Hollanda Alevileri ya da Hollandalı Aleviler: 'Yol Serçeşme' Dergisi ve Bibliyografyası - Sayı 1-7 ([1999] - 2000)
Eklenme Tarihi 03 Mayıs 2012
| Hollanda Alevileri ya da Hollandalı Aleviler: 'Yol Serçeşme' Dergisi ve Bibliyografyası - Sayı 1-7 ([1999] - 2000) |
![]() |
| İsmail Engin |
[© İsmail Engin - KanalKultur] A. Hak-Der ve Dergi Üzerine Kısa Bir Bilgi
A.1 Hak-Der
1980'li yılların sonlarında küreselleşmenin ön plana çıkması ve Aleviliğin kamusal alana taşınması sonucu, sivil toplum örgütü olarak Türkiye'de ve dünyanın değişik ülkelerinde, özellikle de Avrupa'da artan bir şekilde, değişik Alevi örgütleriyle karşılaşılmaktadır. Bir dini cemaat olarak Alevileri içeren sivil toplum örgütleri (ya da kuruluşları), küreselleşmenin getirdiği hızlı değişmeler karşında Alevilerin inançlarının ve bu inanç etrafında oluşturdukları kültürün ya da değerler kümesinin erozyona uğramasını engellemek; Alevi kimliğinin/kültürünün küreselleşmenin yanı sıra medyanın da etkisiyle kamusallaşmasıyla-kamuya açılmasıyla birlikte kalıplaşan değer yargılarına, inançlarına sahip çıkmak; yaşadıkları ülke(ler)de eşit haklara sahip bireyler olmak amacıyla[1] birbiri ardınca kuruldular. Bu bağlamda, işçi göçü, öğrenim görme, sığınmacı olma vb. nedenlerle Türkiye'den Hollanda'ya giden Aleviler, Hollanda'da yoğun olarak yaşadıkları Alkmaar, Amersfoort, Amsterdam, Apeldoorn, Bergen Op Zoom, Dordrecht, Doetinchem, Den Haag, Hilversum, Maastricht, Nijmegen, Oss, Rotterdam, Utrecht, Venlo, Zaandam gibi kentlerde "Alevi-Bektaşi Sosyal ve Kültür Derneği" adı altında örgütlenmeye başlamışlar; var olduğu düşünülen-yaşanılan sorunlara ortak çözüm üretmek amacıyla kurulan 16 dernek birleşerek, 1996 yılında "Hollanda Alevi-Bektaşi Sosyal ve Kültür Dernekleri Federasyonu (HAK-DER)" adıyla merkezi Zaandam'da olan bir çatı örgütü oluşturmuştur.[2]
Hak-Der, Türkiye'de yaşayan Aleviler için Türkiye'den:
· Aleviliğin yasal olarak tanınmasını,
· İnançların ve dini kurumların anayasa tarafından güvence altına alınmasını,
· Hacı Bektaş Dergâhı'nın müze statüsünden çıkarılmasını,
· Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kaldırılmasını,
· Dini kurumların vatandaşlar tarafından finanse edilmesini,
· Dini kurumların yönetiminin vatandaşlar tarafından belirlenmesini,
· Zorunlu din dersinin kaldırılmasını,
· Alevilere yönelik olumsuz önyargıların giderilmesini,
· Alevilerle ilgili kutsal günlerin (Muharrem orucu, Aşure Günü, Hızır orucu) resmi statüye kavuşturulmasını
istermektedir.[3]
Hak-Der'in Avrupa'da ve Hollanda'da yaşayan Aleviler için, göçmenlikten kaynaklanan sorunlarının yanı sıra Avrupa ve Hollanda'ya yönelik bir istekler kataloğu[4] da bulunmaktadır:
· Alevilik bir inançtır ve yasal güvence altına alınarak, resmen tanınmalı ve korunmalıdır.
· Alevilik, çok kültürlü bir toplum için, desteklenmelidir.
· Din ve etik dersleri kapsamında Alevilik de bilgi düzeyinde verilmelidir.
· Alevi inanç önderlerinin yetiştirilmelerine olanak sağlanmalıdır.
· Cemevleri ve kültür merkezleri açılmasına yardım edilmelidir.
· Resmi devlet TV ve radyo yayınlarında Aleviliğe yer verilmelidir.
Hak-Der, 2004'ten itibaren kendi içinde yürüttüğü "Alevilik nedir?" tartışmalarının akabinde, bugün için, Aleviliği şu şekilde benimsemektedir:
"Musa'dan Beri"
Eklenme Tarihi 03 Nisan 2012
| "Musa'dan Beri" |
![]() |
| İsmail Engin |
[İsmail Engin - KanalKultur] Erzincan ilinde dünyaya gelen Musa Ağacık, kendi ifadesine göre, lisede okurken 1978 yılında Aydınlık gazetesinde başladığı gazetecilik hayatına, bundan sonra Türk Haberler Ajansı'nda (THA) bir süre Sanat Bülteni dağıtıcısı ve ardından Güneş, İstanbul Yeni Asır'da muhabir olarak devam eder. Milliyet gazetesinde "Açık Pencere" köşesinin yazarı ve yöneticisi Melih Aşık ile çalışmaya başlayınca, hayatında yeni bir dönem açılır. Bu dönemde, "kısa" ama "kristalize edilmiş" sorularla ve gündem yaratan sorularını yönelttiği kişilerin zaman zaman bam teline basarak, söke söke aldığı cevaplarla kamuoyunun dikkati çeker. Söyleşileri, Milliyet gazetesinin ön sayfalarına taşınır ve ünlü "Musa'nın Teybi" böylece doğar.
| "Musa'dan Beri" |
![]() |
| Musa Ağacık: Musa'dan Beri. Çınar Yayınları, İstanbul 2003. 200 S., ISBN: 975-348-174-8 |
Ağacık, Milliyet gazetesinde geçen 9 yılının ardından Star gazetesinde bu kez söyleşilerini yayınladığı köşesiyle okur karşısına çıkar. Burada da uzun bir süre, söyleşi geleneğini devam ettirir; zaman içinde köşe yazarı olarak olayları, olaylarla ilintili ve konu edindiği, yazı malzemesi olan insanlarla kurumları, söyleşi geleneğinin dışına çıkarak kendisine has bir üslupla kamuoyunun veya konuyla ilgilenen, kendi deyimiyle "bir kısım okurun" gündemine taşır. Ağacık'ın kendine özgü söyleşi geleneği, böylece kendine özgü bir yazı tarzına dönüşür. Yazı tarzındaki bu dönüşümünde, onun sorgulayıcı üslubu, keskin gözlemleriyle ve derin mizah anlayışıyla birleşir, böylece harmanlanarak bir sentez oluşturur.
Yeni sentez, Ağacık'ın sürekli yeni arayışlara yönelen ve gelişen, aynı zamanda sanata da ağırlık veren kültürel kimliğinin aynı zamanda dışa vurumudur. Bu dışa vurumda, Musa Ağacık'ı Musa Ağacık yapan tüm kültür ögeleri, bu bağlamda da onun dünyayı ve yaşadığı ortamı / çevreyi algılayışı, yorumlayışı, belirgin bir şekilde söyleşilerine ve yazılarına yansır. Kendisiyle birlikte okurunu ve(ya) meraklısını geliştirir. Söyleşilerinde ve yazılarında bireyin toplumla, siyasetle ve devletle olan ilişkilerini ele alırken, devletin toplumla ve bireyle olan ilişkilerini de sürekli gözlemler ve irdeler. Siyasetin ve siyasetçinin topluma yansımasına ve toplumun sorunlarını algılamasına bakar. →
Akçaeniş Tahtacılarında ...
Eklenme Tarihi 15 Şubat 2012
| Akçaeniş Tahtacılarında Ölü Gömme Geleneği |
![]() |
| İsmail Engin |
[İsmail Engin - KanalKultur] İnsan, belirli bir "kültür çevresi"nde dünyaya gelir, gelişir ve ölür. Bireyin kimliği, bu "kültür çevresi"nde oluşur. "Kültür çevresi", bu anlamda bireye kimlik kazandıran bir işlevi üstlenmiştir. Daha doğmadan, doğacak çocuğun adı çerçevesinde yapılan tartışmalar ve ad belirleme, onun kültürel kimliğinin şekillenmeye başlamasının birer göstergeleridir. Cinsiyet rollerinin nasıl olmasının gerektiği ve buna bağlı olarak hangi renkte elbiselerin giydirileceğinin tasarlanması, hep kültürel kimlikle ilgili işlemleri içermektedir. Bu anlamda birey, özgür değildir.
Bireyin belirli bir "kültür çevresi"nde, ait olduğu kültüre özgü davranış kalıplarını kazanması, bütün yaşamı boyunca süregelen bir süreçtir. Bu anlamda ünlü Fransız etnoloğu Arnold van Gennep (1909)'in "rites de Passage" olarak belirli dönemlere ayırıp sistemleştirdiği söz konusu süreç, bireyin yaşamındaki üç önemli dönemi kapsamaktadır: Doğum, evlenme ve ölüm. Her dönem, bir bölük âdet, tören ve dinî ile büyüsel işlemlerden oluşmaktadır [1]. Nasıl ki bireyin adını belirleme özgürlüğü, ait olduğu "kültür çevresi" içerisinde yoksa -kimi ender durumlarda birey yine kültürel olarak reşit kabul edildiği yaşta ya da bu yaştan sonra adını kültürce kabul edilen normlar çerçevesinde değiştirebilmektedir- geleneksel toplumlarda öldükten sonra bireyin nasıl gömüleceğine ilişkin özgür bir seçim hakkı da bulunmamaktadır. Kaldı ki, bireyin herhangi bir konuda yapabileceği seçim ile ilgili hakkı, yine "kültür çevresi" tarafından belirlenmektedir.
Yaşamın üç önemli döneminde bireyin kültürel seçiciliği ya da seçimi, genelde evlenmeyle ilgili dönem için söz konusu olabilmektedir. Ancak, bu dönemde bile seçim, bireyin kazandığı kültürel kalıplar yoluyladır. O halde, bireyin en fazla özgür olarak kendini hissedebileceği dönem, evlenme dönemi olmasına karşın, yine de kültür başat unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaşamda bireyin kültürel seçiciliğinin hiç olmadığı bir dönem, doğum ile ilgili dönemdir. Burada, tamamen "kültür çevresi" işin içindedir. Özellikle geleneksel toplumlarda, bu döneme üçüncü geçiş dönemi olan ölüm ile ilgili dönem de eklenmektedir. Burada ele alınacak konu ölümle ilgili dönemden yalnızca ölü gömme geleneğinin ortaya konulmasıdır. "Kültür çevresi" olarak ise, genel anlamda Alevi bir topluluk olan "Tahtacılar"a özgü "kültür çevresi" seçilmiştir. Ancak, "Tahtacı kültür çevresi" oldukça geniş bir coğrafi alanı kapsadığından [2], söz konusu çevre daraltılarak Antalya Elmalı'nın Akçay Bucağına bağlı bir Tahtacı köyü olan Akçaeniş, ölü gömme geleneği açısından ele alınmıştır [3]. →
Hatay Nusayrilerinde ...
Eklenme Tarihi 06 Şubat 2012
| Hatay Nusayrilerinde Din ve Dini Algılayış |
![]() |
| İsmail Engin |
[İsmail Engin - KanalKultur] 1. Giriş
Bu çalışma, başlık olarak her ne kadar din ve dini algılayışı içeriyorsa da etnografik bir betimleme olarak kaleme alınmış, dinin esasları ve felsefesi üzerine bilgiler ve veriler bildirinin kapsamı dışında bırakılmıştır. Bildiri, Hatay Nusayrileri üzerine 1998 yılı Ağustos ayında Hatay ilinde yapılan bir alan araştırmasının verilerinden ve gözlem sonuçlarından yararlanılarak inşa edilmiştir.[1]
Bu çalışmada, etnik bir grup ve dini bir cemaat olarak[2], Hatay Nusayrilerinin ya da diğer bir deyişle ʽAlavîlerin, kendilerini ve kendi kültürel kimliklerine yakın olarak gördüğü biz kavramı içine dahil ettiği Anadolu Alevilerini emik olarak nasıl algıladığı konusunda ip uçları verilmesi; ardından Anadolu Alevileriyle olan farklılıkları, karşılaştırılarak etik yaklaşımla irdelenmesi hedeflenmiştir. Bunu her zaman yapılabilen sıradan bir ayinin betimlenmesi ve gündelik hayatın önemli ve vazgeçilemez bir parçası olan ziyaretin fonksiyonları üzerinde durulması izlemekte; daha sonra da tenasüh-reinkarnation inancına ana hatlarıyla değinilmektedir.
2. Genel
Bugün Türkiye'de Nusayri, İçel ve Adana illerinde Arap Uşağı, Fellah olarak da anılan ʽAlavîlerin sayıları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Nasıl bulunduğu hususu, metodolojik açıdan tartışmaya açık olmakla birlikte, 1996 yılı itibariyle Hatay'ın yaklaşık % 29'unun ʽAlavî olduğu ileri sürülmektedir.[3] Türkiye'de genelde yoğunlukla Hatay, Adana ve İçel illerinde; yaşamaktadırlar.[4] Sayıca en yoğun bir şekilde Antakya -Harbiye mahallesi- İskenderun ve Samandağı'nda bulunmaktadırlar. Arapça'nın yanı sıra, Türkçe de bilmektedirler.[5]
Onların dini cemaat olarak 9. yüzyılda yaşamış Muhammed b. Nusayri'ye dayanan kökenleri bulunmaktadır[6] ve onlar 11. yüzyıldan beri Nusayri olarak tanınmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun geç döneminde, "Türkmenler'le çevrili bir denizde Arapça konuşan bir etnik grup"[7] şeklinde görülen Nusayriler, kendilerini Ali'nin müritleri (ʽAlavî) olarak adlandırdılar ve böylelikle Şii mezhebe yakınlıklarını belirttiler.[8] Ancak, tıpkı Anadolu Aleviliğinde olduğu üzere, Nusayriler de inanç itibariyle Sünniler kadar Şiilere uzaktır. Şii düşünce tarzı ve ibadet şekilleri, Nusayriler tarafından "aşırılık" şekline yorumlanmaktadır. Bu bağlamda, Sünni inanç tarzı Şiilere göre, daha "liberal" olarak algılanmaktadır. →
18. Hacı Bektaş Veli ...
Eklenme Tarihi 15 Ağustos 2011
| 18. Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü'nün gerekçesine bir "kritik" |
![]() |
| İsmail Engin |
[İsmail Engin - KanalKultur] 18. Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü Sahibi'nin Şahkulu Sultan Vakfı Başkanı Mehmet Çamur olduğunu, ödül Hacıbektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri Anma Kurulu tarafından açıklandığında, kuşkusuz sevinerek öğrendim. Artık rutin olduğu üzere, ilgili ödülün gerekçesine bakmayı da ihmal etmedim.
Bu vesileyle aşağıdaki kimi hususları kaleme alıyorum:
Yıllardan beri, Hacıbektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri Anma Kurulu'nun kimlerden ibaret olduğunu bilmiyorum. Bu benim ilgisizliğimden, cehaletimden veya ihmalimden kaynaklanıyor olabilir. Yine belirtmeliyim ki, Mehmet Çamur, uzun yıllara dayalı çalışmalarıyla, ödülün gerekçesinde yer aldığı gibi,
"Anadolu aydınlanması ve kültürünün araştırılıp irdelenmesinde; ulusal ve uluslararası düzeyde tanıtılıp etkili olmasın da; araştırma yapan Sanatsal Etkinlik veya ürünler ortaya koyan her türlü düşünsel, felsefi, sanatsal etkinliklerle, bir yandan uzak kökleriyle Anadolu aydınlanmasını irdeleyip ortaya çıkarırken bir yandan bu kültürün önemli kollarından birini, hatta bu kültüre damgasını vurmuş, bu yayınla tarihe mal olmuş Alevi-Bektaşi geleneğini 'Damarını' aşısını da inceleyip ortaya çıkartan; yurdun bütünlüğüne ulusun birliğine ve dünya barışına katkı sunan"
bir "can" olarak, bu ödülü fazlasıyla ve belki de gecikerek haketmiştir, denilebilir...
18. Hacı Bektaş Veli Dostluk Ve Barış Ödülü'nün gerekçelerinden, ödülün Kemalist, laik, ulusun bütünlüğü için çaba harcayan canlara dağıtıldığını anlıyorum. Bu özellikleriyle Mehmet Çamur, kuşkusuz isabetli bir "can"dır.
Hemen belirteyim, aşağıdaki ibarelerim, ilgili ödülün sahibi Mehmet Çamur'a ve onun şahsına yönelik değildir. Anma Kurulu'nun dağıttığı ödülün "gerekçesi"ne / "gerekçeleri"ne yöneliktir.
Yayınlanan "gerekçe"de şunlar da kaydediliyor: →
Diğer Makaleler...
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : İsmail Engin kategorisini görüntülemektesiniz





