Abdullah Tekin: Bektaş'ın Yeni Yaşamı
Eklenme Tarihi 07 Ağustos 2008
Suluca Karahöyük'te kurduğu ocakta Babalılar'ın artıklarını Bektaşilik adlı ekolde toplayan Bektaş, Anadolu'nun özgürlüğü için, Moğol egemenlerin kuklası durumundaki Selçuklular'a karşı döğüşen Türkmenlerin en büyük yardımcısı, öğütçüsü ve destekçisi olur. Onun bu çalışmalarını bazı tarihçiler "Anadolu'da huzursuzluk yaratma" türünde değerlendirmişlerse de; Anadolu'nun özgürlüğü yolunda vuruşma ve bu yoldaki çabaları destekleme kısa zamanda ürününü verecek; Bektaş uyarları ile ardıllarının kurulma, gelişme ve çalışmalarına büyük katkıda bulundukları Osmanlı Beyliği Domaniç yaylasından boy vermeye başlayacaktır. Bektaş'ın kurduğu ocağın ışıklarını "uc"lara taşıyan ve kökenleri Babalılar'a ulaşan gezginci dervişlerle bunların kılıçlıları büyük bir imparatorluğa dönüşecek bir beyliğin temelinde harçları olan kişilerdir. Bektaş ekolünden olan Babalar, Ahlat'tan yola çıkıp Domaniç yaylasına uzanan Türkmenlerle Selçuklu fanatizminden uzakta yansıyan bir çizgide buluştukları için sevilip sayılırlar. Nitekim İngiltere Kraliyet Tarihçisi Philip Mansel "Konstantiniyya" adlı kitabında Osmanlı'nın askeri zaferlerinde Hacı Bektaş yanlılarının büyük katkılar sağladığını belirtir ve "Askerler Muhammed ve Hacı Bektaş" diye bağırıyordu söylemine yer verir. (s. 316)
Ne yazık ki Konya sarayına kapılanan din bezirganları o kapının kapanması üzerine yeni boy veren devletin içine sızıp Osmanlı'da sahneye çıkmayı başarırlar. Hacı Bektaş ekolünün izleri kıyıda kenarda kalır. Tıpkı 1554 yılında Malkoç Balı tarafından yaptırılan bir çeşme kitabesindeki sözler gibi: "Gaziler Serdarı Hacı Bektaş".[1]
Bektaş'ın Suluca Karahöyük'te medrese skolastiğine karşı cephe alarak sosyal nitelikli bir düzen içinde Anadolu'nun özgürlüğü uğruna çaba harcadığı gözlenir. Dikkat çekmesi gereken önemli noktalardan biri de Konya sarayındaki İran kültür ve dilinin egemenliğine karşın Bektaş ocağında Türk kültürünün ve Türk dilinin konuşulmasıdır.
Bektaş'ın Suluca Karahöyük'te kurduğu ocak bir tür "iş okulu" niteliğindedir. Baba Bektaş'ın ocağında herkes çalışmaktadır. Ocağın bugünkü -Hacıbektaş ilçesindeki- yapısından da anlaşılacağı gibi, bir işbölümünün egemen olduğu çalışma düzeni söz konusudur. Bir kesim toprakta, bir kesim atelyede çalışır. Bir kesim duvar örer, bir kesim de çalışanların gereksinimini karşılamak için yemek pişirir. Moğol atlılarının Anadolu'da tozu dumana kattığı, ağır vergilerin halkı ezip perişan ettiği, Selçuklu'nun batıp kaybolmaya yüz tuttuğu ve yeni beyliklerin oluşma sancılarının yaygınlaştığı bir perişanlık ve kaç-göç ortamında Baba Bektaş'ın ocağı sevgi, saygı, hoşgörü ve emeğe dayalı bir biçimde tütmektedir. Kabul etmek gerekir ki Hacı Bektaş'ın Suluca Karahöyük'te başlattığı yeni yaşam, hem Bektaş ve yanlıları hem de çağdaşı olan düşünce ve eylem adamları açısından Anadolu'nun en dingin bölgesi olarak değer bulur. Akıl içerikli laik bir tablonun insanca edimleri ve izleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Savaş dönemi geride kalmış, insanların özgürce çalışıp ürettikleri bir dönem başlamıştır.
Bektaş'ın bu ocağını ve ocağın sosyal nitelikli yapısını Ahilik düzeninin dışında değerlendirmek doğru olmaz. Nitekim Türk Ansiklopedisinde Bektaş'ın Ahilerin Seyfi kolunu temsil eden Alp-Erenlere "serçeşme" tanındığı belirtilir.[2] Kırşehir ve yöresini kapsayan örgütün esnaf, zenaatçi ve çiftçilerin tüm iş kollarını kapsayan sosyo-ekonomik genişliği dikkat çekicidir. O aşamada Bektaşilik için tarikat türünde değerlendirme yapma, biraz da -Babalı örneğinde olduğu gibi zorunlu olarak verilen- dinsel hava yüzündendir: "Bu esnaf, zenaatçi ve çiftçilerin birliklerinin ya da sendikalarının belirli sosyal ve ekonomik ilkeleri zamanla niteliklerini yitirmemesi ve gevşememesi için -o zamanın koşullarına göre- dinsel esaslara oturtulmuşlardı. [3]
Bektaş'ın en büyük ve yakın arkadaşının Ahi Evren oluşu, yörede bir çalışanlar birliğinin, bir örgütün varlığını kanıtlar. Bu birlik üyeleri "zaviyede oturup zikirle uğraşma" vakıf malı yeme yerine; bir sanat sahibi olup emek karşılığında geçiniyorlar ve geniş bir dayanışma ve yardımlaşma sağlıyorlardı.
Denilebilir ki daha önceleri savaşçı olarak göze çarpan ve bu çerçevede görev yapan Babalılar'a karşın; onların devamı niteliğindeki Bektaşilik ekolü siyasal düzene karşı oluşan yeni bir ideolojidir ve bir deneyimden geçtiği için örgütlenmenin gereğini duymuştur. Düzensiz ve dağınık Babalı'nın Selçuklu'ya yenilişi pahalı bir sonuç oluşturmuş, ancak örgütlenmenin ve bu şekilde mücadele etmenin zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Örgütlenmenin yanı sıra, Ocağın eğitici işlevi hem kendilerinin hem de çevrenin bilinçlenmesini sağlıyor: "uc"lara yönelen ekol yanlıları bu çerçeve içinde hem fikirleriyle hem de kılıçlarıyla ulusal hareketlere katkıda bulunuyorlardı. Ancak kime ne için yardım edeceklerini, kiminle vuruşacaklarını bildikleri için, Selçuklu'nun maşası olma yerine; ulusal devletciklerin kurulması yönünde çaba harcıyorlardı. Bu bilinci veren kuşkusuz Hacı Bektaş ocağıydı. Nitekim ileride de bunun olumlu etkilerini görmek mümkün olacaktır. Örneğin Prof. Dr. Berkes bir başucu kitabı niteliğindeki "Türkiye'de Çağdaşlaşma" adlı kitabında, Mehmed Esad'ın "Üss-ü Zafer"inden naklederek Bektaşi Babalarının savaşa zorlanan askerler karşısındaki bilinçli tutumundan söz eder: "Be hey ahmaklar, boş yere neden canınızı telef edersiniz? Size gaza ve şehitlik diye yutturulan lafların aslı yoktur. Osmanlı padişahı kendi sarayında safasına bakıyor: Efrenç kralı kendi cümbüşünde. Sizin burada dağ başlarında, metrislerde canınızı telef etmenizin ne anlamı var?"[4]
Çalışmalarının ağırlık noktası Kırşehir'de olan Ahilik düzeninin bir Babalı kurumu olduğu ve kurucusunun Baba İlyas olduğu önerilmiştir.[5] Gerek Fütüvvet yolunun bilinen ilkelerinin gerekse Bektaşilik ekolünde gözlenen "eline, beline, diline" esprisinin Ahilik'te de gözlenmesi bu ekollerin aynı kökten türediği ve aynı çizgide bulunduğunun kesin kanıtlarındandır. Nitekim Ahilik ve Bektaşilik ekollerinde yer alan kişilerin ekolde kalabilmeleri için uymaları gereken kuralların aynı oluşu dikkat çekicidir. Kırşehir yöresindeki iki arkadaş -Hacı Bektaş ve Ahi Evren- Türkmenlerin liderliğini ve öğretmenliğini yaparak, onlara çiftçiliği, işçiliği, sanatı öğretmişler, bu öğretiyle birlikte örgütlenmişler ve Hacı Bektaş ocağı; zahitler, dervişler ve abdalların dünyadan el ayak çekerek yatma ve yeme içme yeri olarak değil; çalışan, eğitilen emek harcayan insanların yeri olmuştur. Daha önce belirttiğimiz gibi gerek Babalılar'ın kılıç artıkları, gerek ekolün eyleme katılmamış yanlıları, "ışık taifesi", göçebe Türkmen ve gezginci derviş örneği katmanlar Bektaş'ın Ocağında yer alıp; bağlarda, kovanlarda, kilim tezgahlarında ve pekmez kazanlarının başında çalışmaya başlamışlardır. Bu tablo varlığı yapısal bir çerçevede gözlenen laik yapının güçlenmesine etken olmuştur.
Ocağın ürün verici çalışmaları sonunda göçebe kesim yerleşik olmuş, işsizlere iş, yoksullara aş verilmiştir. Maddi ve manevi önderliği üstlenen Bektaş İshak doktrinlerinden ödün vermeden ekolün çizgisini devam ettirmiştir. Bunun sonucu olarak bölgede sosyo-ekonomik denge sağlanmış, göçebelik yerleşikliğe dönüşerek kentleşme hızı artmıştır. Türk dili, edebiyatı ve folkloru, daha doğrusu kültürü ağırlığını korumuş, Bektaş ve uyarlarının kamçıladığı ulusal duygular yeni devletciklerin kurulmasını sağlamıştır.
Anadolu'ya yayılan Türkmen kökenli halk kitleleri yerleşik bir yapıya kavuşma aşamasında kendi kültürlerine ve inanç anlayışlarına soluk aldıracak bir ortama kavuşurlar. 10. Yüzyılda kabul edilen yeni dine körü körüne bir bağlılık yerine Şaman geleneğinden katkılar sağlarken, Selçuklu'nun yönetici kesimi, kökten dinci bir anlayışla yeni dine, yeni dinin yanlılarından daha çok bağlı olmuş ve katkılar sağlamıştır. Bu değerlendirme çerçevesinde Türk kültürünün Türkiye kültürüne egemenliği ya da katkıları yanı sıra Türkiye kültürünün Türk kültürünü göreceli olarak da olsa, kendi içine alıp eritmesi söz konusudur. Bu değişimin en somut ve çarpıcı örneği kültürün önemli ögelerinden biri olan din unsurunda görülür. Aydın sayılan kesim, yöneticiler, askerler yeni dine kökten dinci yorumlar ve edimler getirerek katı bir kabuk oluşturmuş, çıkarlarının zedelenmemesi doğrultusunda ışığın içeri girmesine engel olmuşlardır. Günümüze kadar uzanan tartışmaların hatta kavgaların ve çağın gerisinde kalmamızın temelinde bu ayrım yatar.
Asya steplerinden Hazar kıyılarını izleyerek Anadolu'ya ulaşan ulusal kültür, ülkeye yeni bir boyut kazandırırken, Konya ve benzeri devletlerin yönetici kesimleri bu çizginin ötesinde göze çarparlar. Bu ayrım konuşma dilinde daha da belirginleşir ve Anadolu Beyliklerinde Türkçe konuşulduğu görülür.
Asya'dan Anadolu'ya uzanan Müslüman Oğuzların önünde bir yol ayrımı oluşur: Sünni İslamdan ötede göze çarpan, Emeviler'in yaptığı çirkinliği anımsayarak Ali yanlısı olan ve yeni dinin kökten dinci boyutlarını ıskalayıp Şaman geleneğinden katkılar sağlayanlarla, buna karşı olanların yolları.[6] Bu yol ayrımı Osmanlı'da daha da belirgin olacak ve artan boyutuyla günümüze kadar uzanacaktır. Tutulan bu yollar, yönetici kesimin kendi çizgilerini ve çıkarlarını öne taşımaları ve karşı tarafın düşünce ve görüşlerine saygı duymadıkları noktalara ulaşmış; barış, sevgi ve kardeşlik yerini ölümcül kavgalara terk etmiştir. Laik bir çerçevede gözlenen kesimin kökten dinci anlayıştan ötede yansıması, anlayış yanlılarınca özümlenememiş hoşgörülü, sevgi dolu, kadına saygılı, tek eşli, barışçı bir toplum kara çalmalara, iftiralara, kavgalara ölümlere tanık olmuştur. Anadolu laikliğinin yönetime egemen olamayışının sonucu bütün çıplaklığı ile ortadadır: Geri kalmışlık.
Babalı ayaklanması Türk tarihi için bir dönüm noktası olabilirdi. Savaşı Babalılar kazansaydı Anadolu laikliği yönetime egemen olacak ve Anadolu bambaşka bir görünüme sahip olacaktı. Laik bir devlet göze çarpacak, belki de Batı dünyası bu kavramı Türklerden alacaktı. Daha önemlisi de Anadolu'nun gelişme ve büyüme çizgisi oldukça farklı bir düzeyde olacaktı.
Notlar
[1] Türk Ansiklopedisi, c. 6, s.34.
[2] Türk Ansiklopedisi, c. 6, s.34.
[3] Halikarnas Balıkçısı: Anadolu'nun Sesi. İstanbul, Yeditepe Yayınları, 1971, s. 162.
[4] Berkes, N.: Türkiye'de Çağdaşlaşma, S. 105.
[5] Tarım, C. H.: Tarihte Kırşehir. S. 59.
[6] Doğan Avcıoğlu'nun Türklerin Tarihi adlı çalışmasında belirttiği gibi Anadolu Beyliklerinde Hazreti Ali ile on iki İmam'a olan saygının örneği niteliğindeki bir belge Venedik arşivlerinde bulunmuştur. Aydınoğlu Hızır Bey'in Venedikli' lerle imzaladığı antlaşma belgesinde "Vallahi billahi Tallah el-azim Muhammed, Zeynelabidin Ali ve Cafer, Hasan Hüseyin. . " söylemi dikkat çeker. s. 2266.
- 34. 2 türk ansiklopedisi c.
- 34. 3 halikarnas balıkçısı anadolunun sesi. istanbul
- 971 s162. 4 berkes
- abdullah tekin bektaşın yeni yaşamı suluca karahöyükte kurduğu ocakta babalıların artıklarını bektaşilik adlı ekolde toplayan bektaş
- ağır vergilerin halkı ezip perişan ettiği
- ahlattan yola çıkıp domaniç yaylasına uzanan türkmenlerle selçuklu fanatizminden uzakta yansıyan bir çizgide buluştukları için sevilip sayılırlar. nitekim ingiltere kraliyet tarihçisi philip mansekonstantiniy adlı kitabında osmanlının askeri zaferlerinde
- anadolunun özgürlüğü için
- ancak örgütlenmenin ve bu şekilde mücadele etmenin zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. örgütlenmenin yanı sıra
- anlayış yanlılarınca özümlenememiş hoşgörülü
- asanhüseyin. . söylemi dikkat çeker. s. 2266.
Abdullah Tekin: Babalıların ...
Eklenme Tarihi 01 Ağustos 2008
Baba İshak'ın yönetimindeki ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanınca, gerek kırımdan kurtulanlar, gerekse eylemi uzaktan izleyenler bir göç gereğini duyup, özellikle güney, güney-batı ve kuzey-batıdaki "uc"lara kaymaya başlamışlardır. Cimri olayında da anlatıldığı gibi, güney ve güneybatıda oturan Türkmenler zaman zaman Selçuklu'ya başkaldırıp haklarını aramışlardır.
Anadolu'nun yoğun bir savaşım içinde olduğu bu dönemde Hacı Bektaş Kırşehir'e yönelir ve sönen Babalı ocağını başka bir isim altında tüttürür. Babalı ekolünün ileri gelen isimlerinden Geyikli Baba, Sarı Saltuk ve Abdal Musa ve uyarları bu yeni ocağın kuruluşunda Bektaş'ın yanında bulunup katkı sağlamışlardır. Gezginci derviş türündeki bu babalar, kısa zamanda yeni ekolün ocaklarını bütün Anadolu'da tüttürme başarısını gösterirler. Ne var ki Bektaş ve yandaşlarının bu çalışmaları İslam dünyasında hoş karşılanmaz. Prof. Dr. Togan bu konuda şunları söyler: "... Aybek Baba, Buzağu Baba, Abdurrahman Baba, Baba Halil, Sarı Saltuk, Barak Baba ve Hacı Bektaş gibi Türk şeyhleri ile Yesevi şeyhleri, İslamiyeti adeta bir milli Türk dinine çevirdiler. Bu husus Ortodoks İslam muhitinde ve bilhassa Suriye'de Arap uleması tarafından büyük bir adavetle karşılandı.."[1] Düşmanca karşılanış Anadolu'nun içlerinde de gözlenir ve Horasan'dan Anadolu'ya gelip çalışmalarını kökten dinci İslam boyutunda sürürden "Nakşi"lerde aynı şekilde düşünüp ışığı söndürmeye çalışırlar. Bu düşmanca karşılayış ileride Osmanlı'nın seyitlere, seyitlik soykütüğü uyduranlara ve "Nakib-Ül Eşraf" sınıfa yakınlık gösterdiği, ayrıcalıklar tanıdığı dönemlerde ürün verecek, Bektaşiliğe kara çalma dönemi başlatılacak, İbn-Bibi gibi düşünenlerin zındıklık kafirlik suçlamaları günümüzdeki "mum söndü" çirkinliğine kadar uzanacaktır.
Bu aşama, Anadolu'nun kırılma noktası olarak kabul edilmelidir. İslamiyeti ulusal Türk dinine çevirenlerin laik, sevgi, hoşgörü, bilgi dolu yaklaşımları Anadolu'ya egemen olamaz ve geri kalmışlık süreci başlar. Batı'da gözlenen oluşumun tam tersi bir süreç gözlenir. Anımsanacağı gibi Ortaçağ Avrupa'sı yoğun bir dinsel sisin içerisindeyken Rönesans ve özellikle Reform hareketlerinin ışık veren boyutları aydınlanmanın önünü açmıştır.
Bektaş'ın Kırşehir yakınındaki "Suluca Karahöyük"e yerleşmesi bir rastlantı değildir. Bunun nedenlerini birkaç noktada toplamak gerekir. Kırşehir çevresinin jeopolitik yapısı anılan yerleşimde etkin rol oynamıştır. Ağır bir yenilgi ve toplu kırımın arkasından Bektaş Baba'nın bu tür bir seçim yapmasını yerinde bir yaklaşım olarak değerlendirmek gerekir. Topluluğun bir süre dinginliğe "kendine gelmeye" gereksinimi vardır. Öte yandan Kırşehir halkının "düşman buraya giremez" söylemi rivayet boyutlu olsa da, "Kırşehir'in istila yolları üzerinde olmaması, sapa ve çetin bir tabiat içinde bulunması bu rivayete hak kazandırır. "[2]
Diğer önemli bir neden de Kırşehir'de canlılığını koruyan Ahi Evren ocağının varlığıydı. Tevarih-i Al-Osman'a göre Baba İlyas'ın torunu olduğu söylenen Aşık Paşa da Kırşehir'de oturuyordu.
Kırşehir'in bugünkü adı Hacıbektaş olan "Suluca Karahöyük" yöresine yerleşen Bektaş'ı, başta Türkmenler olmak üzere birçok kesim "pir" olarak niteleyip etrafında kümelenmişlerdir. Gerek "Fütüvvet ehli" olarak nitelenen kesim, gerekse Fütüvvetin kılıç kolu olarak bilinen "Alp Erenler" bu kümelenmenin önde gelenlerindendir. Ekol, topluluğu bir araya getirip derleyen toparlayan Baba Bektaş'ın adı dikkate alınıp Bektaşilik olarak anılmaya başlar. Ancak Hacı Bektaş'ın bir tarikat kurduğunu söylemek ve bu tarikatın Bektaşilik adı ile anıldığını belirtmek doğru olmaz kanısındayız. Çünkü yol anlamına gelen tarikat Anadolu'da öylesine yanlış kanallara taşınıp gerçek boyutlarından soyutlandırılmıştır ki, bu noktada Bektaş ekolünü de aynı çerçeve içinde değerlendirmek haksızlık olabilir. Nitekim Prof. Dr. Köprülü de "Babai şeyhi meşhur Baba Resullullah -asıl ismiyle Baba İshak'ın- en mühim halifesi olan Hacı Bektaş, "syncretiste" mahiyetini gördüğümüz Babailik'in adeta devamı sayılabilecek bir tarikate adını vermiştir" derken tarikat kurma ötesinde, sadece Babalı sonrasında devam edip gelen ekole isim babalığından söz etmektedir.[3]
Hacı Bektaş'ın bir köşeye çekilip dünya işlerinden el-ayak çektiği, halktan uzaklaştığı, bir başka deyişle "sofi"leştiği, tevekkül içinde yansıdığı söylenemez kuşkusuz. Bektaş'ın bir tarikat kurup şeyhlik postuna yayıldığı söylentileri kastlı olarak ileri sürülmüştür. Ancak mümkündür ki, ileride, kimi ekol yanlıları dinsel bir kanaldan girip ve kimi kurallar getirerek Bektaşiliği tarikat biçiminde değerlendirmişlerdir. Nitekim Hacı Bektaş Veli'nin yolunu sistemleştirip, tarikat haline dönüştürenin Balım Sultan olduğu ileri sürülmüştür.[4] Baba Bektaş'ın kişiliğine ve çalışmalarına, tarihsel nitelikli bilimsel bir yaklaşım yerine; halk arasında yaygınlaşıp çabuk yapışan ve iz bırakan "menkıbe"lerle eğilme sorunu saptırmış ve dinsel bir kanala oturtmuştur.
Notlar
[1] Togan, Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidi. Umumi Türk Tarihine Giriş. İstanbul, Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1970. C. I s. 271.
[2] Vakıflar Dergisi. İstanbul, Cumhuriyet Matbaası, 1942. s. 253
[3] Köprülü, F. Osmanlı Devletinin Kuruluşu. s. 102.
[4] Hacı Bektaş Veli. Bildiriler, denemeler, açıkoturum . Ankara, Yeni Sanat Matbaası, 1977, s. 44.
- 1977
- 197c s. 271. 2 vakıflar dergisi. istanbul
- abdullah tekin babalıların bektaşi oluşubaba ishakın yönetimindeki ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanınca
- abdurrahman baba
- açıkoturum . ankara
- anadolunun kırılma noktası olarak kabul edilmelidir. islamiyeti ulusal türk dinine çevirenlerin laik
- ayrıcalıklar tanıdığı dönemlerde ürün verecek
- baba halil
- barak baba ve hacı bektaş gibi türk şeyhleri ile yesevi şeyhleri
- başta türkmenler olmak üzere b?k sim pir olarak niteleyip etrafında kümelenmişlrd. gerek f?t?vet ehli olarak nitelenen kesim
Şakir Keçeli: Tarihçiliğin ...
Eklenme Tarihi 16 Temmuz 2008
![]() |
| Şakir Keçeli |
Avrupa Birliği tarafından, çeşitli yöntemlerle teşvik edilen bazı yazarlar ve örgütler, Türkiye ve Balkanlar'da yaşayan Alevîlik / Bektâşîliği, Kutupların Kutbu (Kutbü'l-Aktâb) Hünkâr Hacı Bektâş Velî'den ve O'nun ilkelerini, merkezi feodal toplumun sosyo-ekonomik koşullarına uyarladığı için, gerçek bir devrimci olan Balım Sultan'dan koparmak için, sistemli ve sürekli bir kampanya açmışlardır.
Bunlardan biri olan Erdoğan Aydın'a göre, "Hacı Bektâş kardeşi Menteş ile birlikte Babaî ayaklanmasının öncüsü Baba Resûl'ün yanıbaşında (yer almış)"tır. Bu nedenle de "Baba Resûl'ün halife-i has'ı" "gözde mürididir…" .
Yazar, tırnak içinde aktardığım bu sözleri söyledikten ve Hacı Bektâş Velî'yi bir militan yaptıktan hemen sonra şunları yazarak, kendisi ile çelişkiye düşmektedir:
... Vilâyetnâmede, Alevilikteki Kızılbaş özelliklerini de göremediğimiz gibi Hacı Bektaş'a özgü pasifist, barışçı, öteki inançları bir gören anlayışları da göremiyoruz. [1]
Barışçı ve pasif olan bir insan Anadolu'nun altını üstüne getiren bir ayaklanmaya nasıl katılabilir?
Erdoğan Aydın'a göre Hacı Bektâş Velî'nin Babaî ayaklanmasına katıldığını, Baba İlyas (Baba Resûl)'ın torunu (oğlunun oğlu) Elvan Çelebi (Vef: 1359 M.) yazmıştır.
Elvan Çelebi'nin[2] tek yapıtı olan Menâkıbu'l-Kudsiye fî Menâsıbi'l-Ünsiyye adlı eser elimizdedir.[3] Bu eser Âşık Paşazâde Tarihi (Tevârîh-i Âl-i Osmân)'nden[4] en az yüz yirmi beş yıl önce yazılmıştır. Üstelik Elvan Çelebî gördüklerini ve bizzat görenlerden duyduklarını kaleme almıştır. Âşıkpaşaoğlu ise; görenlerin değil duyanların ve hatta duyanlardan duyanların, anlattıklarını kaleme almıştır.
Âşıkpaşaoğlu Bektâşîliğe zıt bir tarikatın üyesidir[5] ve hem Bektâşîliği ve hem de onun Pîri Hacı Bektâş Velî'yi kıskanmaktadır. Çünkü dip dedesi[6] Baba İlyas Horasânî Selçuklu ve Osmanlı politikasının etkisiyle unutulmuş, onun yerini Hacı Bektâş Velî almıştır.
Elvan Çelebi ise Hacı Bektâş Velî'ye bağlanan ve Türk ulusalcılığının öncüsü sayılan Marifetnâme yazarı Âşık Paşa'nın oğludur.[7] Dolayısıyla Baba İlyas'ın oğlunun oğludur. Hacı Bektâş Velî'nin, Baba İlyas'ın koyduğu esasları reforme ederek sürdürdüğünü, görerek ve yaşayarak bilmektedir. Elvan Çelebi, sağlam bir kaynaktır ve O'nun yazdıklarının doğru kabul edilmesi gerekir.
Elvan Çelebi Hacı Bektâş Velî ve Şeyh Edebali için şunları yazmaktadır:
Hacı Bektaş şol sebebden hiç
Göze almadı tâc-ı sultanı
Edebalı ve bundağı huddâm
Gördüler Hacı'dan bu seyrânı.[8]
Bu sözler, Hacı Bektâş Velî ile Edebali'nin hem Babaî isyanına ve hem de Kırşehir'de patlak veren Ahî ayaklanmasına katılmadıklarını kesin olarak kanıtlamaktadır.
Görülüyor ki Erdoğan Aydın, dayandığı kanıt ile yalanlanmaktadır. Anlaşılıyor ki Sayın Aydın, Menâkıbu'l-Kudsiyye fî Menâsıbıbi'l-Ünsiyye adlı kitabı okumamıştır. [9]
1. Hacı Bektâş Velî'nin Hakk'a Yürüyüş (Vefat) Tarihi Miladî 1271 midir?
Erdoğan Aydın bu konuda şunları yazmaktadır:
Oysa ölümü 1271 olan Bektâş-ı Velî'nin Yesevî'nin yaşlılığına yetişmesi mümkün olmadığı gibi, Osman'ın iktidar dönemine yetişmesi de mümkün değildir. [10]
Erdoğan Aydın ve benzerlerinin Hacı Bektâş Velî'nin vefatına ilişkin yargısının en ciddi kaynağı Abdülbâki Gölpınarlı'dır.
Gölpınarlı'nın ciddi, çok çalışkan ve saygın bir araştırmacı olduğu Fakîr (yani ben) tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Ancak o bir Mevlevî'dir.
Hz. Mevlânâ'nın, Bektâşîlikten nasipli Şems-i Tebrizî aracılığı ile aydınlandığı Hacı Bektâş Velî Menâkıbnâmesi'nde yazılmıştır. Bu nedenle biz Bektâşîler Hz. Mevlâna'yı Bektâşî kabul ederiz.
Ama Mevlevîliğin; Bektâşîlikle çok eskiden bu yana bir rekabeti, hatta zaman zaman da düşmanlığa varan kini vardır. Üstelik bu rekabet, nerdeyse gelenekselleşmiştir. Bu rekabetin ilk örneği Ahmet Eflâkî'dir. Çünkü Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri adlı eserinde Hacı Bektâş Velî hazretlerine "Orospu bacılı" diyerek hakarette bile bulunmaktadır.[11] Bu düşmanlık yüzlerce yıl sürmüştür. Nitekim binlerce Bektâşînin katledildiği, binlerce Bektâşî tekke ve zâviyesinin yerle bir edildiği 1826 kıyımını meşrulaştırmaya çalışan fetvanın altında, Mevlevîlerin de onayı bulunmaktadır.[12] Bu nedenlerle nesnel bir yazarın, Mevlevîlerin Bektâşîlik ve Hacı Bektâş Velî ile ilgili açıklamalarına, tereddütle yaklaşması gerekir.
Bu açıklamadan sonra Abdülbâki Gölpınarlı'ya dönelim. Rahmetli Gölpınarlı bu konuda şunları yazmıştır:
Hacı Bektâş'ın 1273'te vefat eden Mevlânâ ile çağdaş olduğunu hem "Manâkıb-al-Ârifîn", hem "Vilâyet-nâme" söylüyor.[13] Manâkıb-al-Ârifîn'e göre Hacı Bektâş Selçuk İmparatorluğu aleyhine bir isyan tertipleyen, 1240'ta idâm edilen ve kendisine uyanlar tarafnıdan Baba Rasûl-Allâh diye anılan Baba İshâk'ın en ileri gelen halifesidir (Tahsin Yazıcı terc. I, s. 411- 412).
Âşık Paşazade'de[14] onun Babalılardan olduğunu, doğu illerinden geldiğini, Osmanoğullarından hiçbiriyle görüşmediğini belirterek bu bilgiyi kuvvetlendiriyor (İstanbul basımı, s. 2004 – 2006). 695'teki (1295-1296) bir vakfiyede Hacı Bektâş'tan "Merhum" diye bahsedilmekte (Ali Emiri: Tarih ve Edebiyat Mecmuası, Kasım 20, s. 670, not 2, John Kingley Birge: The Bektashi order of Dervishes, London 1937, s. 41, 697 tarihli (1297-1298) başka bir vakfiyede Hacıbektaş nahiyesi dolayısıyla adı anılırken "kuddise sırrahu" denilmektedir (Birge'nin aynı eseri s. 41.). [15]
Tırnak içinde aktardığımız bu açıklamaların içinde en ciddi olanı 695 H. (1295 – 1296 M) tarihli vakfiyede geçen "Merhum" sözcüğüdür. Bu sözcük resmi bir belge olan bir vakfiyede geçmektedir. Bilindiği üzere, bugün merhum (Tanrı'nın rahmetine kavuşmuş) sözcüğü, vefat etmiş insanlar için kullanılır. 1295-1296 tarihli vakfiyede, Hz. Pîr için merhum denilmiş ise ve merhum sözcüğü 1295 tarihinde de vefat edenler için kullanılıyorsa, Hacı Bektâş Velî 1295 tarihinden önce, Hakk'a yürümüştür.
Bakınız Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken bu konuda şunları yazmaktadır.
Bu gün yalnız reayaya (halka) tahsis ettiğimiz (ayırdığımız) Müteveffa (ölmüş) tabiri o zamanlar (1295-1296 M. tarihleri) merhum makamında Müslümanlar arasında istimal (olunuyordu). Merhum ise makam-ı ihtiramda (saygı duyulan makamda) bir tabir (deyim) olarak sarf edilirdi. Aynıyla (benzer olarak) bu gün reayaya münhasır (özge) bir tabir olan velet eski vakfiyede oğul zikrediliyordu. Nitekim zamanımızda oğul makamından (anlamında) kullanılan mahdum Selçukîlerin sahib-i a'zamlarına (büyüklerine) verdikleri bir ünvandı. Bu suretle vakfiyede mevcut El-Merhum kaydından Hacı Bektâş'ın o vakitte vefat etmiş oluduğuna intikal etmek kabil değilir (olanaksızdır). [16]
Bu açıklamalardan sonra, Elvan Çelebi'nin açıklamalarına yeniden dikkatinizi çekmek isterim:
Elvan Çelebi, Edeb Ali (Edebali) ile Hacı Bektâş'ın yol arkadaşları olduğunu veya aynı okuldan yetiştiklerini anlatmaktadır.
Edeb Ali ile Otman Bey görüşecek, aralarında kayınbaba–damat ilişkisi kurulacak; ama Edeb Ali ile akran ve yoldaş olan Hz. Pîr görüşmeyecek veya Âşık Paşaoğlu'nun sözü ile, Osman Beyle çağdaş olmayacak… Bunu akla uygun olarak açıklamak olanaklı mıdır?
Hacı Bektâş Velî Sadece Edeb Alî ile değil Ahî Evren'le de çağdaş ve yoldaştır.
Gelibolulu Ali Efendi Künhü'l- ahbar adlı eserinde şunları yazmaktadır:
Hacı Bektâş'a olmuş idi karin (yakın)
Yani hem asr (çağdaş) idi, ona bu güzîn (yani Ahî Evren) [17]
Âşık Paşaoğlu Ahî Evren'in Orhan Gazî zamanında yaşadığını şöyle anlatır:
... Ve oğlı Orhan Gazî zamanında ulemâdan Dâvud-ı Kayseri var-ıdı ve Geyikli Baba ve Yunus Emre ve Şeyh Tapduk Emre ve Ahî Evren ve Karaca Ahmed Sultan bunlar Gazî Hundgâr (Hüdâvendigâr) zamanında oldular … [18]
Âşık Paşaoğlu'nun verdiği bu bilgiler Oruç Bey ve Mehmet Neşrî tarafından da doğrulanmaktadır.
Şemseddîn Samî de, Kâmûs-ül-a'lâm adlı yapıtında Ahî Evren'in Orhan Gazî zamanında yaşadığını yazmıştır.[19]
Hacı Bektâş Velî Vilâyetnâmesi (Menâkıbnâmesi) de Hz. Pîr ile Ahî Evren (Evran)'in çağdaş olduğunu ve birlikte Kırşehir'de muhabbetler yaptıklarını anlatmaktadır.
Baha Sait daha ileri giderek; "Şeyh Elvan namıyla maruf (tanınan) Ahî Evran, Hacı Bektaş'ın ehass-ı hulefâsından bir zat idi" demektedir.[20]
Prof. Dr. Mikail Bayram, Hacı Bektâş Velî'nin "Kız (veya bacı) edindiği" Fatma Bacı'nın Ahî Evren'in eşi olduğunu yazmaktadır. Ona göre; Menâkıbu'l- Ârifîn'de geçen ve Hz. Mevlânâ tarafından sarf edildiği söylenen, "O (Hacı Bektâş Velî) bacısı kahbe dölü" sözleri ile kasdedilen kadın Ahî Evren'in eşi Fatma'dır.[21]
Orhan Gazi zamanında bile sağ olan Ahî Evren ile Hacı Bektâş Velî çağdaş ise (ki öyledir), nasıl oluyor da Hz. Pîr 1270'de Hakk'a yürüyor?
Erdoğan Aydın ve benzerleri sadece bir yazar biliyorlar; onun adı da Âşıkpaşazâde'dir. Oysa ki Âşıkpaşazâde ile çağdaş olan birçok yazar vardır ve onlar farklı şeyler yazmaktadırlar. Onların yazdıkları eleştirilmeden hüküm veriliyor.
Bunlardan birisi Mehmet Neşrî'dir. O Kitâb-ı Cihan-nümâ adlı eserinde şunları yazmaktadır:
Rivayet olunur ki, bir gün Orhan Gazî'ye karındaşı Ali Paşa eyitdi: "Ey karındaş! El-hamdü li'llâh ki padişah oldun. Yevmen fe-yevmen (günbegün) askerün ziyade olmağa başladı. İmdi, sen dahi kendü askeründe bir it-kim sair askerden mümtaz (öteki askerlerden seçkin–farklı) olub, tâ rûz-ı kıyamet (kıyamet gününe) değin onunla anılsın" didi. Orhan eyitdi: "Sen ne buyurursan ben anu kabul ideyim." Ali paşa eyitdi: "Etrafındaki beğlerün börkleri kızıldur. Senin has bendelerinin börkleri ak olsun." Orhan Gazi bu sözü kabul idüb buyurdı. Bilecük'de ak börkler bükdürüb, âdem gönderüb, Amasya'da Hacı Bektâş Horasânî'den icazet alub, evvel kendü giyüb, andan tevabi (buyruğu altında olanlar) giydiler ... [22]
Osmanlı tarihçilerinden Oruç Bey'de Mehmet Neşri'den farklı şeyler söylememekte ve Amasya'da bulunan "Hacı Bektaş el-Horasânî'den "icâzet" alındığını yazmaktadır.[23]
Bektâşîlik konusunda ciddi araştırmalar yapan Baha Said Hacı Bektâş Velî'nin Hakk'a yürüyüş tarihi konusunda şunları yazmaktadır:
Hacı Bektâş Velî hakkında nass-ı muteber (kesin geçerli) olarak kabul edilen tarih: Bektaşiyye (sözcüğünün) ebced karşılığı olan 738 H. (1337 M) vefat tarihidir.
744 H. (1343 M. )'te yazıldığı ifade edilen velâyetnâmesi (Hacıbektaş Kütüphanesinde) 640 H (1242 M)'de doğdu, 670 H.'de Rûm'a (Anadolu'ya) geldi.[24][demektedir].
Yine Hacıbektaş Kütüphanesi'nin Kuyûdat-ı resmiyeye (resmi belgelerine) ait hâşiyelerinde (kenarına yazılan açıklamalarda) 660 H. (1261 M.) vilâdet (doğum), 723 H.'de (1323 M) vefat kaydediyor. Müddet-i ömrü (yaşam süresi) 63 sene imiş.
Bugün elde mevcut ve Hacıbektaş Kütüphanesi'nde mahfuz bulunan (korunan) 1179 H. (1765 M.) Recebü'l- müreccebinde Bende-i Seyyid Alî Sultan Giridî Derviş Ali hatt-ı desti (el yazısı) ile muharrer (yazılı) Velâyetnâme'ye göre Bektaşiyye lafzı (sözcüğü) 738 H. (1337 M.) tarihi irtihalini (göçüşünü, vefatını) kabul eder. [25]
Bu konuda Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik adlı dev eserin birinci cildinde daha ayrıntılı bilgiler vermektedir.
Bunca ciddi eser ve kanıt ortada iken, tarikat çıkarlarından hareket eden iki insanın sözlerini delil kabul etmek ve kıskançlığı gerçek sayıp "Efsaneden Gerçeğe" başlığını atarak, iddialı makaleler yazmak, "Tarihçilik midir? Tarihçiliğin sefaleti midir? okuyucunun takdirlerine bırakıyorum.
Notlar
[1] Cumhuriyet Gazetesi, 18 Ağustos 2007 Cumartesi nüshası.
[2] Baha Said, aşağıda gönderimde bulunacağımız makalesinde Elvan Çelebi'nin Hacı Bektâş Velî Halîfelerinden olduğunu şu sözlerle açıklamaktadır: "Şeyh Elvan nâmıyla (adıyla) maruf (tanınan) Ahî Evran, Hacı Bektâş'ın eşhâs-ı hülefâsından bir zat idi".
[3] Elvan Çelebi, Menâkıbu'l-Kudsiyye ve fî Menâsıbi'l-Ünsiyye (Baba İlyas-ı Horasânî ve Sülâlesinin Menkabevi Tarihi), Yeni Harflere Çeviren İsmail E. Erünsal – A. Yaşar Ocak, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, İstanbul 1984.
[4] Âşık Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân (Osmanoğullarının Tarihi), Yeni harflere çevirenler: Prof. Dr. Kemal Yavuz – Prof. Dr. M. A. Yekta Saraç, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2007.
[5] Âşıkpaşaoğlu'nun Bektâşî düşmanı olduğunu Prof. Dr. Fuat Köprülü'de kabul etmektedir. Fuat Köprülü, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi'nden aktaran: Musa Seyirci, Agy, s. 194.
[6] Dip Dede: Anadolu halkı, kök murise (miras bırakana) "dip dede" der.
[7] Bazı Tarihçiler Âşık Paşa'nın da Bektâşî olduğunu yazmaktadır.
[8] Menâkıbu'l- Kudsiyye ve Fî menâsıbi'l- Ünsiyye, s. 169'da yer alan 1993 ve 1994 numaralı beyit.
[9] Üzülerek söyleyeyim; kendisine " araştırmacı yazar adını veren" bazıları, birbirinden aktararak, kitaplar yazmakta, bu tür aktarmalara dayanarak ta, çok iddialı sözler söyleyebilmektedir. Böylece sözleri aktarılan yazar o kitabı okumadıysa, yanlışa ortak olunmaktadır.
[10] Tırnak içinde geçen Bektaş-ı Veli tamlaması yanlıştırr. Çünkü bu tamlamayı Türkçeye şöyle çeviririz: "Velî'nin Bektâşı" Oysa ki Bektâş, Hz. Pîr'in adı, Veli ise sıfatıdır. Doğru yazım Bektâş Velî olmalıdır.
[11] Ahmet Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, Çeviren Tahsin Yazıcı, Milli Eğitim ve Gençlik Spor Bakanlığı, İstanbul 1986, c. 1, s. 413, 539-540.
[12] II. Mahmut tarafından yayınlanan Rebi-ül-evvel 1242 (1826 M.) tarihli fermanda, alınan kararın Mevlevîlerin de onayından geçtiği yazılmıştır. Fermanın tam metni için bakınız: Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik Alevîlik, Ardıç Yayınları – Şahkulu Sultan Dergâhı ortak yayını, Ankara 1998, c. 1, s. 161 vd.
[13] Hz. Pîr'in Mevlânâ ile çağdaş olması, Hacı Bektâş Velî'nin 1270- 1271 tarihlerinde Hakk'a yürüdüğünün kanıtı olamaz.
[14] Âşık Paşaoğlu, Hacı Bektâş Velî'nin bir kardeşi olduğunu ve Minteş (Menteş) adlı bu kardeşinin Babaî ayaklanmasına katıldığını ve Sivas'ta şehit edildiğini yazmaktadır. Baha Said bu konuda farklı bilgiler vermektedir. Onun Türk Yurdu Dergisi'nde yayımlanan makalesindeki sözleri şunlardır: "Haleb'de yazılan velâyetnâme'de Hacı Bektâş'ın biraderi Lârende (Karaman) civarındaki bir Moğol muhaberesinde düşmüştür (ölmüştür)".
Üzülerek söyleyeyim, bu Velâyetnâme'nin hangi kütüphanede, kaç numarada bulunduğu yazılmamıştır. Yazılmış olsa idi Âşık Paşaoğlu'nun da Erdoğan Aydın gibi destan yazdığını rahatlıkla söyleyebilirdik.
[15] Adı Geçen Yapıt, s. IX-X.
[16] Hilmi Ziya (Ülken), Mihrab Mecmuası, Anadolu'da Dini Ruhiyat Müşahadeleri, Sayı: 15/16, s. 515-530.
[17] Gelibolulu Ali Efendi, Künhü'l- Ahbar, V, s. 62- 64'ten aktaran: Prof. Dr. Mikail Bayram, Ahî Evren- Mevlânâ Mücadelesi, Konya 2006, s. 15.
[18] Âşık Paşazâde, Tevârih-i Âl-i Osman, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2007, s. 485.
[19] Şemseddîn Samî, Kâmûs-ül- a'lâm, c. 2, s. 805'ten aktaran: Doç. Dr. Op. Bedri Noyan (Dedebaba), Hacı Bektâş-ı Velî Manzum Vilâyetnâmesi, Can Yayınları, İstanbul 1996, s. 45.
[20] Baha Sait, Türk Yurdu Dergisi, Bektâşîler Başlıklı Makale, Şubat 1927, Yeni Harflerle Yayına Hazırlayan Tutibay Yayınları, Ankara 2001, cilt 95, sayı 187/6.
[21] Prof. Dr. Mikail Bayram, Ahî Evren - Mevlânâ Mücadelesi, Konya 2006, s. 183.
[22] Mehmed Neşri, Kitâb-ı Cihan-nümâ (Neşrî Tarihi), Yeni harflere çevirenler: Faik Reşit Unat – Mehmed A. Köymen, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987, c. 1, s. 155.
[23] Oruç Bey Tarihi, Hazırlayan Prof. Dr. Necdet Öztürk, Çamlıca Basım Yayın, İstanbul 2007, s. 17-18.
[24] Sözü edilen Velâyetnâme neden delil sayılmamaktadır; bunu açıklamak çok zordur.
[25] Baha Said, Türk Yurdu Dergisi, Bektâşîler başlıklı makale, Yeni Harflere Çevirerek Yayımlayan Tutibay Yayınları, Ankara 2001, cilt 95, sayı 187/ 6 (Şubat 1927).
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Ön-Asya kategorisini görüntülemektesiniz




