Şadi Cındık: Ağıt'ın Folklor Dışı İşlevi
Eklenme Tarihi 12 Haziran 2009
Ağıt, sözlük yazarlarımıza göre; ölen kimselerin ardından yakılan türkülerdir. Folkloristlerimize göre biraz daha fazla işlevi vardır ağıtın...
Folklor, her nekadar, Folk ve Lor kelimelerinin içeriği olarak; şimdiki zaman düzleminde geçmiş zamanı yaşatma arzusu ise de, esas itibariyle, geçmişteki gelenek ve göreneklerin zamanımızdakilerden daha sevincel ve daha tutarlı olduğuna parmak basma sanatıdır bence...
Geçmişi yaşatırken ve de yaşarken, somut değerleri öne alıp, soyut kavramlarda gezinmeyen veya gezinemeyen her fikir, her olgu, objektiflik değeri kadar yaptırım arzeden, eni boyu belirlenmiş kaideler olarak çıkar ortaya... «Brutal» tanımlanma korkusu başlar kişide...
Bu bakımdan kişi; kendinden galât bulgulara sahip olsa bile, bunlar üzerinden çevresine tesir edebilme cesaretine cesurca sarılamaz ve kendisini mazide kalmış anonim değerlerin arkasına alarak çıkar ortaya... İşte burada başlar Folklor...
Uluğ Bey'in yıldızların hareketlerini kollayan rasathanesi, bugünkü bilimde bir mana ifade etmemektedir amma, bundan 560 sene evvel, nasıl ve hangi yöntemlerle, yıldızların ölçümünün yapılabilmiş olmasını bilmiş olmak ve bugünkü insanlara aktarabilmek, anlatanla dinleyenler arasındaki tüm farklılıkları bir anda sıfıra indirerek, anlatan lehinde bir çeşit gıpta yaratmaktadır... Folkloristik çalışmalarda da, bu tür bir içgügü; eskiye dönüklüğü daima taze kılmaktadır...
1900 senelerine kadar, Türk Folkloru hakkındaki tüm bilgi ve dayanaklar, masallarımız, ata sözlerimiz ve geleneklerimizdi...
Bugün zaman değişmiş, bir çok bilim adamımız, aramalara girişmiş, başlangıçta ferdi olan bu işlev gün geçtikçe kollektif araştırmalara yönlenmiş bulunmaktadır... Sevindiricidir. Seviniyoruz...
Folklor'un tarih ile, ve de sosyoloji ile, arasındaki sınır sadece yazıdır... Yazı yazmaya çok evvelden başlamış uluslar, sıhhatli bir halk bilimi külliyatına sahip olmuşlardır amma, bizatihi halkın bireyler vasıtasıyla, eskiyi yenide sergileme seyrinden mahrum kalmışlardır.
Biz yazıya çok sonraları başlamış bir ulus olduğumuzdan, geçmişimizi geleneklerimizde yaşata yaşata bizden sonrakilere sunmuşuzdur... Bu bakımdan çok canlı ve çok renkli çeşitlere dayanır Türk Folkloru...
Ağıtı Folklor içinde bir öge olarak görmek yerinde bir davranış olmasına rağmen, geçenlerde bir dostla yaptığım söyleşide de değindiğim gibi, o sadece bir tek öğe değil, o bir çok öğelerin birleşiminden meydana gelmiş bir bütündür geçmişimizde...
«İçine yoğurt doldurularak, her iki ucundan büzülmüş süzme torbası gibidir ağıt... Gözü yaşlıdır, sızlayan yüreklerin ıslaklığını arzeder kurumayan gövdesinde...» demiştim.
İçine dökülen yoğurdu ağır-ağır işler, şekillendirir o torba... Ağıt'ta kişiyi işler ağır ağır...
Kökeni «anmak» mastarına oturur. Çokça ölünün arkasından söylenen methiyeler gibi anlarız onu ilk anlarda amma, ölü henüz evde iken yakılan ağıtların bir başka işlevi vardır töresel içgüdümüzde...
Ölüye hısım ve akraba yakınlığı veya yakın komşuluk bağı bulunan genç kızlarla, yaşı ilerlemiş, dul hanımların bir yarışıdır cenaze ağıtları...
Genç kızların şuur altında, yekdiğeri ile yarışıp, o'nu mathetmek yatar. Ondan veya onlardan daha evvel koca bulmak yatar. Ölü, kaybedilen bir nesnedir. Eğer kişi, kaybettiği bir varlığının ardından, üzüntü duyabiliyorsa ve bu üzüntüsünü, çevreye de kanıtlayabiliyorsa, sahip olduğu nesnenin kıymetini bilme olgunluğuna erişmiş olmaktadır... Bir genç kız için erişilmesi en önde gelen varlık, en önde gelen nesne de, münasibinden bir delikanlıdır... Ölü henüz evde iken yakılan ağıtların ölü ile bir ilgisi olmadığı gibi ağıt ile de bir ilgisi yoktur. Bazı yörelerimizde, meftanın rahatsız olacağı endişesiyle ağlayıp sızlamaya günah bile derler...
Hele hele, çevre yörelerden, yövmiye ile tutulan ağlayıcı kadınların varlığı, ölü sahibinin, ölen kişinin şahsiyetinde, dünyalık propagandası yapması anlamına geleceğinden, hem ayıp hem günah ve hem de gülünen bir olay olmaktadır ağlanarak...
İhtiyar dul kadınların yaktığı ağıtta, genç kızların humaniter arzusu yoktur amma, onlar da demek isterler ki: «Ey ahali, dinleyin de öğrenin beni... Ben de kaybettim en sevgili varlığımı... Hem benim kaybettiğim varlığım, herkesin varlığından daha kıymetli idi... Bakmayın siz şimdi, ben bu denli, avaneden biriyim... Ben de genç idim, ben de güzel idim... Ve hem de güzellerin güzeli bir eş'in sahibi idim...» gibi...
Esas ağıt sonradan başlar, ölenin kişiliğinin, geride kalan küçük çocuklarına, kardeşlerine ve varsa torun yeğen gibi birinci dereceden akrabalarına işlenme işlevidir ağıt...
Seneler boyu devam edenleri vardır. Akraba kızları ve kocakarıları değil de, bizatihi kendi karısı, anası ve bacısı tarafından dile getirilir...
Maniler şeklinde, ninniler şeklinde, uzun kış günlerinin ocakbaşı hikâyeleri şeklinde anlatıma alınır ve özelliği ise, anlatanın muhakkak «ah!» ile göz yaşı döker olmasıdır.
Ağıt, çocuğa; ölen babasının kişiliğini işlemek isteyen annesinin, babaannesinin, görüş-bilgi ve hırsını, baba kişiliğinden daha önce ve daha tesirli olarak işler...
Ağıt, çocuğu; munis - soğukkanlı - tatlı dilli ve becerikli yaptığı gibi, somurtkan - kindar ve hayıf çı olarak da işler.
Karadeniz boylarındaki Kan Davaları, ağıtla beslenir.
Oğul oğul yâr oğul
Sana sözüm var oğul
Baba kanın yerlerde
Kaldır bitsin ar oğul
diyen ana, oğlunun körpe dimağına, babasını vuran kişi ve kişilerin behemhal vurulması gerektiğini sokmaktadır.
Sonra ağıt hep ölen kimseler ardından söylenecek diye de bir olgu ve vurgu yoktur.
Pekâlâ, yaşayan kişiler ardından da ağıt yakılır. Meselâ daha genç yaşında, görünmez bir kazaya uğrayıp sakat kalan genç kız ve delikanlılar için de sızlar yürekler.
Koç gibiydi denir
Kökü sökerdi denir
Örs gibiydi denir
Ayın ondördü gibiydi denir
Herhangi bir sebepten mütevellit, aklî muvazenesini kaybeden kişiler için de:
Şeytandan akıllı
Meleklerden cebbar
Prenslerden kibar dı denir...
Ağıt, bizatihi yaşayan kimselerce, kendi özgeçmişleri için dahi yakılır...
Meselâ : Görele'nin Gülef köyünden, söz ozanı Arif Arslan,
Oğlım oldu gülüm oldu
Evlendirdi elin oldu
Kızım oldu sızım oldu
Emsal ettim kuşum oldu
Uç uç dedim komşum oldu
derken, çoluk - çocuğu için geçmişteki ecirlerini dile getirmektedir...
Ve gene aynı ozan, istikbal için de ağıt yakmaktadır. Oğluna seslenmektedir :
Oğul oğul dinle beni
Sen gemizsen ben yelkeni
Alma garının dulunu
Görme parasını pulunu
Tarlayı düz al oğul
Garıyı gız al oğul
ve devamla:
Şu dünyaya geldim geleli
Koymadım başıma bir taç
Ne eyriden tok gördüm
Ne doğrudan bir tek aç
diyerek, ağıt'ı tavsiye ve tenvir işlevi olarak kullanmaktadır...
Netice de, ağıt'ı Folklor'un en güçlü ve çok yanlı bir öge'si olarak, köy düğünlerinde «damat ortaya gelmesi» gibi ortaya getirip, traş sandalyesine oturtarak güzelleştirip, tek cümleyle bilimci Folkloristlere teslim etmek istersek diyebiliriz ki:
Ağıt, aidiyeti içinde bulunduğu tekmil Folklorik kuramları Sosyoloji içine bina ettiğinden, sözlük yazarlarımızın dediği gibi, ölü arkasından söylenen türküler değildir sade... Ölü arkasından, ölünün evinde yani cenaze günü söylenen sözler, olsa olsa, Mr. Freud ve Mr. Blüher'in de dedikleri gibi, şuur altındaki cinsel kaynaşımın, kollektif yaşantıya aşkettiği sitemkâr şamarıdır...
Bkz. Halay 4 (1983) 30: 17-18
Sedat Veyis Örnek: Türk ...
Eklenme Tarihi 12 Haziran 2009
|
Prof. Dr. Sedat Veyis Örnek |
Bilindiği gibi folklor terimi ilkin 1846 yılında W. J. Thomas tarafından İngiltere'de ortaya atılmıştır. Sözcüğün kökeni folk (=halk) ve lore(=bilim)'den gelmektedir; anlamı da halkbilimi demektir[1]. Anglo-Sakson ülkeleriyle Fransa'da "Folklore", Alman dili konuşan ülkelerde de "Volkskunde" adını alan bu bilim dalı uzun süreden beri Batı üniversitelerinde ders olarak okutulmaktadır. Dilimize de folklor olarak geçen bu terim, bir zamanlar, Türkçe karşılığı olan "Halkbilgisi" ve "Halkbilimi" biçiminde kullanılmış, fakat sonraları "Folklor" olarak yaygınlık kazanmıştır.
Türk Halkbiliminin Kısa Geçmişi ve Bugünkü Durumu
Daha önceki dağınık çalışmalar bir yana bırakılırsa, Türk halkbilimiyle ilgili araştırmaları amaçlayan ilk örgüt 1927 yılında "Türk Halkbilgisi Derneği" adiyle Ankara'da kurulmuştur. Bu örgütün yayın organları olarak da ancak bir sayı çıkan Halkbilgisi Mecmuası ile on yılı aşkın bir süreyle yayımlanan Halkbilgisi Haberleri dergisini görüyoruz [2]. Bu derginin, halk yaşamının çeşitli yanlarını kapsayan derleme ve incelemeleriyle Türk halkbilimine önemli katkıda bulunduğunu belirtmek gerekir.
Halkevlerinin yurt yüzeyine yayılması ve çeşitli alanlardaki uğraşıları yanı sıra, bu evlerce yayımlanan dergilerin sayfalarının çoğunu bölgesel ve yöresel halk yaşamına ilişkin konulara ayırması, bugün artık çoğunun kaybolmaya yüz tuttuğu zengin folklor verilerinin saptanması bakımından önemli rol oynamıştır. Halkevlerinin kapatılması sonucu bu dergilerin yayımlanmaları da sona ermiş, böylece yöresel derlemeler de - çoğu zaman sistemsiz ve gelişigüzel de olsa - büyük ölçüde duraklamıştır.
1949 yılından bu yana sayın İhsan Hınçer'in üstün bir çabayla çıkardığı Türk Folklor Araştırmaları dergisi bu alandaki boşluğu elden geldiğince doldurmaya çalışmakta, yirmi yılı aşkın bir süreden beri Türk halkbilimine yararlı olmaktadır. 1956 yılında yayımlanmaya başlayan Türk Etnografya Dergisi de yayımını sürdürmektedir. Son birkaç yıldan beri Robert Kolej (şimdiki Boğaziçi Üniversitesi) öğrencilerinin aylık Folklora Doğru, Türk Folklor Kurumunun üç ayda bir yayımladığı Folklor dergilerini de saymak gerekir. Bunların dışında, ülkemizde, doğrudan doğruya halkbilimini konu edinen dergiler yoktur; ancak çeşitli dergiler, sayfalarında zaman zaman halkbilimiyle ilgili derleme ve incelemelere yer vermektedirler. 1966 yılında kurulan "Millî Folklor Enstitüsü" ise henüz bir dergi yayımına geçmemiştir.
Maddî kültür ürünlerini, yani etnografik malzemeyi toplayıp, sistemli bir biçimde sergileyen, konunun meraklılarına ve araştırıcılara açık tutan Ankara'daki "Etnografya Müzesi"nin dışında, bu önemli görevi iş edinen başka bir ciddî kuruluş yoktur. Ancak sayısı üçü beşi geçmeyen kimi büyük kentlerimizdeki müzelerimiz bir iki köşesini etnografik gereçlere ayırmışlardır. Anadolu kentlerindeki müzelerdeyse, birçok değerli gereç, sistemli bir sınıflamadan uzak, gelişigüzel serpiştirilmiştir. Yalnız geçtiğimiz yıl, "Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü", bünyesinde etnologlara da yer vererek, yöresel etnografik gereçlerin toplanması, sınıflandırılması ve korunması konusunda bu elemanlardan da yararlanmaya başlamıştır.
Ankara Üniversitesinde, 1938-48 yılları arasında halk edebiyatıyle, başlayan öğretim, tam bir folklor kürsüsüne dönüşmeden ders programından kaldırılmıştır. Bugün aynı Üniversitenin Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Etnoloji Kürsüsünde 1960 yılından bu yana "Türkiye Folkloru" ile ilgili dersler verilmekte, etnolojik ve folklorik incelemeler, araştırmalar yapılarak yayımlanmaktadır. Fakültenin Türkoloji Enstitüsünde de son bir yıldan beri halk edebiyatı dersi okutulmaktadır. İstanbul, Erzurum Atatürk ve Boğaziçi Üniversitelerinde de daha çok halk edebiyatına yönelik derslere ve araştırmalara yer verilmektedir. Fakat Türkiye'nin hiç bir üniversitesinde bağımsız bir halkbilimi kürsüsü henüz kurulamamıştır. Bu durum, üniversitelerimiz adına büyük bir eksikliktir ve bu eksikliğin en kısa zamanda giderilmesinde öz kültürümüz adına büyük yararlar vardır.
Halkbilimi Nedir, Ne Değildir?
Türkiye'de halkbilimi, konuyu ciddiyetle ve bilimsel yöntemlerle ele alan, işleyen beş on kişinin dışında genellikle amatörlerin uğraşı ve heves alanı olmuştur. Gerçi 1920'lerden sonra bir avuç ülkücü ve yetenekli folklorcu yurdun dört bir yanından halk yaşamıyle ilgili verileri derleyip bunları yayımlamış, işin önemini sorumlulara anlatmaya çalışmış, sınırlı olanaklarıyle dağ bayır, köy kasaba dolaşarak bugün bize kaynaklık eden gerçekten değerli "malzeme" bırakmışlarsa da; bu tür çalışmalar ciddî bir merkezden yürütülmediği ve o zamanki folklorcuların maddî olanaklardan, modern araç gereçlerden yoksun olmaları nedeniyle hiç bir zaman yeterli bir düzeye ulaşamamıştır. Öte yandan, ülkemizde halkbilimiyle uğraşanlar nedense çoğu zaman küçümsenmiş, bunların yaptıkları işe ikinci, üçüncü derecede önem verilmiştir. Bizde folklor, belirli bir azınlığın dışında, hâlâ halk oyunlarından ve halk türkülerinden oluşan bir gösteri dalı olarak anlaşılmaktadır.
Oysa folklor, yani halkbilimi bir ülkenin ya da belirli bir bölge halkının özgün kültür ürünlerinin tümünü kapsayan; bunları kendine özgü yöntemleriyle derleyen, çözümleyen, yorumlayan ve bir bileşime vardırmayı amaçlayan bilim dalıdır. Halk hekimliğini, halk botaniğini, halk meteorolojisini, halk edebiyatını, halk müziğini, halk oyunlarını, geleneksel tiyatroyu, halk sanatlarını, halk inanmalarını, giyim-kuşamı, geleneği, göreneği, töreleri; doğum, evlenme ve ölüm gibi yaşamın önemli geçiş dönemleriyle ilgili gelenekleri, pratikleri, töreleri; çocuk oyunlarını, yerel dernekleri ve dayanışma örgütlerini, buralara girme törenlerini ve kurallarını; ekim, ürün alma, bolluk ve yağmur duası gibi tarımla ilgili törenlerle bu saydıklarımıza ekleyeceğimiz daha nice konuyu içine alan ve inceleyip araştıran bir bilim dalıdır. Bu bilim, hem kendi içinde uzmanlık alanlarına (örneğin din halkbilimi, müzik halkbilimi, hukuk halkbilimi vb.) ayrılmak, hem de öteki bilim dallarıyle işbirliği yapmak zorundadır. Halkbilimi, özellikle etnoloji, sosyoloji, psikoloji, sosyal ve kültürel antropoloji, edebiyat, dinbilimi, sanat tarihi, tarih, coğrafya, tıp vb. bilimlerle, gerektiğinde de bunların yöntem ve bulgularından yararlanır; sırası düştükçe başka ülkelerin folklorik verileriyle kendininkiler arasında koşutluklar kurar, karşılaştırmalar yapar, bunların kökenlerine inmeğe çalışır, yerellikten ve ulusallıktan evrenselliğe geçerek insanlığın ortak kültürüne katkıda bulunmayı amaçlar.
Türk insanının yaşama biçimini, belirli olaylar ve durumlar karşısındaki tavrını, dünyayı algılayışını saptamada; deyim uygun düşerse, eksiksiz bir "Türk insanı tipi" çizmede halkbiliminin rolü ve önemi birinci derecededir. Halkı bulunduğu geleneksel çizgiden daha ileri bir çizgiye eriştirme çabasında; halkı oluşturan insan hamurunun mayasını ve geçmişini çözümlemede; bir ucuyle geçmişi, bir ucuyle de zamanımızı ören gelenekler zincirini saptamada; bu zincirin köstekleyici ya da destekleyici halkalarını belirlemede; kültürümüzün atardamarlarını yakalayarak bunlardan özgün ve çağdaş yaratmalar ortaya koymada halkbilimin ne denli gerekli olduğu apaçık ortadadır.
İşin gerçeği bu iken, daha önce de sözünü ettiğimiz gibi folkloru sadece yerel halk oyunları ve türküleri olarak kabul etmek son yıllarda o denli yanlış anlamalara yol açmış ve folklor terimi bilimsel anlamından o denli uzaklaştırılarak kullanılmaya başlanmıştır ki, gazinocular bile piyasa türkücülerini "folklör yıldızı!" - hiç değilse folklor deseler - olarak tanıtmaya başlamışlardır. Bu yıldızlar(!) ve garip giysileri, yadırgatıcı, itici davranışlarıyle nice yerden bitme müzik toplulukları adlarının başına birer "folklor" ya da "folk" şapkası oturtarak, sözüm ona, "Türk folkloru"nu yayma çabasına girişmektedirler. Halk oyunlarının amatör oyuncuları, "folklor yapıyoruz" gibi ne yaptıkları işe, ne de Türkçeye uygun düşen deyimler kullanmaktadırlar. Ülkemizdeki hemen hemen her alanda görülen kavram kargaşası göz önünde bulundurulursa, bu duruma pek de şaşmamak gerekir.
Folklor teriminin asıl anlamını yitirerek bilim dışı alanlara ve gösterilere kayması sadece bizde değil, yabancı ülkelerde de görülmektedir. Örneğin Fransa'da bu durum göz önünde bulundurularak folklor yerine "Fransız Etnolojisi[3]"; Almanca konuşulan ülkelerde bu endişenin yanı sıra çağdaş toplumsal gelişmeleri de hesaba katarak "Volkskunde" yerine "Bölgesel Etnoloji", "Avrupa Etnolojisi[4]" gibi adlar kullanma eğilimleri belirmektedir. Bizde de, yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız bilim dışı kullanışları ve anlam sapmalarını önlemek için folklor yerine, bir zamanlar olduğu gibi "Halkbilimi[5]" ya da "Türkiye Etnolojisi" adının kullanılmasının doğru olacağı kanısındayız.
"Millî Folklor Enstitüsü" Ne Yapar?
Halkbilimine sadece üniversitelerde bir bilim ve öğrenim dalı olarak yer vermekle soruna köklü bir çözüm yolu getirmiş olmayız. Üniversitelerin halkbilimi kürsülerini bitirecek olanlara çalışma alanları ve olanakları bulmak gerekir. Bu konuda devlete büyük iş düşmektedir. Millî Eğitim, Turizm ve Tanıtma, Köy İşleri ve Dışişleri Bakanlıklarının da bünyelerinde halkbilimcilere ve etnologlara yer vermeleri, bunlardan araştırıcı olarak yararlanmaları yerinde olur. Yoksa turistik amaçlarla yurt dışına gönderilen halk oyunları ekiplerinin gösterileriyle yetinmek, işin sadece gösteri yanını ilgilendirmekten öteye geçemez. Sorunun çok daha geniş planda ele alınması, örgütlenmesi, bir merkeze bağlanması, yeterli uzman ve araştırıcı kadrosuyle maddî olanaklar bakımından da desteklenmesi zorunludur.
Bu amaçla 1966 yılında Millî Eğitim Bakanlığı Kültür Müsteşarlığına bağlı ve Bakanlık onayıyle bir "Millî Folklor Enstitüsü" kurulmuştur. Ancak Enstitünün Devlet Planlama'dan geçen kuruluş kanunu tasarısı hâlâ Maliye Bakanlığında beklemektedir.
"Millî Folklor Enstitüsü" kurulduğundan bu yana üç bin cilde yakın kitabı içeren bir kitaplık kurmuş, sayısı beşi geçmeyen yayın yapmış, bir iki anket düzenlemiş, geçtiğimiz temmuz ayı içerisinde de derleyici yetiştirmek amacıyle bir kurs düzenlemiştir.
Bünyesinde etnologlara da yer veren Enstitü bir aralık canlılık göstermişse de, ne yazık ki bunu sürdürememiştir. Bugün bir müdür yardımcısı, bir araştırmacı ve iki memurdan oluşan kadrosuyle kaderine terkedilmiş durumdadır. Esasen hâlâ kuruluş kanunu çıkmayan, eli kolu bağlı, yeterli sayıda uzman, araştırıcı, araç gereç ve maddî olanaktan yoksun olan böyle bir gölge kuruluştan da başka şeyler beklemek fazla iyimserlik olur.
12 Mart'tan sonra kurulan hükümetin bünyesinde yer alan Kültür Bakanlığına bağlanan bu Enstitü, Kültür Bakanı sayın Talât S. Halman'ın olumlu bir girişimle toplamış olduğu "Türk Folkloru Danışma Kurulu" ile varlığını duyuracak gibi olmuş, ancak toplantıya katılanların çoğunun, sorunu sadece bir iki konuya - her zaman olduğu gibi halk müziği ve halk oyunlarına - sıkıştırmaları ve kişisel tartışmalara dönüştürmeleri sonucu toplantıdan beklenen yarar yeterince sağlanamamıştır; bununla beraber bu toplantıda halkbilimini ve "Millî Folklor Enstitüsü"nü ilgilendiren çözüm yolları önerilmiş, çeşitli dilekler öne sürülmüştür [6]. İkinci kez toplanmak kararıyle çalışmalarını sona erdiren kurul, Kültür Bakanlığının kaldırılması sonucu bir daha bir araya gelememiştir.
Türk Halkbilimi İçin Neler Yapılabilir?
Türk halkbilimini başka ülkelerdeki düzeye çıkarmak; şimdiye kadar yapılmış olan çalışma ve derlemeleri değerlendirmek; bundan böyle sistemli bir araştırma planı hazırlamak ve ülkemizin koşullarına uygun, tamamen bize özgü bir halkbilimi politikası izlemek için ilk ağızda ve ivedilikle şunlar yapılabilir:
1. Üniversitelerimizin konuyla ilgili fakültelerinde Türk halkbilimini araştıracak, öğretecek ve yayımlar yapacak birer halkbilimi kürsüsü ya da bölümü kurmak; bu kürsüleri bitirenleri 2. maddedeki okullara öğretmen olarak atamak.
2. Üniversitelerimizin idareci yetiştiren fakültelerine, ortaöğretim kurumlarına, özellikle öğretmen okullarıyle askerî okulların ders programlarına halkbilimi ve etnoloji dersleri koymak; buraları bitiren idarecileri, öğretmenleri ve subayları yurdumuzun folklorik, etnolojik, sosyolojik ve kültürel özelliklerine ilişkin bilgilerle donatarak, bunları görevleri sırasında karşılaşacakları ve temelinde bizim insanımıza özgü geleneksel ve töresel kök nedenlerin yattığı sorunları olumlu bir biçimde çözülebilecek düzeye kavuşturmak; böylece idareciyle iş sahibi, öğretmenle öğrenci ve öğrenci velisi (özellikle taşra ve köy okullarında) arasındaki ters düşmeleri elden geldiğince önlemek.
3. Üniversitelerimizin halkbilimi ve halkbilimini bütünleyen yardımcı disiplinlerinde öğrenim yapmış planlarını radyo, televizyon gibi yayın organlarıyle, tiyatro ve sinema gibi gösteri alanlarında; Millî Eğitim, Turizm ve Tanıtma, Köy İşleri Bakanlıklarıyle Halkevleri, Halk Eğitim Merkezleri gibi sosyal ve kültürel kuruluşlarda uzman, danışman ve araştırıcı olarak görevlendirmek.
4. Söz konusu kürsüleri üstün başarıyle bitirenleri "Millî Folklor Enstitüsü"nde araştırıcı olarak kullanmak.
5. "Millî Folklor Enstitüsü"nü Batıdaki örneklerine uygun olarak yeni baştan düzenlemek; her çeşit modern araç gereçlerle donatmak; biri idarî işleri düzenleyen, öteki salt derleme, inceleme, araştırma yapan, yani bilimsel çalışmaları yönetecek olan iki bölüme ayırmak; gerek Enstitünün yeni baştan kuruluşunda, gerekse kuruluşundan sonra sürekli olarak görev alacak ve bilimsel çalışmaları planlayacak, düzenleyecek bir "Danışma Kurulu" kurmak; bu kurulu oluşturan üyeleri üniversitelerimizin konuyle ilgili öğretim üyeleri ve yardımcılarıyle üniversite dışından olup da bilimsel yayınlarıyle tanınmış halkbilimcilerinden seçmek. (Kurul üyeleri belli bir süreden sonra yeniden seçilebilmelidir. Başka üyelerin de görev alabileceği ya da atanabileceği bir yönetmelik hazırlayarak, "Danışma Kurulu Üyeliği" seçimlerini ve atamalarını bir esasa bağlamak yararlı olur.)
6. "Millî Folklor Enstitüsü"nce ülkemizin koşullarını göz önünde bulundurarak ve tamamen halkbilimi disiplininin gerektirdiği bilimselliği esas alan geniş kapsamlı bir "Türk Halkbilimi Verilerini Derleme Kılavuzu" hazırlayarak yurt çapında yoğun bir derleme işine girişmek; bu iş için Enstitünün araştırıcılarından, derlemecilerinden, bu amaçla kurslardan geçirilmiş öğretmenlerden, Halk Eğitimi Merkezlerindeki uzmanlardan, çeşitli illerdeki kültür derneklerinin üyelerinden ve gönüllü derleyicilerden yararlanmak.
7. Derlenen verileri sistemli bir biçimde konularına ve önemlerine göre fişleyerek arşivlemek; bunların değerlendirilmesini, işlenmesini, çözümlemesini ve bir bileşime kavuşturulmasını her konunun uzmanına bırakmak.
8. Halkbilimi verilerinin coğrafî dağılışlarını saptayacak "Halkbilimi Atlasları" hazırlamak; bu işi gerçekleştirmek için gerekli araç gereci sağlamak ve teknik elemanları yetiştirmek.
9. Yılda iki ya da üç sayı olarak yayımlanacak, bilimsel niteliği ağır basan bir dergi çıkarmak; tez elden büyük bir "Türk Halkbilimi Sözlüğü" hazırlatmak; I. cildi yayımlanmış olan Türk Folklor ve Etnografya Bibliyografyası'nı sürdürmek; Türk kültürünün klasik kaynaklarını Türkçeye çevirtmek ya da sade bir dille yeni baskılarını yapmak ve halkbiliminin ana konularını kapsayan yeni yayınlarda bulunmak.
10. Dört yılda bir kez "Uluslararası Türk Halkbilimi Kongresi" düzenleyerek bu alandaki araştırmaların sonuçlarını yabancı bilim dünyasına sunmak; kültürel etkileşimin alanlarını saptamak ve evrensel kültüre katkıda bulunmak.
11. Yurdumuzun çeşitli yerlerinde, bölgesel kültür öğelerini toplayan, koruyan ve sergileyecek olan yeni müzeler açmak; kırsal ve kentsel hayatın tipik özelliklerini maddî belgeleriyle yansıtacak olan birkaç "Açık Hava Müzesi" kurmak.
Sonuç
Türk halkbilimi yukarıda belirtmeye çalıştığımız nedenlerle şimdiye kadar belirli bir sistemden uzak, dağınık, çoğu zaman meslekî dayanışmadan yoksun, sınırlı ve yetersiz bir düzeyde kalmıştır. Devletin halkbilimine yeteri kadar ilgi göstermemesi; halkbilimiyle uğraşanların bu işi çoğu kez ülkücü bir tutumla ve her türlü maddî olanak ve destekten yoksun kişisel çabalarla yürütmeye çalışmış olmaları; üniversitelerimizde bugüne kadar bağımsız halkbilimi kürsülerinin kurulmaması, içinde bulunduğumuz çıkmazı ve kısırlığı doğurmuştur diyebiliriz.
Şunun iyice bilinmesi gerekir ki, folklor büyük bir çoğunluğun sandığı gibi sadece halk oyunlarını, halk türkülerini ya da örneğin masalları ele alan bir bilim dalı olmayıp; halk yaşamının bütününü kapsayan ve temelinde o halkı oluşturan insanların ortak davranış kalıplarını, belirli olaylar ve durumlar karşısındaki tavırlarını, dünyaya ve evrene bakış açılarını; geleneksel ve günlük yaşamı düzenleyen, zenginleştiren, renklendiren nice çaba, yaratı, töre ve kurumlaşmayı incelemeye araştırmaya çalışan bir bilim dalıdır.
Halkbiliminin ya da onun uzmanlık alanlarının ülkemizdeki durumunu, yerini ve önemini zaman zaman konu edinen; bu alanda yeni girişimlerin gerekli olduğunu belirten; ortalığı boş bulan ve sayıları gittikçe artan "folklor yağmacılarının çapulunu önlemenin zorunlu olduğuna değinen halkbilimcilerimizin ve yazarlarımızın uyarmaları da, ne yazık ki sorumlu yerlerdeki kişileri harekete geçirmeye yetmemektedir[7].
Sanayileşmenin öngününde bulunan ülkemizdeki toplumsal çalkantı ve değişme süreçleri zamanla kaybolan halkbilimi ürünlerinin yok oluşlarını daha da hızlandıracaktır. Bir benzetme gerekirse, tarım alanındaki erozyon, halkbilimi için de söz konusudur. Hiç değilse var olanı, özgünlüğünü hâlâ koruyanı, zamanın ve içine girdiğimiz sanayileşme döneminin keskin dişli çarkından kurtarmalıyız. Halkın yaratı, beğeni hasadını devşirmek için bu son fırsattır. Unutmamak gerekir ki, folklorik ürünlerin ve kurumların da bir dayanma güçleri vardır; tıpkı canlı varlıklar gibi onlar da doğarlar, yaşarlar ve ölürler.
Çağdaş ve özgün kültürel yaratmaları ancak eski kültürel verilerle temellendirmek; onlardan seçmeler ve arıtmalar yapmak, yeni bileşimlerin potasında eritmek suretiyle elde etmek mümkündür. Onun içindir ki, halkımızın özgün kültürüne dört elle sarılmamız gerekir. Yoksa meydanı iyiden iyiye "folklor yaptığını sanan"lara bırakırız ki, bu da ucun ucun yozlaşmaya yüz tutmuş olan kültürümüzü giderek daha da yozlaştırır.
[1] Örnek, S. V.: Etnoloji Sözlüğü, s. 88, Ankara 1971.
[2] Boratav, P. N.: 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, s. 6, İstanbul 1969.
[3] Boratav, P. N.: A.g.e., s. 11.
[4] DGV Informationen, Nr. 79, 80, Münster, Mainz 1970-71.
[5] Boratav da haklı olarak bu noktaya değinmekte ve aynı adı önermektedir (bkz. a.g.e., s. 11). Öte yandan Türk Dil Kurumunun hazırlatmakta olduğu terim sözlükleri listesinde folklor yerine halkbilimi adı geçmektedir (bkz. Türk Dil Kurumu Kol Çalışmaları, s. 64, Ankara 1792).
[6] Hınçer, İ.: "Türk Folkloru Danışma Kurulu Toplantısı", Türk Folklor Araştırmaları dergisi, sayı 270, İstanbul 1972.
[7] Örneğin bkz. Acıpayamlı, O.: "Türkiye Etnolojisine Ait Bazı Meseleler", Anatolia dergisi, s. 163-177, Ankara 1961-1962. Sun, M.: Türkiye'nin' Kültür-Müzik-Tiyatro Sorunları, s. 123-239, 247-255, Ankara 1969. Tor, V. N.: "Bir Milletin Kültürel Kişiliğinde Folklorik Sanatların Önemi", Varlık dergisi, sayı 775, 776, İstanbul 1972.
* Bkz. Türk Dili 27 (1973) 257: 385-391
Gürbüz Erginer: Halkbilimde ...
Eklenme Tarihi 07 Nisan 2009
|
Prof. Dr. Gürbüz Erginer |
Değerli izleyiciler,
Panelin düzenleniş nedenini az önce arkadaşım belirtti. Ana konumuz: Halkbilimde araştırma yöntem ve teknikleri nelerdir, neler olmalıdır, halkbilimsel bir araştırma nasıl yapılmalıdır? Ben önce halkbilim nedir, diğer sosyal bilimler içindeki yeri neresidir konularına değineceğim. Daha sonra halkbilimin kuramsal çerçevedeki araştırma yöntem ve teknikleri üzerinde duracağım.
Bilinen biçimiyle sosyal bilimlerin gelişim yeri olan Batı'da, 1846'lı yıllara kadarki dönemler içinde, bilimsel konular çerçevesine sokulmayan ya da diğer bilimlerin çalışma alanları içinde dağınık olarak gözlemlenebilen kimi olgular bu yıllarda bağımsız bir bilim olarak belirginleşen Folklor'u doğurmuştur.
Bu bilim dalının adı ülkemizde 1908 yıllarında duyulup yaygınlaşmaya başlamıştır. Daha başlangıcında, bu bilimin yabancı kökenli adı türkçeleştirilmeye çalışılmış, bu terime karşılık olarak "halkiyyat, harsiyat, halkbilgisi, budun bilgisi" gibi terimler ileri sürülmüştür. Ülkemizde bu bilim adına girişilen ilk çabalar, folklorik ürünlerin derlenmesi hem de tez elden derlenmesi yönünde olmuştur. Konuyla ilgili akademik ya da resmi yönlendirici bir kuruluşun bulunmadığı 1908 ve sonrası dönemlerde özellikle 1930'larda folklorculuk moda haline gelmiş, ancak bilim adına yararı küçümsenmeyecek gereç derlenmiştir.
Doğumda ve sonrasında içinden çıktığı ve son derece sıkı ilişki içinde bulunduğu diğer sosyal bilimler yanında folklor'un bir bilim olarak yaşamını sürdürmesi, hatta akademik çevrede ona olan ilginin artması, onun diğer bilimler arasındaki yerinin, işlevinin, yararının en açık delilidir.
Ülkemizde folklorun gerçek anlamda akademik bir kimlik kazanıp "-izm"li yapısından arındırılma çabası 1979 yılında gerçekleşebilmiş, sapma durumunda bulunduğu kanalına oturtulması amacının ilk adımı olarak Türk bilim dünyasındaki adı "Halkbilim" biçiminde onaylanmış, akademik bünyede bağımsız bir bilim dalı olarak kurulmuştur. Ne yazık ki, 4 yıl gibi çok kısa bir zaman dilimi içinde bu girişim hüsranla sonuçlanmıştır.
Hızlı bir gelişim süreci göstererek bilinen toplumsal aşamalar dizisinin bir çırpıda zirvesine ulaşan Batı ekonomik, siyasal, kültürel ve düşünsel yapılara ilişkin nüfuz alanını giderek artan bir biçimde genişletmiş, baş döndürücü bir hızla gelişen ulaşım ve kitle iletişim gereçleri aracılığıyla diğer toplumlarla ilişkilerini artırmış yarar, beğeni ve kültürünü hükmedici düzeye ulaştırmış, ulaştırmaktadır.
Bu yayılma alanına giren toplumsal yapıların büyük bir bölüğünde, kültürel bütünün altyapı, üstyapı kurumları arasındaki denge bozulmuş, çağdaş gereksinimlere yanıt veremiyecek duruma gelen sosyal normlar ve değer sistemleri belirgin bir çöküntü sürecine girmişlerdir.
Son 150 yıllık bir dönem içinde, Anadolu toprakları üzerinde bulunan Anadolu kırsal kesim insanının Batı ile olan ilişkileri tarihin bir cilvesi olarak niteleyebileceğimiz, en az düzeyde kalmıştır diyebiliriz. Bu nedenle de var olan kültürel bütünde dejenerasyon ya da etkilenip değişme süreci gecikmiştir. Kültür değişmelerinde bir kural olarak bilinen üstyapının altyapıya oranla daha tutucu, değişime daha dirençli oluşunu, kültürel yapımızın günümüze ulaşan üstyapı ögelerindeki eskilik ve direnç bir kez daha kanıtlamaktadır. Bir başka deyişle, kültürel yapımızın üstyapı kurum ve ögelerindeki çağa ayak uydurmaya, değişmeye olan tutucu ve karşı koyucu tutumu, yukarıdaki değişim kuralını desteklemektedir.
Öyle ise ülkemizde halkbilimin amaç ve görevi nedir, ne olmalıdır? Dikkatinizi çekerim, halkbilimin ülkemizdeki amaç ve görevi diyorum. Yani Türk Halkbiliminin demek istiyorum. Çünkü Batı kültür ve toplumlarının düşünsel bir ürünü olan günümüz kimi sosyal bilimleri, Batı dışındaki toplumlarda - bunlar arasında ülkemiz de yer almaktadır - kavram, sorun, yaklaşım, çözüm, değerlendirme ve yorum konularında, ilgili bilimin doğduğu ya da gelişim gösterdiği ülkelerdeki örneklerine sıkı bir bağlılık içinde bulunduklarından, uygulandıkları kültürel-toplumsal yapıya ya ters düşmektedirler ya da ona, pek çok çabaya karşın yanaşamamaktadırlar.
İşte bu çok açık seçik-yargı, Türk Halkbilimini'ni ve Türk Halkbilimcisini, son derece titiz bir gözlemle gerçekleri göz önünde bulundurarak bilgi, kavram, yaklaşım, konu, alan, yöntem ve teknikleriyle ülkemize özgü ve onun mührünü taşıyan bir temel atmaya götürmelidir. Ülkemizde, özde halkbilimci olmamakla birlikte halkbilimsel konularla şöyle ya da böyle ilgilenen, uğraşan sayısız bilim adamımızın varlığı, özellikle de bunların birbirlerinden tamamen ayrı bilim dallarından olmaları, halkbilimin evrenselliği yanında ulusallığının gözle görülür bir yoğunlukta olmasından kaynaklanmaktadır. Uğraş alanları ne olursa olsun her Türk, Türk Halkbiliminde kendinden bir şeyler bulmaktadır. Ülkemize özgü bir halkbilimin temellerini atarken, temelin taşı ve harcı kültürel bütün içinde yer alan özgün kültür dilimleri olmalıdır Özgün kültür dilimleri ise, etkiden uzak kalmış diyebileceğimiz insanımızın yaratısı, becerisi, beğenisi, geleneği, göreneği, örfü, adeti, ayini, töreni, inançları, dünya görüşü, doğaya başat olabilmek için kullandığı araç-gereci, üretim biçimi, ilişkileri geleneksel kurumları ve daha pek çok ögenin oluşturduğu kültürel toplumsal yapıdan oluşmaktadır.
Yukarıda değinip geçtiğim halkbilimin ulusallığı konusu üzerinde kısaca durmak istiyorum. Tüm sosyal bilimler evrensellikleri yanısıra ulusaldırlar. Ancak, sosyal bilimler içinde ulusallığı en ağır basanı halkbilimdir. Bunun en açık-seçik kanıtı, tüm sosyal bilimler evrensel bir ad taşırken sosyoloji, psikoloji, languistik vb. halkbilim ait olduğu ulusun adı ile bütünleştirilir. Türk Halkbilimi, Alman Halkbilimi gibi. Halkbilim diğer sosyal bilimlere bakarak ulusalcılık akımına daha yatkın bir diğer yapıya sahiptir.
Köklü bir geçmişi-olan kültürümüzün, özgün dilimlerinin, dünkü ve özellikle bugünkü yapı ve işlevlerinin saptanıp, belgelenmesi, düzenlenip, sınıflanıp değerlendirilmesi ve yorumu; ondan, yararlanıp yeni yaratmalara ulaşmak; altyapı-üstyapı dengesini kurmaya yardımcı olmak; gelecek kuşaklara da bugünden bir şeyler bırakmak Türk Halkbiliminin asıl görevlerini oluşturmaktadır.
Halkbilimde araştırma yöntemleri ve teknikleri ana konusuna girmeden önce, araştırmacının eğitimi, araştırma sırasındaki beklentileri, takınacağa tavır, durumu ve vaziyet alış konularına değinmek istiyoruz. Çok önemli gördüğüm bu konuda Sayın Barlas Tolon'dan bir alıntıyı size aktarmakta yarar görüyorum. Efendim, özellikle eğitimde, halkbilime ilişkin ya da sosyal bilimlere ilişkin eğitimde "sosyal bilimciden toplumsal sorunlar ve çözüm yolları karşısında tarafsız kalması istenemez. Aksi halde sosyalbilimci bilimselcilik ideolojisinin karanlık oportonizmine itilmiş olur" diyor, Tolon ve devam ediyor: "Önemli olan Sosyal bilimciyi toplumsal sorunlar ve bu sorunlar için önerdiği çözümler karşısındaki tutumunun bilincine yöneltmek ve onu bu tutumun tarihsel ve kültürel temellerini, bu temellerin doğal niteliklerini görmeye zorlamaktır." Özellikle eğitimde bu böyle, elbette bütün araştırmacılar da aynı kuralı gütmelidir. Yani tarafsız olunamaz. Ancak, tutulan tarafın tarihsel bilincine ulaşılmış olmak gerekir. Bu noktada ben size iki tanım aktarmak durumundayım. Bunlar Sayın Hilmi Yavuz'un "Felsefe ve Ulusal Kültür" adlı kitabından alınmıştır. Sayın Yavuz burada ideolojiiyi ve dünya görüşünü tanımlıyor. ''İdeoloji insanın maddi yaşam pratiğinin belirdiği zihin durumumuzun genelleşmiş, ama bütünselleşmemiş ifadesi" diyor. "Dünya görüşünün karşıtı olarak ideoloji gerçekliğin çarpıtılmış eksik ve tek yanlı olarak kavranmasıdır. Bu anlamda ideoloji bilinçdışı bir olgu; yanlış bir bilinçtir". Dünya görüşü, gerçekliğin bir bütün olarak tam ve doğru bir biçimde eksiksiz kavranmasıdır. Türk Halkbilimi, Türk halkının dünya görüşüne ulaşmak ister. Bu ulaşmada elbette dallanıp budaklanmak zorundadır. Diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi, nasıl bir tek sosyolojide köy sosyolojisi, eğitim sosyolojisi, dil sosyolojisi, kent sosyolojisi gibi dallanmalar var ise halk dilinde de kendi iç yapısında halk müziği el sanatları, halk tiyatrosu, halk hekimliği gibi bir sürü dallara ayrılmaktadır.
Bu dallanmalardan amaç az önce belirtmeye çalıştığım Türk Halkının dünya görüşüne ulaşmak. Bu göz zevki, beğeni olabilir, bir motif olabilir, bir giyinme tarzı olabilir. Kulağa hitap eden müzik olabilir, bir ses öğesi olabilir, bir beste olabilir, bir güfte olabilir. Edebiyata yönelik bir masal, bir hikaye, bir bilmece olabilir ya da bir halk tiyatrosu, köy seyirlik oyunu olabilir, bir kukla olabilir. Ve daha pekçok kültürel öge. Bunların tamamının Türk insanının dünya görüşünü ortaya koyacağı kanısındayım. Günümüzde belli kuramlara, yasalara ulaşmak henüz erken, fakat bilinizki bu alanda da belli çabalar görülüyor, belli araştırmalar yapılıyor. Halkbilim kendine yeterli malzemesi ile, araştırma alanıyla, amacıyla toplumu birlik beraberlik içerisinde yaşatacak, yaşatmayı amaçlayan geçmişten-günümüze uzanan, bizi tarihimize bağlayan, gelecekteki kuşaklara da en azından geçmişi ile günümüzü aktarma çabasında olan bir bilim dalıdır.
Halkbiliminin birinci görevi "Halk" kimdir? Bunu tanımlamaktır. Evet, halk konusuna girebilmek için kısa bir giriş yapmak gerekli. Günümüzde sosyal bilimler diye adlandırdığımız disiplinler, ya da bilim dalları konu, amaç, araç, alan, yöntem, teknik, kavram gibi konularda süregelen bir devinim içinde bulunup kesinlikle durağan bir duruma sokulmayan fizik ben'i dışında düşünsel yapısı, ilişkileri ile insan, onun yaratıları doğa-insan ilişkileri üçüzünün geçmişi, bugünü, geleceği açılarından oluşturduğu üçgeni ele alıp incelemek ve bu üçgeni çevreleyen çember içindeki yasalara ulaşmak üzere oluşturulmuşlardır. Yukarıda ana çizgilerini çizdiğimiz çember biçimindeki olayların karmaşıklığı onunla ilgilenen sosyal bilimleri konu, alan, amaç, araç, yöntem, teknik, kavram vb. konularında birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılmayan, hemen her bakımdan birbirinin içine girmiş kabarık sayıdaki çokluğa götürmüştür. Tek bir ana bilim dalı altında anılan sosyolojinin, dil sosyolojisi, ahlak sosyalojisi, grup sosyolojisi, ekonomi sosyolojisi, politika sosyolojisi, edebiyat sosyolojisi, sanat sosyolojisi, köy sosyolojisi vb. gibi kabarık bir bölünmeyi içermesi sözünü ettiğimiz konunun en güzel örneğini oluşturur.
Evet, halkbilimi tanımlarken bir ülke ya da belirli bir bölge halk kültürü öğelerini kendine özgü yöntemleriyle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan, sonuçta bir bileşime bir senteze varmayı amaçlayan bir bilim dalıdır diye tanımlayan Sayın hocamız Prof.Dr. Sedat Veyis Ömek.
Halkbilimde araştırma yöntem ve teknikleri konusuna gelince: Temelde halkbilim diğer toplumsal bilimlerden kesin, bir biçimde soyutlanamaz. Onlarla ilişki içinde, hemen her konuda onlarla karşılıklı alış-veriş içindedir. Bu nedenle de, diğer sosyal bilimlerin araştırma yöntem ve tekniklerinin ana ilke ve prensipleri halkbilim için de geçerlidir. Hemen tüm sosyal bilimler, birbirlerine bağlı olan ve birbirlerini izleyen üç ana aşamadan geçerek son amaçlarını gerçekleştirme çabası içindedirler:
Söz konusu aşamalarla ilgili olarak Yakut Sencer ve Muzaffer Sencer'in "Toplumsal Bilimlerde Araştırma ve Yöntem" adlı kitaplarında şu açıklamayı buluyoruz.
a. Tanıtlama: Gözleme dayanarak konusunu oluşturan olay ve nesneleri (kısaca olguları) kavramak, tanımlamak ve sınıflandırmak üzere çözümleyerek tanıtlamak.
b. Açıklama: Olgular arasında nedensellik ilişkileri kurmak ve bu ilişkileri gözlem yoluyla sınayıp gerçekleyerek açıklamak.
c. Öndeyi: Çeşitli derecelerde gerçeklenmiş ilişkileri genellikler, yasalar kuramlar halinde dile getirip bunlardan kalkarak gelecekle ilgili çıkarımlarda bulunmak.
Kısacası, bilimin son amacı, tanıtlama ve açıklamalara dayanarak konusuna giren olguların alacağı biçim ve izleyeceği doğrultu üzerinde önceden çıkarımlar yapmaktır.
Halkbilim bu üç aşamanın henüz ilk basamaklarında duruyor, denilebilir. Başlangıcından bu yana, halkbilimle doğrudan ya da dolaylı bir biçimde ilgilenenler, her nedense onun kuramsal yönünden çok giren malzemenin, gelişigüzel denilebilecek, derlenmesi konusuna eğilmişlerdir. 1900'lü yıllardan bugüne kendimize, ülkemize özgü halkbiilmsel kuramlar oluşturma çabasını bilinçli bir biçimde ele almış, üzerinde durmuş, bu konuda çaba gösterip, bu konuya emek vermiş pek az halkbilimcimiz olmuştur. Bu nedenlerdendir ki Türk Halkbilimi felsefi, kuramsal, ulasal kültür politikası açılarından temelsiz, dayanaksız kalmıştır. Bütün bunlar, giderek Türk Halkbiliminin bilimsel bir kökenden de uzak kalmasının ana nedenleri olarak gösterilebilir.
Evet, Türk halkbilimi henüz amacını gerçekleştirmek için birbirini izleyen üç aşamanın birinci basamağındadır. Bu basamakta Türk Halkbiliminde ne türde araştırmalar yapılabilir?
Araştırma, bir konuyu aydınlatmak, bir sorunu çözmek, belli bir amaca ulaşmak için planlı, sistematik bir çalışma, bilgi, deneyim ve beceri isteyen bir süreç olarak tanımlanabilir. Bir araştırma her şeyden önce çok iyi tasarlanmalıdır. Araştırmanın ve araştırılacak olanın sınırları çok iyi çizilmelidir. Araştırma, kesinkes bir amaca yönelik olmalıdır. Halkbilimsel araştırmalarda konuya, pek çok yaklaşım biçimi olmasına karşın ben burada monografik çalışmalar üzerinde durmak istiyorum.
Monografi sözcüğü, bir konunun en ince noktasına kadar araştırılması; betimlenmesi anlamını karşılar. Bir araştırma biçimi olarak monografinin kurucusu Fransız asıllı Le Play'dır. Le Play'ın oluşturduğu Sciens Social okulu, özellikle monografik araştırma biçimi üzerinde durmuş, onun ana ilkelerini saptamıştır. Felsefik ve kuramsal dayanak noktalarının da bulunduğu bu okul üyeleri bu tür çalışmalar için kalıp konu ve bu konuları içeren soru çizelgeleri geliştirmişlerdir. Geliştirilen bu çizelgelere nomanclateur adını vermişlerdir. Ülkemizde birinci derecede sosyolojik ağırlıklı bazı araştırmalarda, Folklorik içerikli bazı araştırmalar uzun süre bu okulun geliştirdiği nomanclateur'lar dikkate alınarak yapılmıştır. Pozitif bilimlerin hemen tamamında kullanılan monografide, en önemli nokta ele alınacak konunun tümelde yer alan çok sayıdaki tikeli temsil edebilmesi sorunudur. Ancak, bu araştırma biçimi halkbilimde bir başka nitelik kazanmaktadır. Halkbilimsel konuların büyük bir bölüğünde tümelde, yer aldığı kabul edilebilecek çok sayıdaki tikel bir örnek olmayıp, değişik bakımlardan ayrılıklar göstermektedir. Konuya her bir ayrılık açısından yaklaşıldığında ise sayısız araştırmaya gerek duyulur. Bu nedenle de, halkbilimsel monografik çalışmalar, içerikleri bakımından tek başlarına genel türlerini açıklamaya yetmeyebilirler. Halkbilimşel monografilerin kendine özgü bir yapıları vardır. Halkbilimsel monografiler daha çok tek bir konunun ele alınıp betimlendiği benzerleriyle ilişkilerin kurulup, karşılaştırmaların yapıldığı çalışmalar olarak tanımlanabilirler.
Genelde, halkbilimsel nitelikli çalışmalarda, monografik yapılı bir araştırmayı sınırlandırmak dört biçimde olanaklı görünmektedir. Bunlardan birincisi Durum saptama; ikincisi: Dikey boyutlu yani tarihsel derinlikli; üçüncüsü Yatay boyutlu yani coğrafi genişlikli; dördüncüsü: Durum saptama, dikey ve yatay boyutu içeren monografik çalışmalardır.
Bu türden monografik çalışmalarda kültürel ya da toplumsal bir konunun olgunun durumu saptanabileceği gibi iki öge ya da olgu arasındaki ilişki de aranabilir. Bir başka yaklaşım bir varsayımın sınanmasıdır. Söz konusu varsayım nereye mi dayalı, nereden kaynaklanıyor? belli bir takım ön birikimlerimize dayalı, yani bizim bilgi birikimimizden kaynaklanıyor. Bizim daha önceki yazılı kaynak taramamıza araştırmalarımıza dayanıyor. Biz bir varsayım içerisindeyiz. Araştırmamızın amacı o varsayımın geçerlilik durumunu saptamak ya da derecesini ölçmektir. Ne derecede geçerli bu? Kanıtlanabilir daha doğrusu varsayım olumlu yönde olabilir, olumsuz yönde olabilir. Bu araştırmanın sonucunda ortaya çıkacaktır.
Editörün notu: Panel: Halkbilimde Araştırma Yöntemleri ve Teknikleri, 5-6 Mart 1985 / Fransız Kültür Merkezi [-Ankara] (FOLKTUR Derneği tarafından düzenlenen bu panele Gürbüz Erginer'in yanı sıra Attila Erden, Güran Erbek, Sabri Uysal, Nurhan Karadağ ve Şerif Baykurt konuşmacı olarak katılmışlar)
* Bkz. Sirena Aylık Uluslararası Turizm ve Folklor Dergisi 1 (1985) 2: 18-20
Aygen Erdentuğ: Kültür ...
Eklenme Tarihi 15 Kasım 2008
|
Doç. Dr. Aygen Erdentuğ |
Son çalışmalarda, ülkemizde "insan bilimi" olarak da tanıtılmaya çalışılan "antropolojinin amacı, canlıların sınıflandırılmasında Homo sapiens terimini alan insan türünün çeşitli yönleriyle ve özellikleriyle incelenmesidir (Plog ve Bates, 1980: 5). Şüphesiz insanı inceleyen tek bilim dalı antropoloji değildir, insanı ve insan hayatını konu edinen sosyoloji, psikoloji, tarih, ekonomi, vb. gibi sosyal ve beşerî bilimler de bulunmaktadır. Ama antropoloji, insanı, bu bilimlerden farklı bir şekilde, genelde iki yaklaşımla ele almaktadır. Bunlardan biri, "biyolojik", diğeri de "kültürel" yaklaşımdır.
Biyolojik yaklaşımda, insan türünün evriminin incelenmesi yanı sıra insanın, bugünkü haliyle (yani Homo sapiens sapiens olarak), bir fizikî organizma şeklinde ele alınması söz konusudur. Ayrıca, bu yaklaşımda insan toplulukları arasındaki fizikî farklılıkların, sebepleriyle birlikte ortaya konulmasına da çaba gösterilmektedir (Hoijer ve Beals, 1956: 6-12; Barnouw, 1978: 3-5). İnsanı bu yaklaşımla ele alan antropoloji alt disiplinleri "paleoantropoloji" ile "fizik antropoloji"dir.
İkinci yaklaşımda ise insanoğlunun, onu diğer canlı türlerden ayıran ve yegâne kılan, "kültür yaratıcı varlık" özelliği (Herskovits, 1955: 111-112) ele alınmaktadır. Bu yaklaşımı benimseyen "kültürel antropoloji" ya da "kültür bilimi" ise, çağımızın bütün insan topluluklarının kültürlerini inceleyerek insan kültürüne ait birtakım kalıpları meydana çıkartma çabasındadır (Plog ve Bates, 1980: 5).
Kültür biliminin zaman içindeki gelişmesine baktığımızda, bunun, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa'da, özellikle bir bilim olarak ortaya çıktığı İngiltere'de, farklı yönlerde ve adlar altında gelişmiş olduğunu görmekteyiz (Epstein, 1967: xiv-xvii). Kültür bilimi, A.B.D. ve Avrupa'da "etnografya" ve "etnoloji" adları altında daha fazla farklılaşma ve uzmanlaşma imkânı bulmuştur. (Barnouw, 1978 : 5). Oysa, İngiltere'deki kültür bilimi çalışmaları, bu bilimin bu ülkedeki öncülerinden olan A. Radcliffe-Brown'un da etkisiyle, "sosyal antropoloji" adı altında gelişmiştir (I. Lewis, 1976: 55-59). Ülkemizde ise, kültür biliminin gelişme imkânı bulan alt disiplinleri, önce folklor ve etnoloji, daha sonraları ise sosyal antropoloji olmuştur (Acıpayamlı, 1973; N. Erdentuğ, 1982; Magnarella ve Türkdoğan, 1976).
Saran'ın işaret ettiği, sosyal antropoloji'nin ne olduğu ve hangi konuları kapsadığı hususu tartışmalıdır. Bunda, antropolojinin süratli bir gelişme göstermesinin ve çeşitli sosyal ve beşerî bilim dalları ile sıkı bir bilgi alışverişinde bulunmak zorunda oluşunun önemli bir rolü vardır (Saran, 1984: 3-10). Bununla beraber, sosyal antropolojinin toplumun sosyal yapısını, sosyal ilişkiler kalıplarını ve değişmeyi incelediğini söylemek mümkündür. Bozkurt Güvenç konuyu daha da açarak, sosyal/kültürel antropolojinin incelediği konuları şöyle sıralamaktadır: Aile, akrabalık, evlilik ve soy-sop ilişkileri; kültür ve kültür-kişilik; değiş-tokuş, alış-veriş yönetim ve denetim sistemleri; yerleşme tipleri ve ulaşım-iletişim ilişkileri; din ve hayatın çeşitli aşamalarına ilişkin törenler; ırka, cinsiyete, yaşa, soy-sopa, meslek ve sanata göre gruplaşmalar (Güvenç, 1982: 129). Kısaca, bu disiplinin inceleme alanının "batı toplumlarıyla sınırlı olmaması, maddî kültür haricinde kültürün bütün yönlerinin analizini yapması ve kültürün değişmesiyle birlikte ortaya çıkan problemleri ele alması bakımından sosyolojiden farklı bir ilgi alanı olduğu görülmektedir (Barnouw, 1978: 8-9; Mead, 1955: 13-16; Foster, 1962: 4-7). Ama, sosyal antropolojinin ilgi alanının ilk "kemikleştiği" dönemlerde bu bilim dalını, sosyoloji ile özdeşleştirmeye çalışanlar olmuştur (Herskovits, 1955: 8). Hattâ, bu konuda o kadar ileri gidilmiştir ki bu alana "ilkel toplulukların sosyolojisi" (Redfield, 1956: 78) bile diyenler olmuştur. Sosyal antropolojinin ilk dönemleri için geçerli olabilecek bu ifade artık geçmişte kalmıştır. Bugün sosyal antropoloji, kültür biliminin bir alt disiplini olarak kabul görmektedir (Barnouw, 1978: 8). Zira, sosyal antropolojide, bir toplumdaki ya da bir insan grubundaki "sosyal ilişkiler ve değişme"nin araştırılmasında, toplum ile kültürün iç içe olması sebebiyle, o toplumun sosyal yapısı ile birlikte kültür yapısının da dikkate alınması gerekmektedir. Şöyle ki, kültürle ilgili çalışmaların başlangıcında, sosyal unsurun öneminin benimsenmesiyle, insanoğlunun "kültür"e sahip olmasını açıklayıcı faktörler arasına onun sosyal bir yaratık olma özelliği de katılmıştır. G. Murdock, "Kültür Bilimi" (The Science of Culture) adlı makalesinde bu faktörlerin alışkanlık yaratıcı kapasitesi, zekâ, dil ve sosyal hayat olmak üzere dört tane olduğuna dikkati çekmiştir. Murdock, ayrıca bunları dört ayaklı bir tabureye benzeterek, bunlardan hiç birinin tek başına bir kültürün şekillenmesini açıklıyamayacağını da ifade etmiştir (Murdock, 1932: 215). Bu ilmî gerçeğe göre, sosyal antropolojinin kültür bilim ile özdeşleştirilmesi son derece tabiidir. Nitekim, son yıllardaki yayınlarda "sosyo-kültürel özellikler", "sosyo-kültürel unsurlar" ya da "sosyo-kültürel yapı" gibi ifadelere sık sık rastlanması da bu gerçeğin bir yansımasıdır.
Antropolojik çalışmaların muhtevaları, bu bilim dalının ilgi alanının zamanla çeşitlilik göstererek genişlediğini ortaya koymaktadır. XX. yüzyılın başlarında sadece dünyanın uzak köşelerindeki ilkeller incelenmekteyken, 1940'lı yıllardan bu yana, kalkınmakta olan milletlerin köy toplulukları da inceleme konusu olmuştur (Fox, 1977: 2). özellikle W. Lloyd Warner'in, 1939'da bütün toplumların antropolojinin ilgi alanı içinde olduğunu belirterek (Arensberg, 1937: viii), bu görüşünü "en ilkel" ve "en uygar" toplumları inceleyerek pekiştirmesi, bugün, Amerikan antropolojisinin insanla ilgili hemen hemen her şeyi incelemesine yol açmıştır (Redfield, 1956: 10). Oysa, İngiliz antropolojisinin ileri gelen kişilerinden biri olan Evans-Pritchard, 1951'de, antropolojinin ilke olarak bütün insan topluluklarını incelediğini, ama, özellikle ilkelleri konu edinen bir sosyal bilim dalı olduğunu ileri sürmekteydi (Evans-Pritchard, 1951: 10-11). Buna karşılık, bu ekolün "temel taşı" sayılan Radcliffe-Brown, 1923'de antropolojinin ilgi alanı uygar olmayan topluluklarla sınırlandırırken (Radcliffe-Brown, 1923: 143), 1944'de bu alanı bütün insan topluluklarını kapsayacak bir şekilde genişletiyordu (Raddiffe-Brown, 1944). Bununla beraber, kent yerleşmelerinin antropologların inceledikleri insan grupları arasına yaygın bir şekilde katılması ancak yakın bir tarihte gerçekleşmiştir (Fox, 1972: 2).
İlkellerin uzun bir süre antropologlar için bir laboratuvar yerine geçtiği bir gerçektir (Redfield, 1956: 78). Bu bakımdan, günümüzün topluluklarını konu edinen antropologların, ilkelleri incelemeden kalan bir alışkanlık ve eğilimle, bu tür yerleşmelerde yoksulluğun kol gezdiği dış mahallelerde, ghetto'larda ya da gecekondu benzeri yerlerde (shanty town districts) oturan göçmenler ve yoksullar gibi azınlık grupları incelemeyi tercih etmelerini yadırgamamak gerekmektedir. Bu grupların, düşük ekonomik düzey yanı sıra ırk ve etnik köken açısından bulundukları kente ters düşmeleri, bu tercihte önemli bir rol oynamaktadır.
Bu tür nüfus kesimlerinin, ya da antropolojik deyişle, "alt kültür"lerin, kentteki yaygın değerler sisteminden farklı bir kültür, yani "yoksulluk kültürü"[1], sergiledikleri de genellikle bu insanları incelemede dile getirilen gerekçeler arasındadır (O. Lewis, 1961; Türkdoğan, 1977). Bu tür çalışmaların, araştırmanın yapıldığı kentte yerleşmiş olanların tümü hakkında fazla bir şey vermediğini ileri sürenler de yok değildir. Bu görüşte olanlar, bu tür araştırmaların bulgularının, karşılaştırmalı kültür incelemeleri (cross-cultural studies) açısından geçerliliklerinin tartışma götürebileceğini ifade etmektedirler (Fox, 1977: 6),
İlkel kültürlerin "kendi başına yeterli bütünleşmiş bir bütün" (self-contained integrated whole) (Redfield, 1956 : 4) olarak ele alınmaya başlanması XIX. yüzyıla rastlamaktadır. Bu konuda öncüler, antropoloji biliminin ortaya çıkışından çok önce var olan misyonerlerdi. Lewis H. Morgan'ın Irokua (Iroquois) yerlileri[2] hakkındaki çalışması (Morgan, 1857) ile antropologlara ilmî çalışmaların yolu açılmıştır. 1888'de ise Franz Boas'ın Eskimo'lar hakkındaki ilk ilmî çalışmasını görüyoruz (Boas, 1888). Bu eserde kültürün "parça"larının bütünü nasıl yarattığının analizine fazla bir yer verilmemekle birlikte, belirli bir topluluğa has bir hayat tarzı anlatılmıştır. Yine Boas'ın başkanlığında XX. yüzyıla geçerken, bazı Kuzey Amerika yerlileri ve Sibirya topluluklarında yapılan incelemeleri, Radcliffe-Brown ve Malinowski'nin 1920'li yılların başındaki çalışmaları takip etmektedir (Radcliffe-Brown, 1922; Malinowski, 1932). Bu iki bilim adamı, inceledikleri ilkel kültürlere "birbirlerine fonksiyonel bağımlılıkları olan parçalardan oluşan bir sistem" (Redfield, 1965: 5) açısından yaklaşmalarına rağmen bu toplulukları ve kültürleri, tek başlarına, diğer kültürlerden bağımsız bir şekilde ele almışlardır. Diğer bir deyişle, bu ilkel kültürlerin her biri, bir kültür olarak, tamamen kendilerine has bir hayat tarzı ortaya çıkaran görenekler ve kurumlar bütünüydü (Redfield, 1956: 7). Böylece, XX. yüzyıl başlarında antropologlar, bir toplumdaki davranışları yönlendiren sosyal ilişki normlarını ve sosyal davranış kalıplarını, farklı hayat tarzlarının belli başlı belirleyicileri kabul etmişlerdi. Şöyle ki, Radcliffe-Brown, bir topluluğun göreneklerinin ve kurumlarının incelenmesinde, kültürel adaptasyondan çok, sosyal unsurlara ağırlık verilmesini öngörmüştü. Ona göre sosyal hayat, belirli statülerin ve rollerin zamanla sabitleşmiş bir örgütlenmesi olan sosyal yapıya bağlı olarak gerçekleşmekteydi. Davranışların, ya da kültür bilimin terminolojisiyle, kültür kalıpları'nın, belli bir alanda yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan sosyal kurumların ise, bu yapıya bağlı olarak ve bu yapının sınırladığı bir takım fonksiyonları bulunmaktaydı. Onun bu görüşü, daha sonraları, "strüktürel-fonksiyonalism" (structural-functionalism) şeklinde yıllarca benimsenmiştir (Lewis, 1976: 55-56). Kısaca, sosyal ilişkiler normları ve kalıpları, bir toplumun şeklini (form) ya da şekillenmesini (configuration) sağlamakta ve onu yegâne (unique) kılmaktaydı. Bu sebeple, bir toplumu, onun ancak bir bütün olarak incelenmesi halinde anlamak mümkün olabilmekteydi (Fox, 1977: 3-4).
Aslında, ilkel toplulukların incelenmesi, bugün kültürle ilgili araştırmaların ve kültürler arası karşılaştırmalı çalışmaların temeli kabul edilen "bütüncü yaklaşım"ın (holistic approach) ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu bütüncü yaklaşım, antropologların çoğu tarafından kabul gören iki husustan kaynaklanmıştır. Bunlardan biri, herhangi bir toplumun bütünleşmiş bir sosyal sistem olarak görülmesidir. Diğeri ise, kültürün, belli bir kültür ortamında fonksiyonlarını yerine getiren bireylerden ayrı olarak incelenebilmesidir.
Toplumların, gelişigüzel ve örtüsüz insan gruplaşmaları değil de, uzun süreli etkileşim sonucu üyeleri arasında belirli ilişki ve davranış kalıplarının ortaya çıktığı gruplar olması, toplumun bütünleşmiş bir sosyal sistem olduğu görüşüne yol açmıştır. Burada söz konusu olan kalıplar, bazen değişime de uğramakla birlikte, bir sonraki kuşaklara aktarılmakta ve böylece toplumda belirli bir sosyal örgütlenme ya da sosyal yapı meydana gelmektedir. Bu sosyal örgütlenme de, bir toplumun sosyal kurumlarının muhtevasının bir diğer toplumdakinden farklı olmasını sağlamaktadır. Aile kurumuna ait davranış kalıpları buna tipik bir örnektir. Benzer habitatlarda bulunan insan topluluklarının bulundukları ekolojik ortama uyum ve varlıklarını sürdürme çabaları sırasında benzer uyum stratejileri ya da sosyal örgütlenmeler meydana getirdiklerini görmekteyiz. Bu bakımdan benzer habitatlarda. belirli ortak özellikleri olan aile örgütlenmeleri görmemiz mümkündür. Ama, ayrıntı, ortak kültür kalıplarına sahip olan toplulukların aile örgütlenmelerine bile, aile kurumunun muhtevasında bir topluluktan diğerine bir farklılık olduğu dikkati çekmektedir. İşte antropologların toplumların sosyal kurumlarını inceleyerek bir genellemeye gitme çabaları esnasında çeşitli kurumların farklı topluluklardaki farklı tezahürleri iyice belirginleşmekte ve böylece, bir Hint uygarlığının Amerikan toplumundan hangi konularda farklı olduğu ortaya konabilmektedir (Fox, 1977 : 3).
Birbirlerine fonksiyonel bağımlılıkları bulunan bu kurumların ve ortaya çıkan sosyal örgütlenmenin temelinde ise normlar yaratmaktadır. Bu normlar, toplumun bazen teknik düzeyinde bazen de ideolojik kalıplarından doğmaktadır. Bunlar, belirli bir toplumun üyesi olarak bireyin hem davranışlarını yönlendirmekte hem de toplumdaki faaliyetlerde ve inançlarda bir birlik yaratmaktadırlar. Böylece, bir Hintli diğer Hintliler, bir Türk de diğer Türkler gibi davranabilmektedir. Bir toplumdaki bu gibi normlar topluluğunu antropologlar "kültür" kavramı ile açıklamaya çalışırlar. Bu da "bütüncü yaklaşımın dayanağı olan ikinci özelliğe, yani antropologların, kültürü, onun şekillenmesini sağlayan bireylerden soyutlayarak incelemesine açıklık getirmektedir. Diğer bir deyişle, antropologlar, kişiye has davranışları ve kişileri bir kenara iterek, toplumun işlerliğini sağlayan kültür normlarını inceleyebilmektedir (Fox, 1977: 4).
İzole ve kendi başına yeterli küçük topluluk incelemelerinin artmasıyla ve karşılaştırmalı kültür incelemeleriyle, dünya insan topluluklarındaki insan tecrübesi açısından çeşitlilikleri tespit etme imkânı doğmuştur (Redfield, 1956: 6-7; Fox, 1977: 4). Bu çalışmalar sonucu fark edilen ortak özellikler sebebiyle birtakım genellemelere gidilebilmiş ve küçük ilkel topluluğun soyut bir modeli de yaratılmıştır (Mead, 1953: 653). Antropologlar, ilkeller dışında inceledikleri diğer gerçek toplulukların bu soyut modelden türlü sebeplerle farklılık gösterdiklerini ortaya koymuşlardır (Redfield, 1956: 12-13).
Bu arada, geçici de olsa, antropologların birtakım hatalara düştükleri görülmektedir. Daha çok küçük ve kendi başına yeterli ilkel toplumları incelemede XX. yüzyıl başlarında kullanılan yöntem sebebiyle, araştırmacı, hem toplum hayatına katılan hem de o toplumda gözlem yapan biri durumundaydı. Araştırmacı, örneklem almadan evrenin tümünü inceleyebilmek ya da toplumu bütünüyle kavrayabilmek için, incelediği toplumda o toplumun bir üyesi gibi yaşamış ve böylece sosyal hayatın tabiî akışını takip edebilmiş, sorarak öğrendiklerinin uygulandığını da görmüştür. Bu açıdan, antropoloji bilimi kadar başka bir bilim, elemanlarından inceleme konusu ile bu kadar sıkı bir ilişki içinde bulunma talebinde bulunmamaktadır. Öte yandan, bu katılarak gözlem (participant observation) tekniği, incelenen topluluğun, çevresinden tecrit edilerek ele alınmasına yol açmıştır. Dolayısıyla, bu topluluğa dışarıdan etkili olabilecek güçlerin dikkate alınması bir bakıma önlenmiştir. Aynı yanılgıya köy topluluklarının incelenmesinde de düşülmüştür. Oysa, köy topluluğu, daha karmaşık bir toplumun, yani bir devletin, bir milletin alt birimi ya da parçasıdır. Nitekim, bu tür bir toplulukta yaşayarak inceleme yapan antropologlar, zamanla, bu toplulukların bulundukları bölge ile ve de ait oldukları milletle ve idarî örgütlenme ile ekonomik, politik ve ideolojik ilişkilerinin varlığını idrak ederek (Fox, 1977: 5-6), onları daha geniş bir toplumun ve kültür bütününün bir parçası olarak ele almaya başlamışlardır (Wolf, 1966). Böylece, daha geniş ve karmaşık toplumları da inceleme gereği ortaya çıkmıştır (Redfield, 1956: 14).
Yanılgıya düşülen bir başka konu da değişme olgusu olmuştur. XIX. yüzyılın antropologları, bir toplumdaki sosyal kurumları, aralarındaki fonksiyonel bağımlılığı dikkate almadan ve bulundukları farklı toplumlardan soyutlayarak bu kurumların evrimlerini açıklamaya çalışmışlardı (Fox, 1977: 4). Söz gelişi, H. L. Morgan, daha sonraları Alman ideolojisi düşünürlerinin (Engels, 1975) benimseyeceği, aile kurumuyla ügili bir evrim teorisi geliştirmiş (Morgan, 1887), E. Taylor ise sadece dinin evrimi hakkında yazmakla kalmayıp sayısız birçok kültür özelliklerinin evriminden de söz etmiştir. Aslında, bu tür eserlerde, sürekli değişimi öngören bir evrim teorisi söz konusuydu (Schusky, 1975: 244). Bu da antropolojik çalışmaların bir başka boyutuna dikkati çekmektedir.
Antropologlar, toplumların kültürlerini ayrıca zaman boyutu içinde de ele alırlar. Kültürler sadece kendi aralarında farklılık göstermekle kalmazlar. Belli bir kültürün kendi içinde de değişikliklere uğradığı görülmektedir. Kültür değişmelerini konu edinen antropolojik çalışmalarda karşılaşılan en önemli sorun değişme sürecinin karmaşıklığından kaynaklanmaktadır.
"Değişme", en genel anlamıyla antropolojide "davranış normlarında olduğu kadar teknolojide, sosyal, politik ve ekonomik örgütlenmede değişiklik" (Plog ve Bates, 1980: 385-386) şeklinde yorumlanmaktadır. Ama, diğer yandan, değişme süreci belli bir zamanda değişik düzeylerde ortaya çıkabilmektedir. Bu bakımdan, değişmeyle ilgili incelemelerde değişmeyi, "kısa süreli", "devri" (cyclical) ve "uzun süreli" değişme olarak ele alma temayülü vardır.
Antropolojik çalışmalarda kültür değişmesi[3], belirli kültürlerin dinamiğindeki[4] kısa süreli değişikliklerden ziyade, toplumun örgütlenmesinde ve teknolojisinde dikkati çeken büyük çapta yeni düzenlemeler şeklinde ele alınmaktadır. Bu çaptaki bir değişimin ise belirli bir zaman süresi içinde yer almış olan daha küçük değişikliklerin bir birikimi, olduğu açıktır (Plog ve Bates, 1980: 387). Kültür değişmeleri kendiliğinden, tabiî bir şekilde olabileceği gibi, zorlanmış ve güdümlü-planlı bir şekilde de görülebilmektedir. İlkel ve geleneksel kültürlerde ya da toplumlarda, uygulanan planlı değişimde (kalkınmada) karşılaşılan sorunlar ve bunun sonuçları (Foster, 1962), antropoloji bilimi içinde "kalkınma antropolojisi" adıyla tanınan bir alt disiplinin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamışlardır (Cohranne, 1971; N. Erdentuğ, 1980: 13-17).
Bu kültürün davranış kalıplarında yeniden düzenlenme (Keesing, 1945: 381) olarak da tarif edilebilen kültür değişmesi, hiçbir zaman tek başına değildir. Değişmenin belli bir zamanda ve ortamda davranışlara yansıması gerekmektedir (Herskovits, 1955: 446). Dolayısıyla, bu tür incelemelerde, davranışların temeli olan normların nasıl yok olduğu, değiştiği ya da yenilerinin nasıl meydana geldiği, ancak değişen davranışların aracılığı ile anlaşılabilmektedir (Schusky, 1975: 269). Bu açıdan, kültür değişmesini konu edinen antropolojik araştırmalar "geriye dönüşlü" (retrospective) bir özellik göstermektedirler. Bu tür çalışmalarda antropologlara has yöntem ve teknikler kullanılarak, incelenen toplumun o günkü durumundan geriye doğru gidilmesi ve o toplumdaki değişim kalıplarıyla süreçlerinin tespit edilmesi mümkün olabilmektedir (Plog ve Bates 1980: 387). Bu konuda da yine ilkeller ve köy toplulukları gibi küçük topluluklar, kültürün istikrarlılığı ve değişim durumları için birer laboratuvar olmuştur (Keesing, 1945: 383).
Özetle, günümüz antropologları, yaptıkları karşılaştırmalı kültür incelemelerinde, herhangi bir toplumun belirli bir durumu ile aynı kurumun bir başka toplumdaki tezahürünü, bu kurumların bulundukları toplumdaki diğer kurumlarla ilişkisini de dikkate alarak incelemeye özen göstermektedirler. Karşılaştırmaların anlamlı olabilmesi için toplumların ve kültür kalıplarının bir bütün olarak bütüncü yaklaşımla dikkate alınması gerekmektedir. Davranış kalıplarının kaynağı olan sosyal normların insan davranışını ne ölçüde yönlendirdiğini anlamak açısından da bunların değişimini incelemek zorunluluğu vardır.
Notlar
[1] "yoksulluk kültürü" hakkındaki çalışmaları ile tanınan Oscar Lewis, bu kültürün kent hayatının bulunduğu bütün toplumlarda görülebileceği iddiasındadır.
[2] Bir vakitler A.B.D.'nin kuzeydoğusunda, New York civarında yaşamış olan bir Kızılderili kabilesi.
[3] Kültür değişmesinin sosyal değişmeden ayrı düşünülemeyeceğinin anlaşılması üzerine bu sürecin "sosyo-kültürel değişme" biçiminde dile getirilmesi gerektiği yönünde bir temayül vardır.
[4] Kültür dinamizminde, bir kültürün istikrarlılığı (stability) kültür değişmesi ve de bu değişmeyi uyaran (stimulant) ya da engelleyen (barrier) kültür unsurları söz konusudur.
Kaynakça
• Acıpayamlı Orhan (1973): "Türkiye'de Etnografi Araştırmaları." "Etnografya ve Bilimsel Filmler Sempozyumu. İstanbul: Avusturya Kültür Yayınları, ss. 4-10.
• Arensberg, Conrad (1937): The Irish Countryman. W. Lloyd Warner, ed New York: MacMillan Comp.
• Barnouw Victor (1978): An Introduction to Anthropology: Ethnology. Homewood, Illinois: The Dorsey Press.
• Boas, Franz (1888): The Central Eskimo. Bureau of American Ethnology, Annual Report 6.
• Cohranne, Glynn (1971): Development Anthropology. New York: Oxford Universty Press.
• Engels, Frederick (1975): The Origin of the Family, Private Property and the State. New York: Pathfinder Press.
• Epstein, A.L, ed. (1967): The Craft of Social Anthropology. London: Tavistock Pub., Social Science Paperbacks, SSP 20.
• Erdentuğ, Nermin (1968): "Kalkınma Problemleri ve Doğu Anadolumuz." A.Ü. D.T.C.F. Antropoloji, Sayı 3, ss, 13-17.
• Erdentuğ, Nermin (1972): Türkiye Türk Toplumlarında Kültürel Antropolojik (Etnolojik) İncelemeler. Ankara: A.Ü. Eğitim Fak. Yay. No. 29.
• Erdentuğ, Nermin (1980): "Kalkınma Projelerinde Kültür Biliminin Yeri." A.Ü. D.T.C.F. Antropoloji, Sayı 9, ss. 1-8.
• Erdentuğ, Nermin (1982): "Etnoloji Kursusunda Öğretim ve Araştırma Açısından Gelişme (Tarihçe). A.Ü.D.T.C.F. Antropoloji, Sayı 10, ss. 3-8.
• Evans-Pritchard, E.E. (1951): Social Anthropology. London: Cohen and West, Ltd.
• Foster, George (1962): Traditional Cultures and the Impact of Technological Change. New York. Harper and Row Pub.
• Fox, Richard (1977): Urban Anthropology: Cities in Their Cultural Settings. Englewood Cliffs, New Jersey: Prentice-Hall.
• Güvenç, Bozkurt (1972): İnsan ve Kültür: Antropolojiye Giriş. Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını: G-l.
• Herskovits, Melville (1955): Cultural Anhropology. New York: Alfred A. Knopf.
• Hoebel, A.; Jennings, J.D.; Smith, E.R. (1955): Readings in Anthropology. New York: McGrew-Hill Book Comp..
• Hoijer, Harry; Beals, Ralph L. (1956): An Introduction to Anthropology. New York: The MacMillan Comp..
• Keesing, Felix (1945): Cultural Anthropology: The Science of Custom. London: Holt, Rinehart and Winston.
• Lewis, Ioan M. (1976): Social Anthropology in Prespective. London: Penguin Books.
• Lewis, Oscar (1961): The Children of Sanchez: Autobiography of a Mexican Family. New York: Random House.
• Magnarella, Paul; Türkdoğan, Orhan (1976): "The Development of Turkish Anthropology." Currena Anthropology, Vol. 17, No. 2, June, ss. 263-273.
• Malinowski, B. (1932): The Argonauts of the Western Pacific: An Account of Native Enterprise and Adventure in the Archipelagos of Malenesian New Guinea. New York: E.P. Dutton.
• Mead, Margeret (1953): "National Character". Anthropology Today. A.L. Kroeber, ed.. Chicago: University of Chicago Press, ss. 642-667.
• Mead, Margeret (1955): Cultural Patterns and Technological Change, ed. New York: The New American Library. A Mentor Book.
• Morgan, Henry L. (1857): League of the Iroquosis. New York: Corinth Press.
• Morgan, Henry L. (1887): Ancient Society: or Researches in the Line of Human Progress from Savagery through Barbarism to Civilisation. London: MacMillan Comp.
• Murdock, George (1932):"The Science of Culture," American Anthropologist, Col. 34, ss. 200-215.
• Örnek, Sedat Veyis (1971): Etnoloji Sözlüğü. Ankara: A.Ü.D.T.C.F. Yayını No. 200.
• Plog, Fred; Bates, Daniel (1980): Cultural Anthropology. New York: Alfred A. Knopf.
• Radcliffe-Brown, A.R. (1922): The Andaman Islanders. Cambridge: The University Press.
• Radcliffe-Brown, A.R. (1923): "The Methods of Ethnology and Social Anthropology." The South African Journal of Science, XX, October.
• Radcliffe-Brown, A.R. (1944): "The Meaning and Scope of Social Anthropology." Nature, VoL CLIV, No. 3904 (August).
• Redfield, Robert (1956): Peasant Society and Culture: An Anthropological Approach to Civilization. Chicago: The University of Chicago Press.
• Saran, Nephan (1984): Köylerimiz. İstanbul: Edebiyat Fak. Yay. No. 3222.
• Schusky, Ernest (1975): The Study of Cultural Anthropology. New York: Holt, Rinehart and Winston, Inc.
• Türkdoğan, Orhan (1977): Yoksulluk Kültürü. İstanbul: Dedekorkut Yayınları.
• Wolf, Eric R. (1966): Peasants. Englowood Cliffs, New Jersey: Prentice-Hall, Inc.
* Doç. Dr.
** Bkz. Türk Kültürü XXV (1987) 290:355-365.
UNESCO Somut Olmayan ...
Eklenme Tarihi 03 Kasım 2008
Teknolojik gelişmeler, kültür değişmeleri ve küreselleşen dünyanın bir olgusu olarak ortaya çıkan kitle kültürü, insanlığın binlerce yıllık sözel kültürel belleğinde korunan büyük bir kültürel birikimi yok ediyor. Bu birikim, UNESCO tarafından "somut olmayan kültürel miras" olarak adlandırılıyor ve gelecek kuşaklar için korunması gereken kültür varlığı olarak tanımlanıyor.
Somut olmayan kültürel mirasın korunması düşüncesi, 17 ekim 2003 tarihinde UNESCO Genel Kurulu'nda imzalanan Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi'yle ülkeler için bir uluslararası sorumluluk alanı haline geldi.
Türkiye, 2006 yılında bu sözleşmeye taraf oldu ve sözleşmenin yönetim kurulu niteliğindeki hükümetlerarası komiteye seçildi.
Sözleşmenin; "toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekânlar anlamına gelir" şeklinde tanımladığı somut olmayan kültürel miras şu beş ana başlık altında toplanıyor:
a) Somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar
b) Gösteri sanatları
c) Toplumsal uygulamalar, ritüeller ve şölenler
d) Doğa ve evren ile ilgili bilgi ve uygulamalar
e) El sanatları geleneği
Kuşaktan kuşağa aktarılan somut olmayan miras, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi'ne göre toplulukların ve grupların çevreleriyle, doğayla ve tarihleriyle etkileşimlerine bağlı olarak, sürekli biçimde yeniden yaratılır ve bu onlara kimlik ve devamlılık duygusu verir. Somut olmayan kültürel miras ürünleri bu sayede kültürel çeşitliliğe ve insan yaratıcılığına duyulan saygıya katkıda bulunur.
Somut Olmayan Kültürel Miras Sözleşmesi ile farkındalık yaratılan alanlar, sözleşme çerçevesinde hazırlanan listeler, programlar ve projeler aracılığıyla koruma altındadır.
UNESCO Acil Koruma Gerektiren Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi, İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Temsili Listesi adlarıyla iki liste hazırlayarak, Yaşayan İnsan Hazineleri Programı ile toplulukların ve bireylerin katılımını esas alan programlar düzenleyerek somut olmayan kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamayı amaçlamaktadır.
Somut Olmayan Kültürel Miras Sözleşmesi'ne taraf olan devletler uluslararası koruma önlemlerinin yanı sıra ulusal birtakım koruma önlemleri alma yükümlülüğü taşırlar.
Taraf devletler, somut olmayan kültürel mirasın araştırılmasını, derlenmesini, arşiv ve dokümantasyon merkezlerinin oluşturulmasını, müzelerinin kurulmasını, öğretim kurumlarında ders olarak okutulmasını, kitle iletişim araçlarında olumlu kültür değerleri olarak yer verilmesini ve kuşaklar arasında ortaya çıkan kopuklukları giderecek tarzda etkin biçimde değerlendirilmesini temel amaçlar ve eylem planları arasında görmelidirler.
Sivil toplum örgütlerinin Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi'ne akredite edilmesi, temsili liste adaylarının incelenmesi için yardımcı bir kurulun oluşturulması, sözleşme ambleminin kullanımına ilişkin talimatların düzenlenmesi gibi konular hakkında görüşmelerin yapılacağı Somut Olmayan Kültürel Miras III. Hükümetlerarası Komite Toplantısı Türkiye'nin ev sahipliğinde İstanbul'da yapılıyor. 4-8 kasım 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilecek toplantıya 2007 Tokyo Toplantısı'nda başkanlığa seçilen UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkan Vekili O. Faruk Loğoğlu başkanlık ediyor.
Macaristan, Meksika, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri toplantıda başkan yardımcılığı görevini yürütürken, toplantının raportörlüğünü Gabon'dan Claudine-Augée Angoué yapıyor.
UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras: III. Hükümetlerarası Komite Toplantısı / 4-8 kasım 2008, İstanbul Conrad Otel, Barbaros Blv. Yıldız Cad. Beşiktaş - 34353 İstanbul, Tel.: (0212) 227 30 00
Diğer Makaleler...
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Genel kategorisini görüntülemektesiniz







