Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Şerefli bir ölüm,şerefsiz bir ömürden daha iyidir. TACITUS

L'Orient Illustré (10 nisan 1875, Constantinople)

Eklenme Tarihi 20 Şubat 2012

L'Orient Illustré (10 nisan 1875, Constantinople)
Matbuat Tarihi: L'Orient Illustre'nin (Constantinople) 10 nisan 1875 tarihli sayısında gazetenin kendi reklamı...
"Matbuat Tarihi": "L'Orient Illustré"nin (Constantinople) 10 nisan 1875 tarihli sayısında gazetenin kendi reklamı...

[KanalKultur] - "Matbuat Tarihi": "L'Orient Illustré"nin (Constantinople) 10 nisan 1875 tarihli sayısında gazetenin kendi reklamı...

Reşat Kaynar: Üç Devrim ...

Eklenme Tarihi 28 Haziran 2011

Reşat Kaynar: Üç Devrim Yasası ve İslam

Cumhuriyet, 3 mart 1994

Ord. Prof., Cumhuriyet, 3 mart 1994

Ne yazık ki eğitim birliği ilkesi, Atatürk'ün ölümünden sonra, siyasal kudret sahiplerinin iktidar hırsı ile zedelenmiştir. Böylece günümüzde medrese zihniyetinin geri gelmesi tehlikesiyle yüz yüze gelinmiştir. Ne yazık ki Tanzimat dönemindeki "eğitimin ikileşmesi" felaketi yeniden memleket irfanını tehlikelere sokmuştur.

70 yıl önce, Türkiye Büyük Millet Meclisi, II. Dönem toplantı yılının 3 Mart 1924 gününde; "429, 430, 431 sayılı üç Devrim Yasası" çıkardı. Bunu yapan milletvekillerini rahmetle anıyoruz. Bu büyük insanlar, Atatürk'ün önderliğinde; hukukta, eğitimde, siyasal yapıda ve sosyal hayattaki laiklik anlayışının sürecini başlattılar. Türkiye'de laikliğe giriş, bu üç Devrim Yasası'nın yarattığı atılımdan güçlenerek adım adım gerçekleştirilmiş ve laiklik anlayışı böylece yaşama geçirilmiştir.

Devletimizin temel taşlarından saydığımız laiklik ilkesinin gereği gibi anlaşılması, özellikle yeni kuşakların bu önemli konularda aydınlanması için, bilimsel esaslara, yani belgelere dayanarak açıklamalar yapmak gerekir. Bu önemli noktayı gözeterek Meclis tutanaklarını esas almak suretiyle üç yasayı Meclis'teki yasallaşmaya göre sırayla ele alacağız.

Büyük Meclis'te ilk olarak görüşülüp kabul edilen yasa "Şer'iye, Evkaf ve Genelkurmay başkanlıklarının (Erkanı Harbiye-i Umumiye) kaldırılması ile ilgili 429 sayılı yasa"dır. Bu yasanın çıkarılmasının nedenleri, gerekçesinde şöyle belirtilmiştir. Sade Türkçe ile aktarıyorum:

"Din ve ordunun siyasete karıştırılmasının birçok sakıncaları vardır. Bu gerçek, bütün uygar uluslar ve hükümetler tarafından bir temel ilke olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan yeni bir hayat varlığını sağlama görevini üzerine alan Türkiye Cumhuriyeti Şer'iye ve Vakıflar Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığı kaldırılmıştır. Genelkurmay Bakanlığı yerine Genelkurmay Başkanlığı kurulmuştur. Ayrıca Genelkurmay Başkanlığı'nın, görevinde bağımsız olması belirtilmiştir. 

Devamını oku...

 

Cemal Şener: 'Maraş, ...

Eklenme Tarihi 19 Aralık 2008

cemal-sener-maras-maras-derler-bu-nasil-maras
Cemal Şener

Bu türkü sözlerinin devamı şöyledir : "Maraş, Maraş derler, bu nasıl Maraş? Al kanlar içinde can veren kardaş…"

Bu türkü sözlerinin yazarı bu sözleri ne zaman ve hangi olay üstüne yazmıştır bilmiyorum. Ama aşağıdaki ifadeleri okuduğumda aklımdan ilk geçen sözcük bu olayın söz yazarının adeta içine doğduğu şeklinde oldu.

İsterseniz sözünü ettiğim ifadeleri şimdi birlikte okuyalım :

"Ellerinde Alman tüfeği, mavzer, makinalı tüfekler vardı. Kadınlarımızın memeleri kesildi. Altı aylık çocuğumuza kurşun sıkıldı. Kolları kesildi, kafaları ezildi. Kadınlarımızın hem ölüsüne hakaret ettiler, hem dirisine. Kocasının yanında yaptılar. Kocası : "Allah'tan korkun." deyince… Kocasını çektiler, öldürdüler. Ardından kadını öldürdüler. 20 yaşındaki bir babayı oğluyla birlikte öldürdüler. Gözlerine şiş soktular insanların. Seyrantepe'de Keşan'lı (…) ün karısının ırzına geçip, kurşuna dizdiler. Daha sonra külotunu çıkarıp sokağa attılar. Kalaycı Şah İsmail'e de baltayla vurup, beynini parçaladılar." (Ali Usta)

Hürriyet, 25 aralık 1978

hurriyet25121978

"Başlarında muhtar Mehmet Yemşen'in olduğu grup "Komünistler Moskova'ya", "Komünistlere, Alevilere ölüm" diye bağırarak evimize doğru geliyordu. Arkalarında plakasız bir komyon vardı. Bu komyondan aldıkları benzinle evleri yakıyorlardı. Evlerinden aldıkları kıymetli eşyaları da bu komyona koyuyorlardı. Oğlum Ali (14 yaşında) ile kaçmaya başladık. Ali'yi yakaladılar, ben kaçtım. Öğleden sonra oğlumu aramaya başladım. Tüm aramalarıma rağmen bulamadım. Askerlere sığındım. Olaydan dört gün sonra cesedini Dilber Yılmaz'ın evinin bodrum katında bulunan bir kazan içinde yakılmış bir durumda buldum." (Döne Taş)

İsmail Topçu da ifadesinde şunları diyor:

"Bir Alevi evini ateşe verdiler. Bir genç kadın pencereden atlayıp kaçtı. İçeride üç çocuk alevler arasında uyurken kül olup gittiler. Sonra "Allah, Allah" naralariyle bir Sünni evine saldırdılar. Bir evde iki Alevi saklanıyormuş. Önce Sünni olan ev sahibini dışarı çıkardılar. Ona "Evinde Alevi saklamışsın" dediler. O inkar etti. Bunun üzerine evi aradılar. Bodrum'da saklanan iki Alevi'yi bulup getirdiler. Önce Sünni'yi öldürdüler. Sonra da Alevileri otomatik silahla tarayıp öldürdüler."

Elimdeki dosyada yüzlercesi olan ifadelerden size üç tanesini yazdım. Bu ifadeler, Adana / Sıkıyönetim Mahkemesi Maraş Olayları Davası'nın gerekçeli kararından alınmadır. İnsanın daha fazlasını okumaya adeta içi elvermiyor. O denli içler acısı bir durum yaşanmış ki, anlatabilmek olası değil.

Yakın tarihimize "Maraş Olayları" diye geçen olaylar; 19 Aralık 1979 günü başladı. Sağ-Sol olayları diye başlayan olaylar daha sonra "Alevi Katliamı"na dönüştü. Maraş kelimenin tam anlamıyla, "Al kanlar içinde kaldı." Olaylar bir hafta devam etti. Resmi tesbitlere göre; 121 gayri resmi saptamalara göre ise; 500'ü aşkın kişinin katledildiği yazıldı, çizildi.

Olaylar; 19 Aralık 1979 günü Maraş'ta Çiçek sinemasında "Güneş Ne Zaman Doğacak" filminin oynatılması sırasında sinemanın bombalanması ile başlar. Bombayı attığı sanılan gurup CHP İl binasını, TÖB-DER, POL-DER gibi binalara saldırır. Olaylar büyür. İki devrimci öğretmen olaylarda öldürülür.

O sırada hükümette CHP vardır. Başbakan Bülent Ecevit'tir. Olaylar bastırılamaz. İki sol görüşlü öğretmenin ertesi gün cenazesi kaldırılırken; "Müslüman Türkiye", "Milliyetçi Türkiye", "Allah İçin Cihat", "Maraş Alevilere Mezar Olacak", "Komünist Asker" diyen kışkırtılmış kalabalık öğretmenlerin cenazesini camiye sokmak istemez ve Alevi bilinen, CHP'li bilinen, solcu bilinen dernek binaları, sendika binaları, işyerleri, evler, mahalleler tahrip edilmeye başlanır. Hükümet yetkilileri, bakanlar, hatta İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı Maraş'a giremez. Saldırı fasılasız bir hafta sürer. Maraş kan ağlar.

Olaylar ancak 17 ilde sıkıyönetim ilan edilerek engellenir. Yakalanan suçlular hapsedilir. Yüzlerce ev talan edilir, yakılır, yıkılır. Sağ kurtulan Aleviler hemen şehri terk eder. Şehirde büyük göç başlar.

Adana'da başlayan yargılamalarda 804 kişi hakkında dava açılır. Dava 1991'de yani 12 yıl sonra karar aşamasına gelir. Verilen karar ile; 29 kişi idama, 7 kişi müebbete, 321 kişi 1 ile 24 yıl arasında ceza alır.

Ardından dosyayı Yargıtay bozar. İdamlar uygulanmaz.

1991'de çıkan Terörle Mücadele Kanunu sonucu tüm tutuklular serbest bırakılır. Hatta idamla yargılanan sanıklardan biri ilk seçimlerde TBMM'de Kahramanmaraş milletvekili bile olur. Yani ölen öldüğüyle kalır. Yaralanan, evleri yakılan yıkılan, sakat kalanlar ise uğradıkları bu haksızlıklarla başbaşa kalır. Değişen bir şey olur. Her nedense Maraş ilinin adı 12 Eylül Cunta yönetimi tarafından değiştirilerek "Kahramanmaraş" olur. Nasıl bir "kahramanlık" ise….

Bilmem daha fazla bir şey anlatmaya gerek var mı? Maraş Olayları üstünden tam 30 yıl geçti. O yıl doğan çocuklar bugün 30 yaşında oldu. O gün, 18 – 20 yaşındaki gençler bugün 50 yaşında bulunuyorlar. Bu nedenle hiç bilmeyen ve unutanlara Aralık ayı Maraş Olaylarının 30. sene-i devriyesi nedeni ile bir anımsatma gereği duydum.

 

Fuzuli Bayat: Safevi-Bektaşi ...

Eklenme Tarihi 17 Kasım 2008

fuzuli-bayat-safevi-bektasi-iliskileri-ve-azerbaycanda-baba-samit-tekkeleri
Prof. Dr. Fuzuli Bayat

A. Giriş

Kaynaklarda doksandokuzbin Türkistan erenleri, yetmişyedibin Horasan erenleri, elliyedibin Rum erenleri adı ile anılan Türk sûfileri ve onların kurdukları tarikatlardan bazıları siyasi-ideolojik nedenlerden dolayı ya öğrenilmemiş, ya da az, yüzeysel şekilde öğrenilmiştir. Kuruluşundan 16. yüzyıla kadar zorlu bir dönem geçiren ve tasavvufi anlayışı değişen, tarikattan devlete kadar bir yapılanma sergileyen Safeviyye tarikatı bu tip sufi yollarındandır. Artı Safevi-Bektaşi ilişkisi, Safeviyye'nin Anadolu'daki tekkeleri, Bektaşiyye'nin Azerbaycan'daki ocakları da araştırılmamış konulardandır. Oysa heterodoks tarikatlara ve akınlara öncüllük eden, eski Türk dini düşüncesini, zındık, mülhid, rafizit diye adlandırılmalarına bakmaksızın koruyabilen bu iki tarikat, özellikle 15. ve 16. yüzyılda sıkı bir işbirliğinde olmuştur. Sadece şunu söylemek kâfidir ki Bektaşiyye tarikatı, Safevi devletinin kurulmasında önemli rol oynayan ve bu devletin harbi-siyasi kolunu oluşturan Kızılbaş zümreleri içine almakla ideolojik bakımdan Safeviyye tarikatına ne kadar yakın olduğunu göstermiştir. Kurucusu kaynaklarda "Pir-i Türkan" diye geçen (Hoca Ahmed Yesevi "Pir-i Türkistan" adlandırılırdı) ve bir Oğuz Türk'ü olan Şeyh Safiyüddin İshak'ın[1] adı ile Safeviyye diye adlandırılan bu tarikat, süluku, adabı bakımından Zahidiyye, Ahilik ve Kalenderiliğin bir sentezi gibi görünmektedir. Safevi tarikatı hakkında en eski bilgileri içeren ve 14. yüzyılda Derviş Tevekkül adlı bir Safevi dervişi tarafından yazılmış ve Safiyyüddin Erdebili'nin kerametlerinden, tarikatın adab ve sülukundan bahseden Saffat as-Safa adlı eserde müridlerin içinde Ahilerin olduğu birkaç yerde kaydedilmiştir.[2] Safeviyye tarikatı hakkında ilginç fikirlerden birini L. Massignon söylemiştir. O, İslam Ansiklopedisi'ne yazdığı Tarikat adlı makalesinde Safeviyye'yi Sühreverdiyye tarikatının Kızılbaş ve Türk kolu olarak nitelendirir.[3] A. Gölpınarlı, Safeviyye'nin, Halvetiyye ile Kalenderiliğin birleşmesinden meydana çıktığı fikrini savunur.[4]

Osmanlı tarihçilerinin, 1. Şah İsmail'in kurduğu Safevi devletine karşı subjektif ve bazen de düşman münasebetleri, Osmanlı-Safevi çekişmelerini, savaşlarını subjektif değerlendirmeleri, aydın kısmın göçebe Kızılbaş Türklerini dışlama ve aşağılama siyaseti Safeviyye tarikatının öğrenilmemesine veya hakkında gerçeğe uygun olmayan bilgiler verilmesine neden olmuştur. Durum Azerbaycan'da da pek iç açıcı olmamıştır. Azerbaycan'da dini, tasavvufi edebiyatın, tarikatların araştırılması yasaklandığından Safevi, Bektaşi, Halveti, Nakşibendi tekkeleri araştırma objesi olmamıştır.

B. Anadolu'da ve Azerbaycan'da Heterodoks İnançlar ve Şiilik

Heterodoks inançların esasını yerel külte bağlı ve yalnız dış yapısı itibarı ile Hıristiyanlaşan veya İslamlaşan inançlar oluşturmaktadır. Nitekim Azerbaycan'da çok yaygın olan kült karakterli kutsal yerler ki, Azerbaycan'da bunlara pir veya ocak denilmektedir[5] ve orada geçirilen merasimler Z. Yampolski'nin de kayıt ettiği gibi ne eski astral külte, ne de Avesta, Hıristiyan, Kur'an normlarına uyar.[6] Resmî Şii mezhebi ile Şii tarikatları arasındaki fark, tekkelerin veya Azerbaycan'da denildiği gibi, pirlerin öğrenilmesi ile yüze çıkmaktadır.

11. yüzyılda Oğuz akını ile Anadolu'ya gelen Türkler eski inançlarını koruyan göçebe kitle olup Sünnilikten çok uzak idiler. Onların Şii olmaması, sadece eski inançlarına bağlı olmaları konusundaki fikirler ne kadar doğruysa, Sünnî çerçeveye alınmaları da bir o kadar yanlıştır. Bugün nüfusları 15-20 milyon arası gösterilen[7] Aleviler 11. yüzyıldan günümüze kadar kendi değerlerini koruyabilenlerin bir kısmıdır. Alevi olarak adlanan kesimin yapılanmasında Bektaşiyye ile beraber ve belki de daha çok Safeviyye tarikatı da büyük rol oynamıştır. Ancak son zamanlarda Aleviliği evrenselleştirme çabası[8] onsuz da çok az araştırılmış Safevi-Bektaşi münasibetlerini gölgede bırakmaktadır.

Safeviyye tarikatının kurucusu Şeyh Safiyüddin'in, Ahsan al-tavarih'e göre Sünnî olduğu[9] konusundaki fikirlerin gerçekle bağlantısı çok azdır. İ. Petruşevskiy de İran'da İslam adlı eserinde ilk Safevi şeyhlerinin Sünnî olduklarını söylemektedir. Ancak yine orada da dipnotta, İ. Petruşevskiy, Safevilerin gizli Şii olabileceklerini ve kendilerinin Sünni-Şafi adı altında saklandıklarını da bildirmektedir.[10] Bu fikri kuvvetlendirecek bir başka delil de vardır. Batını inançlı Anadolu Türklerinin başlangıçta Erdebil'e şeyhi ziyarete gitmeleri ve şeyhin kendisine seyyid demesi[11] açık şekilde Şiilikten haber verir. 1490'da yazılmış ve Safeviyye tarikatı hakkında bilgileri içeren en eski yazmalardan biri olan ve Ayasofya'da 3099 No'da kayıtlı nüshada, Şeyh Safiyüddin'den mezhebini sordukları zaman, "Biz sehabenin mezhebindeyiz", cevabını vermiştir. Aynı el yazmanın Muallim Cevdet nüshasında ise mezhebinin Ali ve evlatlarının mezhebinde olduğunu söylemiştir.[12] Safiyüddin'in şeyhi Şeyh Zahid-i Geylani (Gilani, ölm. 1291 veya büyük ihtimalle 1301) adı ile meşhur olan Şeyh Taceddin İbrahim es-Sencani Lenkeran bölgesinin Şıhakeran köyünde defnedilmiştir. Sonradan Safeviler hakimiyyete gelince Zahidilere büyük saygı göstermiş ve Mugan'da Cur, Macur ve Urungad köylerini Şeyh Zahid'in torunlarına mülk olarak vermişlerdir.[13] Bazı işaretlere bakılırsa Zahidiler Sünnî olmamıştır, çünkü Safevi şahları akrabaları olmuş olsa bile Sünnî inançlı tarikata yardım etmezlerdi. Ancak mesele hiç de isimlendirmede değil, mesele hem Zahidiyye, hem de Safeviyye tarikatlarının Anadolu'daki Bektaşiyye, Ahilik, Celvetiyye, Haydariyye, Bayramiyye gibi heterodoks inançlı olmasındadır.

Bazı tarihçiler Safeviyye'nin Şiileşmesini daha sonraki devre mesela, Şeyh Cüneyd'e bağlamaktadırlar. Bu tarihi bir miktar daha ileriye götürenler de vardır. B. Kütükoğlu'na göre Erdebil Sofileri, daha Şeyh Safi'nin torunu Sultan Hoca Ali zamanında açıkça Şiiliğe temayül ederek İran, Irak, Suriye ve Anadolu'daki zümreler ve özellikle Türkmen aşiretleri arasında taraftar toplamaya çalıştılar. Hoca Ali'nin torunu Cüneyd, Safevi tarikatını bir dini devlet hâline getirdi.[14] Demek ki, Şeyh Cüneyd zamanına kadar açık şekilde belirlenmeyen Şiilik bir devlet kurmanın ideolojisine çevrilmiş oldu.

Aslında ne Orta Asya'da, ne Azerbaycan'da, ne de Anadolu'da göçebe Türkler arasında hiçbir zaman katı Sünnilik söz konusu olmamıştır. Bu nedenle de Anadolu'da çok yaygın olan heterodoks tarikatlara, başta Bektaşiyye, Ahilik olmakla, Osmanlı sultanları büyük saygı ile yaklaşmışlardır. Durum Yavuz Selim'in hakimiyete gelmesi ile değişti. Şii-Alevî inançlı bütün Türkler Arapça'da dinsiz, imansız anlamına gelen "Mülhid" terimi ile nitelendirildiler. Kitlevi takip yalnız 1. Selim'in aşırı Sünnilik siyasetinden sonra başladı. Yavuz Selim hatta bir ara Kızılbaşların ocağı olan Bektaşiyye tarikatını kapattırdı.[15]

Osmanlı memleketinin her yerinde, özellikle 1. Selim'den sonra, Kızılbaşlar gizlice tayin edilir, öldürülür, hiçbir suçları olmadıkları durumlarda ise, sürgün edilirlerdi. Bu, başlarına koydukları oniki dilimli taca göre Kızılbaş adlandırılan ve heterodoks inançlı göçebe Türklerin bilindiği gibi Şeyh Haydar'ın zamanında değil, daha önceleri 13. ve 14. yüzyıldan kızıl börk giydikleri kesin bir şekilde bilinmektedir[16] ve bu adı da o zamandan beri taşımaktadırlar. Kırmızı börk meselesine B. Noyan başka bir açıklama getirir. Ona göre Osmanlılar beyaz börk, Türkmenler kırmızı börk kullanırlardı. Hayber Kale'si fethinde Hz. Ali başına kırmızı şal sarmıştı. Uhud savaşında Hz. Muhammed'in kılıcını kuşayan Ebu Deccane de başına kırmızı sarmıştı. Eski Türkler de sağ dönmemek kararı ile savaşta başlarına kırmızı sararlardı.[17]

Oruç Bey Tarihinde, Orhan Gazi'nin kardeşi Ali Paşa kardeşine Yeniçeri ocağını Hacı Bektaş'ın koruyuculuğuna bağlamasını ister ve şöyle der:

"Ey kardeş, bütün askerin kızıl börk giysinler. Sen ak börk giy. Sana ait kullar da ak börk giysinler."[18]

Heterodoks inanç gibi değerlendirilen Şiilik yalnız halkın arasında yaygın değildi. Ayrıca devlet adamlarından bazılarının kabul ettiği mezheb gibi, Şah İsmail devletinden daha önceleri de vardı. Meselâ İlhaniler hükümdarı Olcaytu'nun (ölm. 1316) İmammiyye Şiiliğini kabul etmesi ve bunun üzerine İlhaniler devletinin sınırları içinde kalan Anadolu'da Ebubekir, Ömer ve Osman'ın adlarının anılmasının yasaklandığı bilinmektedir.[19] Osmanlılardan da Şiilik ideolojisine bağlı olanlar vardı. Özellikle Safevi devletinin kuruluş aşamasında Bâyezid'in Karaman valisi olan oğlu Şahin Şah, Bâyezid'in diğer oğlu Sultan Ahmed'in Amasya'da bulunan oğullarından Sultan Murad Kızılbaş olmuş ve merasimle Kızılbaş tacı giymişlerdir.[20] Hatta Abbasi halifelerinden bazıları da zaman zaman Şiiliğe meyletmişlerdir. Mesela 12. yüzyıl sonlarına doğru Abbasi halifesi en-Nasır li-dinillah'ın İmamiyye mezhebine geçtiği bilinmektedir.[21]

Venedikli gezginlere göre Küçük Asya nüfusunun büyük bir bölümü, 15. ve 16. yüzyılda Şii idi. Babinger de Venedik seyyahlarının verdikleri bilgilere dayanarak Anadolu Türklerinin Şii olduğunu yazmaktadır.[22] Kısacası, o zamanlar Anadolu'nun beşte dördü Şii idi.[23]

Safevi-Osmanlı karşılaşmasını oluşturan sebeblerin başında mezhep ayrılığını saymak hiç de doğru olmasa gerek. Mesele hiç de Erdebil sufilerinin batıl inançlı olmasında değildir. Çünkü her iki tarafın birbirini dinsizlikte, Kur'an-i Kerim'in gösterdiği yolda yürümemekle suçlaması ayrı ayrı mezheblere göreyse de, yüz yıldan fazla süren çekişme ve savaşların (1514-1639) sebebi Anadolu'da siyasi hakimiyete sahib olmakta idi. Osmanlı devleti, casuslarının aracılığıyla doğuda olup bitenleri biliyordu[24] ve Safevilerin devlet kurma çabasını kendine bir tehlike olarak görmekteydi.

C. Safevi-Bektaşi İlişkileri

Safevi-Bektaşi ilişkilerinin veya işbirliginin tarihini Safevi Osmanlı karşılaşmasından önceki zamanlarda aramak gerekir. Son zamanlarda Bektaşiyye'nin uzantılarını Azerbaycan'daki aşırı Şii inançlı sektalarda aramak gibi meyl ortaya çıkmıştır. Mesela İran sınırları içinde kalan Azeraycan'da yayılan Ehl-i Hakkların, Ali'llâhilerin bir takım merasimlerinin Bektaşi inançlarına benzediklerini veya çoğu zaman aynı olduğunu savunanlar vardır.[25] Aslında başlangıçta Safeviyye tarikatının içinde olan bu aşırı heterodoks akımlar sonradan Safeviyye'nin tarikattan devlet mezhebine çevrilmesi ile ondan uzaklaşmış kesimleridir. Bilindiği gibi Safevi hükümdarları, başta 1. Şah İsmail olmak üzere, ona atfedilen Tanrı sıfatlarından çok rahatsız olmaktaydılar ve Ehl-i Hakkları, Ali'llâhileri takip etmekteydiler. Oysa Şah İsmail bizzat Bektaşi tarikatının Azerbaycan'da yayılmasını kolaylaştıracak her türlü girişimde bulunmuştur.

Ali'llâhilerle Ehl-i Haklar bir çok cehetleri ile de, Bektaşilerden farklılık arzetmekteydiler. Bektaşilerde belirgin bir tasavvuf ve İslamî inanış (Allah-Muhammed-Ali üçlüsü, Ali'yi Tanrılaştırmaz) söz konusuysa Ehl-i Haklarda ve Ali'llâhilerde Tanrı'nın antropomorflaştırılması (Tanrı'yı Ali sıfatında görme) önceliktedir. Oysa antropomorflaştırma ne eski Türk düşüncesinde (Gök Tanrı'nın antropomorflaşmaması gibi), ne de İslami heterodoks akımlarda mevcuttur. Yezidileri, Bektaşileri ve Ehl-i Hakkları aynileştirmek (horoz kültü, kardeşlik âdeti vs.) cihetleri çok yanlış olsa gerek.[26]

V. Minorski'ye göre aşırı Şiiliğin ortaya çıkması 15. yüzyıla denk gelmektedir. Bütün bu aşırı Şiiliğin İran'da ortaya çıkması eskiden beri Avesta düşüncesinin ve kısmen de Mani dininin hakim olması ile bağlıdır. İ. Petruşevski'ye göre bu sektaya dahil olanlar kendilerine Ehl-i Hak derlerdi. Şii olan Farslar onları Ali-llâhi diye adlandırıyorlardı. Bazı teknik farklarına göre bu sekta küçük gruplara ayrılmıştı. Türkiye'de onlara Kızılbaşlar, Azerbaycan'da Karakoyunlu ve Görenler, Rezaye bölgesinde Abdal-Beyi, Kazvin'de Kokavend, Mazandaran'da Hocavend derdiler.[27] Ancak hepsini birleştiren ortak bir yön vardı. Bu da aşırı Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi idi.

Safeviyye tarikatının Bektaşiyye tarikatı ile ilişkileri yeterince araştırılmamıştır. Bu nedenle de bu iki heterodoks görüşlü tarikatın ortak yönleri, süluk yakınlığı, aynı zümreye muracaat etmeleri gibi meseleler bilinmemektedir. Burada daha çok tevella ve teberraya dayanan Safevi ve Bektaşi edebiyatının ortak yönlerinden söz etmek mümkündür. Bu nedenle de, Bektaşi geleneğinde Hatai yedi büyük şairin içine girmekte, Ayin-i Cem'de her zaman ondan varsağılar okunmaktadır. Burada şunu da kaydetmekte yarar vardır. Bektaşi Alevi cemaatinin kutsal kitabı olan İmam Cafer-i Sadık Buyruğu ile beraber çok saygı duydukları bir kitabları da Şeyh Sefi menakıbıdır. Bugün de Hatai ve Şeyh Sefi hafızada canlı olarak yaşamaktadır ki, biz bunu Hatai'nin vatanında bile bu şekli ile göremiyoruz. Alevi ağızlarında dolaşan Şah Hatai şiirleri ve menkıbeleri Bektaşiyye tarikatında Safevi unsurlarının çok etkili olduğunun göstergesidir.

Safevi tarikatının Anadolu'da yayılması ve tekkelerinin kurulması 14. yüzyıla tesadüf eder. Şeyh Safiyüddin'in müridlerinden Şeyh Abdurrahman-ı Erzincani Amasya'da Safeviyye tekkesini kurmuştu. Gaziantep'de iskân etmiş olan Baraklar Şii oldukları hâlde son dönemlerde Sünnileştirilmişlerdir. Kendilerini Şeyh Abdurrahman-ı Erzincani'nin müridleri bilen Baraklara göre bu Safevi şeyhi, onları Sünnileştirmekle görevlendirilmiştir. Hatta Baraklar son dönemlere kadar Şeyh Erzincani'nin müridlerine ve tekkelerine bahşiş veriyorlardı.[28] Baba İlyas, Baba İshak ve onlardan sonraki ayaklanmalara sahne olmuş Elmalı'da, Amasya'da, Erzincan'da, hatta Rumeli'de Safevilerin müridleri vardı. Erzincan'da, özellikle Tekelülerin Erdebil ocağına çok bağlı olmaları, bu yörede de Safeviyye tekkelerinin olması fikrini akla getiriyor. Nitekim 1. Şah İsmail de babasının ve dedesinin düşmanı olan Şirvanşahlar üzerine Erzincan'dan hareket etmiştir. Safevi devletinin kurulmasında önemli rol oynayan Anadolu mürid kitlelerinden Tekelüleri, Karamanluları, Ustacaluları, Dulkadırlıları, Bayatları, Varsakları göstermek mümkündür. Bu durumu F. Sümer daha açık şekilde belirtmiştir: Ona göre

"tarikatın başı Azerbaycan'daki Erdebil şehrinde, gövdesi de Anadolu'da idi. İran'da tarikatın pek az mensubu vardı ki, bunlar da Erdebillilerden, Karaca Dağ Türklerinden, Talişler'den, Erran'daki Karamanlu ve Kaçar boylarından idiler."[29]

Bu sonuncu fikri tamamıyla kabullenmek mümkün değildir. İ. Petruşevski'nin ve diğer Azerbaycan tarihcilerinin eserlerinden anlaşılıyor ki, ilk Safevi müridleri Azerbaycan yöresinde meskenleşmiş göçebe Türklermiş. Fars kabilelerinden yalnız Talışlar Safevi tarikatına katılmış ve sonuna kadar bu tarikata mensup olmuşlardır. Hem devletin kurulmasında, hem de idaresinde Farsların hiçbir rolü olmamıştır. Sadece 1. Şah Abbas'dan sonra Farslar Safevi Kızılbaş devletinin yönetimini ele geçirebildiler. Ancak Safeviyye tarikatı oluştuğu ilk zamanlardan beri devlet adamlarının dikkatini çekmiştir. Mesela meşhur tarihçi Reşideddin Şeyh Safiyüddin Erdebili'nin müridi olmuştur. Aynı zamanda Emir Çoban, İlhanlı hükümdarı Abu Said Bahadır Han, adı geçen şeyhin müridleri arasında yer almaktaydılar.[30]

Safeviyye tarikatı Şeyh Safiyüddin'in oğlu Sadr al-Din (şeyhlik yılları 1334-1392), Hace Ali (şeyhlik yılları 1392-1429), Şeyh İbrahim (şeyhlik yılları 1429-1447) zamanlarında artık Irak'a, Suriye'ye, Anadolu'ya, Belh'e, Buhara'ya kadar yayılmıştır. Erdebil ocağının siyasi nüfuzunun büyüklüğü Emir Teymur'un ona saygısından ve Osmanlı hükümdarlarının Erdebil tekkesine her yıl "çerağ akçesi" göndererek hürmetlerini bildirmelerinden görülmektedir.[31]

Şunu özellikle kaydetmekte yarar vardır ki, Safeviyye'ye bir taraftan sevgi ve ilgi, diğer taraftan nefret ve düşmanlık bu tarikatın devlete kadar uzayan bir yapılanma geçirmesi ile bağlıdır. Safevilerin devlet oluşturma düşüncesine destek veren Anadolu müridleri idi. Kısaca söylemek gerekirse, tarikattan devlete giden yolda Anadolu'daki batıni inançlı Türklerin rolü Azerbaycan Türklerinin faaliyetinden daha büyük olmuştur. Bunun en büyük nedeni de, ezilen batıni inançlı Türklerin kurtuluşu Erdebil ocağında görmeleri idi. Eski göçebe yapısına sahip devlet kurma ideali hiç kuşkusuz Şeyh Safiyüddin Erdebili'nin altıncı kuşakta varisi olan 1. Şah İsmail'le gerçekleştirildi. Bu ise, Türk düşüncesindeki devlet kurma çabasının tasavvufî bir şekile bürünmesinin göstergesidir. Safeviler ilk devlet kuran tarikat mensupları değildiler. Onlara kadar Orta Asya'da ve 14. yüzyılda Ankara'da kısa bir süre için Ahiler bir devlet kurmuşlardı. Ancak Safevi devletinin ömrü seleflerinden farklı olarak uzun oldu. Kimilerince hoş karşılanmayan göçebe geleneğine uygun devlet kurma düşüncesi, göçebe psikolojisi ve yaşam tarzı açısından oldukca makûl ve gereklidir, denilebilir. Tabii ki, olaya bir de aşağılanan Etrak-ı bi-idrak diye adlandırılan, devletin her türlü yardımından yararlanamayan, eski töre ve geleneklerine, inançlarına, kimliklerine sıkı bağlı göçebe Türklerin gözü ile bakmak gerekir.

Son dönemin Türkiye tarihçilerinin eserlerinde de Safevi devletine ön yargılı bakış hâkimdir. Bu bakışlarda Şah İsmail'in şahsiyetinden tutun Şiilik konularına kadar, her türlü karalayıcı fikirlere rastlamak mümkündür. Hatta bazıları Şah İsmail'in 1502'ye kadar Azerbaycan'ın büyük bir kısmını işgâl ederek (sanki Azerbaycan'da doğup büyümemiş, dışarıdan gelmiş yabancıymış gibi) Tebriz'de "Şah" ünvanı almasını yazmaktan utanmıyorlar.[32]

Şimdilik Safeviyye tarikatının Bektaşiyye'ye veya aksine ne gibi etkiler gösterdiği, yapılanma dereceleri bilinmemektedir. Ancak Safeviyye tarikatında da tıpkı Dedegân kolunda olduğu gibi şeyhlik postu babadan oğula geçiyordu. Bu ise, eski Türk beylik kurumunun İslam tasavvufu şeklinde yaşatılmasından başka bir şey değildir. Tabii ki, beylik kurumunun korunması tarikatın ilk başta devlet yapısına uygun bir biçimde yapılanmasından haber veriyor. Safeviyye tarikatı karşısına koymuş olduğu amaca devlet kurmakla ulaşabildiyse, Bektaşiyye Osmanlı ordusunun yapısını oluşturdu.

Çaldıran savaşına kadar Safevi devletinin sınırları Ceyhun'dan Fırat'a (bazılarına göre Elbistan'a) kadar geniş bir alanı kapsamaktaydı. Bu nedenle de Safevilerin, Anadolu'da büyük çoğunluğu göçebe Türk olan müridleri her fırsatta isyana hazır idiler. Bu müridler 1. Şah İsmail'i aralıksız olarak Fırat'ın ötesini de fethetmeğe çağırırlardı. Belki de bu korkunun neticesiydi ki, Sultan Selim ve ondan sonra Kanunî Sultan Süleyman döneminde devletin temel siyasetinde artık Kızılbaşlığa karşı olma durumu belirliyordu. Osmanlı devleti işi oraya kadar götürmüştü ki, çoğunluğu Sünnî olmayan kitleyi Kızılbaş, Râfizi, Zındık ve Mülhid gibi adlarla göz altına alır, cezalandırır, öldürürdü.[33]

Osmanlı devletinin Safevilere şübhe ve korku ile bakışı, 1. Şah İsmail'in ölümünden sonra da devam etti. Meselâ Şah Tahmasb'ın 2. Selim'in ve 3. Murad'ın cülusları dolayısıyla Edirne ve İstanbul'a gönderdiği elçilerin halktan kimse ile görüştürülmemesinin tenbih edilmesi[34], Safevi nüfuzunun Osmanlıda çok etkili olduğunu kanıtlar. Çok büyük bir ihtimalle,Erdebil ocağının Safevi devletinin kurulmasından sonra tarikat yapısını kaybetmesi ile Anadolu'daki müridler Bektaşiyye tarikatına geçmişlerdir. Mühimme Defterleri'nden alınan bilgilere göre Safevi Kızılbaş halifeleri Hacı Bektaş ocağında kurbanlar keserlermiş.[35]

Bektaşiyye'nin bir tarikat gibi şekillenmesi de 16. yüzyılda Balım Sultan'ın hizmetlerine bağlanmaktadır. Safevilerin Anadolu'da propagandasının da bu dönemlerde güçlenmesi, her iki tarikatın Şii akidelere dayanması ve aynı amaca hizmet etmesi ile izah edilebiler. Y. Ocak'a göre Alevilikte Hz. Ali, Oniki İmam ve Kerbela olayı başta mevcut olmayıp 16. yüzyıl başlarında Safevi hükümdarı Şah İsmail'in tarafından tesis edilmiş ve Alevilik bugünkü görüntüsünü bu devirde kazanmıştır.[36] Bektaşi ocağında Safevi büyüklerinden Şeyh Safiyüddin'in, Şeyh Cüneyd'in, Şeyh Haydar'ın bilinmesi, Hatai'nin çok sevilmesi, diğer taraftan da Azerbaycan'da Bektaşiyye'nin katkısı ile Safevi devletinin kurulmasından sonra ortaya çıkan Ali'llâhilerin, Kırkların, Ateşbagilerin, Baba Yadigarilerin farklı derecede olsa da, Hacı Bektaş'ı tanımaları[37] bu iki tarikatı birbirine çok bağlı kılar. Hatta Kırkların Bektaşilerin bütün velilerini tanımaları, ellerinde Bektaşilerin eserlerinin olması, niyazlarında Şah Hatai'yi anmaları[38] bu aşırı Şii tarikatını, Bektaşiyye ile aynileştirir. Hoy yöresinde bir Karağoyunlu köyünde İ. Mélikoff'a köyün ağası, Anadolu Alevileri ile kendilerinin aynı dine bağlı bulunduklarını, fakat Alevilerin Şah İsmail tarafından sufiliğe kaydırıldığını, Bektaşiler tarafından da kurumlaşmış tarikat biçimine yönlendirildiklerini, kendilerinin ise öğretilerini saflığı ile koruduklarını ifâde etmiştir.[39] Azerbaycan'da Safeviyye tarikatının hakimiyete gelmesinden sonra oluşmuş, özellikle Kırklar ve Ateşbagiler Bektaşiyye tarikatı ile sıkı bir ilişki içinde idi. Ancak adları geçen tarikatları Bektaşiyye kolu olarak adlandırmak doğru olmazdı.

Anadolu'da kurulan Bayramiyye tarikatı Safeviyye'nin bir kolu niteliginde idi. Nitekim ekincilerin piri olan Hacı Bayram'ın şeyhi Somuncu Baba lakabı ile bilinen Ebu Hamid Aksarayî (ölm. 1412) Tebriz'in Hoy kasabasında Şeyh Safiyüddin'in torunu Hace Alaeddin Erdebili'ye (ölm. 1429) intisab etmiş ve Anadolu'ya da irşad vazifesiyle gönderilmiştir. Hatta bazı bilim adamları Bayramiyyeyi Safeviyye'nin üç kolundan biri olarak bilmektedirler.[40] Hacı Bayram Veli'nin Osmanlı sultanına şikayet edilmesinin sebebi de, onun silsile bakımından Erdebil sufilerine ulaşıyor olmasıdır. Hem mürşidinin hem de kendisinin Konya'da Şeyh Bedreddin'le görüşmüş[41] olması da, onun yönetim tarafından gözden düşmesine neden olmuştur. Şeyh Bedriddin'in ise Ehl-i Sünnete muhalefet ettiği, Kızılbaşlarla bir olup isyan ettiği bilinmektedir.[42] Taraftarlarının sonradan Kızılbaş-Alevilerin içinde yer alması da bu şeyhin batıni inancından haber vermektedir. Hacı Bayram'ın, 2. Murad ile görüştüğü ana kadar oniki dilimli taç giymesi, bir daha silsilesini Safeviyye ile bağdaştırmaktadır.

Osmanlıların Safevi devletini ortadan kaldırma siyasetinin ki, Yavuz Selim'den beri gelmekteydi, başarı ile sonuçlanmamasının sebeplerinden biri ve esaslısı Bektaşilerin ve onların manevi müridleri olan Yeniçeri ocağının bunu istememesi idi. Çaldıran savaşında da büyük kayıplar vermiş Osmanlı ordusunun Yeniçerileri savaşı devam ettirmek istemediler.[43] Bu bir kez daha Bektaşilerin Safevileri tuttuklarını isbatlamaktadır.

D. Bektaşiyye'nin Baba Samit Kolu

Bektaşiyye tarikatı Türkiye'de ve yurt dışında iyi öğrenilmiş olsa bile, onun Azerbaycan'da yayılması hakkında gerekli araştırma yapılmamıştır. Bu nedenle Bektaşiyye'nin Azerbaycan'da yayılma tarihi belli değildir. Bilinen tarih 16. yüzyıl olarak kabul edilmektedir. Ancak 14. yüzyıla ait edilen Sofi Hamid pirinin giriş kapısında, 16.-18. yüzyıllarda Baba Samit tekkeleri için karakteristik olan Nadi Aliyen duası yazılıdır. 15.-19. yüzyıllarda Azerbaycan'da yaygın olan tekkelerin, türbelerin çoğunda Nadi Aliyen duası yazılmıştır. Buradan iki sonuca varabiliriz: Birincisi, Bektaşiyye'yi Azerbaycan'a getirmiş Baba Samit'in Şah İsmail'in hakimiyete gelmesinden önce Azerbaycan'da bulunması, ikincisi, Baba Samit'ten daha önce Bektaşiyye'nin Azerbaycan'a girmesi olabilir.

Bektaşiliğin bir kolunun Azerbaycan'da, Nahcivan'da ve özellikle şimdiki İran Azerbaycanı'nda yayılmasını bildiren A. Bennigsen'le Ch. Lemercier-Quelquejay bu kolun Baba Samit olduğunu yazmazlar.[44] Onlar daha çok Ali-llâhilik ve Ehl-i Haklar üzerinde durmaktadırlar ki, bunların da daha çok, yukarıda da denildiği gibi, Safeviyye tarikatından çıktığı düşünülmektedir.

Büyük bir ihtimaldir ki, Bektaşiyye'nin Baba Samit kolunun Azerbaycan'da yayılmasından sonra Safeviyyeden ayrılan ve aşırı Ali sevgisi gösteren, Ali'yi Tanrılaştıran Ehl-i Haklar ve Ali'lâhiler Hacı Bektaş'ı kendilerine yakın bilmiş, onu Ali'nin bir görüntüsü gibi değerlendirmişlerdir. Ancak daha çok İran Azerbaycanı'nda yaygın olan Kırklar, Ateşbagiler gibi tarikatlar Bektaşiyye'nin bir kolu değil, sadece Hacı Bektaş'ı büyük veli bilen aşırı heterodoks tarikatlardır. Azerbaycan'da bu tarikatlar Şii din adamları tarafından takip edilmiş, hiçbir zaman hoş karşılanmamıştır. Buna rağmen, Baba Samit tekkeleri devlet ve din adamları tarafından kaygı ile karşılanmıştır. Demek ki, hem Safeviyye hem de Bektaşiyye'nin Azerbaycan kolu aşırı Şiilige meyletmemişlerdir.

14. yüzyılın ilk yarısında kurulan Safeviyye tarikatı Anadolu'da, özellikle Bozok denilen bölgede geniş şekilde yayıldı. Anadolu Türkmenlerinden Tekelüler, Dulkadırlılar, Ustacalular, Bayatlar vb. kitlevî şekilde bu tarikata intisab ettiler. Safevi devletinin kurulmasında büyük rol oynayan Anadolu dervişleri, tarikatın fıkha dayalı Şii mezhebi ile yönetilmesinden sonraki boşluğu doldurmak için Safeviyye'ye yakın Bektaşiye tarikatına yöneldiler. Bu boşluğu belki de ilk sezen 1. Şah İsmail'in kendisi olmuştur.

Bektaşiyye'nin Balkanlar'da yayılmasından sonra Baba Samit kolu, Safeviyye'nin heterodoks tarikat yapısından Şii mezhebine geçmesi, Azerbaycan'da kurulan devletin resmî dinî ideolojisini oluşturması ve Erdebil ocağı ileri gelenlerinin, başta Şeyh Haydar'ın yerinde kalan oğlu olmak üzere, hâkimiyete gelmeleri sonunda ortaya çıktı. İşte bu tarihî değişimi ve oluşmakta olan boşluğu fark eden Safevî hükümdarı 1. Şah İsmail, Bektaşiliğin Azerbaycan'da yayılmasına kolaylık sağlayacak bir ferman verdi. 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra şimdiki bağımsız Azerbaycan'ın Aran denilen kısmında Bektaşiliğin Baba Samit koluna giren tekkeler kuruldu. Aran bölgesi hem yerli hem de Anadolu'dan gelmiş göçebe kavimlerle meskunlaşmıştı. Bektaşiyye tekkesinin ilk olarak orada kurulması dahili bir talepten ortaya çıkmıştı. Baba Samit tekkelerinin kurulması ile 14.-15. yüzyıllara dayanan Safevî-Bektaşî ilişkileri yeni bir aşamaya girdi. Temel ideolojisini Kızılbaşlığın oluşturduğu Safeviyye tarikatının yerini daha ılımlı Bektaşilik almış oldu. Ancak bu hiç de Safeviyye tarikatının ortadan kalkması demek değildi. Ehl-i Beyt sevgisi üzerinde şekillenen Safevi ideolojisine yabancı olmayan Baba Samit tekkeleri siyasî-kültürel alanda Safevi devletinin Türklük siyasetini destekleyerek Safeviyye tarikatı ile beraber yöre halkını irşada başladı.

Bektaşiyye'nin Azerbaycan'da yayılmasının başlıca sebebi Anadolu'da büyük nüfuza sahib bir tarikat aracılığı ile Türkmenlari elde tutmaları idi. Bu fikri kuvvetlendiren bir delil de, Safevi şahlarının Baba Samit tekkelerini kontrolde tutması idi. Safevi devletinin kurulması ile beraber, Osmanlı yönetimi ile ister istemez açık bir zıtlaşmaya gidilmişti ve Safevi tarikatı Anadolu'da kontrolü elinde tutmak için Şamlu ve Rumlu kabile birliklerinin Anadolu'da kalan soydaşları ile Baba Samit tekkeleri aracılığı ile alaka kurdu.

Bektaşiyye'nin Baba Samit adlı Bektaşi halifesi tarafından Azerbaycan'a getirilmesi, yapılan araştırmaya göre, 1. Şah İsmail dönemine denk geliyor. Yukarıda da söylendiği gibi, kesin şekilde nerede ve ne zaman ilk Bektaşi tekkesinin kurulduğu belli değildir. Belli olan şudur ki, Aran'dan başlayan Baba Samit tekkeleri hemen hemen şimdiki bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin bütün taraflarına yayılmıştır. İran Azerbaycanı'nda araştırma yapmak imkânı olmadığından Bektaşiyye'nin orada yayılma derecesi hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Bektaşiyye'nin Baba Samit kolunun kurucusu olan Baba Samit'in adına tarihi kaynaklarda rast gelinmemektedir. Ancak Baba Samit'in Sabirabad bölgesinin Şıhlar köyünde mevcut olan türbesi ve türbe üzerindeki yazı, bu şahıs ve Bektaşiyye'nin Azerbaycan kolu hakkında azıcık da olsa bilgi vermektedir. Türbenin Sabirabad'da olması Bektaşiyye'nin Azerbaycan'ın Aran bölgesinden başlayarak diğer bölgelere de geçtiğinin göstergesidir. Baba Samit'in türbesi 1585'de Şah Tahmasb zamanında Şirvan beylerbeyi tarafından yaptırılmıştır. Bu da, bu bektaşi halifesine Safevi hükümdarlarının büyük değer verdiğini isbatlar. Türbe yazısında Baba Samit Hacı Bektaş Veli oğlu diye adlandırılır ve halife olduğu vurgulanır.[45] Doğum ve ölüm tarihi taş kitabede kayıtlı değildir. Büyük bir ihtimalle, Şah İsmail zamanında Azerbaycan'a gelmiş bu Bektaşi dervişi kendisini Hacı Bektaş'ın manevi oğlu olarak adlandırmıştır. Onun doğum tarihi bilinmediği gibi, ölüm tarihi de bilinmemektedir. Kendisini Hacı Bektaş oğlu diye adlandırmasından ve bazı işaretlerden onun Anadolu'dan geldiğini söylemek mümkündür. Baba Samit'in etrafında oluşan derviş zümreleri çok kısa bir zamanda Safevi Kızılbaş devletinin hududlarına yayıldılar ve Şah tarafından halife adı alarak tekkelerini kurdular.

Baba Samit tekkelerinin Şirvan bölgesi dahilinde uzun zaman faaliyet gösterdiğini tastik eden çoğu epigrafik abideler mevcuttur. Ancak şimdiye kadar araştırılmayan bu mezar taşları Bektaşiyye'nin Azerbaycan kolu ve Şirvan'da yayılma derecesi hakkında bilgi edinmeye engel olmaktadır. Durum diğer bölgeler için de aynıdır. Buna rağmen, bazı Bektaşi pirleri kesin olarak bilinmektedir. Mesela, Abşeron'da Halil Baba piri, Şamahı'da Dedegüneş piri, Beylegan'da Peygamber abideleri, Ali Bayramlı'da Sofi Hamid piri Bektaşi tekkeleridir.[46] Burada şunu da ilave etmek gerekir ki, bazı pirlerin Baba ünvanlı olması dolayısı ile onların Baba Samit ocağına bağlı olabileceği fikrini doğurur. Mesela, Zagatala'da Sarı Baba, Dağlık Karabağ'da Matik Baba, Kuba'da İsa ve Hazarat Babalar, Bakü'de Ali Baba, Kobustan'da Sarı Baba vs. tekkelerden Bektaşiyye'nin Azerbaycan'da yalnız Şii değil, aynı zamanda Sünni kesimin de yaşadığı Zagatala ve Kuba gibi bölgelerde de yayıldığını görüyoruz. Bu tekkelerin bir çoğunun kitabesinde Nadi Aliyen duası ve ondört masumun adı yazılmıştır. Bazı Bektaşi pirleri İslamdan önceki kutsal yerlerin üzerinde yapılmıştır. Bu da Bektaşiyye'nin eski inançlara büyük değer verdiğini isbatlar. Ayrıca bununla Bektaşiyye tarikatı yerli halkın sevgisini kazanmak istemiştir.

Bektaşi şeyhlerinin 17.-18. yüzyılda Bakü ve etrafında halkı irşadla meşgul oldukları bilinmektedir. Bu tekkelerin veya türbelerin taş yazılarından şeyhlerin şeceresini de öğrenmek mümkündür. Mesela, Buzovna'da 17. yüzyıl ait bir türbede bektaşi şeyhi Muhammed Mömin'in, babası Ali'nin ve dedesi Koca Ali'nin isimleri zikredilir ve adları geçen şeyhlerin Bektaşi halifeleri oldukları bildirilir. Bu da Bektaşi tekkelerinin Bakü'de en geç 16. yüzyılda mevcut olduğunu gösterir. Halifelerin tayin edilmesi, elde bulunan vesikalara göre, Safevi hükümdarları tarafından fermanla gerçekleştiriliyordu. 1. Şah İsmail zamanında başlayan bu tip fermanlar sonuncu Safevi hükümdarı Şah Sultan Hüseyin zamanına kadar devam etmiştir. Mesela, Şah Sultan Hüseyin 1704-1705'lerde Şirvan mahalinde mevcut olan Baba Samit tekkelerine halifeler tayin edilmesi hakkında fermanlar imzalamıştır. Bu fermanlarda insanlara İslamın doğru yolunu gösteren, namaz ve orucu farz bilen, kötülükleri, dinden sapmaları aradan kaldıran Bektaşi şeyhlerinden bahsedilmektedir.[47] 1. Şah İsmail zamanından başlayarak devamlı olarak verilen fermanlar Safevi şahlarının Bektaşiyye tarikatına kendi tarikatları gibi baktıklarının bir kanıtı olsa gerek.

Azerbaycan'ın hemen hemen her bölgesinde tekkeleri olan Bektaşiyye tarikatı Safevi-Kızılbaş devletinin kültürel hayatında çok büyük rol oynadı. Hatta bazı noktalarda Bektaşiyye, Safeviyye kadar ve ondan daha fazla önem kazanmış oldu. Safevi hükümdarları da, bu iki tarikat arasına hiçbir ayrılık koymadılar. Şunu özellikle kaydetmek gerekir ki, Baba Samit tekkelerinde en büyük görev halifelik olduğu gibi, Safeviyye tarikatının da Şah'dan sonra en büyük ünvanı halifet el hülafa idi. Tezkiret al-Mülk eserine göre bu ünvan Şeyh Safiyüddin zamanında tesis edilmiş ve 18. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüştür.[48] Her iki tarikatta da ileri gelenlerine halife ünvanının Şah tarafından verilmesi, Safeviyye ile Bektaşiyye'nin aynı edeb erkânlı tarikatlar gibi anlaşılmasından ileri gelmekteydi.

17. yüzyıla doğru Baba Samit tekkeleri ve aynı şekilde Safevi tarikatı da 1. Şah Abbas'ın aşırı Farslaştırma siyasetinden etkilendiler ve Kızılbaşlık propagandasını geri plana atarak varlıklarını 20. yüzyılın 30.-40. yıllarına kadar sürdürdüler. Ancak aynı bölgelerde beraber faaliyet gösteren Safevi tekkeleri ile Baba Samit tekkeleri artık 18. yüzyılda formel şekilde mevcut idiler. Devletin ileri gelenleri, özellikle göçebe Türk aşiretlerine mensup olanlar bu devletin sonuna kadar halife ünvanı taşımakta idiler. Ancak hem Safeviyye, hem de Bektaşiyye tarikatlarının etkilerini kaybetmelerinin esas nedenlerinden biri göçebe Türkmen kabilelerinin ki, bunlara Kızılbaş denilirdi, yavaş yavaş devlet idarelerinden uzaklaştırılması oldu. Kızılbaşların gözden düşmesi daha erken Şah Tahmasb'ın oğlu 2. Şah İsmail zamanında (1576-1577) başlamıştır. Ancak V. Bartold'un ve diğer tarihçilerin de yazdığı gibi 1. Şah Abbas'a kadar siyasi güç Türklerin, yani Kızılbaşların elinde idi.[49]

E. Sonuç

Azerbaycan'da kurulan Baba Samit tekkelerinin en büyük hizmeti, Sovyet Dönemi'nde mescitlerin kapatıldığı ve ambarlara çevrildiği bir zamanda millî esaslara dayalı dinî inancı koruyabilmeleri, millî mücadeleye önderlik etmeleri oldu. Ne yazık ki, Stalin repressiyası (mezalim) ve ateist propogandası sonunda diğer tekkeler gibi Baba Samit tekkelerinin de çoğu kapatıldı, edebî eserleri ve belgeleri yakılarak yok edildi.

Notlar

[1] A. Kesrevi'den sonra Safevilerin Kürd kökenli olduğu fikrini savunanlardan biri de Z. V. Togan olmuştur. F. Sümer, A. Kesrevi'ye dayanarak Şeyh Safiyüddin Erdebili'nin Firuz Şah adlı Sincarlı bir Kürd'ün neslinden geldiği şüphe götürmez bir şekilde ortaya konmuştur, der. Bkz. Sümer F. Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, 1992, s.1. A. Kesrevi bir Türk ve özellikle Azerbaycan Türk'ü düşmanıdır. Onun bütün eserlerinde İran'da ve şimdiki bağımsız Azerbaycan'da yaşayan Türklerin kökeninin Fars olup sonradan zorla Türkleştirildikleri savı meşhurdur. Başka bir yerde F. Sümer kendi kendine karşı çıkarak şöyle yazar: Şah İsmail'in Farsça'dan çok Türkçe şiirler yazması ve Ali Şir Nevai'nin eserlerine düşkünlüğü ana dilinin Türkçe olmasından ileri geliyordu. (s.6) Türkçe Safevi sarayının resmi dili olarak 1. Şah Abbas'dan sonra da devam etti.
[2] Saffat as-Safa Elyazma, LGPB, Katalog Dorna, No: 300, 54b, 142b, 155b, 160a, 163b, 332b vs.
[3] Massignon L. Tarikat, İslam Ansiklopedisi, c.12/1, İstanbul, 1993, s.14
[4] Gölpınarlı A. 100 Soruda Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatlar, İstanbul, 1969, s.233
[5] Azerbaycan'da tekkelerin kalıntısı olan ve yerli halk tarafından pir veya ocak diye adlandırılan kutsal yerler hakkında parmakla sayılacak kadar araştırma yapılmıştır. Bkz. Petruşevskiy İ.P. O Dohristianskih Verovaniyah Krestyan Nagornogo Karabaha, Bakü, 1930; Meşçaninov İ.İ. Pirı Azerbaydjana, İzvestiya Gosudarstvennoy Akademi İstori Materialnoy Kulturu, c.IX, vıp, 4, Leningrad, 1931; Yampolskiy Z.İ. Azerbaycanda Gedim Dinler, Bakü, 1958; Yampolskiy Z.İ. Pirı Azerbaydjana, Voprosı İstori Religi i Ateizma, c.VIII, Moskva, 1960; Alekperov A.K. Kultı Azerbaydjana i Antireligioznaya Rabota, Bakü, 1959; Nemet M. Azerbaycanda Pirler, Bakü, 1992; Bayat F. İslamın Millileşmesinde Türk Halk Sufizminin Rolu, Elmi Araştırmalar, 1-2, Bakü, 2000
[6] Yampolskiy Z. İ. Pirı Azerbaydjana, Voprosı İstori Religi i Ateizma, c.8, Moskova, 1960, s.219
[7] Önder A. T. Türkiye'nin Etnik Yapısı, Ankara, 1999, s.61, 62, 65
[8] Aleviliği evrenselleştirmek çabası (Yunan felsefesinden alıntılar, Eline Diline, Beline düsturunun Mani dininden gelmesi, fena-fillahın Nirvana ile benzerlikleri vs.) Aleviliğin milliliği ile zıtlık oluşturmaktadır. Milli olanın evrensel olması temeldeki öğelerin dıştan gelmesi anlamı ile bağdaşmaz, sadece insanlığa sevgi ile bakmasında, herkesin malı olabilmesinde kendini göstermiş olur. Alevilik milli bir din veya inanç sistemiyse, o hâlde ana öğeler eski Türk inanç sisteminden gelmiştir.
[9] Bkz. Browne E.G. Persian Literature in Modern Tımes, Cambridge, 1924, s.43
[10] Petruşevskiy İ. P. İslam v İrane, Leningrad, 1966, s.364
[11] Şeyh Safiyüddin Erdebili 21 göbekte yedinci imam Musa-i Kazıma ulaşır. Bkz. Petruşevskiy İ. P. Oçerki po İstori Feodalnıh Otnoşeniy Azerbaydjane i Armeni v XVI – Naçale XIX vv. Leningrad, 1949, s.68
[12] Gölpınarlı A. 100 Soruda Türkiye'de Mezhebler ve Tarikatler, İstanbul, 1969, s.232
[13] Nemet M. Azerbaycan'da Pirler, Bakü. 1992, s.39
[14] Kütükoğlu B. Osmanlı-İran Siyasi Münâsebetleri, İstanbul, 1993, s.1
[15] Bkz: Faroqhi S. The Tekke of Hacı Bektaş: Social Position and Economic Activities, Journal of Middle East Studies, 1976, No:7
[16] Sümer F. Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, 1992, s.111
[17] Noyan (Dedebaba) B. Bektaşilik Alevilik Nedir? İstanbul, 1995, s.16-17
[18] Oruç Bey Tarihi, İstanbul, 1972, s.34
[19] Sümer F. age, s.10
[20] Sümer F. age, s.34, 35
[21] Ocak A. Y. Türk Sufiliğine Bakışlar, İstanbul, 1996, s.187
[22] Babinger F. Marino Sanuto's Tagebücher als Qelle zur Gesschichte der Safawijja, Ajab-nama, A Wolume of Oriental Studies Presented to E.G.Browne, Cambridge, 1922, s.34-35
[23] Mélikoff İ. age, s.161
[24] 2. Bâyezid Dönemine Aid 906/1501 Tarihli Ahkâm Defteri, Hazırlayan, İ.Şahin, F.Emecen, İstanbul, 1994
[25] Bkz: İvanov W. The Truth-Worshippers of Kurdistan, Ahl-I Haqq Texts, Bombay, 1953; Nur Ali-Shah Elahi, L'Esoterism Kurde, Traduction et commantere M.Mokri, Paris, 1966; Mélikoff İ. Uyur İdik Uyardılar, İstanbul, 1994
[26] Mélikoff, age, s.121-125
[27] Petruşevskiy İ. P. İslam v İrane, Leningrad, 1966, s.307
[28] Şeyh Abdurrahman Erzincani'yi pir bilen bir şiir de Baraklar arasından derlenmiştir:
Şıdoğlu pirim şıh Abdurrahman ol Ali'zade
Döğüşün görenler olurdu feda
Umarım Allah'dan cennetlik ede
Ahirete yaralı gittim hele ben
Bu bilgiyi bize Öğretim Görevlisi R. Ersoy vermiştir. Onun derledigi iskan türkilerinde aşiret beylerinden birinin tarikata (büyük ihtimalle, Safevi tarikatı olabilir) mensupluğu ve Şiiliği bildirilmektedir:
Kılıçoğluyum tarikatta yerim var
El içinde namus gayret arım var
Muhamet Hak Ali der pirim var
Dünya sende bir murazım kalmadı.
[29] Sümer F. age, s.12
[30] Petruşevskiy İ. P. İslam v İrane, s.363
[31] Kütükoğlu B. age, s.2
[32] Bkz. Küçükdağ Y. Osmanlı Devleti'nin Şah İsmail'in Anadolu'yu Şîîleştirme Çalışmalarını Engellemeye Yönelik Önlemleri, Osmanlı 1, Siyaset, Ankara, 1999, s.272
[33] Bkz. Ocak A.Y. Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, İstanbul, 1998
[34] Kütükoğlu B. age, s.6, dipnot 17,18
[35] Kütükoğlu B. age, s.13
[36] Ocak A. Y. Türk Sufiliğine Bakışlar, İstanbul, 1996, s.253. O, Alevilikte dedelik kurumunun oluşturulmasını da Şah İsmail'in adına bağlar.
[37] Mélikoff İ. Uyur İdik Uyardılar, İstanbul, 1994, s.61
[38] Mélikoff İ. age, s.72 dipnot
[39] Mélikoff İ. age, s.66
[40] Eraydın S. Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 1994, s.415
[41] Bkz. Bayramoğlu F., Azamat N. Bayramiyye, İslam Ansiklopedisi, c.5, İstanbul, 1992, s.270
[42] Dindar B. Bedreddin Simavi, İslam Ansiklopedisi, c.5, İstanbul, 1992, s.333
[43] Sümer F. age, s.37
[44] Bkz. Bennigsen A., Lemercier-Quelquejay Ch. Lieux Saints et Soufisme au Caucase, Turcica, XV, 1983
[45] Nemet M. age, s.58
[46] Bayat F. İslam'ın Millileşmesinde Türk Halk Sufizminin Rolu, Elmi Araştırmalar, 1-2, Bakü, 2000, s.162
[47] Nemet M. age, s.63
[48] Petruşevskiy İ. P. Oçerki po İstori… s.94
[49] Bartold V. V. Mesto Prikaspiyskih Oblastey v İstori Musulmanskogo Mira, Bakü, 1925, s.101; Bellan L. Chah Abbas, Paris, 1932, s.II-VII; Petruşevskiy İ. P. Oçerki po İstori… s.69

* Prof. Dr.

 

Mehmet Önder: Hacı ...

Eklenme Tarihi 24 Ekim 2008

30 Yıllık Bir Hatıra

Osmanlı devrinde İslâmi tarikatlar Anadolu'da, hatta devletin egemen olduğu Avrupa ve Arap ülkelerinde, kısaca "tekke" adı verilen dergâh, âsitane ve zaviyeleriyle çok yaygın olarak yüzyıllar boyu yaşamışlardı. Bunlar arasında büyük mutasavvıf Mevlâna Celâleddin adına kurulan Mevlevî tarikatı ile Hacı Bektaş Veli adına kurulan Bektaşi tarikatı en tanınmış ve yaygın olanlarıydı. Mevlevi tarikatının merkezi Konya, Bektaşiliğin merkezi ise Hacıbektaş kasabasıydı. Her iki tarikat pirinin türbesi bu merkezlerde ve dergâhlarının içindeydi.

Cumhuriyetten sonra, 30 Kasım 1925 tarihli "Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması'na ilişkin Kanun yürürlüğe girer girmez, Türkiye'deki bütün tarikatların dergâh, asitane ve zaviyeleri kapatıldı. İçerisindeki eşyalar mahallerinde kurulan heyetler tarafından bir tutanakla tespit edildi. bunlardan sanatlı, etnografik nitelikte değerlileri, bölgesindeki müzelere, müze yoksa doğrudan Ankara'da kurulmakta olan Etnografya Müzesi'ne gönderildi. Yalnız bir dergâh bu uygulamanın dışında bırakıldı. Atatürk, Konya'daki Mevlâna Türbesi ve Dergâhı'nın kapatılmayarak müze hâlinde ziyarete açılmasını istiyordu. Bâşbakan İsmet İnönü, 6 Nisan 1926 günü toplanan Bakanlar Kurulu'ndan bir karar aldı. Bu kararda: (Tarz-ı mimari nokta-i nazarından kıymeti ve etnografyaya müteallik âsârı ihtiva eylemesi hasebiyle müze ittihazına elverişli olduğu anlaşılan Konya'daki Mevlâna Türbesi ve Dergâhı'nın müze olarak tanzimi ve ziyarete açılması...) bildiriliyordu. Bu, kararnameden sonra Millî Eğitim Bakanlığı Hars ve Asar-ı Atika (Kültür ve Eski Eserler) Dairesi Müdürü Hamid Zübeyr (Koşay) bir heyetle Konya'ya gönderilerek Mevlâna türbesi ve Dergâhı'nın tüm eşyaları, Dergâh erkânından (postnişin, tarikatçı dede, kazancı dede ve türbedar)dan teslim alındı. Müzeye müdür olarak atanan M. Yusuf Akyurt bu eşyaları envanter ederek Dergâhı, (Asar-ı Atika Müzesi) adıyla 2 Mart 1927 günü ziyaret açtı.

Eski adı Suluca Karahüyük olan Hacıbektaş'taki Hacı Bektaş-i Veli türbesi ve Dergâhı eşyaları ise yine Hamid Zübeyr (Koşay)ın başkanlığında ayrı bir heyet tarafından teslim alınmış, Dergâhın oldukça zengin kütüphanesi ile birlikte bu eşyalar Ankara'ya getirilmişti. Eşyalar Etnografya Müzesi'ne, kitaplar da Ankara Umumi Kütüphane'ye devredilmiş, Dergâh ve Türbe kâpatılarak Vakıflar idaresinin gözetimine ve korumasına bırakılmıştı.

Aradan yıllar geçti. Konya'daki Mevlâna Türbesi ve Dergâhı, Mevlâna Müzesi olarak dünyaya kapıları açmış, her yıl yüzbinlerce ziyaretçiyi bağrına çekiyordu. 1950 yılından sonra Konya Mevlâna Müzesi'ne müdür olarak atanmamla birlikte, Mevlâna'nın ölüm yıldönümlerine rastlayan 17 Aralıklarda daha kapsamlı Anma Törenleri düzenlenmeye başlandı.

Bu törenlerde Mevlevi müziği ve semâhından da örnekler veriliyor, törenler yerli-yabancı, herkesin ilgi ve hayranlığını çekiyordu. Mevlâna, 13. Yüzyıl başlarında, ailesi ile birlikte Orta Asya'daki Belh şehrinden Anadolu'ya göçen Anadolu Selçukluları'nın başkenti Konya'ya yerleşen, bu şehirde eserlerini yazan, burada ölen bir Türk mutasavvıfi ve tasavvuf şairi idi. Hacı Bektaş da aynı yüzyılda Asya'daki Horasan Bölgesi'nden Anadolu'ya göçen, bugün Türbesi ve Dergâhı'nın bulunduğu Suluca Karahüyük'e yerleşen, burada çevresinde toplanan Oğuz Türkmenlerine Allah yolunda, din yolunda klavuzluk eden, onların saf gönüllerini aydınlatan bir tasavvuf güneşiydi. Mevlâna ve Hacı Bektaş, birbirleriyle dost, birbirini seven ve sayan iki büyük mürşiddi. Düşüncelerinde, irşadlarında hemen hemen fark yoktu. Biri şehre yerleşmiş, toplumun okur-yazar yüksek kesimine, öteki okuyup yazması bile olmâyan, saf yürekli. inancı tanı, çoğu konar-göçer yürük, ya da tarlasını ekip biçerek kıt kanaat geçinen köylülere sesleniyordu. ölümlerinden sonra, dervişleri ve sevenleri tarafından her ikisinin adına tarikatlar kurularak, birine Mevlevî, ötekine Bektaşi denmişti. Her iki tarikat ta Osmanlı devletinin kuruluş yıllarından başlayarak hızla yayıldı. Anadolu'ya, Anadolu'nun dışına taştı. Yüzlerce Mevlevi ve Bektaşi dergâhı, asitânesi, zaviyesi açıldı. Zaman zaman aralarında rekabet te oldu. Birbirlerini yerdiler. Ama gerçekte, tarikat âdâp ve erkânına, ya da baştaki şeyhlerin görüş ve inanç sistemlerine ilişkin farklarla yüzyıllarca varlıklarını sürdürdüler. Bu böyle olduğu, her iki tarikatın Türk kültürü sanat, ve edebiyat alanlarında derin etkileri, hizmetleri bulunduğu hâlde, birinin dergâhı ve türbesinin ziyarete açık, ötekinin kapalı olması, çok aydınları üzüyordu.

Hacı Bektaş Dergâhı ve Türbesi de mimarisiyle Beylikler ve ilk Osmanlı dönemi mimarisine örneklik edecek üslûptaydı. Dergâhın tarihî eşyalar zaten Ankara Etnografya Müzesinde ayrı bir salonda sergileniyordu. Hacı Bektaş Dergâhı'nın restore edilerek eşyaları ile birlikte müzeleştirilmesi ve Türbesinin ziyarete açılmasında ne zarar vardı? Bu düşünceler giderek olgunlaşıyordu. 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti ileri gelenleri Türkiye'de kapalı duran bazı türbelerin ziyarete açılması düşüncesindeydiler. sonunda İstanbul'da Eyüp Sultan Türbesi başta olmak üzere bazı padişah türbeleri, Bursa'da Çelebi Mehmed ve Muradiye, Konya'da Selçuklu Sultanları gibi türbeleri açılanlar arasındaydı. Listeye Hacı Bektaş Veli Türbesi ilâve edilmişti.

Ne var ki, Vakıflar İdaresi'nin koruması ve gözetimi altında bulunan Hacı Bektaş Veli Türbesi ve Dergâhı Külliyesi, kapandıktan sonra kendi hâline bırakılmıştı. Çatılar akıyor, bazı bölümlerinin duvarlarını süsleyen çok değerli kalem işi nakışları dökülüyordu. Hemen onarılmazsa yapıda daha büyük yaralar açılacaktı.

Hacı Bektaş Dergâhı Külliyesinin onarım ve restorasyonu konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğü yönetim kurulu üyelerinden Halim Baki Kunter ve Vakıflar Baş Mimar Ali Sami Ülgen, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünden uzman Mahmut Akok'la birlikte bir rapor hazırlamışlardı. Rapor olumlu karşılandı. Vakıflar idaresi onanın ve restorasyon projesini hazırlıyordu. Arkeolog-mimar Mahmut Akok, aslına uygun biçimde kalemişi süslemelerini yapacaktı.

1960 yılından sonra, onarım ve restorasyon faaliyetleri hızla arttı. Mevlâna'ya olduğu kadar, Hacı Bektaş Veli'ye de hayranlığını bildiğimiz Nevşehir Eski Senatörü Prof. Dr. Ragıp Üner, o günlerde Sağlık Bakanıydı.

Hacı Bektaş Türbesi ve Dergâhının onarım ve restorasyonu ile yakından ilgileniyor, bütçeden gerekli ödeneğin ayrılması için yardımcı oluyordu. Vakıfların bağlı bulunduğu Devlet Bakanı Nüvit Yetkin'i Hacıbektaş'a kadar götürmüş, onarım ve restorasyonu yerinde görmüşlerdi. Onarım ve restorasyonlar 1963 yılı sonunda tamamlandı. Dergâh'ın külliyesi ile birlikte müze olarâk ziyarete açılabilmesi için, mülkiyeti Vakıflar idaresinde kalmak üzere kullanma hakkının Millî Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğüne verilmesi gerekiyordu. bu işlemin bir an önce tamamlanmasında da Prof. Dr. Ragıp Üner'in büyük yardımları olmuştu.

1964 yılında Milli Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü olarak Ankara'daydım. O yıllarda Millî Eğitim Bakanı olan Dr. İbrahim Oktem'e: (-Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürünüz Konyalı ve Mevlâna Müzesi Müdürlüğünden bu göreve getirildi. Konya'yla rekabet olmasın diye Hacı Bektaş Müzesini açmayı geciktirir veya engeller, durumu bilgilerinize sunarız.) demişler. Onların bu sözleri Bakan'a söyledikleri günlerde, ben Hacı Bektaş Müzesi'nin bir an önce açılması için var gücümle çalışıyordum. Sonradan öğrendiğime göre Bakan bunu söyleyenlere şu cevabı vermişti: (- Benim Genel Müdürüm Bektaşi değil ama sizden daha fazla Hacı Bektaş'ı tanır ve sever. Onu rahat bırakınız.)

Hacı Bektaş Müzesi'nin eşyaları Ankara Etnografya Müzesinde bulunuyordu. Önce bu eşyalar Müze uzmanı Mahmut Akok başkanlığındaki bir heyet aracılığı ile seçtirdim ve Hacıbektaş'a gönderdim. Daha sonra Hacı Bektaş Dergâhından alınarak Ankara Umûmi Kütüphanesi'ne mal edilen kitapları Kütüphaneler müdürü rahmetli Aziz Berker dostumun yardımı ile Hacıbektaş'a gönderdim. Bu arada bir çok kişiler Türbe ve Dergâha armağanlar yapıyor, kimi halı-kilim, kimi avize, yazı levhalar, kandiller, Bektaşilikle ilgili çeşitli eşyalar veriliyordu. Müzenin kadrosunu da tamamlamıştım. Hacı Bektaş Veli'yi çok seven Ali Sümer, adlı çalışkan bir genci Müdür olarak atadım. Mahmut Akok ta vitrinler yaptırarak eşyaları yerli yerince teşhire başladı. Birkaç ay içinde müze açılacak duruma getirildi. Yine Prof. Dr. Ragıp Üner'in önerisiyle Müze 16 Ağustos 1964 günü törenle ziyarete açılacaktı.

Hacı Bektaş Dergâhı Müzesinin açılacağına yakın günlerde Milli Eğitim Bakanı Dr. İbrahim Öktem'e açılışı bizzat yapıp yapmayacağını sordum. Bana: (Bu açılışı sen yap: Ben Müsteşar Nuri Kodamanoğlu'nu da Hacıbektaş'a gönderiyorum. Gerekirse, törende o da konuşur. Göreyim sizi bir olaya meydan vermeden açılışı yapınız. Biz Bektaşi Dergâhı değil, müze açıyoruz. Açılıştan sonra, ziyaretler bildiğiniz gibi paralı olacak...)

Bakan böyle söylüyordu ama Hacıbektaş'ta ve Türkiye'de bir zümre vardı ki, bir bölüğü kendilerini Hacı Bektaş Veli torunlarından sayıyor, kimileri de ceddinin falan veya filan Bektaşi Dergâhının şeyhi olduğu için kendini Bektaşi Babası ilân ediyordu.

Oysa Hacı Bektaş, hiç evlenmemiş, çocuğu da olmamıştı. Bektaşilikse Hacı Bektaş'ın ölümünden çok sonra kurulmuştu. Önemli olan tarikat değil, Hacı Bektaş Veli'nin bir Türk düşünürü ve mutasavvıfı olarak tarihi kişiliği, Türk düşünce hayatına hizmetleri ve yüceliğiydi. Biz Konya'da Mevlâna'yı bu yönleri ile dünyaya mal etmiştik.- Mevlâna'dan sonra kurulan Mevlevilik, sadece araştırma alanımızdı.

Açılıştan bir gün önce, Hacı Bektaş İlçesi'ne geldim. Kaymakam ve Belediye Başkanı ile görüştüm. Tören programı bir daha gözden geçirdik. Müzeyi ertesi 16 Ağustos 1964 günü saat 14'de Belediye Meydanında yapılacak bir törenle açmayı kararlaştırdık. İlçe'de otel bulunmadığı için Ziraat Bankası'nın lojmanında misafir edilmiştim.

O gece uyuyamadım. Kamyon, otobüs, at arabaları, kağnı gürültüleri gece yarısı başladı. Yüzlerce, binlerce insan, Hacıbektaş ilçesine akın ediyordu. Meğer Hacıbektaş'taki çelebiler, her tarafa haber salmış: (- 16 Ağustos günü ceddimizin Türbesi ve Dergâhı açılacak. Herkes davetli, Çelebinin evindeki lokmaya buyurunuz). Hediyesini alan Hacıbektaş'a koşmuş. Sabah Müze Müdürü Ali Sümer geldi: (-Efendim, köylerden, kentlerden en az onbeşbin kişi Hacıbektaş'a geldi. Müze kapısına dayandılar. Zor durumdayım.) dedi. Hemen Kaymakam'ı aradım. Bir manga jandarma kapıyı tuttu. Tören yapmanın, törende konuşmanın imkânı yoktu. Millî Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Nuri Kodamanoğlu da Hacıbektaş'a gelmişti. Durum o da yerinde gördü.

Kalabalık Müzeye girecek olursa ne vitrinler, ne de müze kalırdı. Nevşehir'den gelen Jandarma da yetersizdi. Çaresiz Kayseri Valiliği'nden yardım istendi. Oradaki Yurtiçi Komutanlığı'ndan kamyonlara bindirilmiş yüz kadar asker getirildi. Bunlar müzeyi kuşatarak koruma altına aldılar. Kalabalığa sık sık anonslar yapıldı. Müzenin cümle kapısının bulunduğu Birinci Avlu önünde iki sıra halinde sıraya girmezlerse, açılışın yapılamayacağı duyuruldu. Öğleden itibaren jandarmanın gözetimi altında sıralar yapıldı. Dergâh'a içeride hiç durulmadan cümle kapısından girilerek, arka kapıdan çıkmak suretiyle bir ziyaret düzeni kuruldu.

Geç saatlere kadar süren ziyaret yavaş yavaş hafiflemeğe başlamıştı. Bu önlemler alınmasaydı, kalabalık birbirini çiğneyecek, müze eşyaları, hatta bina tahrip olacak, bazı ölümler olabilecekti. Ertesi gün ziyaretçi sayısı azaldı. O gün giriş ücreti alınmaya başlanmıştı.

Hacı Bektaş Dergâhı Müzesi böyle açılmış, biz de Ankara'ya dönmüştük.

* Dr. Türkiye İş Bankası Kültür Danışmanı

Hacıbektaş, 90 (2006): 3-5.

 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Ön-Asya kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?