Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Ne kadar bilirsen bil,söylediklerin karşındakilerin anlayabileceği kadardır. MEVLANA
  • kanalkultur.com

Kutlu Özen: Muhammet Gani Baba Yatırı

Eklenme Tarihi 19 Aralık 2009

Muhammet Gani Baba yatırı, Divriği'ye 24 km. uzaklıktaki Anzağar (Kevendüzü) köyündedir. Türbe, köyün üst başındadır. Dikdörtgen planlı, tek odalı, ahşap yapılı ve kiremit örtülü bu türbe 2001 yılında modern bir yapıya kavuşmuştur. 20 ağustos 2001 tarihinde ilçe Kaymakamının da katıldığı açılış merasimine, Divriği ve Sivas kökenli ünlü halk ozanları da katılmıştır. Arguvan yöresinden gelen İsa köylüler, törene ayrı bir renk katmışlardır. Gani Baba'nın torunlarından Hüseyin Şahin Dede'nin türbenin bugünkü hale gelmesinde büyük çabaları olmuştur.

Gani Baba'nın Tarihi Kişiliği

Hayatı hakkında tarihi bilgilere sahip olduğumuz iki yatırdan birisi de Muhammet Gani Baba yatırıdır.

Muhammet Gani Baba, Divriği'nin Anzağar köyünde doğmuş (1826) ve yine bu köyde Hakk'a yürümüş (1889) ünlü bir Bektaşi Babası'dır. Onun ünü, Divriği yöresinde ilk defa bir Bektaşi tekkesi tesis etmesinden ileri gelmektedir.[1]

Nitekim F. V. Hasluck da "Bektaşilik Tetkikleri" adlı eserinde bu tekke hakkında şu bilgileri verir:

"... Divriği'den üç saat mesafede Gani Baba isminde alim bir Bektaşi Şeyhi tarafından tesis edilen ve Anzağar Tekkesi namını taşıyan bir zaviye vardır."[2]

Bugün (1997) Gani Baba'nın tesis ettiği bu tekkeden hiçbir iz kalmamıştır. Yalnızca, Gani Baba'nın sağlığında inşa edilen köy camisi kısmen ayaktadır.[3]

Gani Baba'nın Soyu

Gani Baba'nın soyu hakkındaki bilgiler tamamen mahalli rivayetlere dayanmaktadır. Rivayete göre, Gani Baba'nın ataları üç kardeş olarak Horasan'dan gelmiştir. Anadolu'ya gelen bu üç kardeşten birisi Gümülcine'ye, diğeri de Arnavutluk'a yerleşmiştir. Derviş Ağa adındaki üçüncü kardeş de Divriği'ye gelerek "Garip Musa Tekkesi"ne yerleşmiştir. Garip Musa yatırı bugün de önemli bir adak yeri olup Güneş köyünün üst tarafında yer alır. Yörede "Küçük Tekke" adıyla bilinir.[4]

Derviş Ağa, bu tekkeye uzun müddet hizmet etmiş ve burada evlenmiştir. Bu evlilikten Derviş Ağa'nın Haydar, Kamber ve Süleyman adlarında üç erkek evladı dünyaya gelmiştir.[5]

Gani Baba'nın Doğumu

Derviş Ağa'nın oğullarından Süleyman Ağa, Divriği'nin Anzağar (Kevendüzü) köyüne yerleşir. Burada evlenir. Bu evlenmeden Sürmeli Dede, Muhammed Gani Baba ve Haydar Dede olmak üzere üç evladı dünyaya gelir.[6] Mezar taşı kitabesine göre Muhammet Gani Baba'nın doğumu 1826'dır.

Gani Baba'nın Evlenmesi

Muhammet Gani Baba, Anzağar'da evlenir. Bu evlilikten üçü erkek, altısı kız olmak üzere dokuz evladı dünyaya gelir. Erkek evlatları Ahmet, İbrahim ve Abdullah'tır.

Bunlardan Ahmet ve Abdullah, Gani Baba'nın sağlığında vefat ederler. 25 yaşlarında vefat eden Ahmet'in mezarı Arguvan'da, Abdullah'ın ki Divriği'nin Bahtiyar Venk (Gökçebel) köyündedir.[7]

Gani Baba'nın hayatta kalan tek oğlu İbrahim'dir. İbrahim, Gülbahar Hanım'la evlenir. Bu evlilikten Ahmet Baba doğar (1866) Gani Baba'dan sonra tarikatı oğlu İbrahim değil, torunu Ahmet Baba yürütür (1866-1929).[8]

Gani Baba'nın Hacı Bektaş Tekkesi'ne Gitmesi

Gani Baba, Anzağar halkı tarafından sevilip sayılan bir zattır. Dürüstlüğü, çalışkanlığı ve alçak gönüllü olmasıyla büyük küçük herkesin sevgisini kazanır.

İbo Baba (?) zamanında (?) Hacı Bektaş Tekkesi'ne gider. On iki yıl tekkeye hizmet eder. Verilen her görevi yerine getirir. Onun bu dürüstlüğü ve çalışkanlığı diğer dervişleri kıskandırır. Dervişler, zaman zaman Gani Baba'nın gururuyla oynarlar. Hatta bir seferinde Gani Baba'ya helaların temizliğini verirler.

Birgün İbo Baba'nın helaya gideceği sırada helayı kirletip, süpürgeyi saklarlar... Gani Baba, mendili ile - bir rivayete göre sakalı ile - kirletilen yerleri temizler. Bu durum İbo Baba'ya malum olur. Bu hadiseden sonra İbo Baba, Muhammet (Gani) Baba'yı yanına çağırır. Aralarında şöyle bir konuşma geçer.

- Oğlum, senin hizmetinden çok memnunum. Sen bu tekkeye Muhammet Dede olarak geldin; bundan sonra adın Muhammet Gani olacak, Gani Baba olarak gideceksin! Köyüne bir tekke açacaksın, dervişlerin olacak, halka hizmet edeceksin. Babalığın hayırlı uğurlu olsun...

Görüldüğü gibi Anzağar köylü Muhammet'e, Gani unvanı İbo Baba tarafından verilmiştir. İbo Baba tarafından Gani Baba'ya icazet verilir ve dervişlikten Babalığa yükseltilir.

Gani Baba'nın Anzağar Tekkesi'ni Açması

Muhammet Gani Baba, İbo Baba'nın helalliğini alarak, kendisine verilen kutsal eşyalarla birlikte Anzağar'a döner.

Köyüne dönen Gani Baba, ilk iş olarak muhteşem bir cami yaptırır. Daha sonra köy içindeki tekkenin yapımına geçer. (...) Ünü gittikçe artan Gani Baba'nın bu arada muhipleri / sevenleri ve dervişleri çoğalır.[9]

Çeşitli Yerlerin Gani Baba Tekkesi'ne Bağlanması

Gani Baba, çeşitli yerlerde nüfuz bölgeleri oluşturur. Divriği'nin Purunsur, Venk, Bahtiyar Venk, Susuzören, Göndüren, Karsı, Paynik, Ürük, Kilisecik, Sevir, Birestik, Karasar, Örenik; Şarkışla'nın Emlek yöresi köyleri ve bu arada Âşık Veysel'in doğum yeri olan Sivrialan; Malatya'nın Arguvan ilçesine bağlı bir çok köy; Erzincan'ın Tercan yöresi, Kars'ın Selim ilçesine bağlı köyler Gani Baba Tekkesi'ne bağlanır. Bugün de bu bağlılık kısmen devam etmektedir.

Gani Baba, yalnızca Divriği'nin Alevi köylerini tekkeye bağlamakla kalmamış, Sünni Divriği eşrafından bazılarını da tekkenin muhibi yapmıştır.[10]

Gani Baba'nın İkinci Bir Tekke Açması

Köyün merkezinde açmış olduğu tekkede beş-altı yıl kalan Gani Baba, müritleri ve muhipleri çoğalınca köyün üst tarafına çekilerek yeni bir tekke inşasına başlar. Bu, mimari şekil olarak Hacı Bektaş'taki tekkenin benzeridir. Çok büyük bir ayin odası, mescit, mutfak, kiler; derviş ve misafirler için odalar yapılır. Yeni bina artık müritlerine, muhiplerine ve misafirlerine yetecek büyüklüktedir.

Gani Baba, diğeri Bektaşi tekkelerinde olduğu gibi bedeni hizmete çok büyük önem verir. İlk önce tekke yakınlarında küçük bir meyve bahçesi kurar. Buraya her çeşit meyve fidesi getirtip diktirir. Bu hareketiyle köylülere örnek olur. Ayrıca, tekkenin odun ve yakacak ihtiyaçlarını karşılamak için muhtelif yerlere binlerce söğüt, kavak, keçi, inek, tavuk.. besler. Bunun yanı sıra bir kısım dervişler de çiftçilik yaparlar, ekin ekip, tarla biçerler... Hayvanların yaylım yeri Eğriçimen Yaylası'dır.[11]

Görüldüğü gibi Gani Baba Tekkesi, hem din, hem de dünya işlerinin birlikte yürütüldüğü bir yer, bir okuldur. Dervişler, köylerine bütün bu bilgileri almış olarak dönerlerdi.

Gani Baba'nın Hakk'a Yürümesi

Gani Baba, bütün bu hizmetler arasında Kerbela'ya da gider. Birkaç yıl kaldıktan sonra hacı olarak döner.

Muhammet Gani Baba, 63 yaşında iken 1305 (1889)'de Hakk'a yürür. Tekke civarındaki bugünkü türbesine gömülür.[12]

Gani Baba'nın Menkıbevi Hayatında Örnekler

Menkıbe: Gani Baba'nın Toprağı Tohum Etmesi

Gani Baba, zaman zaman çok sevdiği ve Eğriçimen Yaylası'na hudut olan Arguvan'daki müritlerinin yanına gidip gelirmiş. Gene bir gün Arguvan'a giderken, yol kenarında çift sürmekte olan bir muhibine rastlar. Babanın geçtiği sırada çiftçi, tohumu bittiği için işi bırakmış ve öküzleri de salmıştır. Köyüne gidip tohum getirmek düşüncesindedir.
Gani Baba, çiftçiye selam verir. Sonra aralarında şu konuşma geçer:

- Tohum saçmayı niçin bıraktın?
- Tohumum bitti... Köye gidip tohum alıp geleceğim.

Baba, atından iner ve çiftçinin önlüğünü yerden aldığı toprakla doldurur. Sonra çiftçiye hitaben:

- Haydi, öküzleri çifte koş! Önlüğüne koyduğum toprağı, tohum niyetine tarlaya saç... Erenlerin himmetiyle çok ekin olacak, der.

Çiftçi, denileni yapar. Gerçekten de o yıl tarladan bol miktarda kunduru cinsi buğday elde eder.[13]

Menkıbe: Gani Baba'nın Kendisini Cezalandırması

Gani Baba, bir gün köyün dışına çıkar. Gezinti sırasında birbirleriyle sevişen bir çift görür. Onların hareketlerini görmemek için başını çevirip sessizce uzaklaşır. Biraz uzaklaştıktan sonra, elinde olmayarak bir daha dönüp bakar. Tekkeye gelince düşünmeye başlar. Yaptığı ikinci hareketin doğru olmadığını; çünkü nefsine uyduğunu, nefse uymanın günah olduğunu düşünür. Kendisini günahkar hisseder. Çile çekmek, nefsini cezalandırmak için köyden ayrılır. Bir müddet Hacı Bektaş Tekkesi'nde kalır, çile çeker... Ruhen huzura kavuştuktan sonra tekrar Anzağar'a döner.[14]

Menkıbe: Gani Baba'nın Elindeki Asa İle Su Çıkarması

Gani Baba, köylülerin saygısızlığından yılıp köyün üst tarafında yeni bir tekke inşa etmeye karar verince, dervişler su sıkıntısı çekmeye başlamışlar. Su almak için ya eski tekkenin yerine ya da yakın mahallelere gidiyorlarmış. Köylüler de dervişlere kızıp hakaret ediyorlarmış.

Baba, dervişlerin çektiği sıkıntıyı bildiğinden bir gün çok sevdiği dervişi Memo'yu yanına alarak tekkenin yukarılarına doğru çıkar. Sonra elindeki asa ile toprağın bir yerini işaretler. Memo'ya hitaben:

- Yarın dervişler burayı eşsinler. Erenler bir su nasibi gönderecektir, der.

Dervişler, işaret edilen bir yeri iki gün eşerler. Üçüncü gün, eşilen yerden bacak kalınlığında bir su çıkar. Bu suyu kanal kazarak tekkenin önüne kadar getirirler, bir de çeşme yaparlar.[15]

Ölümünün üzerinden bir asır geçmesine rağmen bugün bile Gani Babaya olan sevgi ve saygı bütün canlılığı ile devam etmektedir. Her yıl Divriği'nin Purunsur (Demirdağ), Venk (Oyuktepe), Bahtiyar Venk (Gökçebel), Karsı (Uzunbağ), Susuzören, Göndüren, Paynik, Ürük, Kilisecik (Ekinbaşı), Sevir (Beyköy), Birestik (Danişment), Karasar, Örenik (Aydoğan); Malatya'nın Arguvan ilçesine bağlı bir çok köyler, bu arada İsa Köy, Sülmenli, Tahir Köyü; Erzincan'ın Tercan yöresi; Kars'ın Selim ilçesine bağlı köyler Gani Baba'ya gelirler. Türbesini ziyaret ederek çeşitli dileklerde bulunurlar. Kurbanlar keserler, pişirilen yemekleri hep birlikte yerler, dini toplantılar yaparlar... Kısaca her yıl bu geleneği sürdürürler.

Notlar

[1] E. Behnan Şapalyo: Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi. İstanbul 1964: 323-324.
[2] F. V. Hasluck: Bektaşilik Tetkikleri. Çev. Ragıp Hulusi, İstanbul 1928: 15.
[3] Anzağar (Kevendüzü) köyündeki 14.8.1985 tarihli alan çalışmamız.
[4] Necdet Sakaoğlu: "Seyyid Garip Musa Ocağı" Tarih ve Toplum 61 (1989): 25.
[5] Kemal Karataş, Divriği Anzağar köyü, 1929 doğumlu. Gani Baba'nın soyundan gelen Karataş'a göre Derviş Ağa'nın evlatları Haydar, Kamber ve Süleyman'dır. Bunlar, Garip Musa Ocağı'na bağlı dedelerdir. Kaynak şahıs, Anzağar köyü 1934 doğumlu Hüseyin Şahin ise, Derviş Ağanın evlatlarının Kamber, Haydar ve Sürmeli Dede olduğunu söylemektedir. Gani Babanın torunu olan Hüseyin Şahin'e göre Kamber Ağa, Anzağar doğumludur. Kamber Ağa, Anzağar'da evlenir, bu evlilikten Sürmeli Dede, Muhammet Gani Baba ve Haydar Dede olmak üzere üç evladı dünyaya gelir. Muhammed Gani Baba, Hacı Bektaş Dergahı'na gitmeden önce Garip Musa Ocağı'na bağlı bir Alevi dedesidir. Babalık unvanını sonradan almıştır. (Divriği'deki 5.12.1934 derlememiz.)
[6] Hüseyin Şahin Dede, Anzağar köyü 1934 doğumlu.
[7] Hüseyin Şahin.
[8] Hüseyin Şahin ve Kemal Karakuş.
[9] Alevilik de bir dedeye bağlı olana talip denir. Talibe göre dede mürşittir. Her dedenin belirli köylerde talipleri vardır. Bektaşilik ve Mevlevilik de tarikata giren kişiye muhip denir. Muhibin derviş olabilmesi için soyunması; yani dergaha gidip ikrar vermesi, ben derviş olacağım, bu tekkeye hizmet edeceğim demesi lazımdır. Bektaşilikte bu hizmetin zamanı muayyen değildir. Mevlevilikte ise bin bir gündür. Divriği ilçesinde muhip, tekkeye yakınlık duyan anlamında kullanılmaktadır. Bkz. Abdülbaki Gölpınarlı.
[10] Muhammet Şahin Baba'nın verdiği bilgi.
[11] Muhammed Şahin Baba'nın verdiği bilgi. Bektaşi tekkelerinde genellikle vakıf olmadığı için müritler tarla, bahçe, bostan... işlerinde çalışmak zorundadırlar. Bektaşi tekkelerinde bedensel hizmet ön plandadır. Diğer tekkelerde bu durum pek görülmez. Bkz. Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize...
[12] Muhammet Şahin Baba'nın verdiği bilgi.
[13] Hüseyin Şahin, 14.8.1985 tarihli derleme.
[14] Hüseyin Şahin, 14.8.1985 tarihli derleme.
[15] Kemal Karataş ve Hüseyin Şahin'den yaptığımız derleme.

Bkz. Cem 35 (2002) 117: 9-10.

* Makalenin editör tarafından yeniden gözden geçirilmiş şekli

Ayşe Karabat: Türkiye'de ...

Eklenme Tarihi 01 Ekim 2009

Güneydoğu Anadolu'da yaşayan Süryaniler 1960'larda karşılaştıkları ekonomik sıkıntılar, siyasi ve sosyal baskıların yanı sıra 1990'larda da göçe zorlanmışlar ve yerlerini yurtlarını terketmek zorunda kalmışlardı. Artık evlerine geri dönmeye başlayan Süryanilerle ilgili Ayşe Karabat'ın haberi.

Alman vatandaşı 24 yaşındaki hemşire Ruhet Ergül, Güneydoğu'nun uzak bir köşesindeki yeni evine taşınmaktan çok memnun. Çok kültürlü Mardin'in köye en yakın ilçesi Dargeçit'ten yalnızca iki evin olduğu Karagöl köyüne ulaşmaksa patika bir yolda yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk gerektiriyor.

"Çocuğum, babamın vaftiz edildiği kilisede vaftiz edilecek" diye açıklıyor Ergül mutluluğunun sebebini. Sözüne ettiği kilise 1600 yıllık ve şu anda köylüler tarafından restore ediliyor. Ergül'ün dünyaya getireceği kız çocuğunun doğumuna iki ay kala da restorasyon sonuçlanacak gibi.

Ergül'e göre başarılı bir evlilikte çiftlerin aynı kültürden geliyor olmaları önemli, bunun onun için anlamıysa tıpkı kendisi gibi Süryani bir eş bulmak. Süryaniler Hz. İsa'nın da konuştuğu 3000 yıllık Aramiceyi konuşuyorlar ve Aramiler olarak da biliniyorlar.

Türkleştirme politikalarının sonuçları

Eşine ilk görüşte aşık olan Ergül, "Ailem başka bir Süryani köyünden. Almanya'ya uzun süre önce taşınmışlar, ben orada doğdum, orada büyüdüm. Alman vatandaşıyım. Bir kaç sene önce burayı ziyaret ederken eşimle tanıştım. Yaklaşık dört sene Almanya'da yaşadık ama köye taşınıp burada hayat kurmaya karar verdik, en azından şimdilik durum böyle" diyor.

Köylerinin asıl adı Süryanice Derkube ama devletin 1950'li yıllardaki Türkleştirme politikalarının bir parçası olarak ismi Karagöl olarak değiştirilmiş. Yine de aradan geçen neredeyse elli yıla rağmen yöre halkı arasında hala Derkube olarak biliniyor.

Süryaniler, çocuklarına dinlerini ve ana dillerinin temel düzeyde bilgilerini verecek yeterli sayıda öğretmenlerinin olmamasından muzdaripler. 1957 yılında, çoğu Güneydoğu Anadolu'da yer alan ve Kürtçe, Arapça, Süryanice isimler taşıyan yer adlarını yeniden düzenlemek amacıyla bir uzmanlar komitesi kurulmuş. 1978 yılına kadar da 75.000 yerleşim biriminin isimleri ve coğrafi adları gözden geçirilip bunların 28.000'ini değiştirilmiş.

Uzun süreden beri devam eden Kürt sorununu çözmek için bir süre önce henüz sonuçlanmayan 'demokratikleşme açılımı' başlatan hükümet eski yer isimlerinin de iade edilebileceğine dair işaretler vermişti. Süryaniler de gerçekleşmesi beklenen bu açılımdan yararlanmayı umuyor.

Dünyadaki tüm Süryani örgütlerinin şemsiye örgütü Süryani Evrensel İttifakı'nın (Syriac Universal Alliance) Başkanı Johny Messo bu zihniyet dönüşümünün muhtemel sonuçlarını büyük bir coşkuyla beklediklerini söylüyor.

Messo, Irak, Suriye Türkiye ve diasporada yaşayan Süryanilerin nüfusları hakkında bilimsel istatistikler olmadığını belirtiyor ama yarım milyon kadarının Avrupa'da, 25 bin kadarının İstanbul'da yaşadığını tahmin ediyor. Fakat Süryanilerin Turabdin diye adlandırdıkları bir zamanlar birçok Süryani'nin bulunduğu anavatanlarında bugün yaşayan Süryaniler için yalnızca 3500 rakamını veriyor.

Büyük Süryani göçünün sebebi

Süryanilerin Turabdin ve Türkiye'yi terk etmek için birçok sebebi vardı. Messo'ya göre yalnızca ekonomik zorluklar değil, diğer etnik grupların baskısı ve devletin bu grubun temel kültürel haklarını tanımaması sonucu 1960'lı yıllarla birlikte Süryanilerin kitlesel göçü başladı.

1990'lı yıllarla birlikte diğer etnik gruplar gibi Süryanilerin de güvenlik sebebiyle yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmalarıyla da onlar için yeni bir göç dalgası başladı. O yıllarda ülkenin güneydoğusu, Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü ilan edilen PKK ile güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmalara sahne oluyordu. O dönemde aralarında Kargöl'ün de olduğu 4000 kadar köy boşaltıldı.

Ruhet Ergül'ün kayınpederi Hazni Ergül yaşadıklarını şu şekilde anlatıyor:"1970'lerde köyde 20 aile vardı. Birçoğu Avrupa'ya göç etti. Geriye yalnızca iki aile kaldı. Köyümüz 1995 yılında yakıldı, biz de başka bir Süryani köyüne taşınmak zorunda kaldık. 2001'de geri dönmek için izin aldık."

Ruhet Ergül diasporadan ata topraklarına geri dönen Türkiye Süryanilerinden. Aynen eşinin ailesinde de olduğu gibi hayatlarının burada geçen kısmına kendi arzuları dışında vermek zorunda kaldıkları aradan sonra buradaki hayatlarını ta en baştan yeniden inşa ediyorlar. Fakat her şeye yeniden başlamak hiç de kolay bir şey değil.

Güvenlik koşullarının görece iyileşmesinden sonra diasporada yaşayan Süryaniler ya geri dönmeye karar verdiler ya da en azından memleketlerini eskisinden daha sık ziyarete etmeye başladılar.

Tartışma konusu Mor Gabriel

Memleketlerine dönenler, topraklarının son zamanlarda yapılan kadastro düzenlemeleriyle çevredeki yerleşim bölgelerinde oturanların kullanımına açıldığını gördüler. Bu durum birçoğu mahkeme konusu olan bazı toprak anlaşmazlıklarına neden oldu. Bu durumda olan ve en çok bilenen örnek de kadim Süryani Manastırı Mor Gabriel.

Mor Gabriel manastırı için çıkan anlaşmazlığın kaynağı, 2008 yılında AB normlarına uyum çerçevesinde başlatılan kadastro modernizasyonu çalışmaları sonucunda Mor Gabriel Manastırı ile çevre köyler arasındaki sınırların tekrar düzenlenmesi oldu. Beş yıldan daha kısa bir zaman içinde Türkiye'nin neredeyse yarısının kadastro kayıtları güncellendi.

Bu kapsamda, ekilmeyen toprakların Hazine'ye ya da orman arazisi olarak kabul edilip yönetimlerinin Orman Genel Müdürlüğü'ne devrini öngören düzenlemelerle eski toprak sahiplerinin mülkleri üzerindeki haklarını kullanılmalarını güçleştiren yasal düzenlemeler yapıldı.

Hıristiyanlığın en eski ve hala faal durumda olan Mor Gabriel Manastırı'nın durumu Syriac Universal Alliance'a (SUA) göre tek örnek değil. SUA'ya göre en az 15 Süryani köyü tıpkı Mor Gabriel gibi çevre köylerle, Hazineyle ya da Orman İdaresiyle hali hazırda devam eden veya açılmak üzere olan davalar nedeniyle mahkemelik. Mor Gabriel'in devam etmekte olan dört davası var. Bunlardan çevre köylere karşı olanı davayı kazandı. Orman İdaresine karşı olanı ise kaybetti. Her iki dava da temyiz aşamasında. Diğer iki davada ise yerel mahkemelerin yakın zamanda sonucu bekleniyor.

Alevlenen Müslüman-Hıristiyan tartışması

Çevre köylerin mahkemeye başvuru dilekçelerinde Mor Gabriel'in Türkiye zararına faaliyetlerde bulunduğunu, yasadışı bir biçimde çocukları Hıristiyanlaştırdığını ve Mor Gabriel Vakfı'nın istediği yerde gerekli izinleri almadan Tevhidi Tedrisat kanununa aykırı eylemlerde bulunduğunu öne sürmeleri meseleyi Müslüman-Hıristiyan sürtüşmesine dek götürdü.

Buna karşılık Süryaniler, çocuklarına Süryanice okuma yazmayı öğretecek öğretmen eksikliğinden yakınıyorlar. Ayrıca 1923 tarihli Lozan Anlaşması'nın ilgili maddesinin aksine Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatleri gibi dini azınlık olarak da tanınmadıklarından şikâyet ediyorlar.

SUO başkanı Johny Messo, Süryanilerin Lozan Anlaşması çerçevesinde muamele görmeleri durumunda, dil ve din gibi kültürel haklarının yanısıra mülkiyet haklarının da güvence altında olacağını ve Türk toplumu içinde gelişmelerini sağlayabileceklerinin altını çiziyor.

Mor Gabriel'e karşı açılan davaların cemaatleri için uyandırıcı bir işaret niteliği taşıdığını vurgulayan Messo, "Davalarla birlikte, benzer sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu, benzer toprak anlaşmazlıkları yaşadığımızı fark ettik ve sorunlarımızı çözmek için işbirliği yapmaya karar verdik" diyor.

Hükümet güvenceleri

SUA, bu işbirliğinin tezahürü olarak aralarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da olduğu yetkililere mektuplar gönderdi. SUA, mayıs ayında gönderilen bir mektupta, Erdoğan'dan, ata topraklarına dönmek isteyen Süryanilere mülkiyet haklarının hükümet ve ilgili devlet kurumları tarafından korunacağına dair kamusal güvence vermesini rica etti.

Ruhet Ergül, böyle bir güvence olmaksızın memleketine döndü. Karagöl köyündeki 11 çocuk Türkçe ilköğretim dersi veren başka bir Süryani köyünde yatılı okula gitmek zorunda. Durum böyle de olsa dört ya da beş çocuk sahibi olmayı arzuluyor. Çocuklarının ileride karşılaşabilecekleri eğitim sorunları hakkında ne düşündüğü sorulduğundaysa şöyle yanıt veriyor:

"Avrupa'ya geri dönebiliriz, orada Süryani eğitimi almak daha kolay."

Ayşe Karabat

Bkz. Türkiye'de Süryani olmak - Kadim manastırın modern çağ dramı, Qantara.de

 

Mahmut R. Gazimihâl: ...

Eklenme Tarihi 31 Mayıs 2009

Çarlık zamanı Türkistânı'ndan Türk şehir oyunlarına dair iki akran Fransız'ın müşahede hatıralarını geçen sayımızda nakletmiştim. Nispeten zamandaş müşahedeleri mukayeseye küçük bir imkân hazırlamış olmak üzere bugün da üçüncü bir Fransız'ın eski İstanbul'daki oyun müşahedesini çevirmeyi faydalı buluyorum: Kırım muharebesi sıralarında memleketimize gelen Theophile Gautier «Şark» adlı eserinin III. faslı olan «Türk tiyatrosu» bahsinde, köçekliğin yasaklanmasına takaddüm eden yıllarda bu esnaflığın gün gören girginliğine de şahit olup garptan konuya dair belki de sonuncu hatırayı anlatmıya şöyle devam etmiştir:

«Rakı ticareti Frenk'e kazanç getirmiyor. Frenk de uşağı da kabare işinde son derece pratik. Dükkâna müşteri çekmek için daha kuvvetli cazibe lâzımdır: çalgıcılarla çengiler tutuluyor.

«Çengiler kadın kıyafetinde genç oğlanlardır, zira Türk iffet telakkisi kadınların seyirciler karşısına çıkmasına müsade etmez.

«Müz'iç hamal çengileri kucaklıyor ve her şeyi altüst ediyor. Fakat derhal üzerine yağdırılan sopalar onu kaçırıyor ve bir ağacın tepesine sığınmıya mecbur ediyor; bu suretle koreografik hareketlerin devamı mümkün oluyor.

«Bu çengiler, daha doğrusu köçekler, ayrıca anlatılmıya lâyık; bir tanesi, hatlarının inceliği, gerdanının beyazlığı lüle lüle sarı saçları, başının üstünde Yunanvari duran mavi çevresi, mütevazı tavrı ve ince beliyle tepeden; tırnağa kadar genç ve güzel bir kadın tesiri içinde insanı aldatıyor. Kostümünün diğer kısımları daha da zarifti; bunlar sutaşlarla süslenmiş yeşil çuhadan bir camadan, bürümcükten bir pirehen, üst üste giyilmiş patlıcan moru taftadan, sarı saçaklı iki tüniğin üstünde beli sıkan kırmızı ipek bir kuşaktan mürekkepti. 

«Öbür ikisinin de, arkadaşlarından, al feslerinin çevresinde kocaman bir örgü teşkil eden takma saçlarından ibaret saç tuvaletinden başka hiç bir farkları yoktu. — Bu trio vücutlarını büke büke bellerinin alt kısmını kıvıra kıvıra, bizim (yani Fransa'nın) Belediye çavuşlarının iffet hislerini rencide edecek kadar, 'bir nevi Rum tarzından ve hayli orijinal karakterde ve seyredenleri son derecede teshir ederek oynuyorlar.

«Çengilerin yerini kırmızı haçlarla süslü cepkenli ve kara tozluklu, kırma fistanlı Arnavutlar alıyor, memleketlerinin cengâver ayağına uyarak müthiş asap kıvranmalarıyla oyunlarını oynuyorlar. Tıraşlı şakakları, tepelerinde kırmızı börek kabuğu gibi küçük birer top bulunan beyaz takkeleri, pala bıyıkları ve iri gözleri simalarına vahşi ve farfara — âdeta Rabelais'nin «korkunç» diyebileceği — bir ifade veriyor. Burada onların ahlâkına hiçbir leke sürmek istemem, hiç itimat telkin etmeyen bir halleri vardı diyebilirim.

«Artık Frengin kabaresi zevküsefaya alem olmuş ve.şöhreti İran Şahına, kadar erişmiş, hem de maiyetiyle beraber gelmesine sebep olmuştur. İranlılar Türk tiyatro sanatında tıpkı bizim vodvillerde İngilizlerin oynadığı rolü oynuyor. Israrlı aksanları, dimdik ciddiyetleri, garip ve bambaşka kostümleri, bitmez tükenmez cerbezeleriyle at başı beraber gidiyor.

«Şah (Piskoposların Mytre'i gibi) İran külâhına sarılmış acayip bir sarığın üstünde kat kat ve büklüm büklüm duran şalın ağırlığı, altında ezilmiş gibi. Arkasındaki Keşmir örneğinde çiçekli sarı hil'atının üzerinde ikinci bir şal kadit vücudunun, etrafında yirmi defa dolanmış, elinde halısına oturduğu zaman dirseğini dayamasına yarıyan demirden bir destek tutuyor. Bu şahın içkiden ve esrardan harap olmuş bir çehresi var. Âşık Şeytan (= Diable Amoureux) balesinin Esir Pazarı sahnesindeki Elie'ye şâyanı hayret derecede benziyor. Şahın gerisinde, siyah kuzu derisinden papakları ve İran usulünce bellerine takılmış sıra sıra silâhlarıyla altı haydut yürüyor. Şah yerini alıyor, dans yeniden başlıyor. Şah o kadar memnun oluyor ki, Frenge beşyüz kese bahşediyor. O da artık hamala borcunu ödeyebiliyor.

«Türkçe bilmediğim için pantomiminden başka bir şeyini takip edemediğim bu hars (= farce) hazır bulunanların vakit vakit coşan kahkahalarından anladığıma göre, çok komik olmalı. Aktörler rollerini büyük bir hararetle ve entonasiyon değişiklikleriyle oynuyor. Frengin Avrupalı aksanını Şahın İranlı aksanını ben bile farkedebiliyorum.» diyor. Aldığımız kısım burada bitiyor (1). Anlaşılıyor ki, hamalın ağaca kaçırılmasından borcun ödenmesine kadar, şah ve maiyeti, giyim, rol ve taklitleri, ayrıca da zengin rakıs sahneleri ile bu temsil «Frengin kabaresi» adı takılabilecek surette bir mudhike ahenginden ibarettir.

Eskilerden bir İtalyan ressam tarafından yapılmış tablosunun ve kayıtların belirttiği üzere Venedik'te bir Türk tüccar antrepoları mahallesi vardır, Türk gemicilerinin eğlenceleri orada eksik olmaz, alâka toplardı. Karşılık olarak Galata da yüzyıllar boyu Avrupalı tüccarların antreposu oldu, garp gösteri ve ahenklerinin her çeşitini en eski basit halleriyle tanıttı. Karşılıklı etkileşmeler imkân dahilinde, fakat zihniyet mukavemetleri o nispette sert birer fren gücündeydi. Köçeklerin sanatı XVI. yüzyıl Türk kahvehanelerinden itibaren baskın kaldı. — Nuruosmaniye Kütüphanesi'nin yazmalar bölümünde saklı «Tarifnamei İstanbul» başlıklı anonim el yazmasında deniliyor ki: «Galata dünyanın işretğâhı ve bezmgâhıdır. Zevk ü sefa darbımesel olmuştur. Her köşesi bir Frengistan mülkünden üstündür. Şarap bezmi oradan gayrı yerde haramdır. Halkı ya şarap içer, ya şarap satar. Her halde ellerinden kadeh düşmeyen adamlardır. İstanbul'un ne kadar zevk düşkünü kalleş ve ayyaşı varsa melâl ve kilâli defi içün orada saz ve sözü öyle irgüdürler ki sazlarının ahengi zühre çengini bir kıla almaz, güneş dairesini pula saymaz; deveran-ı bezminde ne kadar sagar sürmüş hanende ve sazende varsa orasını kendisine merci ve menzil edinmiştir. Her tarafında birçok mest ve meyperestler hayran ve lâ-ya'kal, sarıkları perişan, kendileri bednam olmuş görülür» T. Gauter'nin müşahedesi görünüşe göre en lüks âlemlerinden biridir oranın.

Küçük sıfatından daima ayrı kalmış olan Köçek kelimesi zannımca «köçmek» fiilindendir. En eski Türkçede g ile başlayan kelime hiç yoktu: meselâ göçmek fiilimizin en eski kayıt ve söylenişi «köçmek» idi. Kötek, Kürek veznindeki Köçek, bu haliyle halis Türkçedir, fakat en eski Türkçede izi yoktur! Küçücek küçültmesinden muhaffef olması mümkündür. Farsçada «kö» ile başlayan kelime olamazdı, kuşek demeleri gerekirdi: ferhenklere bakılırsa, erkek veya kadın çengi anlamına bir guşek adı Farsçada hiç bir zaman yer bulmamıştır. Nitekim Türkçe «çengi» kelimesinin de Farşça çengi nispetiyile tesadüfi andırışmadan başka her hangi bir ilişiği yoktu. Kaşgarlı Mahmut Türkçe «çenk» adının zil demek olduğunu yazmıştır. Çengi, zilbazdır.. Telli çeng başka sazdı, Çin'de de vardı. Köçekliğin menşei İç Asya'dadır, Türkistan'da hâlâ vardır. İslâmiyetten önce şamanlıkta da vardı. Dikkat edelim.

(1) T. Gautier, L'Orient: Le theatre turc (Paris 1877, Charpantier Editeur, s. 87). - Bu «La Turquie» bahsi, W. Duckett'in "La Turquie Pittoresque, (Paris 1855) kitabının önsözünde de çıktığına göre, yüzyıldan daha öncemize aittir; fakat Kırım muharebesi sıralarında yazılmış olmalıdır. Th. Gautier'nin Fransız bale tarihine, «romantik bale»yi üstün görü teşvik etmiş olması yolunda bilhassa zamanı için haklı bir anlayış payı vardır. Köçekliği iyi karşılamış ve tarif edebilmiş olmasının sebebi budur.

Bkz. Türk Folklor Araştırmaları 6 (1959) 123: 2001-2002

 

Tülin Er: Bir Define ...

Eklenme Tarihi 20 Mayıs 2009

İstanbul'un ortasında bir define sandığıdır Mısır Çarşısı. Tek yapmanız gereken, Galata Köprüsü'nden geçip Eminönü'ne vardığınızda, İstanbul'a has kokuların arasından baharat kokularının izini sürmek. Kapısına geldiğinizde bu büyülü sandık açılacak ve binbir rengiyle size kendini sunacak.

Mısır Çarşısı'nın kapısından geçince, Ali Baba'nın bulduğu hazine dolu o mağaraya girmiş gibi hissedersiniz kendinizi. Rengârenk baharatlar, doğal güzellikleriyle paha biçilemez mücevherler misali dururlar dükkânların önünde. Bu dükkânların ışıltısı, satıcıların coşkusu, anadiliyle konuşan her milletten insanın yarattığı o ahenkli uğultu başınızı döndürür.

Mısır Çarşısı, İstanbul'un en eski kapalı çarşısı olma özelliğine sahip. 1660'ta Mimar Kazım Ağa çarşının yapımına başladı ama inşaat 1664'te Mimar Mustafa Ağa tarafından tamamlandı. IV. Mehmed'in annesi Turhan Hatice Sultan burayı yaptırırken, çarşının âdeta bir zaman tüneli olacağını biliyor muydu? Kokunun büyüsünün yüzyıllar öncesinden bugüne aynı şekilde taşınabileceğini fark etmiş miydi? Karabiber, safran, zencefil… Hepsi yüzyıllardır aynı kokmuyor mu?

Yeni Cami'ye vakfiye olarak L şeklinde ve altı kapılı inşa edilen çarşının, günümüzde dört kapısı yoğun olarak kullanılıyor. Bu kapılardan kâh Balık Pazarı'na, kâh Tahtakale'ye, kâh Çiçek Pazarı'na, kâh Eminönü Meydanı'na çıkıyorsunuz. Her kapıdan çıktığınızda başka bir İstanbul görüyor, her kapıdan girdiğinizde Mısır Çarşısı'nın başka kokuları ve renkleriyle karşılaşıyorsunuz. Tahtakale'den girdiğinizde şifalı otlar ve meyve çayları, Çiçek Pazarı'ndan girdiğinizde hediyelik eşya dükkânları, Balık Pazarı'ndan girdiğinizde kuruyemişler, meydandan girdiğinizde ise peynirciler ve mis kokulu baharatlar buyur ediyor konuklarını.

Bu kadar çok ürün olur da renkli alışveriş sahneleri yaşanmaz mı? Çarşıda yürürken uzatılan bir tepsiden çeşit çeşit lokum tadabilir, ya da karanfilin, fesleğenin, kekiğin çağrısına uyup ışıklı bir dükkândan içeri girdiğinizde, satıcının esprileriyle neşelenirsiniz. Ülkesinden kilometrelerce uzakta olan bir turiste anadiliyle hitap edecek bilgiye ve duyarlılığa sahiptir satıcılar. İnsan sıcaklığının yanı sıra, doğanın en aromalı, en hoş kokulu yüzünü yansıtır bu dükkânlar.

Dışarıdan bakıldığında ağırbaşlı ve mağrur görünen bu taş binanın içinde, her şeyi gramla ölçen bir incelik var. Mısır Çarşısı, doğal güzelliklerini hem cömertçe hem gram gram sunar. Çünkü baharat, mücevher değerinde bir üründür. Tadıyla damağınıza, kokusuyla ruhunuza hitap eden, gram ölçeğinde alınabilen, toprak ananın insanlara bir hediyesidir. Bu nedenledir ki, İstanbul'un o modern, işlek caddelerini aşıp Mısır Çarşısı'na varmak, egzotik bir vaha bulmak gibidir.

İstanbul'un meşhur yangınları Mısır Çarşısı'na da uğradı. 1869'da ve 1940'ta iki büyük yangın geçiren çarşı, 1943'te geçirdiği restorasyondan sonra bugünkü halini aldı. Şimdi 86 dükkân ve günbegün artan ürün çeşitliliğiyle İstanbul'un gözde mekânlarından biri. Doğu'nun kokularıyla Batı'nın kültürü bu taş binada buluşuyor. Mısır Çarşısı, herkese kollarını, kapılarını açmış, renklerini ve kokularını sunmuş bir halde bekliyor.

Mısır Çarşısı, Osmanlı zamanında da bugün olduğu gibi baharatçıların yoğun bulunduğu bir yerdi. Adını, Doğu'dan gelen baharatların İstanbul'dan önceki durağı olan Mısır'dan aldı. Bugün olduğu gibi eskiden de Doğu'nun kokuları burada toplanır, seyyahlar, tüccarlar aracılığıyla tüm dünyaya yayılırdı. Bugün de Fransa'dan, İspanya'dan, Amerika'dan ve dünyanın her köşesinden gelip çarşıdan alışveriş yapan turistler, böylece İstanbul'dan bir tutam kokuyu ve tadı da yanlarında götürmüş oluyorlar. Mısır Çarşısı kadar İstanbul'un büyüsü de bu yolla dünyaya yayılıyor.

Çarşının Eminönü kapısından girip sol taraftaki merdivenlerden yukarı çıktığınızda, tarihi Pandelli Lokantası karşılar sizi. Atatürk'ten Ahmet Hamdi Tanpınar'a kadar İstanbul'a gönül vermiş pek çok önemli kişiyi konuk etmiş, onlara geleneksel Türk mutfağının doyumsuz tatlarını sunmuş bir lokanta burası. Gördüğü ilgiyi anlamak için, günün her saati dolu olan masalarını görmek yeterli. Şansınız varsa, cam kenarı masalarından birine oturup hem leziz yemeğinizi yiyebilir, hem de Mısır Çarşısı'na girip çıkan insan kalabalığını izleyebilirsiniz.

Bir define sandığıdır Mısır Çarşısı. Ondan ayrıldığınızda, hafızanızın bir köşesine kilitleyeceğiniz bir sandık. Kokularını ve renklerini mutlulukla hatırlayacağınız, iyi ki görmüşüm diyeceğiniz bir İstanbul güzelliğidir.

Bkz. Marjinal Yaklaşımlar

 

Mehmet Yardımcı: Geleneksel ...

Eklenme Tarihi 15 Mayıs 2009

mehmet-yardimci-geleneksel-kulturumuzde-tas-zilede-taslarla-ilgili-inanmalar-uygulamalar-ve-oyunlar
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı

Sözlüklerde, "Yeryüzünün sertleşmiş ve katılaşmış tabakalarında bulunan maden, tuz ve oksitlere göre değişik renkte ve değişik bileşimdeki çok sert cisim." olarak tanımlanan taşa, taş deyip geçmemek gerekir.

Hayatın ve tarihin bütün macerası taşların gizil sırrında saklıdır. Altay Türklerinin Yaratılış Efsanelerinde, uçsuz bucaksız evrende uçan Ülgen, denizden çıkan taşa oturunca rahatlar ve:

"Denizden çıkan taş fırladı çıktı yüze,
Hemence taşı tuttu, bindi taşın üstüne!
Artık Ülgen memnundu, rahatı bulmuş idi
Üzerinde duracak bir yeri olmuş idi."[1]

biçimindeki mitolojik anlatıda görüldüğü gibi taş, yeryüzü, insanlar, bitkiler ve hayvanlar yaratılmadan önemli bir işlev üstlenmiştir.

Tanrı suda boğulmak üzere olan ve kendisinden yardım isteyen kişiyi kurtarmak için 'Sağlam bir taş olsun' der ve suyun dibinden bir taş çıkartır. Mitolojide taş kurtarıcı, üzerinde durulabilen bir korunak anlamındadır.

Dünya durdukça duran taşlar, en kalıcı belgelerdir. Çünkü taşlar biçimlendirilerek oluşturulan eserler ve insan eli ile üzerine işlenen izler, tarihe ışık tutan geçmişten geleceğe uzanan sağlam köprülerdir.

Anadolu'nun çeşitli kültürlerindeki taşla ilgili inançlar incelendiğinde tarih öncesi devirlerdeki aterien denilen kültür devrinde, taşın önemli bir yeri vardır.

Sümer, Akad, Babil gibi kültürlerde yer alan ve önemli işlevler üstlenen taş, Anadolu'da Hititlerde ve daha sonraki kültürlerde hep vardır.

Hititlerde kutsallığına inanılan Havaşi taşı, Anadolu'da Havaş – Taşları adı verilen taşlar fetiş anlamında kullanılmıştır. Friglerde görülen Ana Tanrıça Kybele'nin de başlangıçta bir meteor taşıyla ilgisi olduğu bilinmektedir.

Türk kültürünün ana belgelerinden Orhun yazıtlarında taş aracılığıyla, tarihimizin, kültürümüzün ve medeniyetimizin ilk önemli belgelerine ulaştığımız gerçeği bunlardan ilk akla gelenlerdir.

İyi talih ve saadet getiren dağ anlamındaki Kutlug Dağ Uygurlara güç ve bereket verir. Uygur hakanlarından Yü-lun Tigin, Çin sarayından bir kızla evlenmek için Kutlug Dağı'nın taşlarını Çinlilere verince düzen bozulur. Kuşlar, hayvanlar tuhaf tuhaf bağrışır, kağanlar peş peşe ölür, kıtlıklar, kıranlar başlar. Uygurlar göç etmek zorunda kalırlar. Tarihimizdeki bu göç anlatısı kayanın kutsallığını dile getirmesi açısından önemlidir. Buradan hareketle taşların da bir ruhu olduğuna inanılır.

Yer yüzünde gözle görülen her şey bir sebeple yaratılmıştır. Taşlar da bu halkanın en önemli araçlarıdır. Milyonlarca yıldır mağmanın çekirdeğinden hareket halindeki lav seli olarak yukarıya çıkması, çatlaklarda toplanıp oluşması ve bu arada gördüğü basınç ve içinde bulunan mineraller sayesinde kazanmış olduğu bir enerji vardır.

Taşlardaki bu canlılığa ve gizil güce inancın bir uzantısı olarak Yakutlarda yad, yada, sata, Kıpçak grubuna bağlı lehçelerde cay, cama, Kırgızlarda joytaş, Oğuz şivesinde ve tüm Anadolu'da yada taşı dediğimiz bir taşın yağmur yağdırma gücüne sahip olduğuna inanılır.

Yağmur taşı konusunda Ortaçağ İslam kaynakları da dahil olmak üzere birçok eski metinde çok sayıda efsane ya da mitolojik iz taşıyan hikâyeler anlatılır. Gerdizi'nin eserinde yada taşının kökeni Nuh Peygamberin duasına bağlanmaktadır.

"Nuh Peygamber Allah'a dua edip Yasef'e bir isim (dua) öğretmesini, bu duayı okuyunca yağmur yağmasını niyaz etti.

Allah onun duasını kabul etti. Yasef'e bir dua öğretti. Yasef bu duayı bir taş üzerine yazdı. İhtiyaten unutmaması için bu taşı boynuna astı.

Bu duayla yağmur yağmasını istediği zaman yağmur gelirdi. Bu taşı suya vurursa su hastaya şifa verirdi.

Bu taşa onun oğulları mirasçı oldular. Oğuz, Hazar, Karluk ve benzerleri gibi onun nesli çoğaldı. Sonra, bu taş sebebiyle nesli arasında anlaşmazlık çıktı.

Bu taş Oğuzların elinde idi. Yasef'in oğulları 'bir gün toplanıp kura çekelim, taş kime çıkarsa ona verelim.' dediler. Bunun üzerine Oğuzlar, aynı şekilde bir taş yaptılar. Bu duayı onun üzerine de yazdılar. Oğuzların büyüğü bu sahte taşı boynuna astı. Kararlaştırılan gün gelince, kura çektiler. Taş Karlukların hissesine düştü. Oğuzlar yaptıkları sahte taşı Karluklara verdi. Esas taş yanlarında kalda. Oğuz boylarından Anadolu'da Türklerin taşla yağmur istemeleri bu sebeptendir."[2]

Taşla yağmur isteme inancının Anadolu'nun pek çok yerinde olduğu gibi Zile'de de izleri varlığını göstermektedir.

Yağmur yağmadığı zamanlarda Aslan Dede, Hüseyin Gazi tepesi gibi kutsallığına inanılan yerlere çıkılarak yağmur duası yapıldığı ve bu uygulamada taşlardan yararlanıldığı hepimizin malumudur.

Yine Zile'de yağmur duası yapılarken 41 taşa dua okuyup suya atma adetinin varlığı halen hafızalarımızdadır. Burada da yada taşı inancının izleri görülmektedir.

Taşın canlılığı ve gücü ile ilgili bir anlatıya da Divanü Lügati't Türk'te rastlanmaktadır. Burada;

"Saydam, pürüzsüz ve beyaz bir taş, mühür yüzüğüne takılır (yada taşı), bu kişiye şimşek değmez, çünkü bu taşın doğasında insanı şimşekten koruma vardır. Aynı zamanda bu taş, beze sarılıp ateşe atıldığında yanmaz, hatta kendisi ile birlikte bezin de yanmamasını sağlar. Bu sınanmıştır. Bir adam susamışsa bu taşı ağzına koyar ve susuzluğu geçer."[3]

ifadesi yer almaktadır.

Çevrelerine belirli tesirler yaydıklarına ve canlı organizmalar üzerinde önemli etkilerde bulunduklarına inanılan bazı taşlara eski uygarlıkların kültürlerinde tılsımlı taşlar adı verilmiştir. Sihirli asalarla ilgili inanç da bu konuyla ilgilidir. Bu asalar birtakım enerjileri çeken, toplayan, dönüştüren taştan yapılmış bir alet konumundadır. Önce Atlantis'te sonra da Mısır'daki inisiyelerin ellerinde görülen bu sihirli asalardan birinin en son Musa Peygamber'de görüldüğü üzerine çeşitli anlatılar bulunmaktadır.

Türk kültüründe kartal, aslan ve kaplumbağanın çok önemli yeri vardır. Bu hayvanların işlevleri nedeniyle önemsendiği için taştan heykelleri yapılıp önemli yerlerde kullanılmıştır. Sabrın, uzun ömrün simgesi kaplumbağa Orhun yazıtlarının temel taşı biçiminde yer alırken, gücün ve azametin simgesi Aslan taş heykeller biçiminde saray kapılarında, Orhun Yazıtlarına giden yolun iki tarafında, oradan esinlenerek de günümüzde Aslanlı Yol adı ile Atatürk'ün anıt kabrinde ve kimi önemli devlet konutlarında kullanılmıştır.

Türk kültüründe önemli bir yere sahip kartal Hun İmparatorluğu'nda Gök Tanrı sayılmış, Dede Korkut'ta da kuşların sultanı olarak yorumlanıp Tanrı'ya yakın uçucu kuş diye tanımlanmıştır. Kayalık yerlerde yuva kuran kartal çeşitli özellikleriyle türkü, mâni, tekerleme ve şiirlerimizde kendine özgü yerini almıştır.

Gücün, kararlılığın, çevikliğin, koruyuculuğun ve hareketliliğin simgesi olarak görülmesi nedeniyle pek çok kişi ve kurumların amblemi olarak simgelenmişktir.

İsa'nın, Zeus'un, Sezar ve Napolyon'un amblemleri kartaldır.

Nemrut dağındaki Antiokos'un mezarı ölüyü kötü ruhlardan korumak amacıyla kartal ve aslan heykelleriyle çevrilmiştir.

Kartal burada Zeus'un olduğu kadar, Anadolu uygarlığının da bir amblemi olarak simgelenmiştir. Zile özelinde (Maşat) Yalınyazı'ya 5 km. uzaklıktaki Ağcakeçili köyünde bulunan ve halen Tokat Müzesi girişinde yer alan taştan yapılmış kartal heykeli düşündürücüdür.

Bu heykel, Adıyaman'da Nemrut Dağı etrafındaki her biri 5'er km. ara ile dikilmiş kartal heykellerini anımsatmaktadır. Bu da bize Zile'de Maşat Höyük Kazısı'nın böyle bırakılmayıp çevredeki Ağcakeçili, İğdir vb. höyüklerin de kazılarak Maşat Höyüğü uzantılarının su yüzüne çıkarılması gereğini gözler önüne sermektedir. Bu heykel, kent koruyucu heykel oluşu nedeniyle burada bulunan büyük bir kent kalıntısı gün ışığına çıkarılmalıdır.

Buğday ve ekmeğin macerası taş ile başlar. Yiyeceklerimizin bir bölümü, soframıza gelene kadar, ya değirmen taşında, ya el değirmeninde, ya saten taşında, ya soku içinde bazı işlemlere taş aracılığı ile uğrar.

Taş, sıcak yuvamızda duvar olurken, damımızın üzerindeki toprağı sertleştirmek için silindir biçimindeki loğ taşı adı ile önemli bir görev yüklenir. Yine sosyal yaşamımız içinde; ark taşı (oluk), kuyu taşı (Kuyu ağızlarına tolanın sığacağı büyüklükteki yayvan taş), suluk, çeşmelerde yalak taşı, düven altında çakmak taşı, dibek taşı (Siyah taştan oyularak yapılan dibek), merdivenlerin ilk basamağı olarak yapılan ayak taşı, binek taşı, fırın taşı, dilek taşı, siğil taşı, hamamlarda göbek taşı, camilerde musalla taşı ve mezarlıkta mezar taşı bir çırpıda sayabileceklerimizdendir.

Geleneksel kültürümüzde taş, hep ön planda yer almıştır. Binaların temel taşından başlamak üzere akla gelen her yerde önemli bir işlevle karşımıza çıkmıştır.

Geleneksel kültürümüzde taşların Zile özelinde önemli bir işlevi de halk ağzında keerüz denilen kehrizlerdir.

Belediyelerin demir borularla su hatlarını şehir şebekesine bağlamadan önce, Orta Asya'dan Anadoluya uzanan geniş kültür mirasının içinde taştan yapılan ve kehriz (keerüz) adı ile bilinen yer altı su kanallarıdır.

Kehriz, Osmanlı döneminde evlere çekilen ilk su şebekesinin adıdır. Kehrizler, içme ve sulama suyunu karşılamada çok önemli bir işleve sahiptir.

Evlerin altından geçen, kaygan taşlardan yapılmış pöyrek (pöğrek) denilen kanallarla, içme ve kullanma suyunun geçtiği bu sistem, henüz pek çok ilde bile yokken, Zile'de evlerin içinden geçerek, bahçelere ulaşan bir su şebekesi mevcuttu. Bu nedenle eski Zile evlerinin mutfakları zemin katta yer alırdı. Mutfak olarak kullanılan yer odasının içinde, kehrizin ağzı kalaylı bakırdan yapılmış büyükçe bir kazan kapağı ile kapatılırdı.

Sürekli akar halinde bulunan bu kehrizler evden eve geçerek bir mahallenin su ihtiyacını görür, sonra da çaya ulaşırdı. Kışla Mahallesindeki kehrizlerin Gobul Deliği dediğimiz noktada birleşip bahçelere doğru aktığı çoğumuzun anılarındadır. Suyun bolluğu nedeniyle kışla Mahallesinde cadde boyunca beş tane pınar bulunduğu ve bunların bazılarının geriye sadece yalak taşlarının kaldığı acı bir gerçektir.

Kutsallığına inanılan, hakkında efsaneler anlatılan bazı taşlarla ilgili uygulamalardan taşı ziyaret; çevresinde dolanma, taşa el sürme, vücuda sürtme, taşı öpme, üstte taşıma, evde saklama, yerinden alıp belli bir süre sonra alındığı yere bırakma vb. biçiminde yapılmaktadır.

Taşla ilgili efsane motiflerinin en önemlisi taşa dönüşmedir. İnsanlara ders vermek amacıyla oluşan taş kesilme efsanelerinin en ilginçlerinden biri Zile'de anlatılan Taş Mercimek Tarlası Efsanesi'dir. Bu efsane:

"Zile'nin hemen kenarında Hüseyin Gazi tepesi bulunmaktadır. Bu tepede Hüseyin Gazi'nin yatırı ve yatırın hemen yanı başında biri büyük diğeri küçük iki mezar bulunmaktadır. Yatırın başında da yaşlı bir ardıç ağacı vardır. Tepenin üzerinde birkaç tarla bulunmaktadır. Bu tarlaların hepsi doğal olarak bir birine benzerken bir tarla hepsinden farklı gözükmektedir. Tarlaya baktığınızda tarlanın yüzünün küçük yeşil mercimeğe benzer taşlarla dolu olduğunu görünür. Çevre halkına sorduğunuzda size şu efsaneyi anlatırlar:

Bir zamanlar bu tepenin eteğindeki köyde yaşayan yaşlı ve fakir bir karı koca, bunların da güzel mi güzel bir kızları varmış. Bu kız komşu köyden kimsesiz, yoksul bir delikanlıyla evlenip gelin gitmiş. Kız gelin gittikten kısa bir zaman sonra babası ölmüş. Yalnız kalan annesi yine köyden fakir bir adamla evlenmiş. Adam hem fakir hem de çok aksi biriymiş. Gelin giden kızın da bir bebeği dünyaya gelmiş. Bebek daha altı aylık olmadan bu defa da kızın kocası ölmüş. Bebeğini kucağına alan kız anasının evine dönmüş. Aksi babalık kabul etmediyse de iki kadının yalvarmaları sonucu karın tokluğuna kızı eve kabul etmiş. Kısa bir süre sonra bebek hastalanmış. Adama bebeği hekime götür, ilaç al dedikçe, "Ben sizin karnınızı doyuramıyorum bebeğe ilaç alamam." diye çıkışmış.

Bebek hastalıktan inim inim inlemeye başlamış. İnsafa gelen adam. "Benim Hüseyin Gazi tepesinde bir tarlam var. Çok dik olduğundan çift çıkmaz. Yaşlandığım için de ekemiyorum. Kazmayı al, tarlayı kaz. Mercimek ek. Mercimek iki ayda tahıl verir. Derer, götürür satarsın. Parasına da bebeğini hekime götürürsün." Demiş.

Çaresiz kalan kadın bebeğini sırtına sarıp, kazmayı eline alıp erkenden tepeye çıkmış. Yatırın başında dikili taşla ağaç arasına salıncak yapıp bebeğini yatırıp tarlayı kazmaya başlamış.

Günlerce kazmış. Mercimeği ekmiş. İki ay beklemiş. Mercimek öyle bol olmuş ki sevincinden havalara uçuyormuş. Bu süre zarfında da çocuk iyni ipliğe dönmüş. Hastalıktan inim inim inliyormuş.

Mercimekleri yolarken göksü sızlamış. Bebeğe süt vermek için yatırın başına koşmuş ki bebekte ses soluk yok.

Bir tarlaya bakmış, bir yatıra bakmış, bir bebeğe bakmış sonra bebeğin üzerine kapanıp öyle ağlamış, öyle bağırmış ki... Feryadı cihanı tutmuş. Bu sırada yatırdan- gaipten bir ses yükselmiş 'Mercimeğin taş ola!.. Mercimeğin taş ola!...' ta aşağı köyden duyulmuş bu ses. Kadın da ruhunu teslim etmiş bu sesin ardından. Köylüler şaşkınlıkla tepeye tırmandıklarında bütün mercimeğin taş kesildiğini görmüşler. Anne ve bebeği yatırın yanına defnetmişler. O gün bu gün "Taş Mercimek Tarlası" diye anılır olmuş bu tarla".[4]

Ne hikmetse zaman içinde çocuğu olmayanların ziyaret yeri haline gelmiş burası. Çocuğu olmayan kadınlar, adak adayarak tarladan yedi mercimek taşı alıp yedi gece yastığının altında tutup daha sonra getirip tarlaya taşları bırakmaktadırlar. Çocuğu olanlar da bebekleriyle buraya gelip kurban kesmektedirler. Yıllardır süren bu uygulama son yıllarda cahilce ve çok yanlış bir uygulamaya dönüşmüş, mercimek taşlarını götürenlerin bir tanesini yutup altı tanesini geri getirmesi sonucu ve kimi kadınların da götürdükleri taşları getirmemeleri nedeniyle bugün yerinde yok denecek kadar azalmıştır.

Burada üzerinde durulması gereken konu taştan şifa umulması boyutudur.

Zile ve çevresinde taş, sosyal yaşamımızı ve geleneksel kültürümüze o denli yer etmiştir ki; beddualarımızda;

Başına taş düşe,
Sidikliğine taş dursun

gibi ilenmelerin yanı sıra analarımızın her birini bir amaç için söylediği:

Taş düştüğü yerde ağırdır
Taşıma su ile değirmen dönmez
Taş ol da baş yar
Taş taş üstünde olur, ev ev üstünde olmaz
Taş yerinde ağırdır
Taş atana ekmek at
Taş çömleğe çarparsa vay çömleğin haline; Çömlek taşa çarparsa yine vay çömleğin haline

biçimindeki özgün atasözlerimizle;

Taşa tutmak
Taş taş üstünde bırakmamak
Taş yürekli

gibi deyimler sadece birkaç örneğidir.

Zile'de taştan şifa umma ile ilgili önemli bir uygulama da bekimiş taşıdır.

Zile Müftüsü Arif Kılıç'ın 1961'de yayımlanan Çağıltı dergisinin birinci sayısındaki yazısında

"Zile tarihinin birinci devresine ait kalıntıların en mühimlerinhden biri Bekimiş Taşıdır. Eski ihtiyar bilginlerimiz, bu taşın Nuh tufanından evvel mevcut olduğu ve bunun kiliselerde bulunan mai mukaddes- kutsal su taşı olduğunu söylerler idi. Kiliseler ve kiliselerde kutsal suyun kullanılması Hristiyanlığın zuhurundan sonra başladığına göre bu taş Afrodit Enaitis Meshebi'nin bakiyesinden olduğu kuvvetle tahmin ediliyor. Çünkü bu taş çok iptidai bir şekilde yapılmış, kaba saba bir şeydir. Hristiyanlığın zuhurundan sonraki estetik zarafet yoktur.

Bu taşa kadınlarımız tarafından kutsiyet izafe edilir. Bir şeyden korkan kadın, korkudan mütevellit bir hastalığa yakalanmamak için bir kap ile su götürür, Bekimiş taşının içine kor ve içer. Kadınlarımızın yürek kakması tabir edilen korku hastalığına karşı öteden beri tedavi şekli budur. Bu taşa izafe edilen kutsallık binlerce sene evveline aittir."

demektedir. Bu taş bugün Altınevler semtinde Hidayet Açış ve Hüsnü Boz'a ait evlerin arasında duvar içinde kalmıştır.

Araştırmacı Ufuk Mistepe Hidayet Açış'ın eşinin:

"Göğsü ağrıyan, kalbi sıkışanların o taşın çukurluğunu önce suyla yıkayıp doldurduktan sonra ağrıyan yerlerine sürdüklerini, başı ağrıyan suyu başına, sırtı ağrıyan sırtına sürdüklerini, karnı ağrıyanların içtiklerini, konuşma özürlü çocuklara bu taştan su içirttiklerini"

anlattığını kendi sitesinde yayımlamıştır. Zile'nin en eski gazetecilerinden Hüseyin Hoşcan'ın tahmini ölçüsünü yüksekliğinin l00 cm, eninin 80 cm, kalınlığının da 20 cm. Kadar büyük bir taş, oyuk biçimindekinin de yüksekliğinin 40cm, çapının da 25 cm kadar olduğunu söylediği ve araştırmacı Ahmet Divriklioğlu'nun teyit ettiği, bizim de halen hafızamızda bulunan bu taş bir, bir buçuk metre yüksekliğinde bir taştır.

Yalnız dikkatlerden kaçmaması gereken husus. Burada, bekimiş taşının yanında bir de Sırt taşı denen ve özellikle sırtı ağrıyan, bel ağrısı çekenlerin "Sırtım demir, belim bek" biçiminde bir sözü yineleyerek sırtlarını sürdükleri sırt taşı denilen bir taş daha bulunmaktadır.

Duvar içinde kalan taşın Bekimiş Taşı olmayıp, Sırt Taşı olma ihtimali yüksektir.

Bu taştan başka Zile'de aynı amaç için ziyaret edilen bir Bekimiş Taşı daha bulunmaktadır.

Bu taş Araştırmacı M. Emin Ulu'nun Alperenler Cenneti Tokat adlı eserinde de yer verdiği ve Zile'de her okula başlayan çocuğun götürülmesi gelenek haline gelen Muallim Dede ziyareti nedeniyle hepimizin en az bir kere ziyaret ettiği Bekimiş Dede'dir.

Zile Devlet Hastanesi bahçesinde Muharrem Dede türbesinin karşısında, mezarsız sütun biçiminde bir taş bulunmaktadır. Bu taş, havuz şeklinde bir çukurun içine dikili olup yörede yürek kakması denilen korku hastalığına yakalananların ziyaret ettikleri yerdir. Sütunun dibindeki kurna şeklinde olan çukurluğa su doldurup aldıkları suyu evlerine götürüp üç gün içerlerse şifa bulacaklarına inanılmaktadır.

Bekimiş Dede'nin sütun şeklindeki taşı halk arasında dilek taşı olarak da bilinir. Ziyarete gelenler önce dilek diler, sonra bu taşı kucaklar, taşı kucaklarken elleri bir birine kavuşanlar dilekleri olacağına inanır.

Bu taşa, mum yakılan mekânda, üzerine adak mumunun artığı sürülmüş küçük taş yapıştırmak da yine dilek taşı uygulamasının Zile'de yaygın olan biçimidir. Küçük taş yapıştırmanın yanı sıra aynı mekânda sayıları 20'nin üzerinde küçük çakıl taşlarını dilek tutup ikiye ayırmak ve ayrılan bir parçayı tek olursa, ya da çift olursa şu dileğim yerine gelecek biçiminde tek çift yapmak da yine dilek taşı uygulamasının bir başka biçimidir. (Bu uygulamaların Zile ve çevresindeki bazı yatır başlarında da yapıldığı bilinmektedir.) Sayın Bekir Altındal'ın, sayın Bekir Aksoy'un ve kimi araştırmacıların ifadeleri ile aynı mıntıkada şifa amaçlı iki Bekimiş Taşından daha söz edilmektedir.

13-17 Ekim 1986'da Samsun'da yapılan Tarih Boyunca Karadeniz Sempozyumunda bir bildiri sunan Prof. Dr. Münir Atalar'ın Anaitis Meshebini dile getirerek verdiği bilgilerde de belirtildiği gibi Hristiyanlığın yayılmasıyla ortadan kalkan Anaitis meshebine inananlardan binlerce kişi kasım ayının ilk haftası Zile'ye gelerek Anaitis tapınağının etrafında toplaşırlar, papazları dini bir törenle taç giyer, günlerce bu yörede kalarak şehre bir canlılık getirir, ticari hayatı canlandırırlarmış.

Bu toplantılardaki canlılıkla halkın kilise anlamındaki Deyr sözcüğünden bozarak Deri dediği Zile Panayırı oluşmuştur. Bu panayır geleneği halen sürmektedir. Bu döneme ait en önemli kalıntı Bekimiş Taşıdır. Bekimiş taşından başka bu devreye ait pek çok sütun başlıkları, lâtin kitabeleri, koç heykelleri vb. mabet kalıntısı taş bulunmaktadır. Bu nedenle iyi bir saha araştırması yapılmalı ve şifa amaçlı bazı uygulamalara kaynaklık eden bu taşların tespiti yapılarak belgelenmelidir.

Taşlarla ilgili inanma ve uygulamaların biri de siğil ocağında ocakzadenin siğil üzerine dua okuyarak gücüne inandığı taşı siğil üzerinde gezdirerek siğili giderme olgusu Zile ve yöresinde taşlarla ilgili inanma ve uygulamaların bir başka boyutudur.

Zile'de bazı yaşlı kadınların yeşil renkli yeşim taşı yüzükler taktığına hepimiz tanığızdır. Gücüne inanılarak bilinçli bir şekilde takılan bu yüzükler sinirleri gevşetici, vücut dengesini sağlayıcı, böbreklerin düzenli çalışmasına yardımcı oluşu ve kanamayı durdurucu özelliği için takılmaktadır.

Anadolu medeniyetlerinde değerli taşlar çok kullanılmıştır. Dansözler, izleyicilerin seksüel ilgisini çekmek için göbeklerine yakut gibi kırmızı taşlar takmışlardır. Halen, zeberced taşının karanlık yerlerden geçerken duyulan korkuyu yenmek için takıldığı bilinmektedir.

Taşıyana değerinden dolayı rahatlık, zenginlik ve huzur veren, aşk ve sadakat duygularını kamçıladığına inanılan altının Zile'de ısrarla gelinlere dozu yüksek tutularak takılması da boşa değildir. Takı olarak kullanılan taşların altında mutlaka bir şifa unsuru göze çarpmaktadır.

Zile ve yöresinde taşla ilgili inanma ve uygulamalar o kadar çeşitlidir ki örneğin mezar başına mutlaka iki taş dikilir. Bunlardan baş kısmındakinin ölüm, öbür dünya; ayak ucundakinin ise hayat, bu dünya için olduğuna inanılır. Mezarlıkta dua okurkan kabrin ayak ucunda durularak dua okunur. Bu şekilde bu dünyadan, öbür dünyadakine iyi niyet dilekleri gönderildiğine inanılır.

Ölü çıkan evde cenazenin yıkandığı yere irice bir taş bırakılırsa yakın sürede evden ikinci bir cenaze çıkmayacağına inanılır.

Hıdrellezde taş taş üstüne koyarak ev maketi yapanın yakın zamanda ev sahibi olacağına inanılır.

Zile'de taşla ilgili inanma ve uygulamaların yanı sıra taş oyunlarının da ön sıralarda yer aldığı görülür. Dokuz taş, yedi kule, beş taş, cüz, kel motah bu taş oyunlarından birkaçıdır.

Zile ve yöresine özgü olması nedeniyle kel motah üzerinde duracağız.

Eskiden, kaç göçün yoğun olduğu dönemlerde kiraz seyiri gününde bağ kenarlarındaki boşluklarda, kurumuş çay yataklarında, aynı bağa kiraz seyiri için gelenlerle, komşu bağlardaki kadın erkek gençlerin birlikte oynadıkları oyundur.

Bağlara çocukları nişanlı yeni dünürlerin davet edilmesi gelenek gereği olduğundan nişanlısıyla bir araya gelemeyen gençler, oyun nedeniyle bir araya gelmekte, kaynaşmaktadırlar.

Kel motah, taşla oynandığı için ve tehlikesi nedeniyle çocukların oynatılmadığı oyunlardandır. Aileler kızlarını sokağa çıkarmaya, komşu gençlerle konuşmalarına, başkalarının görmesine hatta nişanlıların bir birini görmesine izin vermezken kiraz seyirlerinde kel motah oynamalarına ses çıkarmamaktadırlar.

Bu oyun sırasında da gençlerin kızları, kızların da delikanlıları görmelerine bir nevi olanak tanınmaktadır.

Kiraz seyirlerinin yoğun olarak yapıldığı Çakır Kaya, Kara Dini, kireçli, Meydanlık vb. Yörelerde küme küme bu oyunun oynandığı görülür.

Büyükler arasında oynanan bu oyunda sayışmaca ile ebe seçilir. Oyuna katılanlarda sayı sınırlaması yoktur. En az dört kişinin olduğu oyunda sekiz – on kişinin olduğu da görülmektedir.

Herkes kendine uygun orta büyüklükte, yarım, bir, iki kilo gelebilecek bir taş alır. Ortaya irice bir kaygan taş yerleştirilir, üzerine de yumruk kadar bir taş konur. Bu iki taşın üst üste konduğu yere kale denir. En az on adım mesafeye de uzun bir çizgi çizilir.

Çizginin ötesinden sıra ile büyük taş üzerindeki küçük taşı kaleyi vurup devirmek için eldeki taşlar atılır.

Taşı (kaleyi) bir kişi vurup devirirse, ebe vurulan taşı sıçradığı yerden getirip büyük taşın üzerine koyuncaya kadar, taşı atıp da vuramayan ve çizginin ötesinde kalanlar kendi taşlarına koşup ya mük diyerek taşlarına ellerini sürerler, ya da taşlarını kapıp koşarak çizginin arkasına gelirler.

Ebe taşı yerine koyuncaya kadar bir iki kişi taşını kapıp geçebilir, ağır kalan birkaç kişi de sadece taşına elleyebildiği için, taşının başında kalır. Oyun henüz taşını atmayan ve taşını kapıp yakalanmadan çizginin ötesine geçenlerin kale taşını vurmak için çizginin ötesinden atışları ile devam eder. Çizginin ötesinden kaleye yaklaşıp ebeye yakalanmadan vurmak da serbesttir. Çizgi ile kale arasında herhangi bir kişi ebeye yakalanırsa o kişi ebe olur, herkes çizginin ötesine geçer ve oyun yeniden başlar.

Ebe tarafından, vurulan ve sıçrayan kale taşı çabucak yerine konur da taşlarını almak için koşanların, veya taşını alıp çizginin ötesine koşanların biri yakalanırsa o ebe olur, oyun yeniden kurulur.

Kimse taşı çizginin gerisinden atıp vuramazsa, ebe ortada durup koşarak taşına varmak isteyenleri tutmaya çalışır. Elbette taşa koşmak için sağdan soldan geçmeye çalışılır. Ebe bir tarafa koşarken öbür taraftaki hızlı davranıp geçer.

Bu oyunda kaleyi arkadan vurmak da serbesttir. Taşının başına geçmiş bir kişi, ebe çizginin ötesinden geçmek isteyenlerle meşgulken kaleyi vurup devirebilir. Kale yıkıkken herkes geçebilir. Ebenin görevi burada hem kaleyi korumak, hem de kimsenin geçmesine izin vermemektir. Kale sağlamken ebe kimi yakalayabilirse ebe o olur. Kimse yakalanmadan çizginin ötesine geçerse, ebe değişmeden oyun devam eder.

Zileye özgü bir oyun olan kel motah, hıdrellez, nevruz, kiraz seyri gibi kırda ve bağlarda ailelerin bir araya geldiği zamanlarda oynanır.

Sözümü taşlarla ilgili bir şiirimle bitirmek isterim:

Çakıl taşı

Ben bir çakıl taşıydım dere ağzında
Binlerce yılı görmüş geçirmiş
Sel sularında yıkanmış yüzü
Yazın güneş
Kışın kar altında
Eriyip akmış

Nice taşlar yakın komşumdu
Yan yana yamaçta
Karda yağmurda benim gibi aşınan
Kimi gerdanlık olan boyunlarda
Kimi
İnce parmaklarda pırlanta adına duran

Seyirine doyamazdım
Kayalar arasından göz kırpan firuzenin
Mavi mavi bakışının

Dağ köylerinde
Nazara karşı iyi gelir deyip
Çocukların omuzuna dikilen
O güzel mavi taşın
Seyirine doyamazdım

Donuk kırmızısı içinde akik
Bir sevda taşı idi sanki
Çobanların
Kavalına üflediği
Yanık bir türkü gibi

Rahatlık ve huzur veren kehribar
Sarı rengiyle
Tatlı bir uyku getirirdi
Hepimize

Altın renkli topaz
Caka satardı
Mavi renklisine

Hep peşinden koşulan zümrüt
Doğayla bütünleşmiş yeşili içinde
En çok beni sever insanlar derdi
Doğru da söylerdi hani

Temizliğin ve güzelliğin sembolü
Gelin gibi beyaz sedef
Taşların arasında belirince
Bir saygı uyandırırdı sessizce

Oltu taşı kara kara parıldar
En çok beni kullanır insanlar derdi
Tespihinden
Ağızlığına kadar

Beyoğlu taşı kahkahalar atardı övünerek
Benimle aldatırlar insanları
Çoğu kıymetli taş diye satarlar
Hepinizin rengine boyayıp
İnandırırlar

Her türlü ağrıyı kesen bakır taşı
Sertliğiyle bilinen granit
Mermer
Necef
Opal
Lal
Her biri bir işe yaradı da
Çimentosu çalınmış sıva içine
İnşaat harcı olmak düştü bana

Nice taşlar mücevher kutusunda
El bebek gül bebek
Ben teras katında dökük bir sıva
Düştü düşecek

Kaynakça

Muharrem Kaya, Mitolojiden Efsaneye, Bağlam Yay. İst. 2007
Zühre İndirkaş, Türk Mitosları ve Anadolu Efsanelerinin İzsürümü, İmge Kit. Yay. İst. 2007
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, TTK Yay. Ank. 1971
Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı Yay. İst. 2000
Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Türklerde Taşlarla İlgili İnançlar, Kültür Bak. Yay. Ank. 1987
Nilgün Sözer, Taşların Gizli Gücü, Sınır Ötesi Yay. İst. 2007
Mehmet Yardımcı, Türk Halk Edebiyatında Nesir, Ürün Yay. Ank. 2004

Notlar

[1] Bahattin Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara, 1971, s. 433
[2] R. Şeşen İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ank. 1998, s.72
[3] Divanü Lügati't Türk, s. 71
[4] Mehmet Yardımcı, özel arşivi. (Benzer bir varyantı, (Selvi Ülkü derlemesi), Mehmet Yardımcı-Cahit Kavcar, Efsanelerimiz, Malatya l988, s.17-18)

* Yrd. Doç. Dr.

 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Ön-Asya kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?