Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Öğrenmek pahalıdır ama cehalet çok daha pahalıdır. H.CLAUSEN

Melih Cevdet Anday: Laiklik ve Sanayi Sonrası Toplum

Eklenme Tarihi 22 Ocak 2009

Bir bilgin, "Tarih, ölüyü sorguya çekmektir" der. Bu sorgulama tarihin geçmişe dönük yüzünü anlatmaktadır (Ama onun bir de ileriye dönük yüzü vardır ki, bakalım ona sıra gelecek mi bu yazıda!). Ancak ölü, sorularımızı yanıtlayamayacağına göre onun yanıtını biz üstleneceğiz demektir. Böylece soran da, yanıtlayan da biz olacağızdır. Buna "yorum" diyoruz. Elimizden başka ne gelir ki! Demek tarih bir yorumlama sanatı olup çıkıyor. "Eski Mısır uygarlığı neden battı?" sorusunu hangi firavun, mumyalarından soyunup da yanıtlayabilir? İyisi mi biz onun yerine konuşuruz: "Kendinden başkasını bilmediği, kapalı bir toplum olduğu için" der çıkarız işin içinden. Kendisi ile yetinen her toplum batar, çünkü softalığa düşmüştür o.

Gelmiş geçmiş tarihçilerin yazdıkları, masalla, yalanla, dalkavukla doludur. Örneğin Herodotos tatlıdır, ama gerçekle masalı iç içe anlatır; bu yüzden de çoğu insan geçmişi masal sanır. Nasıl sanmasın, kimdir bu tarihçi de görmüş gibi anlatıyor bize geçmişte; olanı biteni. Tarihçi Aristobulos, İskender ile Poros'un teke tek çarpışmalarını anlatmış da, yapıtının o parçasını krala okumaya kalkmış; birtakım yiğitlikler uydurduğu, doğruyu hiçe sayıp gerçek olanları da abartarak anlattığı için kralı pek sevindireceğini sanıyormuş. İskender yapıtı onun elinden çekip almış, suya atıvermiş, "Sen benim baş başa çarpışmalara giriştiğimi, ciridimi bir savurdum mu filleri öldürdüğümü söylüyorsun Aristobulos; sana da öyle bir iş yapmalıydım" demiş, püskürtmüş herifi. Ama her kral, İskender gibi değildir, hem kendi kanar yalanlara, hem de gelecek kuşakların aldanmasına yol açar.

Kimi bilgin de geçmişi anlatırken imgeler kullanır. Pakistanlı fizik bilgini Pervez Hoodlhoy, o güzel kitabında (İslam ve Bilim) bu yöntemi, 9. ve 13. yüzyıllar arasındaki Arap bilimi ve kültürünün yok oluş nedenleri konusunda uyguluyor.

"Bir an için, Merihli bir antropolog ekipinin 9. ve 13. yüzyıllar arasındaki bir tarihte, dünyayı ziyaret etmekte olduğunu varsayalım. Görevleri de, insan türünün kültürel ve sosyal evrimini incelemek olsun. Ziyaretçiler karargâhlarına en çok umut vaadeden uygarlığın, Beytül Hikmet'iyle, astronomik gözlem evleriyle, hastane ve okulları ile İslam uygarlığı olduğunu rapor ederler. Buna karşılık Avrupa, cadı yakan papalarıyla, barbar ve 'Karanlık Çağlar'a gömülmüş bir görünümde." Merihli antropologların dünyamıza geldikleri o çağda Arap-İslam bilginleri, Eski Yunan felsefesi ile ilişki içindeydiler; özellikle Aristoteles'i biliyorlardı. Aristoteles'in nerdeyse bütün yapıtları Arapçaya çevrilmişti. Sonra ne oldu?

İşin bir de o yanını dinleyelim:

"Aynı dünyadışı ekibin bugün geri döndüklerini varsayalım. Biraz mahcup bir halde, önceki kehanetlerinin hatalı çıktığını rapor edeceklerdir. İnsanlığın, bir zamanlar en fazla umut vaadeden bölümü, yeniyi reddetmesi ve eskiye umutsuzca ve sımsıkı sarılmasıyla, donmuş bir ortaçağ zihniyetinin, kurtulması olanaksız kapanına kısılmış bir görünüm arz etmektedir."

Biz de şunu ekleyelim: O çağın ünlü Arap düşünürü Gazali, felsefeyi yasaklamıştı, Kuran dururken (Allah kelamı) safsataya gerek yoktu. "Tehafüt ül-Felasife" adlı kitabını yazdı Gazali. Buna, dönemin yenilikçi, aydınlıkçı, bağnazlığa karşı olan düşünürü "İbn al-Rüşt" "Tehafüt ül-Tehafüt" adlı kitabı ile yanıt verdi ve öldürülmekten ancak kaçarak kurtuldu.

"Birçok Müslüman bu gerçeği teslim ederek, bundan büyük bir üzüntü duymaktadır. Gerçekten de İslamın yenilikçi kesimini esas meşgul eden konu budur. Ama birçok gelenekçi, bu konuda herhangi bir üzüntü ya da pişmanlık duymamaktadır. Aslında pek çoğu, bu kaybı memnuniyetle karşılamaktadır; zira onlara göre, bilimden uzak durmak, İslamı yozlaştırıcı ve laik etkilerden korumaktadır."

Bağnaz Müslüman için bilim ve laiklik aynı şeydir, ikisinden de korunmalı, kaçmalıdır. Pervez Hoodlhoy, şunları ekliyor:

Bilim laik bir etkinlik olup, başka türlü olmasına olanak yoktur. Bilimin laik karakteri olması, mutlaka Tanrı'nın varlığını reddettiği anlamına gelmez. Ama kesinlikle bilimsel gerçeklerin geçerliliğinin, her ne şekilde olursa olsun, herhangi bir ruhani otoriteye bağlı olmadığı anlamına gelir; gözlem, deney ve mantık neyin doğru, neyin yanlış olduğunu belirleyen tek hakemdir. Bilim adamları istedikleri kadar dinci olabilirler, ama bilim kendininkiler dışında yasa tanımaz."

Yukarıdaki alıntıdan çıkarılacak önemli sonuç şudur: Bir yerde bilimin gelişmesi için orada laikliğin yerleşmiş olması gerekir. Bizde çoğun söylendiği gibi, "Laiklik, dinsizlik demek değildir" sözü bu gerçeği anlatmaktan çok uzaktır. Bilimsel çalışmada dinin yeri yoktur, işte bu kadar. Ama siz bilimi istemiyorsanız, istediğinizce dinli olabilirsiniz. Konuyu burada bağlamadan, akla gelen şu soruyu da yanıtlayalım: Arap-İslamın neden gerilediğini anladık, peki, Avrupa bilimin temsilciliğini nasıl ele geçirdi?

Kilise ile savaşarak elbet, onu laik düzene razı ederek.

Tarih konusunu açarken, yazımın başında "Ama onun bir de ileriye dönük yüzü vardır" demiştim. Ne demek o? Geleceğin tarihi olur mu hiç?

Geçmişi anlatmaya çalışan tarih, eninde sonunda bir yorum olduğuna göre, geleceğimizi neden yorumlamayalım! Tarih içinde yok olup giden nice devlet, geleceği düşünemediğinden batmıştır. Bunu unutmayalım ve geleceğimizi biçimlendirmeye bakalım, hayaller kuralım, Ütopyalar yaratalım. Bakın, bilim patlaması ile birlikte sanayileşen Avrupa, şimdiden bu işe girişti ve gelecek uygarlığın adını koydu: Sanayi sonrası toplumu.

Sanayi toplumu ortadan kalkacaktır, onun yerini barışçı, eşitlikçi, yeşilci bir toplum alacaktır. Avrupalı kimi düşünürler bu gelecek toplumun nasıl bir yapıda olacağını şimdiden sayıp dökmeğe başladılar. Biz ise sanayileşmeye çalışıyoruz. Ne var bunda üzülecek! Avrupa düşünsün taşınsın, sanayi sonrası toplumu kursun, biz onlardan alırızı. Kafa yormaya ne gerek var!

Cumhuriyet, 21 mayıs 1993

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Genel kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?