Prof. Dr. Havva Engin'le Cumhurbaşkanlığı seçimi, göç, göçmen, göçmenlik ve entegrasyon üzerine
Eklenme Tarihi 08 Haziran 2009
|
Havva Engin, Saliou Gueye, Bundeskanzlerin Dr. Angela Merkel |
Almanya'da Cumhurbaşkanı'nı "Bundesversammlung" (Federal Kurultay) seçiyor. "Bundesversammlung", Federal Parlamento'da görev yapan milletvekilleri ile eyaletlerde partilerin aldığı oy oranına göre belirlenen delegelerden oluşuyor. "Bundesversammlung"un tek görevi, Almanya Cumhurbaşkanı'nı seçmek. Buradaki delegelerin sayısı, milletvekilleri sayısına göre belirleniyor. Ne kadar milletvekili varsa, eyaletler de nüfus sayısına göre toplam o kadar delegeyi "Bundesversammlung"a gönderebiliyor. Eyalet parlamentolarında onaylanan delegelerin, herhangi bir partiye üye olması gerekmiyor. "Bundesversammlung" 5 yılda bir, Cumhurbaşkanı'nın görev süresi dolmadan Federal Almanya Anayasası'nın kabul edildiği 23 mayıs'ta toplanıyor. Federal Parlamento'da o anda görev yapan milletvekillerinin yanı sıra eyaletler tarafından yeniden belirlenen "delegeler" onun üyesi oluyor.
"13. Bundesversammlung" 23 mayıs 2009 pazar günü Federal Meclis binasında Almanya Cumhurbaşkanı'nı seçmek için toplandı. "13. Bundesversammlung"ta aralarında Cem Özdemir, Lale Akgün (Federal Milletvekili), Ekin Deligöz (Federal Milletvekili), Hakkı Keskin (Federal Milletvekili), Sevim Dağdelen (Federal Milletvekili), Hüseyin Kenan Aydın (Federal Milletvekili), Feridun Zaimoğlu, Prof. Dr. Havva Engin, Dilek Kılınç, Tayfun Keltek, Kader Karabulut, Derya Ovalı, Bülent Uzuner'in bulunduğu 13 Türkiye kökenli "göçmen" de vardı. "13. Bundesversammlung"ta Horst Köhler yeniden Almanya Cumhurbaşkanı seçildi. "13. Bundesversammlung" delegeleri arasında yer alan Prof. Dr. Havva Engin'le Cumhurbaşkanlığı seçimi, göç, göçmen, göçmenlik ve entegrasyon üzerine üzerine KanalKultur.com adına İsmail Engin söyleşti:
İlk kez 1994 yılında Almanya'da Cumhurbaşkanlığı seçimine katıldınız. Türkiye'den Almanya'ya göç eden kadın bir 'göçmen' Almanya'da ve Almanya Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde oy kullanıyordu. Üstelik, 1989'da Berlin Duvarı yıkıldıktan ve akabinde Batı ve Doğu Almanya birleştikten sonra. Bu nasıl bir duyguydu?
Havva Engin: 23 mayıs 1994 yılındaki Cumhurbaşkanlığı Seçimi için Bundesversammlung üyesi olarak meclis dışından önerildiğimde 25 yaşındaki bir öğrenciydim. Kuşkusuz olayın sembolik boyutunu o zaman değil de sonrasında anladım. Sonraki seçimlerde Türkiye'den göç etmiş göçmenlerin sayısında sürekli artış yaşandı. Bu göçün, göçmenliğin ve göçmenlerin Alman toplumunun olmazsa olmaz bir parçası haline geldiğini gösteriyor.
1994 yılındaki Cumhurbaşkanlığı Seçimi'ne katılım süreci nasıl oluştu? Düşündüğünüz birşey miydi?
Havva Engin: Öğrencilik yıllarımı Berlin'de geçirdim. O esnada göçmen çocukların eğitim sorunlarını gidermeye yönelik bir dizi projede yer alıyordum. Berlin SPD'si (Sosyal Demokrat Parti) bunu görmüş, bir şekilde değerlendirmiş ve örnek bir vatandaş olarak Almanya Cumhurbaşkanı'nı seçecek Bundesversammlung'un bir üyesi olarak önermiş; listesine almıştı. Bunu tabii ki beklemiyordum, ancak çalışmalarınızın takdir edilmesi her zaman güzel.
Bu süreçte ne gibi tecrübeler yaşadınız?
Havva Engin: Birden basının yoğun ilgisiyle karşılaştım. Bir öğrenci için kolay bir durum değildi. Bir de söyleşilerde ‘zırvalamayıp' doğru düzgün – tutarlı birşeyler aktarmanız bekleniyor. Bu durumun bir faydasını gördüm. Düşüncelerimi ifade etmeye yönelik epey eğitici bir süreçti bu...
Aradan 15 yıl geçti. Ve yeniden bu kez de Almanya'da Alman Anayasası'nın 60. yıldönümünde 2. kez Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde oy kullandınız. Neler hissettiniz?
Havva Engin: Meclis 1994 Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nden sonra uzun bir tadilat dönemine girmişti. O dönemde Meclis'i eski haliyle yakından görme imkanına sahip olmuştum. O zaman binanın ve parlamento toplantı salonunun havası, atymosferi farklıydı. Tarihe ilgi duyduğum için, seçim turları arasında uzun uzun salonu incelemiş, binanın içinde gezinmiştim. Bu bina, ki Prusya İmparatorluğu'nun bitirildiği; penceresinden Weimar Cumhuriyeti'nin ilan edildiği yerdi. Aynı bina 12 yıl sonra kundaklanmış, kundaklama komünistlerin üzerine atılmış, böylelikle Hitler'in faşist nasyonal sosyalist partisinin iktidara gelmesine zemin hazırlanmıştı.
2009 Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde yeniden içinde bulunduğum bina ve salon modernize ve restore edilmişti. Kuşkusuz bina aynı bina idi; ama binanın geçmişle pek ilgisi yok gibi geldi bana. Hareketli geçmişi artık tarih kitaplarına gömülmüştü. Sadece birkaç duvarında Rus askerlerinin Berlin'i aldıkları zaman yazdıkları notlar bırakılmıştı.
1994 ve 2009 yıllarında da duygularım aynıydı. Her defasında vatandaşlık görevimi yerine getirdim. Ve tabii tarihe tanıklık ettiğimi, hatta tarihi değiştirmeye bir şekilde de olsa yetkim olduğunu düşündüm. Çünkü, sonuçta 2009'da seçimde 613 oya, ki toplanan delege sayısının yarısından bir fazlasına, ihtiyaç duyuluyordu. Adaylar, ilk iki turda bu sayıya ulaşamıyorsa, üçüncü ve son turda mutlak çoğunlukla, yani hangi aday en çok oyu alıyorsa o kazanıyor. Bunun içindir ki, seçimler biraz da taktiksel havada geçiyor.
İkinci kez Cumhurbaşkanlığı seçimine katılma nasıl bir şey?
Havva Engin: Heyecan hep ayni. Bir o kadar da onur verici bir şey. İki defasında da parlamento dışından delege gösterildim. Bu büyük bir onur. Çünkü size dışarıdan verilen bir paye. Ben politikacı değilim. Bir parti size güveniyorsa ve beni kendi adına toplumu temsilen böyle bir durumda yetkili kılıp gönderiyorsa, bildiği bir şey vardır.
Tabii, bir de 15 yıl sonra, biraz daha olgunlaşmış olarak aynı tarihi sürece tanıklık ettim. Bu defa seçim kısa sürdü, ilk turda sonuca varıldı. Buna rağmen tanıdığım birçok insanla, dostla, politikacıyla görüşme ve konuşma fırsatı buldum. Özellikle Türkiye kökenleri olan delegelerle bir arada olmak çok enteresandı. Burada göçmenlere de sahip çıkacak bir adayın kazanması önplana çıkıyordu. Göçmenlik psikolojisi bir şekilde kendini burada bile gösteriyor işte..
Bu süreç nasıl oluştu?
Havva Engin: Almanya 16 eyaletin bir araya gelmesiyle oluşan federal yapıya sahip bir devlet. Bana Baden-Württemberg eyaleti Birlik 90/YeşillerPartisi'nden telefon geldi. Araştırmışlar, delege olmamı istiyorlardı. O esnada bu eyalette çalışıyordum, kabul ettim.
İlk kez Sosyal Demokrat Parti (SPD - Sozialdemokratische Partei Deutschlands) adına, ikinci olarak da Birlik 90/YeşillerPartisi (Bündnis 90 / Die Grünen) adına katıldınız. İki ayrı seçim, 2 ayrı parti. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Havva Engin: Partiler üstü bir güven olarak görüyorum. Dediğim gibi, ben poitikacı değilim. Toplumu veya toplumsal katmalardan birisini temsil eden delege olarak katıldım.
Bundan sonraki hedefiniz nedir?
Havva Engin: Bu sorunun altında ‘bundan sonra başka bir parti önerse, örneğin Almanya Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU - Christlich Demokratische Union Deutschlands) veya Hür Demokrat Parti (FDP - Freie Demokratische Partei) gibi, yine Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde delege olur musunuz' sorusu yatıyorsa, "evet" derim. Bunu bir nevi vatandaşlık görevi olarak addediyorum.
Almanya'ya göç ve Almanya'da 'göçmenlik' hakkında neler söylemek istersiniz?
Havva Engin: Almanya ve üzerinde bulunduğu Orta Avrupa toprakları tarih boyunca göç almış ve göç vermiş. Örneğin, ABD vatandaşlarının yaklaşık % 30'unun Alman kökenli olduğu söylenir. Keza, Almanya bir yandan göç verirken, 19. yüzyılın ortalarında da göç almıştır. Bu dönemde Polonya'dan Almanya'ya 3-4 milyon civarında işçi kömür ocaklarında çalışmak için gelmiştir. Aynı şekilde 2. Dünya Savaşı'nın akabinde Doğu Avrupa'dan 14 milyon civarında ‘zorunlu göç'e tabi tutulan göçmenler gelmiştir. Bu insanların izlerini günümüzde sadece soyadlarında bulabilirsiniz. Örneğin yoğunluklu olarak Berlin'de ya da Ruhr havzasında... Aynı göç süreci günümüz Almanya'sı için de geçerli. Rakamsal olarak sokaktaki her beş vatandaştan birinin göç / göçmen – göçmenlik kökenleri var. Bu oran, baktığınız katman veya grup gençleştikçe daha da artıyor. 0-6 yaş grubunda her üç çocuktan biri göç / göçmen - göçmenlik kökenlerine sahipken, 0-3 yaş grubunda bu oran büyük kentlerde dengelenir, yarı yarıya ulaşır. Kolayca görülebileceği üzere göç ve göçmenlik, artık Almanya için olağan bir konudur. Ancak, ne yazıkki henüz yoğunlukla politik olarak ele alınmaktadır. Ve genelde çarpıtılarak, korkular uyandırılarak konu edilmektedir.
Sizce uyum / entegrasyon nedir? Ne zaman bir sorundur? Ne zaman ve nasıl sorun olmaktan çıkar?
Havva Engin: Bu sorunun cevabı, böylesi bir söyleşinin sınırlarını zorlar. Onun için kısaca şöyle söyleyim: Bir ülkede yaşayan tüm insanlar var olan haklardan eşit oranda yararlanmıyorsa, o zaman uyumdan söz etmek mümkün değildir. Uyum her zaman eşit haklar ve bunun akabinde hukuki ve toplumsal katılımdan, yani eşit temsil edilmekten geçer. Bu şartlar oluşmadığı sürece uyum ya da entegrasyon bir "retorik"ten öteye gidemez.
Göçmenlerin sisteme katılımları ve sistemle bütünleşmeleri açısından politika ne derece önemlidir?
Havva Engin: Bir örnek vereceğim. ABD veya Kanada gibi klasik göç ülkelerinde göçmenlere önce vatandaşlık hakları verilir; ondan sonraki süreçte göçmenlerin toplumun her alanına katılmaları için yardımcı olunur. Almanya'da bu süreç tersine işlemektedir. Bu, ülkenin acil ihtiyacı duyulan iyi yetişmiş, kalifiye iş gücü açığının giderilmesine hizmet etmiyor. Artık dünya global. Her ülke ve özellikle post-sanayi, bilgi toplumları iyi yetişmiş, eğitimli, yaratıcı ve girişimci insanlara ihtiyaç duyuyor. Almanya şimdiki tutumuyla bu iyi yetişmiş insan grubunu ürkütüp ABD, Kanada veya Avustralya gibi göç ülkelerine kaptırıyor.
Daha da önemlisi 'kurumlara katılım' ve/veya 'kurumlarda temsil' mi, göçmenleri sistemle bütünleşmeye götürür?
Havva Engin: Bence en can alıcı nokta bu. İşçi göçü sürecinde Almanya'ya gelen göçmen işçiler ve çocukları, ki bunların çoğunluğunu Türkler oluşturuyor, maalesef yeterince kurumlara girmeyi başaramadılar. Toplumun bel kemiğini oluşturan kurumlarda, örneğin kreş, okul, yüksek okul gibi eğitim-öğretim kurumlarında; avukatlık, yargıçlık, savcılığı içeren adalet ve hukukla ilgili kurumlarda; polislikle ilgili güvenlik kurumlarında; hemşire ve doktorlukla ilgili sağlık kurumlarında Türkler ya da kökenleri Türkiye'ye dayanan göçmenler yok denecek kadar az. Bunun sorumlusu hem Alman toplumu, hem göçmenler. Sonuçta bu toplumda yüzyıllardan beri süregelen bir sınıfsal güç dağılımı var. Dışarıdan bu denklemlere müdahale etmek kolay kolay mümkün değil. Başarısızlığın sorumlusu aynı zamanda göçmenler de. Örneğin Türkler: On yıllar boyunca yetişen kuşakların burada nasıl başarılı olabileceğine yönelik girişimler yok denecek kadar az. Dernekler kurup, yoğunlukla Türkiye'yi kurtarmakla meşgul olunmuş. Bir rakam vereyim: Almanya'da ilk Türk Veli Derneği 1987 yılında kuruluyor. Halen de ülke çapında sayıca yetersiz. Velilere istedikleri oranda ulaşamıyorlar. Aynı yıllarda Almanya'ya gelen İspanya kökenli işçiler, 1960'lı yıllarda ilk iş olarak veli dernekleri ve federasyonunu kuruyorlar ve 1980'li yılların başında İspanya kökenli velilerin % 50'sini örgütleyip akademilerde eğitiyorlar. Günümüzde gelinen noktada, kökenleri İspanya'ya dayanan öğrenciler, Almanya'da en başarılı öğrencileri oluşturuyor ve Almanlardan da daha başarılılar.
Son olarak bir akademisyen olmasaydınız, ne olmak ve yapmak isterdiniz?
Havva Engin: İki şey olmak isterdim: İlki, klasik anlamda iyi bir sporcu – çünkü biyolojik sınırlarımı zorlamak isterdim –; ikincisi, iyi bir roman yazarı! İlki için treni kaçırdım. İkincisi için, belki bir gün trenin son kompartımanına atlarım. Bakalım, kısmet...
Prof. Dr. Havva Engin 1968'de Edirne / Türkiye'de doğdu. 1974'te ailesinin yanına Almanya'ya göç etti. Berlin Teknik Üniversitesi'nde Biyoloji ve Alman Dili – Edebiyatı bölümlerini okudu. Ardından aynı üniversitede Eğitim Bilimleri Enstitüsü'nde (Institut für Erziehungswissenschaft der Technischen Universität Berlin) asistan oldu. 2003'te Almanya'nın göçmenlere yönelik eğitim politikaları üzerine doktarasını verdi. İki dillilik üzerine dersler verdi. 2005 yılında Karlsruhe Pedagoji Yüksekokulu'nda profesör oldu. 2009 mart ayından beri Bielefeld'te (Fachhochschule Bielefeld / University of Applied Sciences) bilimsel çalışmalarını devam ettiriyor.
Ulaş Özdemir'le 'Kızılbaş' ...
Eklenme Tarihi 28 Mayıs 2009
|
Ulaş Özdemir |
Dem albümünde "Dem, Alevi-Bektaşi toplumu için, soluk, hayat, an, keyif, çağ, zaman, devir, nefes, içki gibi hem zâhir hem de bâtın pek çok anlamı içeren, önemli kavramlardan birisidir. Demin her haline göndermeler içeren "Bu Dem" albümü, Alevi-Bektaşi müziğinin kutsal sazları dede sazı ve ruzba (cura) ile canlı çalıp seslendirdiğim deyişlerden oluşmaktadır. Genel olarak Maraş yöresindeki dedelerden öğrendiğim ve bir kısmını babamla birlikte derlediğim ezgilerin büyük kısmını yeniden ele alıp, kendi müzikal birikimimle aktarmaya çalıştım." diyen, aslen Maraşlı; çocukluğundan bu yana cemlerin, muhabbetlerin içinde büyüyen; âşıkların, sadıkların, er ve pirlerin yoluna, bu sözler ve seslerle gönül veren; önce babasıyla birlikte kendi yöresinde derlemeler, alan çalışması yaparak meslek hayatına atılan; Alevilik-Bektaşilik alanında yetişen ender etnomüzikologlardan biri olan Ulaş Özdemir'le, Kalan Müzik tarafından "Âşığın sözü, Kur'an'ın özü" olarak çıkarılan 'Kızılbaş' albümü odak alınarak albümün sonrası üzerine üzerine KanalKultur.com adına İsmail Engin söyleşti.
Bir 'Kızılbaş' albümü hazırlama düşüncesi nasıl oluştu?
Ulaş Özdemir: Bu albümle ilgili düşünce, uzun bir süredir Kalan Müzik'in yapımcısı Hasan Saltık'la konuştuğumuz ama hayata geçiremediğimiz bir fikirdi. İlk düşünce Hasan Bey'indir. Daha sonra albümün ve projenin çerçevesini birlikte, daha net bir şekilde ortaya çıkardık: Bugüne kadar albümlere pek girmemiş, Alevi-Bektaşi edebiyatının en "radikal" eserlerini bir albüm serisinde "Kızılbaş" adıyla yayınlamaya karar verdik.
Albüm çalışmaları ne kadar sürdü?
Özdemir: Projeyi hataya geçirmeye başladıktan sonra yaklaşık bir yıl içinde ilk albüm çıkmış oldu. İlk albümde 16 sanatçı olduğu için her birinin kendi programına uygun bir takvim oluşturmak zor oldu. Ayrıca zaman konusunda sıkışıklık olmaması için biraz esnek davrandığımız söylenebilir.
'Kızılbaş' albümünün bir seri olarak devam edeceğini anlıyoruz. Kaç albüm olacak? Ne zaman tamamlanacak?
Özdemir: Şu anda serinin üç albüm olacağı kesin: İkinci albümde ustalardan (ozanlar, âşıklar, dedeler vb. kaynak kişilerden), üçüncüsünde ise daha genç seslerden (hatta ilk kez bir albüme eser seslendiren arkadaşlardan) eserlerden oluşacak. Ama bu seriyi daha da sürdürmeyi elbette düşünüyoruz. Bu yüzden önümüzde, serinin tamamlanması konusunda net bir tarih yok. Ucu açık kalsın istiyoruz.
Albümün adı konusunda başka öneriler de geldi mi?
Özdemir: Daha kayıtlara başlamadan albümün adının "Kızılbaş" olacağı belliydi. Hiçbir zaman bunun dışında bir isim düşünmedik; katkıda bulunan tüm arkadaşlarımız da bu isim altında eser seslendirmeyi bir onur olarak kabul ettiler. Dolayısıyla başka bir öneri gelmedi, düşünülmedi.
Albümde Edib Harabî'den, Şah Hatayî'den, Agâhî'den, İbretî'den, Büryani Baba'dan, Seyranî'den, Kul Nesimî'den, Teslim Abdal'dan, Gencî'den toplam 16 deyiş veya nefes, Türkçe, Kürtçe ya da Zazaca dilleriyle seslendiriliyor. Bu son derece önemli bir durum. Seçilen deyiş veya nefeslerin, ki bunlar arasında albümün adına kaynaklık ettiği görülen nefes de dahil olmak üzere, 3'ü Edib Harabî'den, 2'si Şah Hatayî'den. Seçimler çok etkileyici. Ancak, örneğin ilk albümde Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Viranî, Yeminî'den örnekler yok. Bundan sonraki çalışmalarda mı bu üç ozandan örnekler yer alacak?
Özdemir: Şüphesiz bu albümde pek çok ozanın eseri yer almıyor ve bu büyük bir eksiklik. Ancak serinin diğer çalışmalarında (özellikle ikinci ve üçüncüsünde) bu ozanların eserleri de yer alacağı için gönlümüz rahat. İlk albümdeki yorumcuların kendi kararlarına mümkün olduğunca saygı göstermek istediğimiz için ozan seçimleri konusunda müdahale etmek istemedik.
Keza, İbretî'den bir örnek varken, Âşık Mücrimî'den, Mahzunî'den yok! Âşık Mücrimî'ye, Mahzunî'ye ve onun gibi Muhlis Akarsu'ya, Nesimi Çimen'e de yer verilecek mi?
Özdemir: Özellikle geçtiğimiz yüzyıl ve bu yüzyılda yaşayan ozanların eserlerinin, (eğer elimizde kayıtları varsa ve herhangi bir telif sorunu çıkmazsa) kendi seslerinden ikinci albümde yer almasını çok istiyoruz. Sorduğunuz ozanların neredeyse tamamı bu şekilde ikinci albümde yer alması düşünülen isimlerdir.
Ve başka hangi ozanlara yer verilecek?
Özdemir: Alevi-Bektaşi edebiyatına hizmet eden tüm ozan ve kaynak kişiler, bu inancın (ve tabii ki albümün) içeriğine uygun eserlerle bu seride yer alabilirler. Bununla ilgili tek kısıtlama, bir CD süresinin kapasitesidir. Gönül hepsini duymak ister tabii…
Biraz da sizden bahsedelim. Sadece icra yönünüz yok. Aynı zamanda iyi bir araştırmacılık ve etnomüzikologluk yönünüz var. 'Kızılbaş' ve 'Kızılbaşlık' üzerine ne zaman çalışmaya başladınız? Sizi bu konuda çalışmaya iten husus neydi?
Özdemir: Aslen Maraşlıyım ve çocukluğumdan bu yana cemlerin, muhabbetlerin içinde büyüdüm. Doğal olarak bu inancın temel değerlerinden müzik ve şiir her zaman benim en büyük tutkum oldu. Âşıkların, sadıkların, er ve pirlerin yoluna, bu sözler ve seslerle gönül verdim. Daha sonra babamla birlikte kendi yöremde derlemeler, alan çalışması yapmaya başladım. Üniversitede de etnomüzikoloji eğitimi almam, bu konuda akademik çalışmalar yapmama olanak tanıdı. Sonuç olarak bugüne kadar yaptığım tüm çalışmalar, öncelikle Maraş'tan aldığım ve daha sonra karınca kararınca üzerine bir şeyler eklemeye çalıştığım birikimlerin sonucudur.
Âşık Mücrimî konusunda önemli bir çalışma yayınladınız. Bunun devamı gelecek mi?
Özdemir: Evet, çeşitli kitap çalışmalarım sürüyor. Yüksek lisans tez çalışmam olan Ehl-i Hak müzik kültürü üzerine bir çalışma düşünüyorum. Ama asıl önemlisi, Alevi-Bektaşi müzik kültürü üzerine, bütüncül bir yaklaşımla geniş bir kitap çalışmasının başlarındayım. Belki yıllara yayılacak bir çalışma olacak bu. Konunun derinliği ve zenginliği düşünülürse, bu alanda ciddi bir eksiklik olduğunu düşünüyorum.
Son dönemlerde bilhassa yurt dışında Ali Akbar Moradi'yle birlikte yaptığınız çalışmalarla da tanınıyorsunuz. Bu çalışmalarınız şu anda hangi aşamada? Başka kimlerle çalışmak ve müzik ürünü ortaya koymak istiyorsunuz?
Özdemir: Benim bu konudaki başlıca hedefim, birbirinden habersiz, birbirine binlerce kilometre mesafede yaşayan, ama Hacı Bektaş gibi ortak bir pire inanan, benzer cemlere, saza, söze sahip Ehl-i Hak ve Alevi-Bektaşi inancına mensuplar arasında müzik aracılığıyla bir köprü kurmaktır. Ayrıca genel manada, İran'daki diğer halklarla da, tarih içinde çeşitli nedenlerden dolayı aramızda oluşan mesafeyi müzik yoluyla kapatmayı ummaktayım. Bu inançla, İran'daki çeşili müzisyenlerle (başta Ali Akbar Moradi, Kayhan Kalhor ve Niyaz grubu olmak üzere) çalışmalarımı, konserlerimi sürdürüyorum.
Belgesel ve dizi müzikleriyle de adınızı duyurdunuz. Örneğin "Karaman: Gelenler, Gidenler ve Kalanlar" (Hasan Özgen – Nöbetçi Ajans, 2006) ve "Otel Odaları" (Sevinç Yeşiltaş – TRT, 2007) oldukça tanınan belgeseller. "Otel Odaları" Ankara Film Festivali'nde "En İyi Belgesel Ödülü" ve Prix Europa 2008'de En İyi Bölgesel ve Küçük Bütçeli Belgesel" dalında "Special Commendation"a layık görüldü. Bu bambaşka ve başlıbaşına ayrı bir alan. Bu alanda ne zaman çalışmaya başladınız. Şu anda hangi çalışmaları yürütüyorsunuz?
Özdemir: Bu alandaki ciddi çalışmalarım, 2001 yılında Barış Pirhasan'ın Malayta - Arguvan'da çekilen "O da Beni Seviyor" filmiyle başladı. O dönemden sonra çeşitli film, dizi ve belgesel müziği çalışmasında yer aldım. Bu alan, benim çok önemsediğim, diğer çalışmalarımdan biraz ayrılan, görüntü ve ses ilişkisi üzerine bir alan. Özgür, ama bir o kadar zor bir alan olduğunu söyleyebilirim.
Son olarak biraz da faraziye diyelim: Kızılbaş'ı ve Kızılbaşlığı konu edinecek kısa metrajlı bir belgeselde hangi deyişe veya nefese yer verirdiniz?
Özdemir: Hiç şüphesiz Harabî Baba'dan "Vahdetname"ye yer vermek isterdim. Hatta bu şiirin tamamının seslendirildiği ve bunun görüntülerle de desteklendiği bir belgesel olsa ne güzel olurdu… Büyük usta Erkan Oğur'la hep konuştuğumuz bir başka proje de, sadece "Vahdetname"nin, birbirinden farklı sanatçıların katılımıyla yorumlandığı bir albüm çalışmasıydı mesela. Şimdilik bu da bir farazi tabii…
Ulaş Özdemir - 1976 yılında Maraş'ta doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Maraş'ta tamamladı. İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Maliye Bölümü'nde üç yıl okuduktan sonra girdiği Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Etnomüzikoloji programından mezun oldu. Aynı fakültede yüksek lisans çalışması yaptı. Lise yıllarında babasıyla birlikte, güçlü bir halk müziği geleneğine sahip olan Maraş ili ve çevresinde derleme çalışmalarına yöneldi. Aynı yıllardan itibaren haftalık dergilerde müzik yazıları yazmaya başladı. Bugüne kadar pek çok dergi, gazete ve internet sitesinde müzik yazıları yayınlandı. Alevi-Bektaşi müziği ve Anadolu'daki farklı etnik grupların müziklerine odaklanan derleme çalışmalarının yanı sıra İran'da yaşayan Ehl-i Haklarla ilgili çalışmalar yaptı. Ali Akbar Moradi, Kayhan Kalhor, Sussan Deyhim, Mamak Khadem ve Niyaz gibi İranlı sanatçılara, gruplara bağlama ve sesiyle eşlik etti. Türkiye, Avrupa ülkeleri ve Amerika'da çeşitli konserlerin yanı sıra San Francisco, Sfinks, Brosella gibi dünya müziği festivallerinde yer aldı. Bu konserlerde Alevi-Bektaşi müziğinin geleneksel çalgıları dede sazı ve ruzbayla örnekler seslendirdi. Aynı zamanda Alevi-Bektaşi müziğiyle ilgili çeşitli sunumlar yaptı. Bugüne kadar film, dizi, belgesel müziği çalışmaları da yapan Özdemir, görüntülü ortamlar için yazdığı müziklerde, yaşadığı coğrafyanın farklı müzik kültürlerine göndermeler içeren beste ve düzenlemeler yapmaktadır. Ulaş Özdemir, 1997 yılından bu yana Kalan Müzik'te yapım sorumlusu ve yapımcı olarak çalışıyor.
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : KanalKultur Söyleşileri kategorisini görüntülemektesiniz






