Veli Asan: Tahtacı Türkmenlerde Baş Bağlama
Eklenme Tarihi 11 Mayıs 2009
![]() |
![]() |
Baş bağlama, yeni gelinlere uygulanan bir törendir. Bazı yörelerde gerdeğin ikinci günü, bazı yörelerde kaçarak evlenmelerde, gelinin hamile kalmasından sonra, bazı yörelerde ise (bu çoğunluktur), ister kaçarak ister düğünle evlenilsin, kadının hamile kalıp genç kızlıktan ayrılıp kadınlığa adımını atmak anlamına gelir. O artık evinin kadını olacaktır. Hele işin içine çocuk da girince bu törenden sonra kadın kendisini evine ve kocasına verir. Çocuk, kadını eve bağlayan en güçlü unsur olduğu için, hamile kalmayan veya hamile olup da çocuğu canlanmayan (örneğin düşme tehlikesi olan veya ölü doğabileceği ihtimali olan hallerde) gelinin başı bağlanmaz.
Tahtacı Türkmenlerde baş bağlama töreninde birliktelik vardır. Örneğin, törenin başlangıcından bitişine değin yapılan uygulamalar aynıdır. Ancak başa takılan süslerde ufak tefek farklılıklar olabilir. Bu da çok önemli farklılık sayılmaz.
Hamile kalan gelinin çocuğunun rahminde canlandığını haber alan kaynana sevinçlidir. Hemen hazırlığa girişir. Gerekli olan giysi ve takıları temin edebileceği zamanı hesap ederek, baş bağlayacağı günü ev halkıyla birlikte kararlaştırır.
Baş bağlama törenini "Anabacı" yönetir. Anabacı, dede veya mürebbi karısıdır. Anabacı yoksa, kocası sağ, ilk çocuğu ölmemiş, sözü dinlenir, görmüş geçirmiş kişilik sahibi bir kadın da yönetebilir. Bu nitelikleri olmayan kadın baş bağlama töreni yönetemez.
Törene salt evli kadınlar katılırlar. Bir yandan o gün için özel hazırlanmış yemekler pişerken, bir yandan da baş bağlama törenine geçilir. Gelinin bütün iç giysileri yeni dikilmiştir. Başı bağlanacak olan gelin uzun elbisesi ile ortaya gelir. Endamı güzel olanlar için, o ortaya gelirken sağdan soldan "Maşallah" sesleri duyulur. Anabacı, önce, gelinin topuğuna kadar inen iç köyneğini giydirir. Ancak, köyneğe eteğinden toplayıp başından geçireceği sırada durur ve "Selavat, sallala Muhammad'e selavat" der; "Kutlu olsun" diye yanıt verirler. Giydirmeyi geciktiren anabacı "Ya Ali" diyerek gömleği giydirir. Selavatla giydirilen her giyside, aynı yol izlenir. Sıra ile şunlar giydirilir:
1. İç köynek: (selavatlı) İç köynekten sonra, üçetek giydirilir.
2. Üçetek: Selavatlı olarak giydirilir. Ancak ön iki etek, biraz sonra bağlanacak bağa uçlarından tutturulur. Aşağıya sallanmaz.
3. Kuşak: Özel olarak kadınlar için dokunmuştur. Kare şeklindedir. İkiye üçe katlanarak ucuna dikilen ipin yardımı ile bele sarılır. Belin ısınmasına ve dik durmasına yarar. Özellikle Tahtacı kadınları ağır işte çalıştıkları için kuşaksız durmazlar.
4. Bağ: Yapılırken kadınları en çok uğraştıran parçadır. Ustalık ister. Her kaynana gelinin bağını kendisi yapmak ister ama, beceremiyenler para ile bir başkasına yaptırır. Bele iki kez dolanacak kadar uzunlukta, el genişliğinde herhangi bir kumaştan yapılır. Üzerine çesitli boncuk ve pullar dikilerek adeta bir sanat sergilenir bağda. Bunlardan sonra da deve boncuğundan eşit aralıklarla dört beş tane daire süs yapılır. Çok emek verebilen ve becerikli olan kadınlar bu dairelerin ortasına ona göre kestirilmiş aynalar oturturlar. Ki uzak mesafelerden gelin gelirken göz alsın diye. Eğer ipekten peştamal varsa bu bağ peştemalın da üstüne bağlanır. Bağ bağlama selavatsız yapılır.
Sıra başa gelmiştir:
5. Ternik: Hali vakti yerinde olan, sonra gelinin olma koşulu ile terniğin öne gelen kısmını altın paralarla süsler. Olmayan gümüş para ile süsleyebilir. Ternikteki paraların sayısı zenginlik ölçüsüdür. Bir sıraya bir koşar denir. Terniğe kaynana kaç koşar altın dikerse o kadar hali vakti yerinde sayılır.
6. Yırtma: Kalınca kumaştan dokunmuş yazma. Genellikle sarı renktedir. Üzeri simle işlenmiştir. Boyun altından geçip kulakları da örtecek kadar büyüktür. Çene altından geçirilip başta düğümlenir. Üç düğüm atılır. Selavatlanarak başa bağlanır.
7. Annılık: Genellikle yeşil ve kırmızı ipekli parçalarının birbirine ulanmasından meydana gelir. Eni normal bir alım örtecek kadardır. Orta yere al ve kırmızının birleştiği yer getirilir. Onun üzerine de boncuklu cıngıl bağlanır. Her ikisi de selavatsız takılır.
![]() |
8. İlmeçer: Çenenin altından alınarak, yanlarda birer çengelle tutuşturulan ve üzerinde yer yer madeni paralarla boncukların sallandığı bir parçadır. (Cıngıl ve ilmeçeri, salt boncuklar dizerek genç kızlar da takabilirler.
9. Tomaka: Başın sağ ve sol yanından çene hizasına kadar sarkıtılan büyük gümüş paralar takılı iki ayrı parça. Tomaka yapımının zorluğu ve pahalıya mal olması dolayısiyle her geline takılamayabilir.
10. Karanfil dizisi: Kurutulmuş karanfil tohumu, iki sıra halinde ipe dizilir ve boyuna asılır. Karanfilin özelliği kokusunu sonuna kadar taşımış olmasıdır. Gelinler genellikle yatarken güzel kokması için boyunlarına takarlar. Karyolasının baş kısmına asanlar da vardır. Karanfil selavatsız takılır.
11. Boy dizisi: Karanfil gibi hoş kokulu bir çiçek tohumu. Boy da kokusunu kaybetmez. Baş bağlanırken (genellikle Akdeniz ve Ege bölgesi Tahtacılarında) karanfille birlikte (veya salt) boy dizisi de takılır. Ancak bu da selavatsız takılır.
12. Ağıza yaşmak: Baş bağlama töreni gelinin ağzına yaşmak bağlama ele sona erer. Anlamı, gelinin az konuşmasının istenmesidir. Ağzındaki yaşmağı kocası akşam, bir armağan vererek açar. Artık gelin, çeneli olmayacak, kocasına bağlı olacaktır.
Tören bitmiştir ama, töre sona ermemiştir. Baş bağlama bittikten sonra, Anabacı, çeşitli çocuk giysilerini eteğine doldurur, üç kez gelinin eteğine boşaltır geri alır. Sonunda gelinin başından arkasına doğru eteğindeki giysileri havaya fırlatır. Hazır bulunanlar kapışırlar. Eline erkek giysisi gecenin erkek, kız giysisi gecenin kızı olacağına inanılır. istediğinin tersi düşenler yüzlerini buruştururken, istediği geçenler sevinirler.
Gelin bir köşeye çekilir. Ortaya sofra serilir. Gelinin kaynanası, baş bağlanacağını, aynı günün sabahı ev ev dolaşarak komşulara haber verir. İşi olmayan mutlak katılır. Zira "bugün sana ise yarın bana"dır. Gelenlerin kalabalık olması durumunda birkaç sofra birden atılır ortaya, ilk önce kurban kesilmişse veya et pazardan alınmışsa Kelle yemeği gelir.
Bu tirit şeklinde sulu yemektir. Etler didilerek veya küçük parçalar halinde kelle suyu ile pişirilir. Kellenin yalnız olarak yenmesinden sonra, takviye olarak çeşitli yemekler ikram edilir. Üzerine tatlı veya meyve verilir. Anabacı ayakta yemeğin yenişini de yönetir. Ekmeği bitenlere ekmek, su isteyenlere su verdirir. Yemek tam bir neşe içinde, birbirlerine laf atmalar şeklinde devam eder.
Yemekten sonra eller yıkanır. Akşama semah kurulmayacaksa eğlenceye geçilir. Kadınlar taklit yaparak, fıkra anlatarak veya eşliğinde türkü söyleyip oyunlar oynayarak hoşça vakit geçirirler. Akşama semah kurulacaksa eğlence faslı olmaz. Herkes evine dağılır. Giderken herkes "Bir yastıkta kocamaları", "Sağ salim doğum yapması" gibi dualar ederler.
Bkz. Cem 7 (1997) 71: 8-10
İsmail Görkem: Doğu ...
Eklenme Tarihi 22 Nisan 2009
![]() |
| Prof. Dr. İsmail Görkem |
I. Giriş
Türk dünyasının pek çok yöresinde görüldüğü gibi, Doğu Karadeniz Bölgesi düğünlerinde de, damat ve gelinin, düğünden bir müddet sonra kız evini ziyaret etmeleri çok yaygın bir gelenektir. Gelin, bu ziyareti yapıncaya kadar kendisini baba evinin bir kızı gibi görmektedir. Kız, enişte ile birlikte baba evinde bir misafir gibi ağırlanıp yolcu edildikten sonra, artık bir anlamda evinin baba evi değil kocasının evi olduğunu da öğrenmiş olacaktır.
Bölgede "yedi", "yedileme", "el öpme" ve "ayak dönmesi" gibi isimler verilen bu gelenek içerisinde, eniştenin temsili olarak ayağından tavana asılması hadisesi de oldukça ilgi çekicidir. Yörede sadece bu gelenek ile ilgili söylenen türküler mevcuttur.
Bildiride; Doğu Karadeniz Bölgesinde halen yaşamaya devam eden bu gelenek ve gelenek dairesinde söylenen türküler sırasıyla değerlendirilecek; daha sonra da söz konusu gelenek, Türkiye ve Türk dünyasındaki benzerleriyle karşılaştırılarak bir sonuca ulaşılmaya gayret edilecektir.
II. Karadeniz Bölgesindeki Uygulamalar
Ahmet Caferoğlu Caferoğlu, Trabzon'un Sürmene ilçesinden yaptığı derlemelerde "Enişdeyi Asma Manisi"ni kaydetmiş, fakat gelenek hakkında bilgi vermemiştir:
"Enişdeyi asdiler
Kuru gülgen dalinden
Kaynanasi pilmiyor
Enişdenin halinden
Bu pizim enişdenin
Kaynanasi yok midur
Kaynanasi yoğusa
Kaynatasi yok midur
Kaynatasi yoğusa
Pi goç [=kot[1]] ceviz yok midur (Hamit Beykos-Sürmene)." (Caferoğlu 1946/1994: 147).
Turgut Günay "Rize-Trabzon Yöresinde Enişteyi Tavana Asma Geleneği" adlı yazısında bu gelenekten bahseder. Günay'ın belirttiğine göre düğünden yedi gün sonra gelin ve damat, kız babasının evini ziyaret eder. Bu ziyarette damadın arkadaşları da bulunur ve toplantı yemekli düzenlenir. Akşam yemeğinden sonra damat, gelinin genç akrabaları tarafından ayaklarından bağlanıp tavan kirişine baş aşağı asılır. Ardından -Caferoğlu'nun derlediği maniye benzer- bir türkü söylenir:
"Enişteyi astiler
Kuri gürgen dalina
Kaynanasi yok midur
Gelsun baksun halina
Helessa, helessa
Aldum bir okka tütün
Koydim oni havana
Eniştenun ayagi
Hemen çıkti tavana
Helessa, helessa
Kızlağaç doruğunda
Kediye bak kediye
Haçan finduk yoğ idi
Ne çağurdun ye diye
Helessa, helessa
Trabzon'un içinde
Güvercinler uçayi
Kaynanasi şaşurmiş
Sanduğu ters açayi
Helessa, helessa
Kaynanasi yoğ isa
Kayuncuği yok midur
Kayuncuği yoğ isa
Balduzcuği yok midur
(Balduzcuği yoğ isa
Cevizcuği yok midur)
Helessa, helessa (Günay 1973: 6560).
Damat ayağından tavana asılırken, kıt'aların sonunda nakarat tarzında hep bir ağızdan "helessa helessa" diye söylenmektedir. Bu tabir gemicilerin ağlarını denizden çekerken söyledikleri sözlerdir. Bu tarz ifadeler "iş türküsü" metinlerinde nakarat tarzında hep bir ağızdan tekrarlanmaktadır. Bu ifadeler, gemicilerin "heyemolaları" gibidir (Boratav 1969: 168).
Yukarıda verilen türkü bir ağızdan söylendikten sonra, kız (gelin) anası, damadı kurtarmak için, damadı asan gençlere çerez sofrası hazırlar. Damadın serbest bırakılması için çakı, çakmak gibi küçük hediyeler de istenebilir.
Yöredeki geleneklerle ilgili yapılmış iki tezde de enişte asma âdetinden bahsedilmiştir: Yılmaz Hakan Çebi'nin tezinde belirttiğine göre, Sürmene'de düğünden yedi gün sonra kızın annesi, damadı ve kızını yemeğe davet eder. Davette misafirlere ikram maksadıyla kayınvalidenin baklava yapmış olması şarttır. Bu geleneğe "yedi" denir. Çebi, söz konusu geleneği şöyle anlatıyor:
"Yemekler yenilip çeşitli eğlenceler yapıldıktan sonra bazı muzipliklerle sıra damadı cezalandırmaya gelir. Ortaya baklava sinisi gelir. Üstü kapalıdır. Çeşitli oyunlar sonucu açılır, kesilmesi istenir. Bıçağın kesmediğini kız tarafından işi yöneten söyler. Sonra oğlan tarafından birisi, cebinden çıkardığı kâğıt para ile bıçağı biler, kesmeye çalışır, kesemez bırakır, tepsiyi çevirir. Bıçak kimin önünde durursa aynı işlemi o yapar. Sonuçta enişte bahşişini verir, baklavayı keser, tepsi kalkar, tabaklara servis yapılır.
Kız tarafından birisi küçük bir eşyayı, damadın cebine koyar. Yitik olduğu ve herkesin aranacağı söylenir. Arama sonunda aranan şey damadın üzerinde çıkar. Damat mahkeme edilir. İdamına karar verilir. Ayağına ip bağlanıp tavana asarlar. Bu arada ilahi çekilir:
Enişteyi astilar
Kuru gürgen daline
Gaynanasi yok mudur
Gelsun baksun halina
Yalissa yalissa
Aldum bir okga tütün
Goydum onu havana
Enişdenin ayağı
Heman çıktı tavana
Yalissa yalissa[2]
Kızlağaç doruğunda
Kediye bak kediye
Haçan finduk yoğudu
Ne çağurdun ye diye
[Yalissa yalissa]
Trabzon'un içinden
Güverçinler uçayi
Gaynanasi şaşurmuş
Sanduği ters açayi
Yalissa yalissa
Gaynanasi yoğusa
Baldızcığı yok mudur
Baldızcığı yoğusa
Ceviz finduk yok mudur
Yalissa yalissa[3]
Gaynananin eyisi
Derun onun guyusu
Oraktan da ağıdır
Sözlerinin doğrusu
[Yalissa yalissa]
Yetiş ganyana yetiş
Enişte dar haldadur
Gaynanasi geliyi
Gaynanasi yoldadur
[Yalissa yalissa]
[Gaynanasi yoldadur]
Finduklar sırtındadır
Arkadaşlar beklesun
Findukları dağıtsın
[Yalissa yalissa]
Ganyana rica eder
Gençleri ağlatmayin
İndurun enişteyi
Beni darıltmayın
Enişteyi astiler
Kuru gürgen dalından
Gaynanasi pilmiyor
Eniştenin halından
Bu bizum enişdenin
Kaynanasi yok mudur
Gaynanasi yoğusa
Gaynatasi yok midur
Gaynatasi yoğusa
Bi kot cevuz yok mudur
Enişdeyi astilar
Kayirani yok mudur
Kayirani yoğısa
Baldızı da yok midur
Balduzi [da] yoğusa
Kurtarani yok midur
He[y] enişte enişte
İşte deyurum işte
Git da gel beni işte
Hoy bana enişte
Eniştemuz yoğisa
Arayani yok midur
Arayani yoğusa
Kaynanasi yok midur
Kaynatasi yok midur
Kaynatasi yoğusa
Hiç kimsesi yok midur
Hiç kimsesi yoğusa
Bir kot finduk yok midur
[=Metin kısmen düzeltilmiştir.]
gibi deyişlerden sonra kaynana bir kot fındık ortaya döker ve damat kurtulur. Geç saatlere kadar eğlendikten sonra evlerine geri dönerler. Yediye giderken bazı yörelerde erkek tarafı koç getirirdi." (Çebi 1993: 100-102).
Alıntıda geçen "ilâhi çekmek" ifadesi, söylenen ezgili sözlere yörede "ilâhî" dendiğini düşündürmektedir. Metin Caferoğlu ve Günay'ın derlediği metinlerle benzeşmektedir. Ayrıca damada uygulanan işlemlerin 'cezalandırma' olarak nitelendirilmesi ve bunun sebebinin açıklanmaması oldukça dikkat çekicidir. Kıt'a sonlarında tekrarlanan "yalissa yalissa" ifadeleri, icra edilen ortak bir "iş"i ve metnin, bu esnada topluca söylenen bir "iş türküsü" olduğunu düşündürmektedir (bk. Boratav 1969: 168).
Fuat Öründü'nün tezinde ise, güveyi ile gelinin bu âdet gereğince çevrelerindeki kişilere küs gibi davrandıkları görülmektedir. Yine Trabzon yöresinden yapılmış olan derlemeye göre küs olan damat yakalanarak bir iple ayağından tavana asılır. Damadın indirilmesi için, kayınbabasıyla ve kaynanasının damadı asanlara hediye vermeyi vaat etmesi gerekmektedir. Ancak damat indirilmeden önce bir büyük horoz getirilerek horoz dövülmek suretiyle bağırtılır. Horoz bağırırken damadın asılı olduğu ip kesilerek damat indirilir. Horoz getirilmezse damadın indirilmesi için gelinle pazarlığa oturulmak zorunda kalınır. Damadı asanlara genellikle hediye olarak fındık ikram edilir. Şu türkü de bu gelenek uygulanırken söylenmektedir:
"Yaylanın çimeninde
Oku atarım oku
Yetiş gaynana yetiş
Enişde yedi boku
Göturun sert tütüni
Vurayim [da] havana
Enişdenın baca[ğı]
Haman aldi tavana" (Öründü 2001: 104).
Verilen bilgiler arasında açıkça belirtilmiyor ama, horoz, tören sonunda damadı tavana asanlara ikram edilecektir. Cinsiyet bakımından, sesinin tizliği ve çok uzaklardan duyulması sebebiyle horoz tercih edilmiş olmalıdır. Damadın ipi kesilince, büyük bir gürültüyle yere düşecektir. Horozun bağırtısı, bu sesin de etrafta duyulmasını önleyecektir.
Ali Çelik'in Çaykara'dan yaptığı derlemelere göreyse, damat yedileme geleneği yani düğünden yedi gün sonra kız evine yapılan ziyarette asılmaktadır. Burada yaşlı kişilerin yediye katılmadıkları özellikle belirtilmiştir. Geleneğe göre kız anası yedi tepsi baklava yapar ve bunlar gelen –genellikle genç– misafirlere ikram edilir; kalanlar ise köydeki komşulara dağıtılır. Damat kayınbabasının elini öper, daha sonra kayınvalidesinin elini öpmeye niyetlenir. Bu sırada damada, orada bulunan gençler çeşitli 'oyun'lar oynarlar. Bu şakaların sonunda ise, damat ayağından tavana asılır (Çelik 2005: 229-231).
A. Mevhibe Coşar'ın Yomra'dan yaptığı derlemelerde de enişte asma geleneğine rastlanmaktadır. Bu gelenek diğer yerlerde olduğu gibi yedi geleneği yani düğünden yedi gün sonra damat ve gelinin kız evine ziyaretine gitmesi geleneğiyle birlikte uygulanmaktadır. Kız evine giden erkek tarafına yemek ikram edilir. Gelen misafirler kız evinden kaşık, çatal çalabilirler. Yemek sonrasında damat ayağından pencere demirine bağlanır ve ayağından asılmış olur. Bu esnada şu türkü söylenir:
"Astılar enişteyi
Pencerenin dalina
Kaynana gel baksana
Eniştenin halina
Ne hayin kaynanasın
Bakmayısın halina
Tavandaki kendirler
Öküzlere bağ olur
Eniştenin yiy(e)ceği
Yağla yumurta olur
[Ne hayin kaynanasın
Bakmayısın halina]
Ha buradan aşağı
Ne havana havana
Eniştenin bacağı
Hemen aldi tavana.
[Ne hayin kaynanasın
Bakmayısın halina]
Haburadan aşağı
Ne tumbulli tumbulli (fundulli)
Süzgeçlen istemezuk
Got gelecek gumulli[4]
[Ne hayin kaynanasın
Bakmayısın halina]"
Akşam yemeğinden ve damat asıldıktan sonra güvey sofrası hazırlanır. Bu sofrada her tabakta farklı bir yemek vardır. Tabaklardan birinde su, birinde ise yumurta kırması bulunur. Tabakların hepsinin üstleri kapalıdır. Damat yumurta kırmasını bulmalıdır ancak tek tercih hakkı vardır. Tercih ettiği tabaktaki yemek yenir ve daha sonra diğer tabaklarda neler olduğuna bu tuzlu, bu tuzsuz, bu yağlı, bu yağsız denilerek bakılır. Böylece yedi geleneği sona ermiş olur." (Akyüzlü 2006).
A. Mevhibe Coşar'ın Trabzon-Çaykara'dan yaptığı bir başka derlemede ise damat yediye çağırılır. Damada türlü şakalar yapılır: Sandalyesine pekmez sürülür, iğne konulur. Diğer yörelerde olduğu gibi damadın ayağına ip geçirerek onu asarlar. Asarken atışmalı türkü söylenir:
"Enişteyi astiler
Kuri gürgen dalina
Yok midur kaynanasi
Biraz gelse yanina"
Kayınvalideden baklava istenir. Baklava getirildikten sonra damat indirilir. Baklavaya saplanan bıçağın kesmediği söylenerek damattan para alınır. Damat ve arkadaşlarına birer silim baklava ikram edilir ve tepsi kaldırılır. Bu sırada kaşık, çatal, çay tabağı gibi şeyler çalınır. Kız evi önlem olarak yedi öncesinde evdeki değerli eşyaları saklar (Tarakçı 2006[5]).
Trabzon'un Yomra ilçesine bağlı Özdil beldesinin internet sitesindeki bilgilere göre "yedi geleneği" şu şekilde uygulanmaktadır:
"Düğünden üç gün, beş gün veya yedi gün sonra kızın anne ve babası, damat ve kızlarını yemeğe çağırırlar. Bu davete damadın yakınları ve komşuları katılır. Giderken damat, yanında eğlence anında tabağa koymak için bozuk para bulundurur. Damat, bu gecede, geleneğe göre, ayakkabılarının saklanacağını bildiği için bu duruma hazırlıklıdır (damat, eski ayakkabılarını giyer). Köylerde herkes birbirini tanıdığı için bazen tüm köy halkı bu geleneğe iştirak eder. Kız evinde yemekler yenip oyunlar oynanarak gecenin geç saatlerine kadar eğlenilir. Kadınlar ve erkekler ayrı ayrı eğlenirler. Kaval eşliğinde horon oynandıktan sonra, sıra damadı asmaya gelir. Damadı ipten kurtarmak için kaynanadan bir miktar fındık istenir. Damadı ipten genelde kaynana kurtarır. Fındık isteme esnasında aşağıdaki maniler söylenir:
Güveğiyi astılar
Odanın tavanına
Gel baksana kaynana
Güveğinin haline
Karayemiş dalına
Gel salına salına
Nerdedir kaynanası
Gelip bakmaz haline
Kapısında tavuklar
Gugillidır gugulli
Süzgeçlen istemezuk
Gotlan gelsun gumullü
Düğün, damadı asma olayı ile son bulur." (http:// www. ozdilbeldesi. com/ content-44. html).
Hikmet Öksüz, Trabzon-Çaykara yöresinde çocukluğunda halen devam eden "yedi yapma" geleneğiyle ilgili şu bilgileri vermiştir: Evlilik sonrası yedi yapılmadan enişte, eğer memleketinden çalışmak, askerlik gibi herhangi bir sebeple memleketten ayrılmışsa, yıllar sonra da olsa, ilk olarak kaynanası evine gidildiğinde yine ona bahçe belletilir, birtakım zor işler yaptırılır. Damat da, bir seferliğine olan bu işleri mutlaka yapar. Şayet damat denilenleri yaparsa o zaman onu tavana asmazlar (Öksüz 2006).
İhsan Topaloğlu, Rize'de eski köy düğünlerinde de damat asma geleneğinin var olduğunu kaydediyor: Damat, düğünden birkaç hafta sonra arkadaşlarıyla kız evine gittiğinde arkadaşları bir fırsatını kollar ve damadı yakalayıp sıkıca bağlar. Şayet damat zorluk çıkarırsa tavana asılır ve birkaç kez vurulur. Bu durumda olan enişte yardım ister. Kaynana damadının neden asıldığını sorar. Damadı asanlar / bağlayanlar kaynanadan baklava, sarma veya başka bir yiyecek ister. İstenen yiyecek getirilmeden enişte serbest bırakılmaz (Topaloğlu 2006: 172-173).
Giresun-Espiye'de ise damat asma geleneği şu şekilde yaşamaktadır:
"Düğün aşamasında kız tarafından bir grup, damat adayını yakınlarının elinden alarak, herhangi bir ağaca ayaklarından asarlar. Kız tarafı adına isteklerini kabul ettirene kadar bu durumu devam ettirirler. Damat tarafından gerekli söz verildikten sonra, aynı grup [tarafından] damat tekrar evine teslim edilir." (http:// www. espiye.bel. tr /html /kultur. html).
* * *
Karadeniz Bölgesindeki uygulamalara genel olarak bakıldığında şunlar görülmektedir:
1. Gelenek, Giresun-Espiye haricindeki yerlerde düğünden genellikle düğünden yedi gün sonra uygulanmaktadır. Bundan dolayı bu âdete bölgede "yedi" veya "yedileme" adı verilmektedir. Espiye'de ise enişte asma geleneği, damada -düğün öncesi- birtakım şartları kabul ettirmek için yapılmaktadır.
2. Yine Espiye haricindeki yerlerde damat asıldıktan sonra bir mani / türkü ile kaynana damadın asıldığı yere çağrılmakta ve ondan, damadı serbest bırakmak için çeşitli hediyeler –fındık, baklava vb. gibi yiyecekler– istenmektedir. Bu istekler orada hazır bulunanlara türkü / mani ile de ifade edilmektedir. Ayrıca kız evi, erkek tarafından gelen misafirleri yemek vererek ağırlamak zorundadır.
3. Misafirlere baklava ikram edilmesi, ilgi çekici uygulamalara sahne olmaktadır. Baklavayı kesen kişi, bıçağın kesmediğini bahane edilerek damattan bahşiş istemektedir. Ayrıca kız evinden çatal, kaşık gibi şeylerin çalınması da görülmektedir.
4. Yedi âdeti uygulamalarında eniştenin tavana asılması ve asılıp indirilirken türkü / mani söylenmesi âdeti -daha ziyade- Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yaşamaya devam etmektedir.
III. Güney Türkmenleri Arasındaki Uygulamalar
H. Zübeyr Koşay, Türkiye'de Türk Düğünleri Üzerine Mukayeseli Malzeme adlı eserinde Ali Rıza Yalgın'ın oğlunun şahit olduğu bir nişan törenine şu şekilde yer vermiştir:
"Nişanlanacak oğlan nişan günü kız evine ayak basarsa, kızın kardeşleri oğlana çadır direkleriyle ve taşlarla temiz bir dayak atarlar. Onun için oğlanın kız evine gitmesi âdet değildir. (…) Oğlan babası, koyunlar [=nişanda kesilecek], deve [=nişanda kullanılacak yiyecek, içecek vs.] ve kadınlarla beraber karşıdan alay halinde gelirken kız tarafından nişanlanacak kızlma beraber bir ağıttır başlar. // Bu ağıdı müteakip kızın kardeşleri oğlanın babasına söğerek oğlan tarafını sapanla taş atarak karşılarlar. Oğlan tarafı galip gelirse nişan yapılır; kız tarafı galip gelince nişan yapılmaz. (Bunun için daima aşiretler bir kız alırken kuvvetli zayıf olanları istermiş). Kavgayı aralıyan olmaz. Kendi kendine ayrılırlar. Kavga bittikten sonra kadınlar yemek hazırlıklarına başlarlar." (Yalgın 1940'tan Koşay 1944: 59-60).
Burada dikkat çeken en önemli husus, Karadeniz bölgesinde düğünden sonra uygulanan damat asma geleneğinin, Çukurova'da -Bolkar Dağlarında, Bozdoğan Yaylasında, Bahşiş Yörükleri arasında- düğün öncesinde uygulanıyor olmasıdır.
Naci Kum, 1947 yılında yöreye yapılan bir derleme-araştırma gezisinde, Adana-Ceyhan'ın Azizli köyünde yerleşmiş Cerit Türkmenlerinin düğün eğlencelerine katılmış ve oradaki tespit etmiştir:
"Cerit düğünlerinde yapılan eğlenceler arasında lâtife olarak (insan asmak) âdeti vardır. Hakem heyeti kurulur.Bu heyet, gelin güveyi tarafının akrabalarını ve yakın dostlarını asarlar. Ve kurtarmak için ceza keserler. Asılan bu cezayı kabul etmeye mecburdur. Yoksa askıdan indirmezler. Bu arada çok ağır cezalar kesilir. Ödemiyene türlü eziyetler yapılır. Meselâ asılan bir adamdan camuz yumurtası isteriz, ceza olarak … derler. Bu camuz yumurtası (rakı ve içki şişeleri)dir." (Kum 1950: 91).
Kum ve Koşay'ın yaptığı derlemeler 1940'lı yıllara aittir. Damat asma geleneğinin günümüzde nasıl yaşatıldığını F. Gülay Mirzaoğlu'nun[6] Adana-Ceyhan'a bağlı İmran ve Azizli köylerinden yaptığı yeni tespitlerde görebiliyoruz:
"Düğün sırasında oğlan evinde, erkekler arasında eğlence yapılırken, davetlilerin ileri gelenlerinden 3-5 kişi kendi aralarında konuşur: "kimi asalım… kimi asalım…? Oğlanın amcasını…., oğlanın dayısını asalım der". Bunlar kendi aralarında konuşur, damadın yakınlarından birini asmaya karar verirler. O sırada ip getirilir ve bir ağaca bağlanır. Tıpkı bir darağacı oluşturulur. Asılacak kişi çağırılır:
'Oğlanın amcası Ali'yi buraya getirin!…'oğlanın dayısı Hüseyin'i de getirin!..' 'Size söyleyeceklerimiz var bize bir sandık sucuk (şeker sucuğu), veya bir koyun getireceksiniz. Eğer o cezayı yerine getirmezsen ipi görüyorsun, buraya asılacaksın!'
Cezayı verenler, damadın yakınlarından genellikle temin edilmesi zor bir hediye isterler. Hediye getirilmezse asarlar. Asılmaya kimse itiraz edemez. Ancak, daima ceza bir şekilde yerine getirilir ve böylece bu kişiler asılmaktan, eziyet edilmekten kurtulurlar. Damadın yakınlarından ya çarşıdan alıp getirilecek bir şey, ya koyun ya da para istenir. İstenen şey, genellikle bir yiyecektir, bazen para, bazen de içkidir. Koyun istenmişse, getirilince kesilir ve kavurma yapılır. Kavurma işini çoğu zaman kadınlar yapar. Kimi zaman da 3-5 tavuk istenir ve aynı şekilde, tavuklar gelir gelmez pişirilir ve misafirlere sunulur.
Asılma işi daima güvey tarafının akrabalarına uygulanır, gelinin akrabalarına asla uygulanmaz. Bununla birlikte, bu gelenek, aynı zamanda Cerit köylerinin kına gecesinde de uygulanır. Damat tarafından gelin evine kına merasimi için gidenler arasından ileri gelenleri kız evi 'asar'. Hatta, eskiden bazı kişiler, 'eziyet ederler', diye kınaya gitmek istemezlerdi. Kız evinin erkekleri, damadın yakınlarından bir çok şey isteyebilir, yerine getirilmezse eziyet edebilirdi. Kız evine kına merasimi için gidilirken, kına davarı (oğlak, koyun) götürülürdü. Buna ilaveten adam asma geleneği ile de erkek tarafı istenenleri (yiyecek, para) temin etmek zorundaydı.
Bugün bu gelenek 'adam asma' şekliyle yaşamıyor. Ancak, yine düğünlerde, misafirlerin damat tarafından yiyecek, içecek bir şeyler istemeleri şeklinde devam ediyor. Mesela, gece yarısı, üç beş kişi 'biz tavuk isteriz', 'bize bir koç kes"' diye tutturur. Bu istek erkek tarafınca mutlaka yerine getirilmelidir. Aksi halde, arada tatsızlık çıkabilir. Bugün daha çok genç erkekler, bu isteklerde bulunurlar. Gelenek, bu şekliyle Cerit köylerinde bugün de yaşamaktadır. İstenen şeyin mutlaka yapılması erkek tarafının itibarı ve düğünün neşeli bir ortamda sürmesi için önemlidir." (H. Mirzaoğlu 2006).
Güney Türkmenleri arasındaki uygulamalara genel olarak bakıldığında şu unsurlar göze çarpmaktadır:
1. Damat asma geleneği düğün sonrasında değil, genellikle düğün esnasında veya düğün öncesindeki dönemde uygulanmaktadır.
2. Damat asılırken söylenen türküye bu yöredeki uygulamalarda rastlanmamıştır.
3. Damada yemek yedirme, baklava ikram etme, damattan bahşiş alma gibi ritüeller de görülmektedir.
4. Mirzaoğlu'nun yaptığı derlemeden anlaşıldığına göre, damattan veya erkek tarafından birinin cezalandırılması sonucu damadın asılıyor olması oldukça ilginçtir. Çebi'nin yaptığı derlemede de damada ceza vermek amacıyla damadın asıldığı belirtilmişti. Her iki uygulamada da damadın neden cezalandırıldığı açıklanmamıştır (bkz. Çebi 1993: 100-102).
IV. Balkanlardaki Uygulamalar
Mehmet Naci Önal'ın Romanya'da yaşayan Dobruca Türkleri arasında yaptığı çalışmada, bu yöredeki "geze" âdetinden bahsediliyor. Türkiye'deki "yedi" veya "yedileme" âdetine oldukça benzeyen bu uygulamaya göre düğünden on beş gün veya bir ay sonra erkek tarafı, kız evine ziyarete gitmekte, ziyaret esnasında çeşitli eğlenceler düzenlenmektedir:
"1) Yemek yerken güveye bir dirgen getirilir, bu dirgenle güveyin dişlerini karıştırması istenir. Güvey bahşiş vererek kurtulur.
2) Çocuğun [damadın] annesine, kuş konmamış dikenli çalılar getirilir, kaynananın buna oturması istenir. Bundan kurtulmak için kaynana bahşiş verir. Ayrıca yemekte güveyin kaşığı alınır, para karşılığı kaşığını [geri] alır. Mısır ve buğday taneleri saydırılır. Bir miktarını sayar, daha sonra bahşiş verip kurtulur. Kırık dökük bir tek[e]rleği güveyin tamir etmesi istenir. 'Ben bunu yaparım' derse cezası verilir; 'al bu parayı başka bir usta yapsın' derse kurtulur. Yemekten sonra, güveyin ayaklarına sopayla vurulur. Bahşiş verirse dayaktan kurtulur." (Önal 1998: 208-209).
Kırklareli ilindeyse, bu âdet şu şekilde yaşatılmaktadır:
"[Düğünden b]ir hafta sonra gelin, damat ve ailesi, gelinin ailesine yemeğe giderler. Buna geziden gelen 'geze' veya 'kız ardı' denir. Bu gezmede yemekler yenir, sohbet edilir, aynı zamanda damatlık yapmanın da gelinlik yapmak kadar zor olduğunun bilinmesi için damada bir tabak içerisinde darı getirilerek sayması istenir. Önüne pösteki getirilerek tüylerinin sayılması ve kedi getirilerek nallanması istenir. En zorlusu da damadın ayaklarından zincirle tavana asılmaya kalkmalarıdır Bunların üstesinden gelemeyeceğini bilen damat, para vererek gençlerden kurtulmaya çalışır. İki üç gün sonra da gelinin ailesi oğlan evine yemeğe gider. Bu ziyaretlerde iki ailenin daha iyi anlaşması, kaynaşması amaçlanır."(http:// www. kirklareli. gov. tr/ 20sosyal/ 2kultur/ 10kultur5a. htm).
Rumeli'nde söz konusu âdetlerin düğün sonrasında yapılıyor olması ve damattan türlü bahanelerle bahşiş alınması, Doğu Karadeniz Bölgesindeki uygulamalarla benzeşmektedir. Fakat damada yapılan eziyetler sırasında söylenen herhangi bir türkü tespit edilememiştir.
V. Kazak ve Başkurtlardaki Uygulamalar
Abdülkadir İnan'ın belirttiğine göre Kazak ve Başkurtlar arasında damat ve onun akrabalarından herhangi birinin kız evini ziyaret etmesi durumunda, bu misafirin evin içine alınmayacağına dair bir gelenek hüküm sürmektedir:
"Kazaklarda (bilhassa Sarı Arka'daki Nayman, Ağrın, Kıpçak ve Alçın boylarında vs.), Ural dağlarının doğusunda yaşıyan Başkurtlarda (Salcuvut, Katay, Barın, Tabın ve Beketin boylarında) güvey, zevcesinin kabilesinden her hangi bir kimseye misafir olarak geldiğinde, çadırın veya evin ancak kapısı yanında oturabileceğine dair gelenek vardır. Başkurtlar 'kiyev örlükten ötmes' (yani 'güvey, tavandaki kiriş hizasından öteye geçemez') derler. Bu geleneğe Kazaklar kesin olarak riayet ediyorlarsa da, Başkurtlar ancak şaka olsun diye söylerler. Başkurtlarda 'kiyevge kül taşıt, atına da otun' diye bir atalar sözü vardır." (İnan 1968a: 339).
Kazaklar arasında 1950'li yıllara kadar ciddi bir şekilde tatbik edilen ve "kiyev örlükten ötmes" atalar sözüyle ifade edilen, güveyin kız evinin oturduğu çadır veya evin tavanındaki kirişten öteye geç/e/meyecek olması, çok eski bir inanışla ilgili olmalıdır. Güney Türkmenlerinde görülen oğlan tarafının nişan veya düğün için kız evine gelmeleri sırasında taşlanmaları da bu eski inancın kalıntısı olmalıdır ( bk.Yalgın 1940'tan Koşay 1944: 59-60). Başkurtlar arasında söylenen atalar sözünden ise, güveye yapılan eziyetler anlaşılmaktadır. Çünkü güveye 'kül', onun atına da 'ot' taşıtılması gerçekten çok zordur. Güveye düğün sonrasında kız evinde yapılan eziyetleri bu atalar sözü çok güzel bir şekilde ifade etmektedir.
Türkçe'de biraz da mizahî anlamda hâlen kullanılan, "Eşeğin yoksa, enişten de mi yok" atalar sözünün de buna işaret ettiği düşünülebilir.
VI. Sonuç
"Rit"ler, insanların bazı simgesel anlamlar yüklemek hususunda anlaştıkları geleneksel uygulamalardır. Düğünler, "kategorik olarak geçiş ritleri içinde" değerlendirilmektedir (Emiroğlu 2003: 244). Nermin Erdentuğ, "Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi Evlenme Görenekleri ve Törenlerinin Etnolojik İncelenmesi" adlı makalesinde, Hint-Avrupa ve Sami kültürlerinde olduğu gibi Türkiye köylerindeki düğün törenlerinin de çok zengin olduğunu ifade etmiştir. Karadeniz'deki düğün öncesindeki törenler ve düğünlerde verilen ziyafetlerin çiftlerin birleşmelerinin ilânı amaçlı olduğunu belirtmiştir. Dünyadaki diğer kültürlerde yemek verilme geleneği sadece düğün esnasında olmaktadır. Erdentuğ aynı makalede düğünlerde uygulana gelen birçok âdetin "eşlere refah, bolluk, saadet sağlamak" amaçlı olduğunu da belirtmektedir (Erdentuğ 1974: 377). Yine aynı makalede sadece damada, sadece geline veya eşlerin her ikisine birden uygulanan dövme, asma, yumruklama, ağlatama gibi eylemlerin çifti "kötü ruhlardan korumak" yani zürriyetine engel olmamak için olduğu ifade edilmiştir (Erdentuğ 1974: 380). Erdentuğ bu gibi uygulamaların yanı sıra düğünlerde bağırma, silâh atma ritüellerinin de bu kapsamda olduğunu söylemiş ve bu uygulamaların "sembolik savaş unsurları" taşıdığını belirtmiştir (Erdentuğ 1974: 382).
Abdülkadir İnan, "bütün Türk düğünlerinde kız ve güvey tarafları arasında, symbolique olarak 'savaş' ve sonra da 'barış' yapıldığını[n] müşahede ve tespit edil[diğini]" kaydetmektedir (İnan 1974: 346). Savaş ve barış sembollerinin "kaos"tan "kozmos"a geçişi temsil ettiği de söylenebilir: Her iki eş de evlenmeden önceki hayatlarını geride bırakıp yeni bir hayata başlamanın telâşı ve karmaşası içerisindedir. Burada karmaşa "kaos"u, yeni hayat yani evlilik ise "kozmos"u işaret etmektedir. Savaşlardan sonra barışın yani huzurun olması, düğün öncesinde uygulanan "sembolik savaş unsurları"ndan sonra iyi, mutlu ve bereketli hayatın başlaması isteğiyle benzetilerek düğünlerde uygulana gelen bir âdete dönüşmüştür.
Türk dünyasında kız ve güvey tarafları arasında 'düğün'lerin önce 'savaş'la başlaması ve daha sonra ise 'barış'la sonuçlanması dikkat çekicidir. Kazaklara ait "kiyev örlükten ötmes" [=Güvey, tavandaki kiriş hizasından öteye geçemez] atalar sözünde geçen "örlük" (kiriş) ifadesi dikkat çekicidir. Çünkü kız evinde damatlar genellikle tavandaki 'kiriş'e asılmaktadır. Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesinde, eniştenin tavana 'sembolik' bir tarzda asılması geleneğinin, türkü / manileri de söylenerek 'şaka' maksatlı olarak olsa da devam ettirilmesinin oldukça önemli olduğu söylenebilir. Çünkü, bu âdet Kazak ve Başkurtlar gibi "ata yurt"ta yaşamaya devam eden Türkler arasında yaşamaya devam ettiği gibi, yer yer "ana yurt"ta yaşayan Türkler arasında da yaşatılmaya devam etmektedir. Bu durum da Türk kültürünün "bütüncül"lüğünü ifade bakımından önemli olsa gerektir.
Kaynakça
Akyüzlü, Saniye (2006). Trabzon-Çaykara Ataköyü 1949 doğumlu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. A. Mevhibe Coşar tarafından, 30 Ocak 2006 tarihinde, Trabzon'da yapılan görüşme notları.
Boratav, Pertev Naili (1969). 100 Soruda Türk Halkedebiyatı, İstanbul: Gerçek Yayınevi.
Caferoğlu, Ahmet (1946/1994). Kuzeydoğu İllerimiz Ağızlarından Derlemeler: Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Yöresi Ağızları [1946], (2. baskı) , Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
Coşar, Asiye Mevhibe (2002). "Trabzon Atma Türkülerinde Söz Dizimi Yapısı", Trabzon ve Çevresi Uluslararası Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu (3-5 Mayıs 2001), (Yay. Hzl: M. K. Arslan- A. M. Coşar- K. Üçüncü), II. cilt: Dil-Edebiyat, Trabzon: T.C. Trabzon Valiliği İl Kültür Müdürlüğü Yay., s. 121-134.
Çebi, Hakan Yılmaz (1993). "Trabzon İli Sürmene İlçesi Halkbilimi (Folklor) Değerleri", (Basılmamış Lisans Tezi), Ankara: Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
Çelik, Ali (1994). "Trabzon, Bakü, Merv, Kızıl-Orda, Jambıl, Gagauz Düğünlerinde Gelin-Güvey Motifi", Millî Folklor, S. 24 (Kış 1994), s. 20-28.
Çelik, Ali (2005). Trabzon Çaykara Halk Kültürü, İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yay.
Emiroğlu, Kudret (2003). "Düğün" md., Antropoji Sözlüğü (Hzl.: K. Emiroğlu- S. Aydın), Ankara: Bilim ve Sanat Yay., s. 243-244.
Erdentuğ, Nermin (1968). "Türkiye'nin Karadeniz Bölgesinde Evlenme Görenekleri ve Törenleri", Antropoloji, S. 4 (1967-1968), s. 27-58.
Erdentuğ, Nermin (1970). "Türkiye'nin Karadeniz Bölgesinde Evlenme Görenekleri ve Törenleri", Antropoloji, S. 5 (1969-1970), s. 231-266.
Erdentuğ, Nermin (1973). "Türkiye'nin Karadeniz Evlenme Görenekleri ve Törenleri", Antropoloji, S. 7 (1972-1973), s. 5-16.
Erdentuğ, Nermin (1974). "Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi Evlenme Görenekleri ve Törenlerinin Etnolojik İncelenmesi", I. Uluslararası Türk Folklor Semineri Bildirileri, Ankara: Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yay., s. 373- 382.
Erdentuğ, Nermin (1997). "Türkiye Türk Toplumlarında Sosyal Görenek, Gelenekler ve Millî Değerler" (1972), Sosyal Âdet ve Gelenekler, s. 15-99.
Günay, Turgut (1973). "Rize-Trabzon Yöresinde Enişteyi Tavana Asma Geleneği", Türk Folklor Araştırmaları, c. XIV, S. 283, s. 6560.
Günay, Turgut (1978). Rize İli Ağızları, Ankara: Kültür Bakanlığı yay.
http:// www. espiye.bel. tr/ html/ kultur. html // 09.05.2006.
http:// www. kirklareli.gov. tr/ 20sosyal/ 2kultur/ 10kultur5a. htm // 06.05.2006.
http:// www. ozdilbeldesi. com/ content-44. html // 09.05.2006
İnan, Abdülkadir (1968a). "Güvey", Makaleler ve İncelemeler, c. I, Ankara: TTK Yay., s. 335-340.
İnan, Abdülkadir (1968b). "Türk Düğünlerinde 'Exogamie' İzleri" [1950], Makaleler ve İncelemeler, c. I, Ankara: TTK Yay., s. 341-349.
Koşay, Hâmit Zübeyr (1944).Türkiye'de Türk Düğünleri Üzerine Mukayeseli Malzeme, Ankara: Maarif Vekilliği Eski Eserler ve Müzeler Umum Müdürlüğü Yay.
Kum, Naci (1950). "Türkmen, Yürük ve Tahtacılar Arasında Tetkikler ve Görüşler-2", Türk Folklor Araştırmaları, c. I, S. 6 (Ocak 1950), s. 90-92.
Mirzaoğlu, Gülay (2002). "Yapısal ve İşlevsel Açıdan Atma Türkü İcrâ Geleneği", Trabzon ve Çevresi Uluslararası Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu (3-5 Mayıs 2001), (Yay. Hzl: M. K. Arslan- A. M. Coşar- K. Üçüncü), II. cilt: Dil-Edebiyat, Trabzon: T.C. Trabzon Valiliği İl Kültür Müdürlüğü Yay., s. 103-120.
Mirzaoğlu, Hasan (2006). Adana-Ceyhan İmran köyü 1939 doğumlu, ortaokul mezunu, aynı köyde ikamet ediyor, çiftçi. Gelenek hakkında bilgi, kızı Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. F. Gülay Mirzaoğlu tarafından 26.02.2006 tarihinde yapılan görüşmeden elde edilmiştir. Görüşme notları F.G.M. arşivindedir.
Öksüz, Hikmet (2006). Trabzon-Çaykara Kabataş köyü, 1949 doğumlu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi (Doç. Dr.). Bildiri sunumundan sonra yapılan sözlü katkı.
Önal, Mehmet Naci (1998). Romanya Dobruca Türkleri ve Mukayeseleriyle Doğum Evlenme ve Ölüm Âdetleri, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
Öründü, Fuat (2001). " Trabzon ve Yöresi Ağızları", (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Trabzon: Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Tarakçı, Remzi (2006): Trabzon-Yomra 1944 doğumlu.Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. A. Mevhibe Coşar tarafından, 10 Ocak 2006 tarihinde, Trabzon'da yapılan görüşme notları.
Topaloğlu, İhsan (2006). Yöresel Folklor Araştırması: Rize'de Eski Köy Düğünleri (Araştırma-İnceleme-Derleme), Rize: Eser Ofset Matbaacılık.
Yalgın, Doğan (1940). "Yürüklerde Nişan Töreni", Görüşler [=Adana Halkevi Mecmuası], S. 29, s. 30.
Notlar
[1] kot: "Altı-sekiz kilo tahıl alan tahtadan yapılmış ölçek." (DS, c. VIII: 2935).
[2] İlk iki dizenin iki kez tekrarlanmaktadır. İlk söyleyişteki iki dize şöyledir: "Aldum bir okga tütün / Vurdim oni havana."
[3] İlk iki dizenin iki kez tekrarlanmaktadır. İlk söyleyişteki iki dize şöyledir: "Gaynanasi yoğusa / Gayinceği yok mudur."
[4] "kumul: Tepeleme doldurulmuş." (DS, c. VIII: 3000).
[5] Bildirinin hazırlanması için katkıda bulunan, Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. A. Mevhibe Coşar'a teşekkürlerimi sunarım.
[6] Bildirinin hazırlanması için katkıda bulunan, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. F. Gülay Mirzaoğlu'na teşekkürlerimi sunarım.
* Türk Ocakları Trabzon Şubesi'nin 16-18 Mayıs 2006 tarihleri arasında düzenlediği "Uluslararası Trabzon ve Çevresi Kültür ve Tarih Sempozyumu"nda sunulan bildiri (basılmamış).
** Prof. Dr. Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Kayseri
- . 231 266. erdenuğ
- 10 ocak2006 tariinde
- 1947 yılında yöreye yapılan bir derleme araştırma gezisinde
- 1949 doğumlu. karadeniz teknik üniversitesi fen edebiyat fakültesi tarih bölümü öğreti üyesi doç dr.. bidiri sunumundsonra yapılan sözlü katkı. önal
- 30 ocak 2006 taihinde
- ?stanbul g?ek yayınevi. caferoğlu
- ?stnbul do?kütüphanesi yay. emiroğlu
- abdülkadir 1968a güvey
- abdülkadir 1968b. türk düğünlerinde exogamie izleri 195
- adana ceyhanın azizli köyünde yerleşmiş cerit türkmenlerinin düğün e?lenclerie katılm?? ve rdaki tept eti cerit düğünlerinde yapılan eğlenceler arasında lâtife olarak insan asmak âdeti vardır. hakem heyeti kurulur.bu heyet
Eklenme Tarihi 24 Şubat 2009
![]() |
| Doç. Dr. Battal Odabaş |
[KanalKultur] - İ.Ü. İletişim Fakültesi'nin uygulama gazetesi 'İletim' Doç. Dr. Battal Odabaş ile söyleşti
Şehre göçen, göçerken de otantikliğini kentin 'tüketiciliğine' kaptıran Hıdrellezi, İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Battal Odabaş ile konuştuk:[*]
- Hıdrellez'in kökeni nedir?
Hıdırellez doğaya müdahale edemeyen insanların, çareyi doğaüstü güçlerde aradığı zamanlardan günümüze kadar gelmiş hava ve suyun kutsanması, bolluk ve bereket beklentisiyle oluşmuş bir ritüeldir. Hıdırellez'le birlikte kış geride kalmakta, doğa uyanmakta ve canlanmaktadır. Yaz gelecektir artık, ekinler yeşerecek, koyunlar kuzulayacak yaşam sürecektir. Zamanla bu inanış Hızır ve İlyas'ın biraraya geldiği gün olarak kutlanmaya başlanmış ve çeşitli varyantları oluşmuştur. Hıdrellez genellikle Doğu toplumlarında özellikle de Türklerde var. Ancak kültürel etkileşimler nedeniyle birçok değişik kültürlerde değişik isimlere bürünmüştür. Mesela Paskalya bunlardan biridir. Anadolu'da Hıdrellez'de yapılan birçok ritüelle Paskalya'ya ait ritüeller benzerlik gösterir. Paskalya'da da oruç vardır, Hızır'da olduğu gibi, renk renk boyanmış yumurtalar bu ritüelin simgesi haline gelmiştir. Bizde de baharın karşılanmasında benzer âdetler var, Ben küçükken Erzincan'da annem Hıdrellez için yumurta haşlardı. Yumurtalar soğan kabuklarıyla birlikte haşlandığında, kırmızı olurlardı. Bizde de oruç tutulurdu. Kültürler bir şekilde birbirlerinden etkilenmiştir.
- Şehirde yeniden canlanan kırsal ritüellerin kimliği nasıldır?
Anadolu'da genellikle Hıdırellez'de birlikte yemekler yapılır, doğaya çıkılır. İnsanlar bolluk ve bereket dilekleriyle ritüelleri yerine getirir. Kente gelen gelenekte bir değişim olması kaçınılmaz, Birbirlerini tanımayan binlerce insanın yemek yapıp, yumurta haşlayıp, biraraya gelip beraber paylaşarak benzer ritüelleri yapması düşünülemez. Belirlenmiş piknik ya da festival alanlarında 'kentleşmiş' ritüeller uygulanır. Kırsalın ev yemekleri 'fastfood'a dönüşür. →
İsmail Görkem: Türk ...
Eklenme Tarihi 02 Şubat 2009
| İsmail Görkem: Türk Folklor Araştırma Tarihinde Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti ve Baha Said Bey'in Yeri |
![]() |
| Prof. Dr., Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü-Kayseri |
[KanalKultur] - Memleketimizde Türk folklor araştırmalarının tarihi ile ilgili olarak bugüne kadar pek çok çalışma yapılmış olmasına rağmen konunun ayrıntılarıyla ortaya konulamamış olduğu bilinen bir gerçektir. Bunda, geçmişe ait folklorla ilgili kaynakların azlığı veya yokluğu, kaynaklara ulaşma güçlükleri gibi hususlar önemli rol oynamış olsa gerektir. Bugün memleketimizde folklor konusunda ulaşılan noktanın ortaya konulması, geçmişte yapılan pek çok çalışmanın gün ışığına çıkarılmasıyla mümkün olacaktır.
Bu makalede Türk folklor araştırmalarının tarihi açısından önemli olduğuna inandığımız Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti ve bu cemiyetin Anadolu'ya 6 Ağustos 1333'te (19 Ağustos 1917) düzenlediği derleme gezisi ile Baha Said Bey'in bu husustaki çalışmalarından söz edilecektir.
Konunun tarihî bir zemine oturtulabilmesi için memleketimizdeki folklor araştırmalarının Tanzimat'ın ilânından gezinin düzenlendiği tarihe kadar olan kısmını kısaca gözden geçirmek faydalı olacaktır.
I. Tanzimat Fermanı'nın İlânından Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti'nin Kuruluşuna Kadar Olan Dönem (3 Kasım 1839- 8 Nisan 1332/21 Nisan 1916)
Türk folklor araştırmalarının –gelişme evreleri bakımından– 1839-1908 yılları arasındaki devresine "Örtülü Devre" adı verilmektedir.[1] Bu devrenin "örtülü" sıfatıyla nitelendirilmesi, "folklor" kavramının bu devrede, gerek kelime ve gerekse bilim dalı olarak açıkça ifade edilmemiş olmasındandır. Aydınlarda görülen bu tavrın sebebi, XIX. yüzyılda folklorun milliyetçilik hareketlerinin ana kaynağı oluşu ile izah edilmektedir. [2] →
Musa Baran: Alevi Kültüründe ...
Eklenme Tarihi 28 Ocak 2009
Alevi kültüründe zengin şiir, müzik ve oyun vardır. Orta Asya'dan, hani Müslüman ya da Alevi olmadan, Şaman törenlerinden tutuverin de Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana dergahlarına, dağ başlarında yaşayan Tahtacıların yüksek tepelerde oluşturdukları açık hava tekkelerine kadar bu havalar çalınıp söylenmekte, oyunlar oynanmaktadır. Sokaklardaki çocuklardan, birbirlerine nergiz-gül veren genç sevgililerden, Tanrı'ya kurban adayıp dilek sunan yol-erkân süren nicelerine kadar, hep bu esintinin yelleri savrulmaktadır. Mutlu ya da kara günlerde, dinsel törenlerde şiir, müzik ve oyunun yeri, Alevi toplumuna atadan kalmıştır, görenekseldir. Üstelik görenekselliği salt Türkmenlerde değil, diğer etnik oluşumlarda da görülmektedir. Çünkü doğal yapıya dayanan bir gereksinmedir.
Şaman (bilici, çalıp söyleyen, oynayan), törenlerde hatta ölü gömme törenlerinde bile halkla birlikte ağlayan-gülen, halka yön veren veren saygın kimsedir.[1] Kaldı ki, daha düne kadar ölüm sırasında para ile ağıtçı kadınlar çağrılıyordu İstanbul'da. Şiirsel, müzikal ağlayıştı onlarınkisi. Alevilerde boyuna ağıtlar edilmektedir. Bazı Tahtacı boylarında ölüyü mezara götürürken at koşturan, yarış niteliğinde oyun çıkaranlar vardı. Mezarlıkta ya da yatırlarda kurban kesip yiyip-içerek, müzik eşliğinde nefesler söyleyen, semahlar oynayan Tahtacılar, boyuna o göreneklerini sürdürüyorlar. İşte tüm bu etkinliklerin bir de Anadolu kökeni vardır. Bin yıllardan beri Anadolu'da süregelen görenekler kuşku yok ki, Türkmenlere de yansımıştır: İnançlar, kurban törenleri, oyunlar, aygıtlar, giysiler ve sevecenlik anlayışı...
Oyunlar, müzik eşliğinde, dans niteliğinde, theatral, sportif ya da gönül eğlendirici olur. Bir de çocuk oyunları vardır ki, onları büyüklerin oyunlarından ayırmak gerekir. Çünkü oyunların beceri, etkileyici nitelikleri yaşa başa göre değişir. Oyunlar, oyuncaklar, hem de çocuklar evrenseldir. Özellikle çocuk oyunları. Çünkü çocuklar art niyet taşımadan nerede, ne zaman olsa, din-dil-milliyet-varlık-yoksulluk-renk bile gözetmeden hemen kaynaşıverir. Yeter ki oyun ortamını bulsunlar. Bu ortamda etken olan en önemli olanak iklim, gereç, bir de kültürdür. Kar düşmeyen yerde kar topu oynanmaz, bilinmez. Kültür, ilkel oyun ya da oyuncakları geliştirir, sportif oyunlara, derken Olimpiyat oyunlarına dönüştürür. Ancak şu bilinmelidir ki, çocuk oyunlarında ritüel etki yoktur. Nedeni de din kurumlarının, özellikle çağımızın büyük dinlerinde böyle bir gereksinme umursanmamıştır. Ancak doğaya ve doğal yapıya dayanan, örneğin Antikçağ Hellen kültüründe çocuk oyunları geliştirilerek olympiadlarda sportif oyunlar olarak, yarışmalar düzenlenerek din kurumlarınca desteklenmiştir. Tapınaklar şiir, müzik, oyun gösterileri düzenleyerek şenlikler oluşturmuş, hatta diğer plastik sanat dallarında bile oldukça etkinliklerde bulunmuştur. Örneğin Delphi'deki Apollon tapınağının korumasında tiyatro, gymnasion, stadion ve odeion (konser yeri) yer almaktadır. Pergamon (Bergama) Asklepios tapınağının çevresinde kitaplık, tiyatro, gymnasion ve sağlık yapıları bulunmaktadır. Ünlü düşünürlerden Efesli Heraklit'in Artemis tapınağının gölgesinde çocuklarla aşık oynadığını bildiriyor eski yazarlar...
Büyük dinlerde oyuna yer verilmemişse de şiire ve müziğe yer verilmiştir; ama çağımızın gelişmiş toplumlarında ya da çağdaş din anlayışında bu gereksinme yerine getirilmektedir artık.
Metin And, oyunlarda genellikle ritüel etken vardır savını ileri sürüyor.[2] Doğrudur, ama çocuk oyunlarında ritüel etken yoktur. Çocuk oyunları önce de belirttiğimiz üzere doğal, kültürel, bir de göreneksel etkenlerin oluşumudur. Yaş, alan, fırsat, zaman ve yeteneklerin etkisi de vardır elbette. Bu arada çocukların bulundukları yaşam düzeyi de daha doğrusu onların yaşam ortamları da oyunlarına yön, yöntem ve çeşnilik kazandırır. Örneğin durmadan kovboy filmleri gören kentli çocuk, kovboyculuk oynar. Oysa dağ başlarında çobanlık yapan yörük çocukları, kovboyculuğu bilmez de çobanlıkla ilgili oyunlar oynar; deve güreşleri, ağaca çıkma yarışları düzenler. Hiç bir çocuk oyunda ritüel görüntü ya da esinti yoktur. Bir de şunu belirtelim, yoksul çocuklar kemik aşıklarla, bey çocukları altın aşıklarla oynar...
Alevilerde çocuk oyunları görenekseldir. Göreneklerine çok düşkün olan Aleviler, nasıl dinsel inançlarını göreneklerine ya da törelerine göre uygulamışlar, sürdürmüşlerse tüm yaşam kavramlarında yer alan varlıklarını da o doğrultuda yürütmüşlerdir. "İl gider töre kalır" deyişleri de zaten bundan ötürüdür. Giysileri, dostluk anlayışları, işleri, ortaklaşa çalışmaları, hepsi görenekseldir. Özellikle kadınlar göreneklerine çok düşkündür. Ne var ki, kendilerinden olmayan iyiliklere, güzelliklere ya da çağdaş gelişimlere de açıktırlar, tutucu değillerdir. Bu nedenle çocukları da genellikle göreneksel oyunları oynar, onları yaşatırlar. Bu konuda yaptığımız araştırmalarda Batı Anadolu'daki Alevi çocuklarıyla Doğu Anadolu'daki Alevi çocuklarının pek çok benzer oyunlarını saptadık. Göreneklerini sürdürmeyen boylarda da o denli göreneksel oyunların unutulduğunu, oynanmaz olduğunu gördük. Görenekleri körelten, yani dumura uğratan en büyük neden kuşku yok ki, dinsel saplantı, dahası da bağnazlıktır. Sonra ulusal özden uzaklaşma, daha doğrusu kopma, bir de parasal ortamdaki yer değiştirmedir, aslını gizlemeye yönelik görgüsüzlüktür. İşte bu saplantılar ya da özden kopmalar yoktur Alevilikte. "Aslını gizleyen haramzadedir" denir.
Çocuk oyunları, ana kucağında başlar. Bebeğin beş duyusunun gelişmesine yönelik oyunlar, örneğin ona renklerle donanmış, seslerle şıngırdayan oyuncaklar gösterilir. Onu sağa sola dönüp gelen gözlerini içtenlikle denetlerler. Daha sonra da beden eğitimi başlar. Örneğin el-kol oyunu. Çocuk, bacaklar üstüne yüzü koyun yatırılır. Sağ eli sol ayağıyla, sol eli sağ ayağıyla sırtında kavuşturulur, el-kol diyerek, bel doğrultusunda birleştirilerek, şöyle bir çöktürülür ve ayak bileklerinden tutarak baş aşağı getirilerek ters yüz edilir. Böylece yüz yüze gelinir ve "de-eee!" denilir. Bebek, bu oyundan sevinç duyar. Heyecanlanır, belki de korkar; ama zamanla alışır, hep öyle oynanmasını ister. Böylesi heyecan veren oyunlardan biri de büyüklerin bir tülbentle gözlerini, sonra da bebeklerin gözlerini kapatıp "de-eee!" demeleriyle oluşturulmuştur. Bebeğin özleminde rahat uyumak vardır; ama ona yoldaşlık eden, ona güvenceyi veren anasını, anasının nennisini bekler. Bu nedenle analar, nenni söylemesini bilmelidir. Özellikle Alevilerde törenseldir bu görenek. Ancak, sözünü ettiğimiz oyunların görenekselliği, belli bir topluma bağlanmaz, evrenseldir.
Bebek oyunlarından, "hoppe, hoppe" oyunu tıpa tıp adı ve oynanışıyla aynıdır. Bu oyun, bebek dizlerin üstüne alınarak ya da kalçalarından tutup havaya kaldırılarak, oynanır. Sonra önüne ses çıkaran bazı gereçler konur ve onlarla oynaması, birbirine vurması, ses çıkartması sağlanır. Bu oyunda çocuk birşeyler yapabilmiş olmanın sevincine varır. Bazan da yatakta onunla gıdıklamaç oynanır. Bebek ayaklanıp da ilk adımına başladığında "Tay Tay" diyerek ona cesaret verilir; denge yeteneği geliştirilir. Denge kurmak çocukluktan başlayarak tüm ömür boyu insanların en önemli yaşam sorunudur. Kişi yürürken, yüzerken, yeyip içerken, konuşurken, dahası da severken bile dengeli olmalıdır. Yoksa yaşamın, sağlığın, toplumsal uyuşunun düzeni bozulur. Çok seversen ayak uca alınırsın, çok gezersen ayvaza sayılırsın, çok konuşursan boşboğaz sanılırsın, iyisi mi kararda kalmak zorundasın...
Çocuklar büyüdükçe sokakla ilişkileri artar, arkadaşlar edinir, onlarla oynamak ister. Sonra da okul çağı başlar ve bilip öğrenmeye, toplumsal ortamda yerini bulmaya çalışır. Artık oyunlar daha önce de söylediğimiz gibi yaşam düzeyine göre değişiklik gösterir. Oyunlar ve oyuncaklar genelde üç bölümde değerlendirilebilir: Gönlü hoş edenler, usu geliştirenler, bedeni eğitenler olarak niteleyebiliriz. Örneğin gıdıklamaç gönlü hoş eder. Kulak, burun, ağız, göz göstermeç oyunu usu geliştirir. El kol oyunu ya da pek çok devingen oyunlar bedeni eğitir...
Alevilerde olsun, Bademler köyünde olsun eski göreneksel oyunlar unutulmuştur artık. Gerçi kum oyunları, boncuk (meşe), koşmaca, gibi bazıları boyuna oynanıyor; ama çobancılık, deve güreşi, deynek oyunları, aşık oyunları oynanmıyor. Onların yerini okulculuk, kovboyculuk, atari ya da diğer endüstriyel oyuncaklar aldı.
Oyunlarda şiirsel tekerlemeler ya da tarafları seçmeler pek çoktur. Antikçağdan bu yana, hem de evrenselliği ile sürüp gitmektedir. Örneğin,
Ena Mena Donsi
Donsi Donsi Savranbonsi
Savranbons Savranbos
Dingili Badem Tos.
Buradaki savranbos, strambos olsa gerek. Bu tekerleme Antikçağdan, eski Hellen'lerden kalmış olabilir.
O-ooo, Maria Maria,
You You You,
Tip tip tip...
Bu da evrensel bir örnektir.
Oyunlarda ya da tekerlemelerde çağdaş oluş da göze geliyor. Örneğin,
Hey dingilda dingilda,
Bir gemi gördüm Samsun'da.
Geminin direkleri, savurun kürekleri.
Eş eşine peş peşine,
Bir kutu şekerine.
Asya, Avrupa, Afrika, Amerika, Antartika.
Avusturalya da bizden,
Uzayda göründü Galaktika.
Baş başa baş başa,
İşte geliyor Kemal Paşa.
Kemal Paşa yorulmuş,
Bir kutu şeker koymuş.
Ya ondadır ya bunda,
Helvacının damında,
Bu ayda olmazsa yirmi üç Nisanda,
Oyun başlıyor Haydaa...!
Oyunlarda da müzikal ya da doğrudan doğruya türkülü olanları da vardır.
Yağ satarım, bal satarım,
Ustam gitti ben satarım.
Alacağına verecevine,
Bir kaşık ayran,
Yarın sabah bayram.
gibi.
"Yalan söylemeç oyunu" bile vardır. Genellikle kış gecelerinde yetişkin çocuklar bir evde toplanır, aralarından lafazan, nüktedan iki oyuncu çıkar, başlarlar yalan söylemeye. Söz gelimi biri:
— Geçenlerde dağ başlarında gezip dolaşırken, öylesine sulu yağmur başladı ki, sanki gök delindi yere ağdı. Ortalık da karardı, ardı arkası kesilmeden gök gürlüyor, şimşekler çakıyordu. Bir ara yıldırım attı, şavkarıverdi. İnanır mısınız 500 çakal saydım,
der. Bu kez karşısındaki oyuncu söze başlar:
— Ben de aldım bizim koca tüylüyü, Çatal Kaya'ya çıktım; ama yürümez oldu. Çekiyorum, çekiyorum yürümüyor. Meğer susuzmuş. Bıraktım kendi başına, uzandı denize su içti...
Birinci oyuncu ona karşı gelir:
— Olmaz öyle şey, ta Çatal Kaya'dan, aşağı yukarı 800 m. yükseklerden nasıl denize uzansın? İyimisin, sen o deveyi biraz düze indir,
der demez ikinci oyuncu da:
— Sen de arkadaş, çakalların sayısını 100'e indir,
der ve gülüşürler.
Gençler, erken çalışmaya başlar; ana-babalarına yardımcı olur. Ancak bayramlarda ya da kış gecelerinde kızlarla oğlanlar bir araya gelir çeşit çeşit oyunlar çıkarır, oynar. Örneğin bayramlarda köy yakınında ulu ağaçlardan birine gider, orada salıncağa binerler. Salıncağa binmiş bir kızı oğlanlardan biri sallar. Daldan dala savrulduğu sırada kız korkar ya da daha da sallanmak istemez:
— Erenler!...
diye bağırır. Ona:
— Sevdiğin kim?
diye sorarlar. O da zaten herkesin bildiği sevdiğinin adını ünler, böylece sevdiği gelir, onu salıncaktan indirir. Oyun böylece sürüp gider. Artık evlenme çağına gelmiş o gençlerin aralarında kaç-göç diye herhangi bir sakınca yoktur. Daha da büyüdükleri zaman bir araya gelip, dem-devran sürer, eğlenir, semah oynar, yakmalar söylerler. Bazan yakmaları karşılıklı kızlarla oğlanlar söyler. Onlara saz, ud, keman gibi çalgılar eşlik eder. Yakmalar, gençler arasında olsun büyüklerde olsun genellikle Karacaoğlan'dan ya da kendi uydurmaları örneklerden olur. Yakma, bir kıta yani dört dizeden oluşur, 6 + 5 = 11 hecelidir. Hep hece, vezniyle uyum gösterir. Arada bir coşanlar olursa, yakmayı üçlerler. Yakma söyleyen, kendisinden sonra söylemesini istediği biri olursa, ona "Vaardı kardaşlık" ya da "Hasan, Hüseyin..." diyerek yol gösterir. Böylece aralarında da oluşturdukları muhabbet geç vakitlere kadar sürer. Yakmalar ezgi niteliğindedir. Ağır ve acıklı söylenir, sitem doludur. Asla oyun havasına çevrilmez. Bazı Alevi toplumlarında bunlara "deyiş", "koşma", "Karacaoğlan" da denir:
Yine dost demeye varmıyo dilim,
Dolanıp kapına gelmeyim gayrı.
Esirgedin benden gonca gülünü,
İzinsiz bağına girmeyim gayrı.
Sabah yıldızı da doğdu ucadan,
Şavkı vurdu pencereden bacadan,
Uykusuz muydun sevdiğim dünkü geceden,
Uyan sunam uyan sabahlar oluyor.
Saçın bölük bölük düşmüş beline,
En kızgın alevler sinmiş tenine
Düştüm boş kağıt gibi yarin eline,
Canı sıkıldıkça karalar beni.
Ayrılık günleri geldi yetişti,
Ağlar gözlerim gülemem gayrı
Ecel geldi dil damağa dolaştı,
Derdime, derman bulamam gayrı.
Efkarlanma deli gönül efkarlanma,
Bademlerin çiçek açtığı zamandır.
Güzelleri gül gül olmuş donanmış,
Çeşme başı kaynaştığı zamandır.
Uzundere'den biri yakma söylemeye başlamış:
— Dooost!, Sürpündüm endim de sarp kayadan,
der demez yanındaki:
— Öyle yakma mı olur be?
deyivermiş. Yakma söyleyen de bırakmış söylemeyi,
— Eyi ya, düşseydim-ölseydim daha mı eyiydi ayı oğlu ayı!...
deyivermiş. Tahtacı fıkralarında özellik taşıyan ayı sözcüğüdür. Özellikle Bademler'de ayının iki anlamı vardır. Biri sevilesidir, biri de sövülesidir. Söyleyiş yumuşaklığı ya da vurgusuyla bunlar ayırt edilebilir.[3]
Dem-devran sürerken, bayramlarda, düğünlerde kıvrak havalar çalıp oynayanlar, zeybek oynayanlar da olur. Özellikle kızlar kış geceleri bir araya gelir, leğen çalarak, kıvrak havalar söyleyerek oynar. Uzak yörelerden, başka toplumlardan onlara has oyunlar öğrenip oynayanlar da vardır.[4] Hani seyrek olsa da sevecenlikle oynar, seyrederler.
Aleviler arasında yetişen ozanların şiirleri, deyişleri, yakmaları ve koşmaları, nefesleri her ne kadar dinsel nitelikte tarikatla ilgiliyse de genelde tüm doğaya, doğal yapıya, insanlık ve yaşam kurallarına, sevecenliğe yöneliktir. Pek çoğu acıklıdır, ezgidir ya da eleştiri kapsamında gerçekçidir; ama gönül dolusu duygusal, hem de uyarıcıdır. Kısacası Aleviliğin felsefesini, düşüncesini açık seçik yansıtmaktadır. Şiir ezgi, eleştiri, daha açıkçası yakınma değildir diyenler olursa, hani şiir güzele karşı duyulan sevecenlik, övgü ve gönül coşkusudur deniyorsa, işte Karacaoğlan o yüceliktedir. Ondaki doğa sevgisi, aşk ve yaşam sevinci şiirin dizelerinde bir bir dillenmektedir...
Alevilikte şiir müziktir, müzikal armoniyle okunur. Sazsız, yalın hiç bir şaire ya da ozana rastlanmaz. Saz yol göstermeden türkü söylenmez. Hani gazel okur gibi dağda bayırda ünlenmez, medet çekilmez. Allah – Muhammed – Ali bile denilmez...
* * *
Semah oynamanın edep-erkânı vardır. Ulu orta her yerde, her zaman semah oynanmaz. Ancak ağırbaşlı ve saygın dem-devran sürerken semah oynanır. Daha önce de belirttiğimiz gibi tarikatın ilgili törenlerde, kurban adaklarında, bayramlarda oluşturulan demlerde gençler ya da ermişlerce kadın-erkek karşılıklı oynanır. Sazandar semah havası çalmaya başladığında kadınlardan (bacılardan) biri, ikisi kalkar, semah oynayacakları eri seçer, önüne diz çöker, sağ elini erin sol omuzuna kor, bir o yandan bir bu yandan şakak şakağa tokuşur yani niyaz eder ve sazandarın sol ilerisinde meydana geçer dar'a durur. Erkek de sazandarın sağ ilerisinde yer alır. Ayakları çıplaktır. Sağ ayaklarının baş parmaklarını sol ayaklarının baş parmakları üstüne koyarak karşılıklı duruşurlar. Nefes, söylenmeye başlayınca[5] bacı erkeğe varır, bir kez daha niyaz eder, yerine geçer ve semah başlar. Havaya göre kollar bir sağa, bir sola salınır, turnalar gibi sanki uçarcasına müziğin ritmiyle karşılıklı oynaşırlar. Semahın bu salınma bölümüne "ağırlama" denir ki, kollardan başka hiç bir hareket yoktur. Bir süre sonra "ağırlama" bölümü biter, "Allah! Allah! Gerçeğin demine Hu!" der sazandar. Kollar dize doğru düşürülür ve sağ elin işaret parmağı dudaklara götürülerek niyaz edilir. Arkasından semahın "yeldirme" bölümü[6] başlar. Oyuncular sazandara dikey olarak müziğe uyup bir ileri bir geri gider gelir, hem de kol hareketleriyle el ele geldikleri olur.
Ardından da "çark" başlar, Sazandara sırt vermeden yani arkalarını dönmeden hem kendi etraflarında, hem de meydan etrafında birbirlerine yüz ve el vererek dönerler. Bu dönüş dünyanın kendi etrafında ve güneşin etrafındaki dönüşünü simgeler.[7] Oysa pek çokları, Aleviler bile semahın Muhammed'den, Ali'den kaldığını söyler; ama hiç bir dayanakları yoktur. Üstelik Araplarda öylesi bir oyun bile yoktur. Şiilerde de semah diye bir şey bilinmez zaten. Ancak, Türkmenistan'da, Azerbaycan'da bazı oyunlarda semahlarda olduğu gibi kol salınmaları yansıyor. Semah, düpedüz Alevilerin eski göreneklerine, inançlarına dayanarak oluşturdukları kendilerine has bir oyundur.
Yine oyuna dönelim:[8] Bu arada, demde bulunan herkes müziğin ritmine uyup şaplak çalarak tempo tutarlar. Sonra yine yeldirme[9] başlar. Ardından çark,[10] (oyuncular çark ederken yine şaplak çalınır), yine yeldirme,[11] bir kez daha çark,[12] (çarklarda üç kez dönülür) ve yine yeldirmeye geçilir. Acap Şah'a giden yollar bu mudur derken hemen bağlantıya geçilir. "Allah Allah Allah, Gerçeğin demine Hu!" diyerek oyun bitirilir. Oyuncular sazandarın ya da mürşidin önünde diz gelir, yere niyaz eder. Yani toprağı öpmüş olurlar. Ardından kutsal içki sunulur. Bacı önce erine doluyu sunar, sonra mürşide, mürebbiye, sazandara ve sıra ile demde bulunan herkese dolu verir, niyazlaşır, bu arada sazandar da nefesin ya da oyunun bağlantısını verir.[13]
Eğlence türü demlerde söylenen yakmalar, koşmalar olduğu gibi semah havaları da vardır. Örneğin Nida Tüfekçi'nin derlediği ve notaya aldığı Karacaoğlan'ın bir koşmasıyla oluşmuş semah havası çok ilginçtir:
Gine dertli iniliyorsun,
Sarı Turnam sinen paralandı mı?
Hiç el değmeden de iniliyorsun,
Yoksa ciğerlerin parelendi mi, parelendi mi?
Yoksa sana düzen mi düzdüler,
Perdelerin tel tel edip üzdüler,
Tellerini sırmadan mı süzdüler,
Allı Turnam telli de Turnam,
Sinen yaralandı mı, Yoksa ciğerlerin parelendi mi?
Havayı ey deli gönül havayı,
Ay doğmadan şavkı vurmuş ovayı,
Türkmen kızı katar etmiş mayayı,
Çekip gider bir gözleri sürmeli,
Hay Hay – Çekip gider bir gözleri sürmeli,
Hay Hay – Çekip gider bir gözleri sürmeli,
Kur(u) kütük yanmayınca tüter mi,
Ak gerdanda çifte benler biter mi?
Vakti gelmeyince bülbül öter mi,
Ötüp gider bir gözleri sürmeli,
Hay hay, hay-Dere Kenarında yeller hurmayı,
Kılavuz ederler telli durnayı
Ak göğsün üstünde ilik düğmeyi,
Çözüp gider bir gözleri sürmeli...
Hay hay-Çözüp gider bir gözleri sürmeli...
Karacaoğlan derki geçti ne fayda,
Bir vefa kalmadı ok ile yayda.
Fethiye'nin Gönlükbaşı köyünde de böylesi, hatta daha da eğlence türünden bir semah havası vardır. Hem de o hava ile çok daha hareketli ve coşkulu semah dönülür. Aslında semah havaları Alevi toplumlarına, yörelere ve köylere göre ayrıcalıklar gösterir. Bu arada tür bakımından ayrılanlar da vardır. Erkân semahı, Turnalar semahı, Kırklar semahı, hatta mengi ya da bengi bile semah türünden olup, benzer döngü ve hareketlerle müzik eşliğinde oynanır.
Sonuç olarak şunu belirtelim ki, Alevilikte dinsel ya da tümüyle yaşamda şiir, müzik, oyun bir olgu olarak vardır. Kökeni de doğaya, doğal yapıdan oluşan göreneksel gelişmelere ve öz birliğine dayanır. Yaşam kurallarının ön gördüğü gereksinmelerdir bunlar. Çağdaş, hem de geleceğe yöneliktir...
Notlar
[1] Dede Korkut Ata Kitabı, Hazırlayan Suat Hızarcı, İstanbul 1958, s. 13 ; Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1926, ss. 78-62.
[2] Bkz. Metin And, Oyun ve Bügü, İstanbul 1974.
[3] Bilindiği üzere ayı, eski Türklerde yani Orta Asya'da tabu idi. 12 takvim yılının biri de "ayı" idi. İslam, tüm eski görenekleri silip süpürmek, kendi inançlarını sokuşturmak için domuz, tavşan ve ayıyı murdar saymıştır. Bizde de aşağı yukarı 150 yıl önceleri Zeynel Dede ayı demeyi yasaklamıştır. Ama halk inadına inadına sanki, bir süre Zeynel Dede'nin yasak ettiği ya da kocaoğlan demiş, şimdi de azıcık kanı ılıyan kimseye ya ayı ya diyerek sevecenlik gösteriyor ya da kızdığı kimseye ya ayı ya diyerek söverek düşmanlık belirtiyor. Bademlerde çevrilen "Susuz Yaz" filmi Berlin'de birincilik ödülü aldığında altın ayı ile karşılık vermişlerdi. Bunu köye muştuladığım zaman, "Adam sende, altın olmazsa pırlanta olsun, ayı değil mi bunun karşılığı, yerinde dursun..." dediler.
[4] Bademler'in aşağı yukarı 50 km. doğusunda, İzmir'in 10 km. güneyinde yine bir Tahtacı köyü var, Uzundere. Oradan "Mamalı" nasılsa Torosların kaşık havasını öğrenmiş, her eğlencede, düğünde onu kaldırır kaşık havası oynatırlarmış. Bir gün Mamalı, Petekli Bibi ile İzmir adliyesine tanıklık yapmaya gitmişler. Mamalı'yı yargıç içeri almış, olup biteni sormuş. Petekli Bibi de kapı önünden dinlermiş. Mamalı'nın söylediklerini yazarken, hani zapta geçirirken daktilo başlamış şakır şukur çalışmaya. Petekli Bibi onu duyar duymaz yanındakine, "Amanıng, Mamalı'yı kaşık havasına mı kaldırdılar ne?" diyerek, telaşlanmış, kendisini de kaldırırlar, oynatırlar diye korkmuş...
[5] Örneğin,
Engini dağlardan bir yol arzettim
Engini dağlardan bir yol arzettim
Acap Şah'a giden yollar bu mudur, yollar bu mudur
Acap Şah'a giden yollar bu mudur, yollar bu mudur
Sarardım soldum da ayvaya döndüm
Sarardım soldum da ayvaya döndüm
Acap Şah'a giden yollar bu mudur, yollar bu mudur
Acap Şah'a giden yollar bu mudur, yollar bu mudur
Merdanesin deli gönül merdane
Merdanesin deli gönül merdane
Ölüp gidiyorum Şah'ın derdine, aman derdine.
Aladağdan Şah'a kazın yurduna
Aladağdan Şah'a kazın yurduna
Acap Şah'a giden yollar bu mudur, yollar bu mudur
Pir Sultan Abdal'ım coşup giderim
Pir Sultan Abdal'ım coşup giderim
Kaynamış kazan gibi taşıp giderim, taşıp giderim.
Taşıp giderim Allah Allah Allah, Gerçeğin demine Hu!
[6]Ay ile yıldızın da yar yar ooof,
Hayaline düşerim
Acap Şah'a giden yollar bu mudur
Acap Şah'a giden yollar bu mudur
[7] Bkz. Sabahattin Eyuboğlu, Pir Sultan Abdal, İstanbul 1995, s. 147; İlhan Cem Erseven, Alevilerde Semah, Ankara 1990, s. 87.
[8]Hünkarım, Beyim aman, Sultanım canım, aman
Dönüver Fidan boylum, Şah Alim Şah, Şah Alim Şah
[9]Sürülerimiz vardı da yar yar off!.... Dolar eksilir
Ala tekelerimiz de dalda asılır
Gırcı boran tuttu yollar kesilir
[10]Hünkarım Beyim aman aman, Sultanım canım,
Dönüver fidan boylum, Şah Alim Şah Şah, Şah Şah Alim
[11]Pir Sultan Abdal'ım coşup giderim
Kaynamış kazan gibi taşıp giderim
Kaynamış kazan gibi taşıp giderim
Ay ile yıldızın hayaline de düşerim
Acap Şah'a giden yollar bu mudur
Acap Şah'a giden yollar bu mudur
[12]Yar medet medet, Medet imanım Şah, Şah Alim Şah!
Şah seven Şah desin
Alim Şaah Şah, Şaah Şah ey!...
[13] Ay ile yıldızın da hayaline düşerim, düşerim, düşerim,
Acap Şaha giden yollar bu mudur, bu mudur.
Nefeste her ne kadar Pir Sultan adı geçiyorsa da görülüyor ki onun nefesinden çok ayrı söylenişi var. Gerçi bu semah oyunu havasını aldığımız "Udcu Murad"ın söyleyişi, hepten ayrı; ama bu ayrılığı, onun müzikal armonisi ya da akılcılığı oluşturuyor. Onun sanat anlayışında, hangi oyun havası olursa olsun oyun bilmeyenleri bile bilir etmek, oynatmak ya da onun yöntemine göre çalmak vardı. O, oyun havasını çalarken kendi yöntemini değil oyuncunun yöntemini kullanırdı.
Diğer Makaleler...
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Ön-Asya kategorisini görüntülemektesiniz










