DIDEROT

Camia Üzerine Bir Sosyolojik Laklaka...

Eklenme Tarihi 24 Şubat 2012

Camia Üzerine Bir Sosyolojik Laklaka...
A. Yılmaz Soyyer
A. Yılmaz Soyyer

[A. Yılmaz Soyyer - KanalKultur] - "Camia" kelimesi dilimize Arapça'dan girmiş, ancak tarih boyunca pek fazla kullanılmamış. Kelime ne Redhouse'nin İlk Osmanlıca-İngilizce baskısında ne de Şemseddin Sâmî beyin Kâmus-ı Türkî'sinde var. Daha doğrusu her ikisinde de sadece "topluluk" karşılığıyla mevcut, yani sosyolojik bir kavrama dönüşmüş değiller. Kubbealtı Lügatı'nın 2008 baskısında "Ortak yönleri veya işleri bulunan kimselerin meydana getirdiği insan topluluğu, zümre" diye tarif ediliyor ve "üniversite câmiası"yla örneklendiriliyor. TDK'nın Türkçe Sözlük'ünde "Topluluk, zümre" biçiminde açıklanıyor. "Gerek Macarca gerek Türkçe Avrupa milletler câmiası için aynı derecede yabancı iki dildir" biçiminde bir örnekle ortaya konuluyor. En sık kullanımı ise "futbol câmiası" biçimiyle gözlemlenmekte...

Bu girişi, son günlerin en girift tartışmalarından birine zemin hazırlayan "Malum Okyanusaşırı beldede mukîm Hocaefendi Gerçekliği"ni biraz algılayabilmek için yapmış bulunmaktayım. "Hocaefendi'nin topluluğu bir cemaat mı yoksa bir câmia mı?" tartışmasına sikletimce katılmak niyetindeyim. Ferdinand Tönnies'den (1855-1936) beri "cemaat" ve "cemiyet" ayrışımını anlayabilmek için insanoğlu çok çaba göstermiştir doğrusu. Üstelik ele alış biçimiyle tamamen Avrupa tarihinin bir realitesini sunan Tönnies'in izahlarını pek çok Türk sosyolog zavallı Anadolu halkına giydirebilmek için uğraşıp durmuştur.

Biz Türk sosyologları kavramlaştırma gayretinden ısrarla uzak durur, Batı'nın hazır kavramlarını kullanmaktan derin bir haz alırız ya da sosyolojiyi hiç bilmeyen insanların ortaya attığı kavramlarla boğuşur dururuz...

Hocaefendi'nin topluluğuna - doğrusu cemaat demekten artık korkuyorum - mensup bazı kalemşörler "cemaat" kavramından usanmış olacaklar ki, "câmia" mefhumunu ortaya attılar. O mühim zat, "Camia doğru bir ifade. Yegane fikri önder Hocaefendi olduğu gibi yegane sözcü de odur. İhtiyaç duyulduğunda konuşmaları medyaya servis ediliyor. Basında sık sık '... yakınlığıyla bilinen' diye başlayan cümleler yersizdir. Eğer camia adına hüküm verilecekse bu Hocaefendi'nin sözlerinden hareketle yapılması gerekir. Hiç kimsenin sözü camiayı temsil bakımından değerlendirilmemeli. Bu hareket nevi şahsına münhasırdır. Bizim tarihimizde benim bildiğim kadarıyla benzer bir oluşum yok. Bu kadar geniş bir coğrayfayada, 100'den fazla ülkede faaliyet gösteren çok renkli, çok dilli bir fenomen. Bu hareketi cemaat olarak tanımlamak çok eksik olur. Cemaat dediğiniz zaman aynı ufka bakan, aynı görüş etrafında kümelenmiş bir gruptan söz edebiliriz" şeklinde konuşmaktadır.

Bu ifadelere bakılınca Hocaefendi'nin "câmiası" tek yönden ve tek merkezden dikte ettirilen düşünceleri öğrenip, ezberledikten sonra icraata koyan bir grup olarak karşımıza çıkmakta. Bu tarif yukarıda alıntı yaptığımız iki değerli sözlüğün tanımıyla da örtüşmemektedir. Yeni "câmia" kavramı şuurlarını bilinçsizce bir merkeze bağlamış -silahsız- militanları içine almaktadır. Emin olun "Ülkücülükten evrilmiş" biri olarak, bunu 1980 yılına kadar inandığım "lider, doktrin, teşkilat tenkid edilmez" anlayışının dahi gerisinde buldum. Çünkü burada sadece lider var... Teşkilat da o, doktrin de... 

Devamını oku...

Bir Bilim Dili Olarak ...

Eklenme Tarihi 09 Ocak 2011

Bir Bilim Dili Olarak Türkçe

a-yilmaz-soyyer-yasasin-vuvuzela
A. Yılmaz Soyyer

[A. Yılmaz Soyyer - KanalKultur] - Osmanlı Türkçesi'nin bir kültür dili haline gelişinin göçebe Türkmenlerin Anadolu'da İslamlaşma süreciyle doğru orantılı bir süreçte gerçekleştiği bilinen bir durumdur. O yüzyıllar din dillerinin bilim üzerinde yegane egemen olduğu dönemlerdir ve tıpkı Latince'nin Batı dillerindeki hakimiyeti gibi Arapça'nın da Osmanlı bilim hayatında kaçınılmaz bir hegemonyası mevcuttur. Medreselerde eğitim dili Arapça'dır ama, şiir dili Arapça ve Farsça kelimelerin sıkça kullanılmasıyla oluşmaktaysa da cümle düzleminde Türkçe'dir. O dönemin aydınları olan tekke ve medrese mensupları bu şiir dilini rahatlıkla anlayabilmektedirler. Halk yani okur yazar olmayan kitleler ise, bu dille kaleme alınan eserleri doğrudan tam olarak anlayamamakla birlikte şeyh, mürşid, dede, baba, molla adı verilen dini-sosyal önderlerin "şerh" adı verilen açıklamaları sonucunda kendi algılama düzeylerine göre anlayabilmektedirler. Yani o dil de halktan bu gün sanıldığı kadar kopuk bir lisan değildir. Anadolu'daki Kızılbaş Türkmenler yukarda belirttiğimiz dini-sosyal önerlerinin kısmi açıklamalarıyla da olsa Fuzuli'nin Hadikatü's-Süeda'sını anlamaktadırlar. Bu kitleler Şah Hatai'nin yalnızca basit Türkçe kelimelerle söylediği nefesleri değil, aruz gazellerini de cemlerinde cemiyetlerinde kullanmaktadırlar. Günlük hayatlarında kullanmasalar da o dille iç içedirler ve o kelimelere aşinadırlar.

Osmanlı'nın son dönemindeki "Türkçecilik cereyanı" Türkçe'nin gramerinin geliştirilerek bir edebiyat ve bilim dili olmasının en önemli basamağını oluşturmuştur. Ancak cumhuriyetin kuruluşundan sonra bugün çok komik bir anlayış olarak değerlendirilen dilde özleşme akımı "dilde ırkçılık" boyutuna ulaşınca, 1930 yıllardan 1980'li yıllara kadar devam eden süreç tam anlamıyla Türkçe'nin bir bilim dili olma macerasını baltalamıştır. Bugün geniş aydın kitleleri Yahya Kemal merhumun "Türkçeleşmiş Türkçedir" anlayışını paylaşmaktadırlar; ancak bu çizgiye geliş hiç de kolay olmamıştır. 1930-1980'ler arasında cumhuriyetçi-devletçi solun Osmanlıcı sağ ile giriştiği mücadeleden galip çıkan olmamışsa da mağlup ve mağdur çıkan Türkçe olmuştur.

Devamını oku...

 

"Kavanoz Yalamak"

Eklenme Tarihi 28 Kasım 2010

"Kavanoz Yalamak"

a-yilmaz-soyyer-yasasin-vuvuzela

A. Yılmaz Soyyer

[A. Yılmaz Soyyer] - Hz. Mevlânâ, aklın aşk sahasını idrak gayretini "kavanoz yalayarak reçelin tadına varmaya çalışmak" olarak tanımlamaktadır. Bence tasavvufun hem en temel belirleyici düsturu hem de en derin kırılma noktası bu cümledir. Hz. Pir'in bu sözüyle aklı küçümsediği, aşkı daha doğrusu aşka teslimiyeti yücelttiği savunulur. Burada yaşadığı dönemin felsefe ve bugün din felsefesi olarak isimlendirebileceğimiz kelamını çok iyi bilen bir medreseliyken Şemseddin Tebrîzî ile girdiği halvet sonucunda bu cümleyi kullanan Hz. Mevlana'yı ciddiye almak zorundayız. Ancak bu cümle bağlamında bir yandan felsefe-aşk ilişkisini bir taraftan da mürid-mürşid ya da talip-dede ilişkisini anlamak mecburiyetimiz vardır.

Konuyu ele almaya tarikat ve tasavvufu birbirinden mümkün olduğunca ayırarak başlamak istiyorum. Tarikatı tasavvuf denilen ve "nefis-akıl-aşk" biçiminde üçlü bir basamak oluşturan sistemin dış görünüşü, zarfı, kabı kutusu olarak görmek niyetindeyim. Yani tarikatın tasavvufla hem ilgili hem de ilgisiz olduğunu düşünüyorum. Tarikat yani nevniyaz derviş, babalar, dedeler, bacılar, kaynayan kazan, canlara sunulan lokma, bu çarkın dönmesi için kurulmuş vakıf, bu vakfın bağları, tarlaları, koyunları, kuzuları, eski tabiriyle "hurda-i tarikat" aşka ulaşmaya talip cana tabii bir ortam hazırlayan zırh gibidir. Zırh teşbihini (benzetmesini) bilinçli olarak seçtim çünkü zırhın dış müdahalelere karşı koruma işlevi kadar vücudu cendereye alıp bir basın uygulama fonksiyonu da vardır.

Devamını oku...

 

İstiyorum

Eklenme Tarihi 14 Kasım 2010

İstiyorum

a-yilmaz-soyyer-yasasin-vuvuzela

A. Yılmaz Soyyer

[A. Yılmaz Soyyer] Öncelikle şunu ifade etmem gerekiyor ki, yaklaşık otuz yıldır devletin bir "mekanizma" olması gerektiğine inanıyorum. Daha önce özellikle felsefe ve sosyoloji okumaya başlamadan devletin kutsal olduğuna ve bütün tebaanın (vatandaş değil) ona kayıtsız şartsız hizmetle mükellef olduklarına inanırdım. Kafamdaki devlet kavramı, bir sosyal devleti değil bir babayı tanımlamaktaydı. Bana göre, tebaa, tıpkı çocuklar gibi onun verebildikleri ya da verdikleriyle yetinip şükretmek durumundaydı. Milliyetçiliğim bile "devlete itaat" düşüncesinden ibaretti...

Yanıldığımın farkına 13 eylül 1980 tarihinde vardım; hem sağdan hem soldan bu "kutsal devleti" yüceltmek için birbirlerine düşürülmüş gençliğin, cuntacıların işkencehanelerinde "siz kim oluyorsunuz?" sorusuna muhatap oluşlarıyla kendime geldim.

Yanılmıştım, o güne kadar dilimin, kültürümün Sosyalistler, Marksistler tarafından ülkemi Sovyet Rusya'ya bağlamak için değiştirildiğini sanırdım. İnancımın ateist gençlerce bozulmak istendiğini zannederdim. Yanılmışım, meğer bütün bunların arkasında "kutsal devlet" zannettiğim "cuntacı çekirdek bir grup" varmış. Artık devleti hükümetten ibaret kabul etmek arzusundayım.

Şimdi haklarımı istiyorum:

Devamını oku...

 

Cem Vakfı'nın Sempo...

Eklenme Tarihi 31 Ekim 2010

Cem Vakfı'nın Sempozyumu

a-yilmaz-soyyer-yasasin-vuvuzela

A. Yılmaz Soyyer

Cem Vakfı Ankara şubesi "Tarihten Bugüne Alevilik-II" sempozyumunu 23 - 24 ekim 2010 tarihinde Ankara'da düzenledi. İki gün boyunca tıklım tıklım dolu olan bir salonun huzurunda bildiriler sunuldu.

Sempozyumlar, sunulan bildiriler kadar tanışılan yeni simalar bakımından da katılımcılar için önemlidir. Geçen hafta benim için en çok bu tarafıyla anlamlıydı. Anadolu ve Rumeli coğrafyası dışında kalan Kızılbaş toplulukların temsilcileriyle tanışma fırsatı buldum ve onların büyük bir maharetle sundukları müziklerini dinledim.

Hem ilginç kişilikleri hem de müziklerindeki farklılık sebebiyle Müştak Tanbur Topluluğu benim için adeta sempozyumun yıldızlarıydı. Tebrizli dört Türkmen sazende ve bir de onları sürekli olarak görüntülerini video kaydına alan "zakir"den ibaret olan bu grup fotoğraflarda da görüldüğü üzere tam Kızılbaş görüntüsündeydi. Sanatlarını icra ederken elindeki bendirle adeta trans haline geçen Yaşar Behnud, grubun en iyisiydi. Onlarla uzun uzun sohbet imkanı da buldum. "Zakir" adı verilen kişi, bizim tasavvufta özellikle de Kızılbaş topluluklarda müziği sazlarıyla yöneten biri değildi. Onlar, tasavvufi sohbetlerde bulunan şahıslara "zakir" adı vermekteydiler.

Devamını oku...

 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : A. Yılmaz Soyyer kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?