Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Şiir,düşüncelerle değil,sözcüklerle yazılır. MALLARME
  • kanalkultur.com

Yaşar Kalafat: Türk Kültürlü Halklarda Ahır Çerşembe'nin Mitolojik Muhtevası

Eklenme Tarihi 28 Ocak 2009

yasar-kalafat-turk-kulturlu-halklarda-ahir-cersembenin-mitolojik-muhtevasi
Dr. Yaşar Kalafat

Giriş

Mitolojinin millisi olur mu? Milletlerin kendilerine has mitolojik dönemleri ve o dönemin günümüze gelen uzantısı var ise bu mitolojik dönem millî değil midir? Bahattin Ögel mitolojisiz milletin millî tarihî geçmişlerinin köksüzlük anlamına geleceği mealinde açıklamalar yaparlardı. Geçmiş hayatlarında mitolojik dönemleri olan her toplum millet midir? Çağdaş milletlerin mitolojik dönemi paylaştıkları halkları yok mu saymalıyız? Halklar bazen bir miti paylaşırlarken bazı mitler ki, onlar sadece halklardan bir halka aittirler. Çok kere yaradılış efsanelerine bu gözle bakılabilir. Mitolojik dönemde millet veya milliyet tanımlaması yok iken, bu ifadelerin karşılıklarının o dönemde aranmaları mitolojik verilere varis olmada kıstasları belirleyebilir mi? Bu sorulara hala yeterli cevabı bulabilmiş değilim. Halkların inançlarındaki kozmogoni ve kozmolojinin irdelenmesi onların mitolojik kimliklerinin belirlenmesi için yeterli midir?[1]

Mitoloji bir halkın veya birlikte yaşaya gelmiş halkların mı malıdır, yoksa coğrafyanın mı? Millî tarihten söz edilirken halkın tarihi ile yaşanılan toprağın tarihinin aynılığı ve ayrılığı mitolojik kimlik belirlemesine bir ışık tutabilir.

Bu girişi şunun için yapmaya lüzum gördük, 2008 yılı Nevruz / Yeniyıl Kutlamalarında Nevruz'un bir İran bayramı olduğuna dair UNESCO'dan bir tescil yapıldığı hususu tartışılmıştı. İran Bayramı tanımı ne anlama geliyordu? Günümüzdeki genel kanaat itibariyle İran bir coğrafyanın adı idi. Ancak İran tanımlaması çok kere Fars'a çağırım yapıyordu. Bu bayramın ismi olan Nevruz Öz Türkçe değildi. Bu bayram ile ilgili olup Farsça olan daha çok sayıda kelime vardı. Güney Azerbaycanlı bazı Türkologlar "Nevruz bayram olarak Türk inancının bir tezahürü iken zamanda Farsça'nın hâkim dil oluşu ile inanç terimlerinin dil değişimine uğradıkları" şeklinde bir izahları vardır.

Nevruz'un mitolojik mahiyetinden yola çıkarak kültürel kimliğine bir sahip bulmaya çalışırken bu bayram sadece Güney veya Kuzey Azerbaycan'da değil, Türk kültürlü halkların hepsinde mevcut olduğunu da görüyoruz. Bu noktada arayışımızı Farslıkla ve İranlılıkla sınırlayamayız. Türk kültürlü halkların tümünün ana dili veya soyunun Türk, Türkçe olduğu da söylenilemeyeceği göre sahiplenmenin izahı yeni açıklamaları gerektirecektir. Bu noktada Türk Kültür Coğrafyası ile Nevruz Kültür Coğrafyası'nın örtüştükleri söylenilebilecektir.[2] Bu arada biz Türk kültürlü halklar tanımı ile ille de, ana dili Türkçe ve doğma dini muhakkak İslam olanları kastetmiyoruz.[3]

Nevruz-Zerdüştîlik bağlantıları üzerinde ayrıntılı bilgi veren ve bu münasebetle Avesta üzerinde duran çalışmalar da yapılmıştır.[4] Bu noktada belirlemenin yapılabilmesi için Zerdüşt'ün milliyeti önem kazanmaktadır. O konudaki farklı fikirlerden birisi de Zerdüşt'ün Azerbaycan'da, Azerbaycan Türkleri arasında ortaya çıktığı şeklindedir. Bu gerçek diğer halklarda tarihin evvelki dönemlerinde Yeni Gün bayramının olmadığı ve kutlanmadığı anlamına gelmez ki, yazar anılan çalışmasında bunlara da yer vermektedir.

Zerdüşti ile Türklük bağlantısı üzerinde yapılan çalışmaların olduğu bilinirken, Turanlıların Tura / Nevruz'undan hareketle de konu irdelenmiştir ki, bu boyutunun üzerinde ayrıca ayrıntılı durulabilir.[5]

"Nevruzdan önceki dört Çarşamba kutsal sayılmaktadır. Bu çarşambalar; 'İlahır Çarşambaları / Yılın Son Çarşambaları denilmektedir. İlk Çarşamba "Su Çarşambası", İkincisi "Od Çarşambası', üçüncüsü 'Yel Çarşambası', dördüncüsü 'Toprak Çarşambası / Ahır Çarşamba / Son Çarşambası' dır.[6] Azerbaycan'ın Türk Kültürlü halklarında Hemşerilerde de Çarşambalar Hava Çerşembesi, Su Çerşembesi, Od Çerşembesi ve Toprak Çerşembesi olarak bilinir.[7] Çalışmamızın merkezine Ahır çarşambayı almış olmakla birlikte konunun açıklığa kavuşturulması adına diğer 3 çarşambaya da farklı vesilelerle değinilecektir.

Kuzey Azerbaycan'da Nevruz 20–21 ve 22 Mart'ta yapılır. Halk Nevruz'a Kırk gün kala bayram hazırlıklarına başlar. İlk Çarşambaya kadar büyük temizlik yapılır. Sayacılar uygulamalarını başlatırlar. İkinci Çarşambaya kadar zirai hazırlıklar tamamlanır. Arpa kuyuları açılır, erzakı bitenlere yardım edilir. Üçüncü Çarşamba / Su Çarşambasında özel drama şenlikleri sergilenir. Ahır Çarşamba / Son Çarşamba'da uygulamalar doruğa çıkar.[8] Bu uygulamalar aynı zamanda Türk sahne sanatları hayatının tarihi köklerine ışık utabilecek halk kültürü verileridir.

Altay Türklerindeki "Kamlık Bayramı" olarak bilinen "Cılgayak / Yılbaşı Bayramı" ile Nevruz bayramının aynı olduğu üzerinde duran çalışmalar da yapılmıştır.[9] Bu ve benzeri köprüler uygulanılan merasimlerin yanı sıra, Türk dini hayatını hala yaşamında yansıtan toplumlar, bayramın bizzat kendisinden hareketle günümüzle mitolojik dönem arasında bağ kurma bakımından önemlidirler.

Haftanın dördüncü gününe isim olan Çarşamba diğer bazı hafta günleri gibi Farsça kelimelerden kök almışlardır. Nevruz Bayramı ile doğrudan bağlantılı olmayan bu ad alış Türkçeye o kadar güçlü yerleşmiştir ki, Farsça bu kelime etrafında gelişen sözlü kültür ürünleri bir hayli yekûn teşkil ederler.[10] Bizim üzerinde daha ziyade duracağımız husus bunlardan Ahır Çerşembe / Son Çarşamba'dır. Bununla amacımız, Yeni Gün Bayramına Hz. Âdem'den, Hz. Nuh'tan Hz. Muhammed'den Hz. Ali'den hareketle, tabiat olayları ile ve destanlar şahit gösterilerek izah getirilirken, Ergenekon ve Kava Destanları ile bağıntısı üzerinde durulurken[11] Türk İnanç Sistemi itibariyle yerinin belirlenmesine katkıda bulunmaktır. Bu kimliği ile çalışmamız Esma Şimşek'in çalışması ile bazı bakımlardan örtüşmektedir.[12]

Çarşambalara dair verilen isimleri bir arada görebilmek tanımlama zenginliğimizden hareketle yeni çalışmalar yapılmasına yardımcı olabilir diye düşünüyoruz. İran'ın Karapapah Türklerinde dört Çarşamba'dan birincisi "Yalancı Çarşamba", ikincisi "Doğrucu Çarşamba", üçüncüsü "Kara Çarşamba", dördüncüsü "Pay / Hediye Çarşamba" olarak bilinir. Birinci çarşambada gençler tepelerde ateş yakarlar, havaya silahla ateş ederler ve buna "Çille Kovması" denir. İkinci Çarşamba yok sayılır atlanır. Üçüncü çarşambada başsağlığına gidilir, mezarlıklarda hayırlar işlenir, yaslı aileler ziyaret edilir, onlarla birlikte mezar ziyareti yapılır. Dördüncü çarşambada hediyeler verilir. Baca- Baca, Şal Sallama, Nava, akarsuya gitme merasimleri yapılır. Nevruz'da kış için muhafaza edilmiş, milah diye bilinen salkım şeklinde üzüm yenilir.[13] Karapapah Türklerindeki Çille Kovma, anne ve bebekler için yapılan Kırk Çıkarma, Kırk Uçurma, Kırklama inançlarından tamamen bağımsız değildir.

Bu konuda derlenilebilmiş bilgiler açıklamamıza kesinlik kazandıracak yeterlilikte değildi. Ancak halk inançları verilerinden hareketle mevcut birikimin artmasına katkıda bulunmak mümkündür, diye düşünüyoruz.

Bu arada Eski Türk Dini İnanç Sistemi, Tanrıcılık veya Gök Tanrı Dini tanımları Türk mitolojik katmanlarındaki yegâne tabaka olmadığı gibi, Şamanizm de her zaman ve muhakkak Türklerin yegâne dinleri olmamıştır. Şamanizm'in coğrafya ve çağ bakımından Eski Türk inançları ile ilişkisi olmuştur. Eski Türk İnanç Sisteminin tepesinde Tanrı vardı. Ayrıca konumuzu yakından ilgilendirişi bakımından da od / ateş, su, toprak ve benzeri unsurlar etrafında oluşmuş kültler ile atalar ruhu kültü oluşturuyordu.[14] Bu konuda Esma Şimşek'in anılan çalışmasında açıkladıkları ile bizim değindiğimiz hususlar bir bütünü oluşturmaktadır.

Bizim arayışımıza ışık tutması bakımından en içerikli çalışma Güllü Yoloğlu meslektaşımızın çalışması olmuştur.[15] Yoloğlu bu çalışmasında çarşambalara verilen isimlerin sağlıklı olmadığını onlara Azat Nebiyev, Kamil Veli Nerimanoğlu, Azize Hanım Caferzade gibi araştırmacılar tarafından verilen isimler arasında birliğin olmayışından hareketle izah etmektedir. Ayrıca yapılan isimlendirmelerin çok kere "ab-ateş, xak-bad" su-ateş, toprak-rüzgâr" gerçeği ile bağdaşmadığı üzerinde durmaktadır. Bu dört unsura demir unsurunun da eklenmesi gereğine dair görüşlerini açıklamaktadır. Çarşambalarda yapıldığı ileri sürülenler ile halkın bu günlerde yaptıkları arasındaki farkları da sergilemektedir. Onun izahının merkezinde ısı, ısınmak, ısınmış olmak vardır ki bu olguyu da güneş objesine bağlamaktadır. İzahlarında kendi içerisinde ciddi tutarlılıklar örneklemektedir. Çarşambalara beşinci ve altıncı çarşambaları ekleyen ve Çarşamba sayısını üçe indiren çalışmalardan misaller vermektedir. Çarşamba inancı ile Çilleler ve Hıdır Nebi inancı arasındaki inanç ve tarihlere tekabül bakımından bağlantı kurmaktadır. Çarşamba adlandırma ve sıralamasında anasırı erbanın esas alınmasının Fars kültür etkisinden olabileceğini belirtip "Türkün mifik tefekkürü"ne uymadığını vurgulamaktadır. O'na göre makul Çarşamba sıralaması; Yalancı Çarşamba, Haberci (Cıdırcı, müjdeci) Çarşambası, Ölü Çarşambası (Kara Çarşamba ve ya Ölü Bayramı", İlin-Ayın Axır Çarşambası şeklinde olmaktadır ki tahlilleri mantıklı ve gerçekçi görünmektedir.

Metin

Bu kısa kaynak irdelemesinden sonra metine geçilebilir. Çarşambaların nevruz takviminde sayıları sıralanışları başlayıp ve bitiş tarihleri yani süreleri belirlenmiştir. Bu dört çarşambanın beherinden önce ve süresi kapsamında yapılacak ve yapılmasından kaçınılacaklar belirlenmiştir. Bunlardan ilk ve son çarşambalar farklı önemlidirler. Azerbaycan'da bu çarşambalara "üskü" de denir. Temizlik ilk çarşambadan başlar, sayacılar pay toplar, arpa ve buğday kuyuları açılır. Semeni, hedik, gavurga hazırlıkları başlar. Ayrı ayrı ele alacağımız Son Çarşamba'da, özel yemekler hazırlanır, tongalar kalanır, Yeddi Levin, Kapı Pusma ve benzeri uygulamalara geçilir. Akarsudan gün doğmadan niyet tutularak getirilen ve "lal Su" denilen su ile uygulamalara geçilir. Su ve ateş üzerinden atlamak, ölüler için Kur'an okumak gibi uygulamalara geçilir.[16] Azerbaycan'ın diğer kesimlerinde olduğu gibi Padarlar ve Karaçiler'de de 7 tongal hazırlanır "Ağırlığım uğruluğum burada dökülsün" gibi sözler burada da söylenir[17] Bu türden Çarşamba uygulamaları, çeşitli pişintiler / yemekler, mollaya Kur'an-ı Kerim okutmak, bacadan Torba salmak, Ocak kalamak bölgenin Türk kültürlü halklarından Lezgiler'de de vardır.[18] Azerbaycan'ın Afşar Türklerinde "Çarşamba Hatun" un evlerin içine girip evlere mutluluk getirdiğine inanılır. Çarşamba günü hatunlardan birisi evin damına çıkar. Onun bir elinde demir bir şiş, diğer elinde gavurga / kavurga vardır. Damın üzerine demirle bir dikdörtgen çizer. İkinci hatun kavurgayı damın üzerine eker gibi yapar ve "Bismillahirrahmanirrahim Allahümmeselli Ali Muhammed. Allahu Teala İnşallah Nuri Muhammed ve İbrahim devleti ve uzun ömür ve beden sıhhatini tüm komşulara inayet eylesin. Yoksullara devlet, zenginlere keramet versin, âmin" der. Kavurgalardan bir avuç evin bacasından aşağıya, bir avuç tavla ve ahırların bacasından aşağıya, bir avuç kıbleye doğru damdan aşağıya döker. Tarlalar niyetine bir avuç da havaya serperken 'kurdun kuşun payı' der. Bu uygulamayı bütün haneler yaparlar. Daha sonra aksakallar toplanıp yas evlerine giderler, onları yastan çıkarmaya çalışırlar. Yaslıların, ev sahiplerine hürmeten evin damında ateş yakarak yastan çıkma teklifini kabul ettiklerini gösterirler. Yaslıların yaktığı bu ateşi gören komşular sabaha kadar tüfek atarlar.[19] Bu dramada "Sultan Nevruz" kavramının yanı sıra bir de "Çarşamba Hatun" u görüyoruz. Ayrıca şükran duygularını anlatabilmek için ateş yakılmış olması da ateşin iyesine duyulan minnet anlamında manidardır. Kıbleye dönmüş olmak ise inancın İslamî bir kimlik de kazanabildiğini göstermektedir.

Azerbaycan coğrafyasının Türk kültürlü halklarından Talişlerde erkekler mezar ziyaretini Cuma ve Çarşamba günlerinde yaparlar[20] Irak'ın Türkmen bölgesinde, Kerkük ve Çevresinde Çarşamba günü yağmur yağarsa bütün hafta yağmur yağacağına inanılır.[21] Moğollarda cenaze defni pazartesi Çarşamba ve Cuma günleri yapılır.[22] Azerbaycan Türklerinde kısmet tahmin etme evlilik yaşını belirleme fallarının hemen hemen hepsi Ahır Çarşamba'da açılır. Bu gece yenilen elmanın soyulan kabukları yastığın altına konularak muhtemel nişanlının rüyada görüleceğine inanılır.[23] Rızkların Ahır Çarşamba'da dağıtıldığı inancı Azerbaycan'da olduğu gibi Doğu Anadolu'nun ana dili Zazaca olan Türk kültürlü halklarda da vardır.[24] Erbil'deki Baba Gulgul ve Kars'taki Celal Baba ziyaretlerine Çarşamba günleri gidilir[25]

Bu tür verileri ele almak, bunları inanç etimolojisi itibariyle anlamlandırmak bizi mitolojik döneme taşır mı? Çarşamba verilerinden hareketle mitolojik döneme bir seyahat yapılabilir mi? Bu arayış uygulanmakta olan Çarşamba dolayısıyla nevruz inanç ve amelleri bize mitolojik kimliğimizle karşılaştırma imkânı verir ise ve bu karşılaştırmalardan bazı sonuçlar çıkarılabilir ise nevruzun tabir caiz ise dip tarihi çıkarılmış olabilir. Bu konuda yaşayan örneklerin en canlıları bakımından en büyük laboratuar Güney ve Kuzey Azerbaycan ve onun yakın coğrafyasıdır. Anadolu inanç coğrafyası itibariyle ise, büyük ölçüde A. Haluk Çay'ın ilgili çalışmasıdır.[26] Bu çalışmayı, bizim daha evvel ve daha sonra konuya dair derlediklerimizle, Nevruz şöleni bildirileri ile ikmal ettik

Mart ayının 21'ine bir ay, dört hafta kala her Çarşamba bazı uygulamalar yapılır. İlahır Çarşamba geçmiş yılın çirkinliklerinin geride bırakılıp yeni yılın kutlamaları olarak bilinir.[27] Nevruz'un dört çarşambasından Ağ Çarşamba / Ahır Çarşamba ve Kara Çarşamba arasındaki diğer iki Çarşamba ile birlikte dört çarşambadan Ahır Çarşamba ile Kara Çarşamba aynıdırlar. Kara Çarşambanın kara sıfatı alışı kışın henüz tamamen çıkmamış oluşu ile soğukların sürpriz yapabilecekleri ile izah edilirken, ölü bayramı, yas ile de bağlantılıdır. Bu çarşambanın diğer adı aynı zamanda "Goduk Kırtı" dır. Sıralı temizlikler evlerin içi dışı bahçeler ve benzeri yerler diğer iki çarşambada yapılmışken, bir seri temizlendikten sonra Kara Çarşambada Goduk / merkep yavrusu ve manda kırkılır, tıraş edilip temizlenir.[28] Bu safhaları sözlü kültüre yansıyış biçimleri ile ayrı ayrı ele almaya çalışacağız.

Anadolu'da birçok yerde olduğu gibi Van-Erciş'te Mart ayının ilk çarşambası Kara Çarşamba olarak bilinir. Bu gün daha ziyade kadınların bir arada toplu yemek yeme günü olarak bilinir. Yılın bolluk içinde geçmesi yemek hazırlığının ve yenilmesinin çok oluşu ile izah edilir Kars'ta "Baca Baca Gezme" daha yoğun görülür. Gezen çocuklara meyve türü ikramlarda bulunulur.

Tunceli'de Kara Çarşamba'da erkekler alınlarına kömür karası sürerek akarsulara girip bu karartıları temizlerler. Sulara karşı dua ve niyazda bulunurlar. Bu uygulamada da su ve od kültleri bir arada yer almıştır.

"Kabir-Üstü" inanç ve uygulamaları Ahır Çarşambadan evvelki son Salıda yapılır. Kars bilhassa Tuzluca yöresinde bu uygulama "Ölü Bayramı" olarak bilinir. Ahir Çerşembe / Son Çarşamba hazırlıkları, Salıyı Çarşambaya bağlayan gece başlar. Yerel inanç dilinde bu gün için "Tek Gün" "İlin Ahir"i denir. Bu uygulama Şii-Caferi İnançlı Müslüman halkta olduğu gibi Varto ve yakın çevresindeki Alevi-Bektaşi İnançlı Müslüman halkta da az-çok farklı zenginlikte yaşamaktadır. Mehmet Şerif Fırat eserinde bu inanç içerikli uygulamanın Eski Türk inançlarının bir devamı olduğu kanaatindedir.[29] Bu tespiti "Atalar Kültü" ile ilişkilendiren halkbilimi araştırmaları da vardır ki bize göre itibar edilecek bir görüştür. Atalar kültü muhakkak ve sadece atalara tapınma ile izah edilemez. Atalar kültü daha ziyade canın bedenden ayrılışı ile her şeyin bitmediği, ölümden sonra da bir hayatın varlığı, ölenler ile bilhassa öldüğü sanılanlar ile yaşayanlar ilişkisinin devam ettiği inancının da bir tezahürüdür. Atalardan himmet beklemek İslam'a göre şirk kapsamında olmakla beraber, muayyen kutlu olduğu kabul edilen dini bayramların arife günlerinde kabirleri ziyaret semavî dinlerde bu arada Müslümanlıkta da vardır. İslam'da kabir ziyareti daha ziyade ölümü hatırdan çıkarmamak amaçlı olmakla beraber, geçmişleri Kur'an okuyarak yadetmek bir hayır ve hasenat işidir de. Bu noktada ölü bayramı, dirilerin bayramından evvelki, yani arife günü yapılan bir ziyaret konumundadır. Küsler dâhil büyük küçük herkesin görüştüğü fakir ve öksüzlerin de arandığı bu günlerde ölülerle de adeta hal-hatır edilmiş olunur. Ölü Bayramı'ndaki mezarların onarılmaları, ölümü hatırlatacak maddi nesneler olarak algılandığı sürece şirk kapsamında mütalaa edilmemelidirler. Alevi-Bektaşi inançlı Anadolu kültür coğrafyasında, Varto havalisinde Ölü Bayramında fakir fukarayı da kapsayacak şekilde toplu ve münferiden mezarlıklarda yenilir içilirken, aynı inançlı Anadolu'nun batı kesiminde ise zaman zaman mezarların üzerine su ve yiyecek konulduğu da bilinir. Bununla murat yolu düşüp ihtiyaç duyana Allah rızası için hayır işlemek hizmet vermektir. Bu inanç başka bir formatta Sünnî inançlı kesimde de yaşamaktadır. Mezar ziyaretinden evvel ve sonra sadaka verme türünden hayırlar işlenir, mezarlıklarda çocuklar öncelikli olmak üzre, insanların sevinmeleri sağlanır. Ayrıca mezarlara "suluk" denilen kuşların ve böceklerin su içmeleri için özel yerler yapılır. Bu konu benzeri örneklemelerle uzatılabilir.

Bu uygulama sadece ve tamamen İslamî hayır işleme ile de izah edilemez. Yenilen yemeklerden Kur'an okunduktan sonra mezarların üzerine dökülmesi ve bunun mezardaki şahsın hayrına olacağını düşünmek bir noktada saçıdır da. Eski Türk İnanç Sisteminden tanıdığımız su saçısı, toprak saçısı, orman saçısı gibi saçı türlerinden bir saçı olduğu da söylenilebilir.[30] Bu saçılarda toprağın ormanın suyun ruhu mutlu edilmekte ondan adeta şefaat, bereket, şifa beklenilmekte verebileceği cezadan korunmak istendiğine inanılmaktadır. Buradan mezara yapılan saçı bahsine gelinince mezardakinden yani ruhundan korunma veya yardım alma teması gündeme gelir ki İslam'a göre şirktir. Zira yardım istenecek ve yardımı verecek olan sadece Allah'tır. Bizim araştırmaya çalıştığımız husus Nevruz'daki inanç ve uygulamaların İslam'ın terazisinde tartıp yerini belirlemek değildir.. Biz, Nevruzdaki inanç unsurlarından yola çıkarak Mitolojik döneme bir yolculuk yaparken İslami geçit ve güzergâhları haliyle yok sayamadığımız için ara açıklamalar yapmaktayız. Bu arada "Yerin Ruhu / iyesi" veya "Odun, Ateşin Ruhu / İyesi" Kişioğlu ölürken bedeni terk etmiş olduğuna inanılan ruhu, Âdem'e Allah'ın ruhundan üflediği anlamda ruhu veya örnek olmak üzere Ahmet Yesevî Hazretlerinin ruhaniyeti, belki ortaklıkları var olmakla beraber tamamen aynı şeyler değillerdi. Halk inançlarına göre göçmüş ulu zatların ruhları zikreden cinlerin zikirlerini görebilir ve yaşayan ulu zatlar göçmüş ulu zatlarınla ruh gözleri vasıtasıyla görüşüp konuşabilirler.

"Gabir / Kabir üste getme / gitme"de evvelce olmazken şimdilerde mollalar da katılmaktadır. "Ölülerim adına gazan asmak" o ölünün veya ölülerin ruhuna yemek hayratı vermek demektir. Şamların / mumların yakılması, ruhların ışık vasıtasıyla gelip evleri rahat bulup dönebilmeleri içindir. Gece yakılan ateşlerin de izahı bu şekilde yapılmaktadır. Ruhun "azıp" geri dönmesi istenilmez, böyle hallerin ailede bir felakete yol açabileceğine inanılır ve "Ruh Azması" olarak bilinir. Bu gecelerde yâd edilen merhumun adı çekilmez / ismi söylenilmez. Ondan "rahmetli" bahtsız" "ikbalsiz" şeklinde bahsedilir.[31] Sevdiği insanları ziyarete gelen ruhlar aziz bulduğu kimselerini ziyaret etmiş olur. Ziyaret eden de o ailenin azizi, muteber, itibarlı, sevgili bir mensubudur. Ziyaret edilenleri gamlı, kederli mutsun görür ise, onun da mutsuz döneceği inancı vardır. Onun mutsuz dönmesi istenilmediği için ev halkı mutlu tablolar sergiler. Onun haneye gelişini kolaylaştırma için o gece için pencereler açık bırakılır.[32]

Ateşin, güneşin, suyun, ataların ruhuna yapılan tazim Kamlık inancılık hüküm sürdüğü Altaylarda hala varlığını devam ettirmektedir. Günümüzde Altay Kişi bu bayramda en saygın en yaşlı olana kutsal od / arç'ı yaktırır ve bu esnada;

"Tört toluklu taş ocak" / Dört taraflı taş ocak
Tört kindikli ot ene / Dört göbekli ateş ana
Ak külün yastangan / Ak külü yastangan
Ak calbştu ot ene / Ak alevli ateş ana
Odız baştu ot ene / Otuz başlı ateş ana
Çıydi bolzo bışırgan / Çiğ olsa pişiren
Tondı bolzo erikten" / Buz olsa eriten"

denir.[33]

Kuzey Azerbaycan'da varlığını sürdüren ateş kültü ile Eski Türk İnançlarını canlı olarak yaşatan Tuva Türklerinin inançları arasında da ciddi bağların bulunduğu tespit edilmiştir ki, bunlar ateş kültünün muhakkak Zerdüştlük inancından gelmemiş olduğunu gösterir. Azerbaycan'da Ölü Çarşambası olarak da bilinen Gara Bayram'da ocaktan koku çıkarmak amacıyle ateşe yağ et atılır. Ant içilirken "bu ocak hakkı", "Bu ocağa kör bakım ki", "bu köz gibi gözüm ağarsın ki" "Ocağın sönsün", "Od olmayan yerden tütsü çıkmaz" denir.[34]

Tuva Türklerinde ölünün yedinci ve kırk dokuzuncu günlerinde muhakkak ateş yakılır. Bununla amaç öbür dünyada ölünün yolunun aydınlatılmasıdır. Tuvalı avcılar avdan evvel ateşin sahibi / ruhundan yardım ister avdan onun ruhuna bir pay ayırır ateşin etrafında tavaf edercesine dönerler[35] Tuva Türklerinde ateşe yemek saçı yapıldığı en makbul saçının süt saçısı olduğunu diğer tespitlerden de biliyoruz.[36]

Saha Türklerinin Isıakh Bayramı'nda tören alanına yarım ay şeklinde genç Ak Ağaçlar dikilir Alanda ateşler yakılır ve bu ateşler tören bitinceye kadar söndürülmez. Akşamdan yere kımız serpilir yakılan ateşle geçmiş yılın kötülüklerinin yok edildiği gelecek yılın güzellikleri müjdelenmiş olduğuna inanılır.[37] Altay, Tuva ve Saha gibi Tanrıcılık inancının hala yaşamakta olduğu Türk kültür bölgelerinden Nevruz örnekleri almak mitolojik döneme yapılacak yolculuğa ışık tutabilir diye bu örneklemelere yer verdik.

Altay Türklerinde ateş, güneş ve ayın bir parçası olarak bilinir Ülgen'in onları gökten gönderdiğine inanılır.[38]

Bu noktada, " (…)Şimdi olduğu gibi, yaratılan her gece, kendi gündüzünden önce yaratılmıştır. Dolayısıyla da Zulmet Geceleri; cemadatın, nebatatın, hayvanatın ve insanatın gündüzlerinden önce yaratılmış gecelerdir."[39] "(…) Şimdi olduğu gibi oluşturulan her insan, bir önceki insandan en az bir vasıf kâmildir."[40] Mitolojik dönemden günümüze geçen zamanın uzunluğu düşünülünce anlaşılma hiç de zor olmayabilir. "Âdemlerin aynı ilah tarafından güdülmesi nedeniyle aynı ilaha ve birbirlerinin benzeri olan İlahî düzene bağlılıkları vesilesiyle (…)"[41] İzah zor olmayacaktır. "Dinler farklı sistemlerdir sistemlerin getirileri farklı olduğu için, birbirlerinin aynısı olmazlar. Dinler sadece aynı feyiz kaynağında; yani aynı Allah'ta birleşirler (…)"[42]

Ahır Çarşamba'nın aldığı isimlerden "Tek Gün" üzerinde durulup inanç etimolojisi yapılamaz mı? Türk kültürlü halklarda sayılardan 13 uğurlu kabul edilmez bu günün takvimdeki adı "katır doğuran Gün" dür. Sayım yapılırken bu rakam atlanır söylenmek istenmez. Herhangi şekilde bu sayıya talep olunmak istenilmez. Tek oluşu ile bir ilişkisi var mıdır? Toplu sünnet yapılan çocuk sayısı tek ise dökülecek kanın sayısını çifte çıkarmak için bir horoz kesilir. Cenaze ikramların da yemek tabağının tek, toy ikramlarında ise çift olması istenir. Bununla toyların devamı gelsin yasların sonuncusu olsun denilmiş olunur. Tek-çift ilişkisinin inanç boyutuna dair başka örnekler de bulunabilir. Ahır Çarşamba / Son Çarşamba neden "Tek Gün"dür.

Ahır Çarşamba'nın tek gün olarak nitelenmesi ve on üç veya 31 ile ilişkilendirilmesine karşı çıkan görüşler de vardır ve oldukça yaygındır.. Bu görüşü benimseyen çevre on üç ve otuz biri ebcetle izah etmekte ve Türk kültürüne sonradan sokulduğunu düşünmektedirler.[43]

Türklerde ateşe selam verme, ateşin önünde ant içme gibi uygulamalar vardı. Ancak İran Kültüründe olduğu gibi ateşe tapma yukarıda da belirtildiği gibi yoktur.[44]

Iğdır'ın Şii-Caferi İnançlı Müslüman Türk halkında "Kara Çarşamba" yas alameti olarak anılmaktadır. Çarşamba günleri "hayır iş"leri olarak bilinen bazı işler yapılmaz. Mesela kız istenmez, düğün yapılmaz, bu günde ana rahmine düştüğüne inanılan yaramaz, düzenbaz, edepsiz, saygısız kimselere "Çerşembe Garışığı / Karışığı" derler. Bu çevrede çarşamba en kötü ve uğursuz kabul edilen gündür. Diğer bütün günlerde hayır işleri yapıldığı halde bu gün yapılmaz. Çarşambaya muzip bir dille "Şerşembe" denildiği de olur.[45] Bu görüşe Ehliman Ahundov katılmıyor olmalı ki, o söz kesiminin bu günde yapılmasının hayrına inanıldığı belirtmektedir. Ona göre kısmet bağlama ve kısmet açma işleri de daha ziyade bu güne rastlatılır. Anlaşılabilen kadarı ile bugün tersliklere açık olumsuzluklara gebe bir gün olduğu için muhtemel bir olumsuz gelişmeye karşı teptir olmak üzere bugün özellikle tatlı dilli olmaya ve kırıcı olmamak için özen gösterilmelidir. Halk arasındaki;

"Ne sen gel,
Ne yılın ahır çarşambası"

sözü ile kastedilen budur.[46]

Güney Azerbaycan Türk Kültür coğrafyasında "Kara Çarşamba" tanımlaması pek yoktur Çarşamba bayramdır. Kara Bayram, yas bayramı anlamında kullanılır. Bu gün mukaddes gün olarak bilinir. Nikâhların Çarşambada kıyılması istenir. Çarşambaya ölü yasa rastlamış ise yas ertelenir. Kara Çarşamba Güney Azerbaycan Türklerinden sadece Karapapak Türklerinde bilinir ve uygulanır. Bayram ayı ikinci Çarşamba kara bayram sayılır., od yakıldıktan sonra mezarlılara gidilir.[47]

Tasavvuf bilginlerine göre renklerle tanınmaları halinde sıralamada en güçlü nur, Siyah / Kara Nurdur[48] Bitlis'te de "Karaçarşambaya gelesin" inancı vardır.[49] Karaçarşambaya gelmek, onun tarafından cezalandırmak olmalı, Nitekim "karalara gelesin" ifadesi de alkış değil kargıştır. Ancak uyarı alabilmek, yarılmış olmak için sadece kara güçler değil ak güçler de etkilidirler. Erenler himmet ederler.

Bu arada olmayacak bir şey anlatılmak istenirken, "Çıkmaz ayın son Çarşamba günü" denir. Çıkmayacak ay olmayacağı için onun son çarşambası da olmayacaktır. Biz bu konulu çalışmamızda daha ziyade "Mücerretlik" üzerinde durmuştuk[50]

Mustafa Şenel bu konuyu incelediği çalışmasında; ("Çıkmaz ayın son Çarşambası" yılın bilinen, belirli bir zamanıdır. Bu zaman dilimi ile işaret edilen, Nevruzdan (21 Mart) önceki Çarşamba günüdür. "Çıkmaz Ay" ifadesi ile de ayın, başka bir aya çıkmadığı anlatılmıştır. Çünkü Nevruzla birlikte yeni bir yılın başlaması söz konusudur. Dolayısıyla "çıkmaz ay" yeni bir aya değil, yeni bir yıla çıkmaktadır, ulaşmaktadır.) demektedir ki bu açıklama belki deyimin zahiri anlamı için yeterlidir. Bize göre batını anlamı da vardır. Bize göre konu üzerinde tekrar durulmalıdır.

Kara Çarşamba ile sözlü kültürümüzde geniş bilgi birikimi vardır. Bu konuda Ali Berat Alptekin'in çalışmasında geniş bilgi bulabiliyoruz. [51]

Bilmecelerde;

"El obada addanar
Şirin olar dadlanar
Gâh attanar, yelenler
Gâh alışar oddanar

Alkış / Dualarda;

"Azar-bezarın ahır çerşenbede galsın"
"Ahır Çerşenbe muradını versin"
"Ahır Çerşenbe'de uğrun üzüne gülsün",
 
Gargışlar / Beddualarda;

"Ahır Çerşenben gara gelsin",
"Ahır Çerşembeye galmayasan"[52]

Bu bulgularda Ahır Çarşamba; hastalık türü istenmeyen halleri hıfz edebilen, murat verebilen, uğur sağlayan bir koddur. Bayramın kara gelsin veya bayrama kalmayasın gargışları / kargışları emsal alınır ise o bir bayramdır.

Çarşamba içerikli "Çarşamba Pazarı", Çarşamba Karısı", Çarşamba Duvarı" gibi mahiyetini tam belirleyemediğim deyimler hatırlıyorum Çarşamba Pazarı sözünü Azerbaycan'dan hatırlıyoruz. Çarşamba karısı sanırım çok gezen hanımlar için denirdi. Çarşamba duvarı da Mahkeme duvarı bir gibi asık suratlar veya benzeri yüzler için denirdi.

Ahır Çarşamba mum yakılır, ahır Çarşamba günü evden ateş, kibrit, gazyağı, ekmek verilmez, Ahır Çarşamba günü akşamdan erken yatılmaz, sabah erken kalkılıp evin bir köşesinde lamba yakılır. Evin bir köşesine kazan asılır. Kazan, Türk kültürlü halklarda isi, ters çevrilmesi, asılması, ödünç verilmesi ile bir simge oluşturmuştur.

O gece dam-bacada tongal / tonkal / tonkar / tonku denilen ateşler yakılır bu ateşlerde yakmak için kıştan sap-samandan artan iri parçalar da kullanılır. Kars yöresinde bu tütsülemeye "Gırç" denir.[53] Tütsüleme Türk kültürlü halklarda kötü gözden ve bir takım görünmeyenlerin fenalığından korunmak ve zararından kurtulmak için evlerde işyerlerinde resmi ve özel merasimlerde sık sık yapılır Bu münasebetle öncelikle üzerlik yakılır. Üzerlik yakılması etrafında sözlü edebiyat geliştirilmiş ve üzerlik adeta bir kültür kotu oluşturmuştur.[54]

Ahmet Caferoğlu tongalı evin dışında yakılan ateş olarak niteleyip, Eski Türk İnanç Sistemindeki "Ateş Kültü" ile ilişkilendirirken[55] A.H.Çay kelimenin etimolojisi üzerinde durmaktadır.[56] Bize göre kelime yığmak yığınakla ilgili olabilir. Sobayı galamak, yakacakları uygun şekilde yığmaktır. Keza tezek galağı, ot galağı, kerpiç galağı da, kerpiç, tezek ve otların oluşturdukları yığınlardır. Nitekim gala / kale de bir yığıntı tepecik değimlidir? "Bir gangal soğan" tanımlaması yeşil soğanı değil kuru soğanın kellesini, topuzunu anlatır. Kangal köpeği de iri başı ile bilinir. Ton'un, don ile ilişkisi var ise, bize göre bu ilişki ısının düşmesi sonucu oluşan dondan ziyade, donuna girmek, görünümünü almak anlamında olmalı.

Ahır Çerşembe'de / Çarşamba'da söylenen iki mahnıda

"Çepere çeper doldu gel,
Çepere guşlar gondu gel,
Dolagsız gezen oğlan,
Dolag tamam oldu gel.

Aştıg dolag altına,
Halın dodag altına,
Sen ağaç ol budağ sal
Biz de dolağ altına"[57]

geçen iki ifade arayışımız bakımından anlamla olmalı. Burada kış çıktı uyanma, canlanma, birleşip çoğalma mesajı ile keza bu temayı destekleyen aile olan ocak kurma mesajı vardır. Nitekim toylardaki "Bey Şahı" çok kere 7 veya 9 budaklı ağaçtan yapılırken beher budağına bir şirni / tatlı asılır ve onu taşıyanın hayır dua alma niyetiyle "here bir Allah desin" komutu üzerine toya katılanlar hep bir ağızdan "Allah, Maşallah" der, çiftlere balalı ve sağlıklı mutlu hayat dilerler.[58]

Azerbaycan bilmecelerine Ahır Çarşamba;

El obada addanar
Şirin olar daddanar
Gâh attanar, yelenler
Gâh alışar, oddanar,

şeklinde yer alır.

Tongal yığınının altından çocuklar bir tünel açarak karşı tarafa sürünerek geçmek için uğraşırlar. A.Alpaut bu uygulama ile Türklerin Ergenekon'dan çıkışı arasında bir bağ kurmaktadır.[59]

Türk kültürlü halkların halk inançlarında âlem değişmek denilebilecek bir inanç ve bu inançla ilgili uygulamalar vardır. Delik Taş'ın deliğinden geçilir ve yakın zamana kadar köy ve kasabalarının yakınında mistik güç izafe edilen delikli taşlar vardı. Halen Hacı Bektaş Veli ve Yedi Uyurlar gibi kutsal kabul edilen mekânlarda ovuğunun bir tarafından diğer tarafına geçilen kayalar vardır. Bu taşlarla ilgili olarak günahkârların geçemeyecekleri, geçebilenin cennete gideceği şeklinde açıklamalar yapılır.

Tunceli'de Kara çarşambaya ait bir uygulamada yabani bir gül boyuna yerilerek esnetilir ve ondan bir yay oluşturulur. Bu yaydan hastalar öncelikli olmak üzere sorunu olan herkes geçer ve böylece selamete ulaşılacağına inanılır. Bu esnada "Bizi kurtardığın bugünün hürmetine bize şifa ver denir.[60]

Edip Yavuz'un[61] dediği ve Haluk Çay'ın katıldığı gibi Bozkurt-Yol göstericilik bağlantısı mitolojik bir veridir ve bu gerçeğe birçok Türk destanı şahitlik yapabilmektedir

Bu uygulamanın farklı bir şekli de Toros Türkmenleri ve anadili Kürtçe olan bazı Doğu Anadolu Aşiretlerinde esnetilmiş kurtağzı derisi ile yapılır[62]

İsmet Alpaslan'ın verdiği bilgilere göre, Ağrı'da Kara Çarşamba'da kutlamalarında çocuklar baca ve duvarlar çubuklarla çizerek, "Kada belâ dışarı devlet içeri" şeklinde kora oluştururlar. Sonra evdeki insan sayısınca bacaya taş dizerler. Bu taşlardan beheri ailedeki bir ferdi temsil eder. Ertesi gün bu taşların altında kırmızı bir böcek aranır kimin taşının altından bu böcek çıkar ise o kişi ailenin o yılki şanslısı sayılır. Bu türden uğur vericinin izlerini aramak Hıdır Ellezde Hıdır için de söz konusudur. Ayrıca Kurt izinin aranılması ve bulunması halinde uğura yorumlanması da.

Esasen bu geçiş ile zararlı olabileceğine inanılan kara iyenin zararından korunabilmek için onun güç alanından çıkmak arayışı vardır. Geçilebilen yeni yerle, o yerin koruyucusu olduğuna inanılan gücün, güç alanına, koruması altına girilmiş olunur.

Nevruz oyunlarından "Kurt Oyunu" avcının kızını kurt donuna bürünerek bir kişi kaçırır. Avcı kurdu yaralar ve aralarında görüşmeler yapılır. Yaralanan kişinin tedavisinin gün doğmadan akarsudan alınan su ile olacağını avcıdan öğrenen kişi kızının yerini söyleyeceğini açıklar ve avcıyı kızının bulunduğu mağaraya götürür. Orada karşılarına çıkan bir kurt, avcının kurt donuna girmiş kızıdır. Bu kurt tekrar kıza dönüşür ve kişi ile kız evlenirler. O gün bayram olur Bu bayram Nevruz bayramıdır.[63]

Anadolu halk inançlarında ulu zatların kurt donuna girebildiği gösteren örnekler vardır. Ayrıca destanlardaki Kurt Ana ve Kurt Ata kavramlarını don değişme ile izah eden çalışmalar da vardır.[64]

Nevruz-Kurt, Nevruz-Hıdrellez ve Kutlu gün ve gecelerde kutun izi arama konusunda halk hikâyelerinde ve bazı tarihi verilerde de bir kısım bilgiler bulunabilir.[65]

Kurt-Bozkurt imgesinden yola Hıdrellez-Nuh Tufanı Azerbaycan Türk mitolojisi içerisindeki yerine işaret eden ve bu bulguların genel Türk mitolojisi içerisindeki yerine işaret eden çalışmalar da yapılmıştır ki bütün bunlar arayışımız bakımından önemli ilmeklerdir. Tekrar, tekrar irdelenerek yeni anlamlandırmalara ulaştırılacaklardır.[66]

Bu uygulama, tonga'lın alt tünelinden geçme uygulaması sözlü edebiyat ürünlerinde de yaşamaktadır. Ayvaz, Köroğlu'nun gücünü kabul ettikten sonra onun koltuğunun altından geçmiştir. Halk inançlarında örneğini gördüğümüz bir diğer misal de yeni gelinin ilk gününde kaynanasının başaklarının arasından karşı tarafa geçmiş olmasıdır. Bu uygulamadan sonra yeni hanım, hanım ananın hükümranlığını kabul etmiş onu ana bilmiş ve onun korumasını kabul etmiş olur. Keza yenilen pehlivan yenen pehlivanın koltuğunun altından geçer. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Tutukluk yapan tüfek sahibinin avı bol olsun diye genç kızın göğsünün üst kısmından sokulup eteğinin altından çıkarılır. Beşiğe konulmadan evvel bebek beşiğin bir tarafından alınıp karşı tarafına geçirilerek tekrarlanan bir uygulamaya tabi tutulur. İsmet Çetin'den dinlediğimiz bu örnekte de Sivas yöresinde minberin bir tarafındaki oyuktan çocuklar geçirilip diğer tarafından çıkarılmak suretiyle onlar için şifa umulurdu.

Buradan, tongalın altından açılan tünel, bu tünelden karşıya geçebilme gayreti ile Nevruzun sağlık, mutluluk, bereket, kısmet ve benzeri konularda dilek ve temenniler bayramı olduğuna geçilebilir Ateşin koruyuculuğuna olan inanç bilinirken bu koruyuculuk çok kere görünmeyen kötülüklere ve kötülük yapıcılara karşıdır. Bu münasebetle ateşin üzerinden atlanılır. Bilhassa hayvanlar iki ateş arasından geçirilirler. Ateşin etrafında dönülür. Bu uygulamaların çeşitli yöntemleri vardır. Tünel-tangal bağlantılı bu tespit ateş kültüne farklı bir derinlik daha kazandırmıştır. Etrafında dönmek diğer bir ifade şekli ile tavaf da Türk kültürlü halklarda bir külttür. Daha ziya ulu kişilerin ulu makamların etrafında dönülür. Başına dönme, aşına döndürme ve etrafında dönme bağlantılı inanç uygulamalarıdırlar.[67] Etrafında dönülen od / ateş ile etrafında dönülen pirin mahiyet bakımından farkları yoktur. Nitekim birçok yerde Od Piri vardır. Bu konuya tekrar dönülecektir. Ayrıca üzerinde durulması gereken diğer husus ise, halk inançlarında yerin altı, alt dünya teması da vardır.

Nevruz ve ateş bağlantılı inanç ve uygulamalar diğer örneklerde de görülebileceği gibi bu kadarla sınırlı değildir. Ayrıca ateş muhakkak ve sadece eski Türk inançlarında kült oluşturması itibarı ile önemli değildir. Ateş Zerdüşt inancının merkez öğelerindendir. Bir Nevruz inanç ürünü olan Kara Çarşamba'nın Gök Tanrı İnanç Sistemi ile olabilecek bağlantıları üzerinde dururken ve buradan hareketle od / ateş üzerinde yoğunlaşırken bu unsurun Zerdüştizm'deki yerinin farklılıkları ile belirlenmesi gerekecektir.

Sözlü kültürde yer alan tekerlemeler, maniler, şarkılar, ölçülü sözler, dua ve beddualar tefekkürün mahiyetini ortaya koyarken sistemin yapısına ve işleyişine dair de bilgi verilir. Dua kime yapılmaktadır, kimler aracı kılınmaktadır. Ara güçler ve bunların rollerini nelerdir gibi hususlarda kurt ile ilgili açıklamalarda olduğu gibi fikir edinmek mümkündür. Örneklemek gerekir ise;

Su Çerşembesi / Çarşambası Töreni'nde;

"Sel çapar, su çapar,
Bir günah işledim,
Gel onu tut apar.
Sel coşar, su coşar,
Gel apar, gel apar"[68]

denilirken akarsuyun günah taşıyarak günahlıyı günahsız kılmakla görev aldığı anlatılmakta günahlının günahını affettiği açıklanmamaktadır. Başka bir ifade ile su görevlidir. Aklayan değil aklamada vasıta olandır.

Bir halk anlatımına göre, yavru balık anne balığa bana suyu anlat der. Annesi de bana suyun dışında kalan bir şeyi söyle sana suyu anlatayım demiş.

Bu gözlükle Semeni'ye de bakılabilir. Seni ile ilgili değişlerde;

"Semeni sakla beni,
İlde göyerderem seni
……………… "[69]

ifadesindeki saklamak, korumak muhafaza etmek anlamında olmakla beraber "Allah saklasın" anlamında mıdır, yoksa pir inancında olduğu gibi pir vasıta kılınarak kadir olana sığınmak mıdır?

Zerdüştizm'in Türk mitolojik geçmişindeki yeri nedir. Türk mitolojik geçmişi muhakkak eski Türk inanç Sisteminden hareketle mi anlamlandırılmalı? Tabii ki hayır. Bizim bu konudaki çalışmalarımız konuya yeterince hulul edebildiğimizi göstermemektedir. Zerdüşt Coğrafyasının Türk kültür coğrafyası ile örtüşüyor olması, aynı toprakların Türk halkına vatan olmaları bu inancın Türk mitolojik kimliğinin bir parçası olması gerçeğini düşündürür. Şunu biliyoruz ki, od / ateşin her iki inanç sisteminde fonksiyonları farklı idi.

Tongalın yakılmasından sonra üzerinden çok kere 7 defa tekrarlanan atlanılmadan evvel atlayanlar niyet tutarlar. Bu niyet tutularak yapılan atlamaya hastalar ve çocuklar da yardım alarak katılırlar. Azerbaycan'ın Büyük Türk Şairi Bahtiyar Vahapzade'nin "Mübarek" şiirinde;

"…………………….
Tongalar yandırılsın,
Üstünden tullanak biz,
Babaların ruhunu,
Oddan geçip anak biz"[70]

demektedir ki halkın arasında yaşayan inanç ve onun edebiyata yansımış şeklinde; ateş; mübarek, niyet tutularak talepte bulunulan ve bu münasebetle ataların ruhunun şad olması sağlanan bir unsurdur. Diğer tarafta pir etrafında yapılan tavaflarda pire getirilen kimse yaşlı, bedenen özürlü ve yaşça çok küçük ise ona da oddan atlamada olduğu gibi yardım edilir. Halk arasında yaşamakta olan atalar ruhunu şiirlerine tema olarak aldığını Vahapzade'nin diğer şiirlerinde de görüyoruz.

Od Çarşambasının diğer isimler, Üsgü Çarşamba, Üsgü Gecesi, İkinci Çarşamba, Addı Çarşamba'dır. Bu çarşambada da bayram uygulamaları güneş doğmadan çıktıkları dağ tepelerinde ve insanların halka oluşturmaları şeklinde yapıldıkları bilinmektedir. Burada Godu Han'a Seslenilir. Anadolu'da Godu Godu ilahileri daha ziyade yağmur dualarında bilinir. Gerçi yağmur güneş bağlantısı da bilinmektedir. Bu noktada Han olan bir Godi, Hatun olan bir Çömçe ve Sultan olan bir Nevruz vardır.

Yel Çarşambası; Kürek oynatan Çarşamba, Yelli Çarşamba, Külekli Çarşamba, Heyder Çarşamba olarak da bilinir. Yeller de, Kara Yel, Ak Yel, Hezri / Yeşil Yel, gilever / kırmızı yel olarak bilinir ve bunların etrafında da inançlar gelişmiştir. Yel Çarşambasında söğüt ağacının yerlere kadar eğildiği inancı ve bu gece Yel Baba'nın çağırılışı ile uygulamalar vardır[71] ki Sünni inançlı Anadolu Müslüman kesimde kadir gecesi bütün kahinatın secde halinde olduğu bu gece söğütlerin başlarının yerlere değdiğine inanılır. Bu inancı belgeleyen anlatılar vardır.

Torpag / Toprak Çerşembesi / Çarşambası; Ahır Çarşamba, Yer Çerşembesi, Çerşembe Süri gibi isimlerle bilinirken burada da karşımıza Toprak Hatun çıkacaktır.[72]

Diğer Çarşambalarda yapılan bütün uygulamaların tümü Ahır Çarşamba'da da vardır. Od Çarşamba'nın merasimleri arasında "Azer", "Şehriyar", "Sedde" "Azerkan" ve benzerleri vardır.[73]

A.H.Çay Kapı Pusma'daki şirin söz söyleme inancını Atalar Kültü ile izah etmektedir. Bugün ataların hanelerine geldiklerini çoluk çocuklarının bayramı nasıl geçirdiklerini öğrenmek istedikleri için evlerde tatlı söz söylemeğe çalışır şeklinde izah etmektedir.[74] Anadolu'da Cuma akşamları pişi, helva gibi güzel kokular çıkarılır ve Kur'an-ı Kerim okunurken, itiş kakıştan dedikodudan özellikle kaçınılır. Bu gecelerde geçmişteki ecdadın evleri ziyaret ettikleri mutlu dönmeleri için evi güzel görmeler gerektiğine inanılır. Bu gecede yaramazlık yapan çocuklar deden veya baban pencereden bakıyor kapıdan duyuyor diyerek uyarılırlardı. Bazen de Cuma gibi kutlu gecelerde soğan türünden koku veren yiyeceklerden özel olarak kaçınılır ve "Melekler gelmez" denirdi.
 
Bütün bunlara rağmen od / ateş hiçbir zaman Allah yerine konulmaz, Allah'la eş tutulmaz, kadiri mutlak olana duyulan iman geçmişin izlerini taşıyan bazı tutumlara rağmen, bütün bu uygulamaların üzerindedir. Halkın kültür derinliklerinde eski inanç İslami dönemde daha ziyade folklorik bir öğe olarak varlığını mitolojik dönemin canlı izlerini yansıtarak sürdürür.

Tangal'ın üzerinden atlanırken söylenilen tekerlemelere dair de A.H.Çay geniş bir tarama yapmıştır. Bunlardan;

Ağrım uğrum tökülsün
Oda düşüp kül olsun"

denilirken ateş yakarak, kül ederek uğursuzluklara ve ağrılara ve benzeri hallere yol açan amili ortadan kaldırmaktadır.

Ağırlığın, uğursuzluğun dökülmesi için söylenen bu tekerlemeleri biz çocukluk yıllarımızın geçtiği Kars Çayı'ndan biliyoruz. Çimip sudan çıkınca bu tür sözleri muhakkak söylerdik ki, bu uygulama halen Kars'ta bebeğin Kırk Banyosu yapılırken uygulanır. Böylece suda olduğu gibi ateşte de aklayıcı paklayıcı koruyup kollayıcı bir muhteva aranır.

"Yansın alov saçılsın,
Benim bahtım açılsın"

denilirken de ateş baht açıcı olarak görülmekte ateşin etrafa saçılması da baht açmış olmanın nişanesi olarak görülmektedir ki, burada bir fal, ateş falı vardır. Ateşin yanış şekline bakılarak Türklerin fal açtıkları bilinmektedir.[75]

Tuvalar ateşle fal bakarlar. Mesela koyunun kürek kemiğini ateşin üzerine tutar, kemik isle örtüldükten sonra, üzerinde oluşmuş çizgilerden geleceği okurlar[76]

Tongalın külleri ile ilgili uygulamalar da inanç içeriklidirler. Bu küller

"Bolluk içeri, böcek dışarı
Devlet içeri böcek dışarı"

denilerek evin damlarından evin içine süpürülür[77]

Süpürge, süpürme ve süprüntü ile ilgili inançlar üzerlik kadar olmasa bir hayli yaygındır. Bu inancın uçları arasında da od, bereket, geleceği tahmin, şifa, nazardan koruma ve gibi unsurlar vardır[78].Zibiller ve çöpler çok kere içeri doğru değil dışarıya doru ve gün batmadan evvel süpürülürler. Süpürülenler ateş külü olunca ve bu ateş Nevruz Tongalına olunca inancın mahiyeti değişmektedir.

Külle ilgili inançlar da keza ateş / Ocak kültü bağlantılı olarak Göktürk dönemine, Gök tanrı İnanç Sistemine kadar uzanmaktadır.

Türkler ocaktaki ateşi söndürmeyerek ateşe olan tazimi ömür boyu sürdürürlerdi. Ateş ocak içinde küle gömülerek uyutulurdu. Kül ateşin koruyucu, belki de koruyucu iyesi olarak kabul ediliyordu. Külde "saklanan yeniden ateş yakmaya hazır halde muhafaza edilen korlara nispetle, ailede son çocuğa "kül" adının verildiğine ihtimal verilmektedir "Kül Tiğin" ve "Od Çiğin" adlarının da son çocuk oldukları inancı ile ad olarak verildiği görüşü de vardır.[79] Ev yetmediği zaman büyük çocukların evden ayrılıp ana-babanın ve evin en küçüğe kaldığı eski Türk âdetidir Bu inanç ve uygulama Türk kültür coğrafyasından Rumeli'de de yaşamaktadır. Kül-Tigin, Ocak Prensi anlamında olsaydı şurada veya burada bir Türk boyunda yaşardı. En küçük çocuk hanede kalıp anneye ve babaya bakıyor ki en genç olan en küçükler oldukları için. "Kafkasya ve Anadolu'da ocağı tüttüren oğul" deyimi vardır.[80] Balkanlar ve Anadolu Tük kültür coğrafyasında karın ağrısının tedavisi için evin en yaşlı hanımı tarafından hastaya kül suyu içilirdi. Ufak bir ipucu da Anadolu'da bazı yerlerde küle, baca demektir. Kül-Ocak bağlantısı insanı kâmile giden yolda tasavvufta da geniş yer tutar

Mevlana demiş ki; Hamdım veya Tigin'dim Piştim Od Tigin oldum, Yandım Kül-Tegin oldum[81] denilebilirken

"Serhatlı Lemin'in benim halımsın
Canımın cananı selvi dalımsın
Unutursan beni sen bir zalımsın
Çevirme ateşim küle güzelim"[82]

de denilebilmektedir.

Kırgız Türklerinde Neooruz Bayramı'ndaki temel merasimlerden birisi de "Ardıç Tütsüsü" çıkarmaktır. Türk kültür coğrafyasının bu bölgesinde tek ardıca "Mezar" denir kutsal yer olarak bilinir. Ölülerin ruhu için ateşe yağ atmak, ateşe aş yedirmek olarak bilinir ve koku çıkarmak da "Çıt Çıgarru" olarak tanımlanır[83]

Bacalardaki tongal küllerinin evin içine süpürülmelerinden sonra honçaların etrafında oturulup Yenigün manileri söylenilir. Daha sonra sıra en az yedi çeşitten oluşan Çarşamba Yemeğine sıra gelir. Ayrıca yedi çeşit meyve karıştırılarak ev sahibi tarafından konuklara paylaştırılır. İkramların arasında özel türküleri ile de bilinen Semeni ve onun bir türü olarak bilinen Berte de yerini alır. Bazı yörelerde bu geceye Yeddi Levin Gecesi denilirken bazı yörelerde ise bu tarih birkaç gün oynayabilir. Şehriyar bu konuyu dile getirirken;

"Bakicınun sözü, sövü, kağızi
İneklerün bulaması, ağzı,
Çerşembenin girdekânı övizi"

diyerek dile getirecektir.[84]

Iğdır ve yöresinde bu gecede akarsularda kız ve erkek tanrıdan bir dilekte bulunarak soğuk suda yıkanır ve en az 3 defa suya batar çıkarlar.

Ahır Çarşamba'da "Ateş Topları" yapılır. Ateş Topu bir telin ucuna gaz yağına batırılmış çaput parçası ile yapılır ve bu bez yakılarak tel havaya doğru fırlatılır. Avluların dış duvarlarına da keza gazyağına batırılmış yakılmaya hazır sopaları ile çaput bezleri iliştirilir. Havaya silahla ateş edilir. Bazı yörelerde mesela Derbent ve Kuba üzerlik yakılır ki buna "Pülenberi" denilir gelecek yılın nasıl geçeceğini tahmin için fallar bakılır. Açılan fallardan "Kapı- Kapı" "Kapı Pusma, "Kapı Basma", "Kulak Asma" olanlar kapılardan içeride konuşulanların dinlenilerek anlamlandırılması şeklinde bir geleceği tahmin işlemidir. Dinlenildiğini bildikleri için ev halkı güzel şeyler söylemeye özen gösterirler. Dinleyenler de iyi anlamlar çıkarmaya çalışırlar.

Bir fal türüde bir tas su ve 7 anahtarla açılan faldır ki bu kere içerdeki fala bakanlar dışarıdaki birilerini dinleyerek uyduklarını anlamlandırırlar. Anahtar ve kilit Türk kültürlü halklarda geleceği tahmin, büyü yapmak ve büyüyü bozmak için çok kullanılır. Birçok yerde kilit kapılarak akarsuya atılır. Niyet tutup akarsuya anahtar da atılır. Mezar-ı Şerifte Hz. Ali'nin türbesinde bir madeni mil üzerindeki kilitlerden hareketle niyet tutulduğuna şahit olmuştuk. Böyle bir tespiti de İran-Gürgen şehrindeki bir çeşmede gözlemiştik. Üsküp Makedonya'da tekkelere kısmetlerinin açılmasını isteyen bekâr kızların kilit okutup koyduklarını biliyoruz. Divriği Ulu Cami'de Cuma Salasından evvel keza bekâr kızların kısmetlerini açılması için kilit açtırdıklarını tespit etmiştik. Derbent Kırklar Mezarlığında Açar Piri vardır.

Tan yeri ağarıncaya kadar devam eden bu uygulamalara mealen de olsa deyinmeğe kalkmak Çarşamba inancından hareketle mitolojik derinlik arama amacından ayrılıp Bu bayramdaki uygulamaları anlatmakla zamanı ve mekânı doldurmuş olacağız.

Vasf-ı hâl uygulaması da tamamen su kült ile ilgilidir. O gün, gün doğmadan evvel genç kızlar çeşmeden getirdikleri su ile bir evde toplanır bu suyu koydukları bayda / leğende iğne ve pamuk arcılığı ile sevdalı gençlerin murat almaları konusunda bir tür fala bakarlar. A.M.Çay'ın tespitlerine göre Kars'ta bu uygulamaya "Çile Çıkarma" denir. Kars'taki uygulamada kız ve erkek birlikte bu işlemi yaparlar ve kullanılacak su akşamdan bir erkek çocuğunaaldırılarak hazırlanır. Bunun farklı bir uygulama şekli de "Suya Yüzük Atma'dır.[85] Çile / Kırk çıkarmak Çileden / Kırktan çıkmak, Kırkını Dökmek, Ananın Kırkı, Balanın Kırkı Karı Kırk, Kırkını Okutmak, Kırklı Olmak, Kırkının Karışması ve benzeri tanımlamalarla bir bütün oluşturur. Azerbaycan'ın Padar Türklerinde Kırk Basması rahatsızlığının tedavisi iki Çarşamba arasında yapılır.[86]

Ağrı'da genç kızlar abdest alıp 7 ihlâs suresi okuduktan sonra buzunu kırdıkları akarsudan aldıkları uyun başında toplanırlar.[87]

Nahcıvanda da genç kızlar gün doğmadan akarsudan su alıp evlerine getirilirde kısmet açılması için ondan içer, onunla banyo yapar ve bereket getirsin diye o suyu evin / odaların anlamlandırılabilir. Dört bir bucağına serperler. Bu yöremizde gün görmemiş suya, Ham su denir ki, ham olmak, hiç kullanılmamış olmak başka bir amaç için niyetlenilmemiş olmak da inanç içerikli bir uygulamadır. Toprak saçma da olduğu gibi bu da bir saçı türüdür. Bu uygulamada da suya giderken ve bilhassa gelirken konuşulmaz. Konuşmamak bir nefs terbiyesi bir özveridir. Erbil yöresi Türkmenlerinde adak olarak üç veya beş gün konuşmamağa niyetlenilir. Bazen mesela erkek çocuğunun olması için anneler "Kırk kapıdan konuşmadan dileneceğim" demiş olabilir. Yemekten içmekten vazgeçmek gibi konuşmamak da bir özveridir. Büyüklerinin bilhassa erkekleri yanında konuşmamak yani "ses saklamak" bu açıdanda anlamlandırılabilir.

"Ses saklama" nın bir şeklini de Ağrı'da "Konuşmadan Yayık Yayma"dır. Kara Çarşambaya bir gün kala yayık için hazırlanan malzeme o gün konuşmadan yayığa doldurulup yaymaya başlanır ve sonra ürün ikram edilir. Bu işlem boyunca ilgili hanım hiç konuşmaz.

Kuzey Azerbaycan'da Çarşamba günü evin büyüyü sabahleyin erkenden kalkar hiç kimse ile konuşmadan ellerini una bular, unlandırır ve evin duvarlarına vurur. Böylece evin bereketinin artacağına inanılır.[88]

Su Çarşambası'nda sabahleyin erkenden bir kız ve oğlan akşamdan yanan tongal'ın külünü heç ne danışmadan / hiç konuşmadan yakındaki çaya, arka, bulağa apararlar / götürürler, onları suya atar ellerinde götürdükleri tasla aldıkları suyu evlerine getirirler.[89] Bu çarşambanın diğer adları Ezel Çarşamba, Evvel Çarşamba, Gözel Çarşamba, Sular Nevruzu veya Gül Çarşambası'dır.[90] Bu isimlerden Sular nevruzu tanımlanması farklı bir mesaj içeriyor olmalı. Adeta kutsiyeti veren nevruzdur da bu adlandırmada Nevruz suda tecelli etmiştir.

Yeni yılda her şey tazelenirken ilk tazelenenin sular olması inancı da suda bir canlılığın olduğu inancını düşündürüyor. Bu su ile yara tedavi edilmesi de bu sağaltma yöntemidir. Türkeçare olarak bilinen halk ilaçlarında bu sudan yararlanılır. Çocuğu olmayan kadının başına bu sudan kırk tas su dökülür. Bu günde korkan kimsenin başına 3 tas sağdan 3 tas soldan su dökülür. Korkan ve herhangi şekilde bayılmış olan kimsenin tedavisinde bu sudan yararlanılır.

Bugün anılan suyun etrafına halka olunur ve;

"Sel çapar su çapar
Bir günah işlettim
Gel onu tut apar"

gibi hikmetli olduğuna inanılar şeyler söylenir ki, su günah aparan yani aklayan paklayandır. Esma Şimşek'in ifadesi ile "sudan yardım isteme vardır"[91] Araştırmacı bazı sahipli çeşmelerin "Yılan" veya "Arap" dan sahiplerinin olduğunu belirterek su iyesine vurgu yapmanın yanı sına bir de Su Tanrısı Aban'dan söz etmektedir. Bu isim muhtemelen su iyesinin veya suda yaşadığına inanılan bir iyenin ismi olmalı. Biz daha evvel "Suyun melaikesi" "Suyun Ayşe'si Fatma'sı" "Suyun Ruhu" gibi tanımlamaları Borçalı'dan yapmıştık. Nitekim Esma Şimşek, Azat Nebiyev'in derlemiş olduğu "Suyun Nesibesi" isimli efsaneyi özetlemektedir. Buna göre saldırıya uğrayan Kara Han, kara çay'ın kenarına giderek derdini ona anlatır. Çay ilkin kükrer bulanır şırıldayarak akar ve kara han'a nasihatte bulunur. Nasihatinin sonunda "Kalanları Su Tanrısı Korusun" der. Keza kükreyerek, çağlayarak akıp gider.[92] Bu arada dedem Korkut çağman çağman kayalardan çıkan su ile Salur kazan'ı konuştururken "Karabaşım kurban olsun suyum sana" diyecektir.[93]

Ateş ile ilgili uygulamalarda olduğu gibi suyun da üzerinden niyet tutularak atlanır. Büyük şairi şehriyar "Heydar Baba" isimli eserinde bu esnada genç kızların söylediklerini şiirleştirmiştir.;

"Atıl matıl Çarşamba,
Bahtım açıl Çarşamba"

Ehliman Ahundov yaptığı bir tespiti A.M.Çay zikretmektedir. Bu tespite göre niyetli kızlar bu esnada başparmaklarına bir ip bağlar, birkaç defa suya atladıktan sonra bu ipi kesip suya atarlar.[94]

Türk kültürlü halklarda bağ-bağlanma ve bağlı olmak-bağdan kurtulmak bir kod oluşturmuştur. Bağ bir büyü türüdür. Bağlanmamak için bir takın uygulamalar vardır. Daha ziyade genç çiftler evlenmeden evvel bağlanırlar. Ayrıca hastalıklardan korunmak ve kurtulmak için de bağ yapılı ve açılır.[95] Çok bilinen bağ türlerinden birisi de kurtağzı bağlamaktır. Bağlı damat bağı açılıncaya kadar murat alma konusunda başarılı olamazken, ağzı bağlı kurtta ağzı açılıncaya kadar saldıramaz, zararlı olamaz.[96] Bağ muhakkak düğün atarak değil başka yöntemlerle ve değişik araçlarla da yapılır. Kerem İle Asla aşk destanında kara Keşişin Aslı'ya yaptığı gömleğinin düğmelerini bağlayarak ilikleyerek kendisine bağlamak suretiyle Kerem'e kavuşmasını önlemektir.

Erzurum Hıdrellez manileri'nde;

"Ağlama yar ağlama
Elde ne var ağlama
Kısmet bağlayan Allah
Birgün açar ağlama"[97]

denilirken kısmeti açan ve kapatan iradenin Allah'ta olduğu anlatılmaktadır. Nevruz ve Hıdrellez'deki uygulamalar çok kere karışmış ve adeta aynileşmemişlerdir. Azerbaycan Türk halk inançlarındaki Tuzlu glik yenilerek kısmetin rüyada görülebileceği inancı Erzurum'da Hıdrellezde uygulanır ve ismi Tuzlu Ekmek'dir. Bu ekmeği yiyip yatan kimse yatmadan evvel;

"Yastığı karışladım uçtan uca
İçinden çıktı üç hoca
Biri hece, biri cüce, biri koca
Kaderim kısmetim ne neyse
Rüyama girsin bu gece"

der.[98]

Kurtağzı Bağlamak Türk kültürlü halklarda daha ziyade yabanda evcil bir hayvan kaldığı zaman onun zarar görmemesi için yapılır ve hayvan ahırına dönünce de açılır. Kurtağzı bağlamanın yıllık umumi tedbirler arasında yer aldığını Tunceli Karaçarşamba dua uygulamalarında görüyoruz. Bu uygulamada, bir ucuna çaput bağlanmış gül dalı alınmakta ve bu esnada, "Ey Ulu Rayber / rehber! Ey yol gösterici! Bugünün yüzü suyu hürmetine sürülerimize dokunma şeklinde dua edilmektedir.[99]

Bizim Türk kültür coğrafyasının 30–40 kadar farklı bölgeden tespitini yapmış olduğumuz kurtağzı bağlama uygulamasında kurdun ağzı kurttan daha güçlü bir varlıktan çok kere Kur'an okuyarak Allah'tan evcil hayvanları haklarını korumak adına yardım istenilerek yapılıyordu. Adeta kurdun zararından korunmak için onun da hakları gözetilerek mutlak olanın yardımına başvuruluyordu. [100]

Azerbaycan'ın Nevruz'da söylenen sayacı nağmelerinde;

"Siz sayadan korhmusuz
Safa yurda gommusuz
Safa olsun yurdunuz
Ulumasın gurdunuz
Ac getsin avanınız
Toh gelsin çobanınız" denir.[101]

Güney Azerbaycan'dan yapılmış Nevruz'un başlangıç günü ve kurt bağlantılı mitolojik bir tespitler vardır. Bu gün Kurt yavrusunun önerilerine uyarak teptir alan Oğuz Oğlu kara kıştan salimen çıkar ve çıktığı gün bayram yapar[102]

Ergenekon Destanı da kurt ve demir motifleri üzerine oturmuş bir destan iken onun ve Kava Destanı'nın da 21 Mart Nevruz'a tekabül ettiğini ve Güneş yılı ile esaslandırılan en eski Türk Takvimi olarak bilinen "12 Hayvanlı Türk Takvimi" de Nevruz ile yeni yılı başlatır.

Güney Azerbaycan'da Ahır Çarşambada suya / bulağa gidenler oradan aldıkları 3 taşı su kabının dibine koyar ve bu taşlar bir sonraki nevruza kadar muhafaza edilirler. Keza üç böğürtlen dalı koparılarak eve getirilir bunlar evin kantarmasına asılır ve bir sonraki Ahır çarşambaya kadar orada kalmaları sağlanır ve yeni Nevruz'da yenileri ile değiştirilirler. Azerbaycan'ın bazı kesimlerinde de su kaynağından alınan Yedi Taş evin, ambarın, ahırın kovanlıkların muayyen yerlerine konulur. A.M.Çay bu uygulamanın bereketi cepletmek amacıyla yapıldığı kanaatindedir[103] ki biz de bu görüşe katılıyoruz. Bu uygulamada taş ve su kültleri bir bütün oluşturmuştur.

Ahır Çarşamba Uygulamalarında "Şal Atma" geleneği de bağlamak bağ çözmek inancı ile ilişkilidir. Şal Atma / Şal Salma inancı esasen bacadan sarkıtılan şala ilgili haneden bir hediye bağlama olarak bilinir. Ancak sallama yöntemi ile kız da istenir. Talip olunan kızın bacasından salınan şala delikanlı bir düğüm atar kız evi evliliğe olumlu bakıyorsa düğümü çözer kızın bileğine bağlar. Olumlu bakmıyor ise daha sonra bir hediye bağlayarak iade eder.

Bu uygulamanın değişik şekilleri Anadolu Türkmenlerinde de görülür. Ancak Ahır Çarşambayı bekleme şartı yoktur. Düğünde veya çeşme başında beğenilen genç kızın başına mendil veya eşarp atarak o kıza talip olunur.

Od ve demir iyelerinin bir araya geldiği bir ahır Çarşamba uygulamasında da yumurta, demir ve kömür niyet tutularak gömülürler daha sonra bu gömü çıkarılır. Kömür yumurtayı boyamış ise niyetin olmayacağına maden / demiri boyamış ise niyetin olacağına inanılır. Demir[104] etrafında da asgari Ergenekon'dan başlayan bir süreçle Türk kültür coğrafyasında yumurta da olduğu gibi geniş inanç birikimi vardır. Demir'in de Türk kültürlü halklarda bir kült oluşturduğu söylenilebilecektir.

Demir'i yukarıda belirtildiği gibi hava, su, top ve ateş gibi esas alıp beşinci unsur olarak değerlendiren araştırmacılar olduğu bilinirken[105] halk arasında demir adına yaşanan inançlar münhasıra "Fe" anlamında demirden ziyade maden anlamında genel bir içerikle algılanır. Bazen bakır, bazen gümüş bazen benzeri bir başka maden de demir kapsamında mütalaa edilir. Bir diğer kuşkumuz da demiri,içinde bulunduğu dağ, veya kaya ve toprak kültlerden farklı ele alma noktasındadır.

Azerbaycan'da Ahır Çarşamba günü pencere önüne konulan yumurtanın Hızır tarafından çizilerek işaretlendiğine inanılır. Bu çizgilerden Kara Hat kıtlığı, Kırmızı Hat ise bereketi simgeler[106]

Bu çarşambalar Anadolu Türk kültür coğrafyasında görülen Şubat ayının ikinci yarısından itibaren başlayan, sırayla hava, su ve toprağa düşerek onların ısınmalarını sağlayan cemre ile büyük aynılık gösterirler[107]

Sonuç

Yenigün Bayramı kendine bir coğrafya oluşturmuştur. Bu coğrafya geniş anlamda Türk kültürlü halkların kültür coğrafyasıdır. Bu coğrafya'da ismi 'Nevruz' olmasa da bu bayram kutlanmaktadır. Nevruz'un milliyeti Zerdüşt'ün etnik kimliğinden hareketle belirlenebilir mi? Dinlerin tebliğ millî mensubiyeti her zaman o dini millî yapmayabilir. Avesta'nın dili de bu bayramın etnik kimliğine teşhis koyabilmek için yeterli olmayabilir. Bu arada Farsça'nın bir kısmı ölü dil olan yerel dillerin birleşmesinden meydana geldiği gibi bir tez de vardır. Diğer önemli bir husus yaşayan Nevruz dilinde Türkçe kelime ve deyim hiç de az değildir. Zerdüşt'ün bir Azerbaycanlı olduğu görüşleri de oldukça yoğundur.

Kara Çarşamba inancına gelince Nevruz Bayramından evvel yaşanan 4 çarşambadan dördüncüsüdür. Nevruz'da yapılan ve Atalar Kültü, Pir Kültü, Ateş Kültü, Su Kültü Toprak Kültü, Ağaç Kültü gibi Türk kültür coğrafyasının diğer kesimlerinde yaşayan kültler Nevruz'da olduğu gibi Türklerin eski İnanç sistemlerinde yaşamaktadır. "Çarşamba" bu isim altında Eski Türk inançlarında yer almamakla beraber Yenigün bayramından evvel yapılan bu bayrama bağlı uygulamaları Kam İnancı / Tanrıclık inancı gibi isimlerle de bilinen Eski Türk İnanç Sistemi'nde ve onun günümüze gelen uzantılarında görebiliyoruz. Çarşamba inancı daha ziyade Azerbaycan Türklerinde görülmektedir. Anadolu Türklerinde haftanın muayyen günleri ile ilgili bazı inançlar yaşarken Çarşamba günü ile de mesela çamaşır yıkanmaz, temizlik yapılmaz gibi inançlar vardır. Ancak bunlar çok net ve çok yaygın değildirler.

Notlar

[1] Mahiyeti bu olan bir çalışma Kübra Aliyeva tarafından dokumalar üzerinde keza Nevruz coğrafyasında yapılmıştır. Yazar, bölgede yaşamış birçok dinin izlerini ararken Zerdüştlük inancı üzerinde de durmuştur. Onun açıklamalarına göre Nevruz Zerdüştlükte de vardı 12.000 yıllık bir geçmişe sahipti Semeni'nin tarihi izlerini bu dinde bulmak mümkündür. Bu inançta da Gök Tanrısı Anu, Toprak Tanrısı Enlil Su ve Bilgi Tanrısı Ea vardı. Kübra Aliyeva , "Halı ve El sanatlarında Nevruz",Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s. 31–42
[2] Rusçadan çevirenler Yıldız Pekcan-Sevinç Öztürk, Tarih ve Etnografya Açısından Nevruz, Boğaziçi İlmi Araştırmalar Serisi, Ankara, 1993
[3] Yaşar Kalafat, "Türk Kültürlü Halk veya Türk Kültür Coğrafyasına Dair" 10. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk ve Kardeşlik İşbirliği Kurultayı, Konuşma, Bildiri, Tutanakları ve Karar Metinleri, 18–20 Eylül 2006 Antalya Türkiye, Ankara 2007. sf.34347
[4] Hikmet Celkan, "Nevruz'un Tarihçesi", Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s. 427–448
[5] Kamil Hüseyinoğlu, Qedim Turan Mifden Tarixe Doğru, Bakı, 2006
[6] Mustafa Şenel, "Çıkmaz Ayın Son Çarşambası Deyimine Olumlu Bir Bakış" Uluslar arası Türklük Bilgisi Sempozyumu (25–27 Nisan 2007-Erzurum)
[7] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları Dedem Korkut Yukarı Eller, Ankara, 2008 Berikan yayınları, s.72
[8] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları, Dedem Korkut Aşağı Eller, Berikan yayınları, Ankara, 2008 s. 382
[9] Nadya Yuguşeva, "İslâmiyet Öncesi Türk Dinî hayatı İçinde Nevruz'un Önemi ve İşlevi" Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s.401–408
[10] Abdulhalûk M. Çay, Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, İlaveli Üçüncü Baskı, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1989, s. 83–93
[11] Zeynelabidin Makas, "Türk Bahar Bayramı Geleneği ve Nevruz", Türk Millî Bütünlüğü İçinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu Sempozyumu, (23 3 1990 Kayseri, Erciyes Üniversitesi Kayseri, 1992, s. 223–228
[12] Esma Şimşek, ""Azerbaycan Türklerinde "İlahır Çerşembeler" ve Eski Türk Dini ile Paralellikleri" Türk Kültüründe Nevruz V Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (15–16 Mart 2002) Diyarbakır) Ankara 2002, s. 162
[13] Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları II, Ankara 2007, Berikan yayınları, s. 62
[14] Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara, 2006, 5.Bsk. Ebabil Yayınları
[15] Güllü Yoloğlu, "Çarşambalar" www.kaspi.Az/fevral/26/serbest.htm-.69k-
[16] Abdulkadir Yuvalı, Nevruz Bayramı ve Çarşamba Günleri" Nevruz, Yayına Hazırlayan S.Tural, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 1995, s. 54–61
[17] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları Dedem Korkut Yukarı Eller, Ankara, 2008 Berikan yayınları, s.89
[18] Yaşar Kalafat, a.g.e. s. 101
[19] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları Dedem Korkut Yukarı Eller, Ankara, 2008 Berikan yayınları, s. 118
[20] Yaşar Kalafat, a.g.e. s. 179
[21] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları, Dedem Korkut Aşağı Eller, Berikan yayınları, Ankara, 2008 s. 372
[22] Yaşar Kalafat, a.g.e. s. 333
[23] Yaşar Kalafat, a.g.e. s. 269
[24] Yaşar Kalafat, a.g.e. s 279
[25] Yaşar Kalafat, a.g.e. s 217
[26] A.M.Çay a.g.e.
[27] Tamilla Aliyeva, "Nevruz Halk Dramaları" Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s. 42–51
[28] Zeynelabidin Makas, Türk Kültüründe Nevruz, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1987
[29] M.Ş. Fırat, Doğu Anadolu ve Varto Tarihi, Ankara, 1981, IV. Bsk.
[30] Yaşar Kalafat, "Çorum ve Çevresi Merkezli Türk Kültürlü Halklarda Saçı", Osmanlı'dan Cumhuriyete Çorum Sempozyumu, 23–25 Kasım 2007, Çorum, 2008, s.1139–1149
[31] G.Yoloğlu, a.g.m.
[32] Kaynak Kişi; Saadet Şıhaliyeva
[33] Nadya Yuguşeva, "İslâmiyet Öncesi Türk Dinî hayatı İçinde Nevruz'un Önemi ve İşlevi" Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s.401–408
[34] Güllü Yoloğlu, "Tabiat Kültü Ateş, Nevruz ve Şamanizm", Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s.391–399
[35] Güllü Yoloğlu, a.g.e.
[36] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Türk Halk İnançları Dedem Korkut Ak Koyunlu Coğrafyası, Ankara, 2008, Berikan Yayınları, s. 171
[37] Yakup Deliömeroğlu, "saha Türklerinde Isıakh Bayramı", Nevruz ve Renkler, Ankara 1996, s. 129–133
[38] Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Materyaller ve Dokümanlar, Ankara 1986, s.67
[39] Sabahattin Güngör, Kevn'in Üç Vücudu" Bandırma, 2008
[40] A.g.e.
[41] A.g.e.
[42] A.g.e.
[43] Kaynak Kişi; Zeynelabidin Makas
[44] Bahattin Ögel, Türk Mitolojisi, c.II, Ankara 1995. s. 509
[45] Kaynak Kişi; Seyfeddin Altaylı
[46] Ehliman Ahundov, a.g.e. s.434
[47] Kaynak Kişi; Eli Beranzade
[48] Kaynak Kişi; Sabahattin Güngör
[49] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları, Dedem Korkut Aşağı Eller, Berikan yayınları, Ankara, 2008 s. 152
[50] Yaşar Kalafat, "Pirden Bürüye", I. Tomarza Sempozyumu, 19–22 Haziran 2008 Kayseri
[51] Ali Berat Alptekin, "Atasözü Bilmece ve Halk İnançlarının Nevruz'a Yansıması" Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s.53–60
[52] Ali Berat Alptekin, a.g.e.
[53] A.M.Çay, a.g.e
[54] Yaşar Kalafat, "Bahçelievler Örneklemeleri İle Türk Kültürlü Halklarda Üzerlik İnancı ve Uygulamaları", Bahçelievler Kültür Sempozyumu, 15 Ocak 2009
[55] Ahmet Caferoğlu, Azerbaycan Yurt Bilgisi, C.I, s.217; Zikreden A.M.Çay a.g.e. s. 84
[56] A.M.Çay, a.g.e., a.g.y.
[57] Ehliman Ahandov, Azerbaycan Halk Yazını Örnekleri, haz. Semih Tezcan, Ankara 1978, s. 434
[58] Müjgan Üçer, "Anadolu Selçukluları'nın Taş bezemelerindeki hayat ağacı Motifi ve Kültürümüzdeki Yeri", I. Uluslar arası Türk Tıp Kongresi 10. Ulusal Türk Tıp Tarihi Kongresi Bildiri Kitabı Cilt 1 Ed. Ayşegül Demirhan Erdemir vd. 20–24 Mayıs 2008 Adana, s. 69-84
[59] Aziz Alpaut, "Bozkurt Bayramı", Çınaraltı, 27 Mart 1943, S. 79, s.6; Zikreden A.H.Çay a.g.e. s.85
[60] A.M.Çay, a.g.e. s126
[61] Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Ankara, 1968 s. 426
[62] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları I Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar, Ankara 2007
[63] Azad Nebiyez, a.g.e.
[64] Yaşar Kalafat, a.g.e.
[65] Nerin Köse, Türk Halk Hikâyeleri "İt Başlı Ulus Efsanesi konusunu incelerken; insanlarla olağanüstü varlıkların ihtiyaçlarından doğan kahramanlar üzerinde durmakta, Tepe Gözün bir çobanla peri kızının birleşmesinden dünyaya geldiğine işaret etmektedir. Bu arada iye olarak da bilinen halkın ruh veya ( batılı bazı kaynakların bunlara ilah da dedikleri bilinen) ilahların varlıklarına yer vermekte "yer-su" ya da yer vermektedir. dir. "Atilla dönemine kadar gelmiş; Türk mitolojisini e etkilemiştir. Ancak Gök-Türk Devletlerindeki, Sır Tarduşlar'ın atalarının 'kurt başlı bir insan' olması ile eski Türklerin sık sık akın yaptıkları bölgelerin ilk coğrafyacılar tarafından 'it başlı insanların yaşadığı yerler' olarak değerlendirmenin, bu inancın yerleşmesindeki rolünü de unutmamak gerekir." "…Şerif Hızır / Sarı Saltuk, rivayete göre 'Kıl Barak' olarak adlandırılan bu yaratıklar birbirlerine yapışık halde yaşarlar ve söyledikleri anlaşılmazdı. Nitekim Sarı Saltuk'un onların dillerini anlaması da Hızır'ın verdiği elmayı yemesiyle gerçekleşir demektedir. Yazar elmanın halk hikâyelerinde yer alan çocuk edinme inancının üzerinde de durmaktadır. ( Nerin Köse, "İt Başlı Ulus, Efsanesi ve Türk Halk Hikâyeleri", Araştırmalar I, Ankara, 1996, s. 83–93.) Bu münasebetle bizim üzeride durmak istediğimiz husus, halk inançlarında peri de bir dişi cin türü olarak düşünülmüş ve cinlerle insanların çiftleştikleri hatta çocuk sahibi olduklarına dair hususlar vardır. Bu tespitlerle Kurt Ata ve Kurt Ana inancına bir boyutun daha getirildiğini düşünüyoruz. Diğer taraftan tasavvuf bilgini Türkologlar da bu türden ruh olarak yansıtılan inançların esasen cinlere ait olduğu kanaatindedirler.
[66] Nahçıvan'dan yapılmış bir efsaneye göre, Hz. Nuh'un gemisindeki ikişer ikişer alınan hayvanlar tufanda boğulurlar. Nuh'un oğullarından Türk isimli birisi babasının istemi üzerine hayvanlardan koyun ve koçu alarak bir adaya iner. Her taraf su ile kaplı olduğu için Türk adadan dışarıya çıkamamaktadır. Bir gün Türk koyunlarından birisinin parçalanmış olduğunu görünce pusu kurup suyu geçerek gelen karartının bir kurt olduğunu görür. Boz renkli olan bu kurt koyuna saldırınca Türk onu karşılar. Kaçan kutru takip eden Türk kurdun geçerek geldiği suyun hiç de derin olmadığını görür. Kurt'u takip ederek adadan çıkıp suyu geçerek karaya ulaşabileceğini görür. Kurtarıcı olarak gördüğü kurdu bayrağına sembol yapar. (Prof. Dr. Muharrem Caferli, Nahçıvan Folklor Materyalleri Esasında Folklor ve Etnik Millî Şuur, Aktaran Alpertunga Altaylı, Kültür ajansı yayınları, Ankara, 2007, s.12-13
[67] Yaşar Kalafat, "Diyarbakır ve Çevresi Örnekleri İle Halk İnançlarında Tavaf / Dönme" Osmanlı'dan Cumhuriyete Diyarbakır, editörler Bahaeddin Yıldız-Kerstin Tomenendal, t.C. Diyarbakır Valiliği, Ankara 2008, s. 453–463
[68] A.Nebiyev, a.g.e.
[69] A.Nebiyev, a.g.e.
[70] A.M.Çay, a.g.e. s.85
[71] Esma Şimşek, a.g.e.
[72] Esma Şimşek a.g.e.
[73] Esma Şimşek a.g.e.
[74] A.M.Çay a.g.e. s.93
[75] Yaşar Kalafat, "Hatay ve çevresi Örnekleriyle Türk Kültürlü Halklarda Fal İnancı" , VII. Hatay Tarih ve Kültür Sempozyumu (11–12 Nisan 2008 Hatay)
[76] Güllü Yoloğlu, "Tabiat Kültü Ateş, Nevruz ve Şamanizm", Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s.391–399
[77] A.Ahundov, a.g.e. s.26–27
[78] Yaşar Kalafat, "Antalya Yöresi Örnekleri İle Türk Kültür Coğrafyasında Süpürge İnancı", 20. Yüzyılda Antalya Sempozyumu, 22–23 Kasım 2007, Akdeniz Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Yayına haz. Doç. Dr. Mustafa Oral, Antalya, 2008, s.259–266
[79] A. Temir, "Türkçe Kül Tigin ve Moğolca Od Çiğin Adları İle İlgili Tartışmalar Üzerine", Şükrü Elçin Armağanı, Ankara, 1983, s. 293–29
[80] S. Güngör, Tasavvuf Mektupları, 2008 Burhaniye
[81] S. Güngör, a.g.e
[82] Sait Küçük a.g.e. s.64
[83] Gülzura"Cumakunova, "Kırgızların Nooruz Kutlamaları", ", Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s. 75–79
[84] A.M.Çay a.g.e. s.87
[85] A.M.Çay a.g.e. s.90
[86] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları Dedem Korkut Yukarı Eller, Ankara, 2008 Berikan yayınları, s.86
[87] A.M.Çay, ag.e. s.128
[88] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları, Dedem Korkut Aşağı Eller, Berikan yayınları, Ankara, 2008 s. 383
[89] G.Yoloğlu, a.g.e.
[90] Esma Şimşek, a.g.e.
[91] Esma Şimşek, a.g.e.
[92] Azad Nebiyev, İlahır Çerşembe, bakı, 1992, zikreden Esma Şimşek, a.g.e.
[93] Muharrem Ergin, Dedem Korkut Kitabı I, Ankara, 1989
[94].A. M.Çay. a.g.e. s.91
[95] Yaşar Kalafat, "Alanya Yöresinde Kilit-Bağ Kilitlemek – Bağlanmak" Alanya, Tarih ve Kültür Semineri III. 1999.1997.1998.1999.2001, Alanya 2004, sh. 492–496; Erdem Türk Halk Kültürü Özel Sayısı III. Eylül 2001 S. 39 589–597
[96] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları I Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar, Ankara 2007
[97] Metin Özarslan, "Erzurum'da Hıdrellez İle İlgili İnançlar ve kimi Uygulamalar", Türkbiliğ, 2000 / 1, s.2003–2008
[98] Metin Özarslan, a.g.e.
[99] A.M.Çay a.g.e. s.127
[100] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları I Türk Halk İrfanında Kurt, Lalezar, Ankara 2007
[101] Azad Nebiyev, Azerbaycan'da Nevruz, T.C.Kültür Bakanlığı, Ankara, ?
[102] "Oğuz oğlu mağarada yaşarken kıştan çok korkardı. Bu yüzden yılın üç ayında kışa hazırlık yapar dünyanın nimetlerini mağaraya toplardı. Bir yıl uzun geçti. Oğuz oğlunun yiyeceği bitti. Çaresiz kalan Oğuz oğlu Büyük Çile'nin otuzuncu günü mağaradan bayıra çıtı ki yiyecek bir şeyler bulup getirsin. Ne kadar gezip dolaştı ama hiçbir şey bulamadı. Sakalı buz bağladı, eli ayağı dondu. Pişman olup mağarasına dönerken, bir kurt balasına rast geldi. Kurt "Oğuz oğlu bu karda boranda nereden gelirsin?" dedi. Oğuz Oğlu başına gelen olayları anlattı. Bazı ayları kötüledi bazı ayları değerli buldu. Kurt, "Oğuz Oğlu önündeki yol ayrımında seni bir sürü koyun, bir kucak sümbül, bir iğ, bir de el değirmeni bekler. Onları alıp mağaraya apararsın, koyunu kesip etini yersin. Yününden iğde ip eğirir, kendine elbise diker, derisini eynine giyersin. Sünbülü de el değirmeninde tartip / öğütüp unundan ekmek pişirirsin. Böylelikle yaza çıkarsın. Ancak sana verdiğim şeyleri korumalısın. Sümbülü ve koyunu kendin artırırsın. Kuzuları elinin içinde büyütürsün. Sümbülün tohumlarını yere serpip onu anlının teri ile suvarırsın. Dediklerimi yapmazsan yaşamak senin için çetin olacak" Şerham Rehnimun, "Güney Azerbaycan'da Yıl Bayramı" Türk Dünyası'nda Nevruz Üçüncü Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (18–20 Mart 1999 Elazığ) Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 2000, s.265–275
[103] A.M.Çay a.g.e. s.92
[104] Yaşar Kalafat, "Zile Yöresi Örnekleri ile Türk Kültürlü Halklarda Demir İnancı" Tarih ve Kültürü İle Zile Sempozyumu, 09–12 Ekim 2008
[105] G.Yoloğlu, a.g.m.
[106] Yaşar Kalafat, Türk Kültürlü Halklarda Halk İnançları, Dedem Korkut Aşağı Eller, Berikan yayınları, Ankara, 2008 s. 372
[107] Esma Şimşek, "Azerbaycan Kültürü'nde Ahir Çerşembeler" ve "Eski Türk Dini İle Paralellikleri, Türk Kültüründe Nevruz V Uluslar arası Bilgi Şöleni Bildirileri (15–16 Mart 2002) Diyarbakır) Ankara 2002, s. 162; Zikreden Mustafa Şenel, a.g.e.

Yaşar Kalafat: Dedem ...

Eklenme Tarihi 07 Ocak 2009

yasar-kalafat-dedem-korkut-kultur-ellerinde-adlandirma
Dr. Yaşar Kalafat

Giriş

Biz bu incelememizde halk kültüründe ad verme, ad alma, adlanma, ad yakma, ad vurma, ad çalma, ad yakma, ad kaldırma gibi şekillerde de geçen adlanma üzerinde duracağız. Adlanma Türk kültürlü halklarda bir kültür kodudur. Dede Korkut Destanı ise, Türk kültürlü halkların kültür alanındaki kaynak eserlerindendir. Hal bu olunca adlanmayı, Dede Korkut'taki adlanış esas alınıp, bu konu itibariyle günümüze dikey ve yatay göz atılabilir. Biz bunu yapmayacağız. Bu metotdan çok da farklı olmayan bir başka yöntem izlemeğe çalışacağız. Biz, Dede Korkut'u halk inançları kültürünün merkezine alıp, adlandırma öncelikli verileri bir kültür coğrafyası alanında irdelemeye çalışacağız. Bu coğrafya Dedem Korkut coğrafyasıdır. Hal bu olunca bu coğrafyayı tanımlamak ve daha da önemlisi Dedem Korkut'u konumuz olan halk inançları itibariyle izleyebilecek derecede de olsa tanıtmak gerekecektir.

Dede Korkut'un dili malumdur ki Türkçe idi. Dede Korkut Destanlarının dili de haliyle Türkçe idi. Ancak Dede Korkut kültür coğrafyasındaki halkların hepsi, ana dilleri Türkçe olan halklar değillerdi. Nitekim Dede Korkut Destanı'nın Kafkas dillerinden alandan derlenilmiş nüshaları ve Doğu Anadolu yerel dillerinden de tespiti yapılmış bölümleri vardır. Dede Korkut kültürünün kültür dili, bu coğrafyada ortak halk kültürü dilli idi. Dikkat edilir ise, dilin kültüründen bahsetmiyoruz, halkların dil kültürlerinden de bahsetmiyoruz, ortak halk kültürünün dilindeki ortaklıktan bahsediyoruz. Dede Korkut kültürlü, farklı ana dilli halklarda da, ortak halk kültüründen hareketle ortak olan bir dil doğurmuştur. Bu öz, Dede Korkut Destanının tamamen veya bölümleri halinde bu coğrafyanın Gürcü, Ermeni yazılı edebiyatına, Zaza, Kırmanç gibi halkların da sözlü edebiyatına yansıyacak ve örnekleri günümüze kadar gelecektir.

Dedem Korkut farklı yüzyıllara tarihlendirilebilmiş ve bu tezlerin savunmaları da uzmanlarınca müstakil çalışmalarıyla yapılmıştır. Destan tarihlendirilme mantığından hareketle, Dede Korkut'un farklı dönem ve coğrafyaların kahramanı olabileceği de savunulmuştur. Bu konular bizim çalışmamızın öncelikli meseleleri değildir. Bunlara da değinilmesi gerekiyordu deyindik. Esasen bu savlar, kurgumuzu güçlendirici mahiyettedirler.

Dede Korkut'un Türk dilli halkların İslam'a ilk giriş yıllarının kahramanı 0lduğu, Kamizm, Şamanizm döneminden aktarılarak geldiği konusu da çalışılmıştır. Türk dilli halkların bir kısmının Gregoryen oldukları dönemin, İslam'dan evvelki kahramanı olabileceği üzerinde de tartışılmıştır. Kırzıoğlu gibi konunun uzmanlarınca Gregoryen Türkler üzerinde de durulmuştur.[1](M.F. Kırzıoğlu, "Ermanya / Yukarı Eller Tarihinin İç Yüzü", Belleten, C. 50, sf. 198 Aralık 1986.) Dede Korkut'u kültür yapıcı ve kültürü esaslandırıcı kimliği ile tanımlarken, bu bilgilerin verilmesi yarar sağlayıcı olacaktır. Batı Türklüğünün bir kısmı muhakkak ki, Muhammedi İslam'a, Tengricilik, Gök Tengri İnancı, Eski Türk İnanç Sistemi, Kamizm / Şamanizm gibi inançlardan doğrudan doğruya değil, belki İsevilik, belki Musevilik veya bu dinlerin faklı mezhepleri süreçlerinden geçerek girdiler. Bütün bu ve benzeri etkenlerden sonra bir töre devamlılığı ve Dedem Korkut süreci söz konusudur. Dedem Korkut ile getirilen, geliştirilen, şekillenen halk kültürü, halk kültürünün faklı alanlarında iz bırakmışken, adlandırma içerikli bir çalışma büyük ölçüde halk inançlarına girmektedir. Dede Korkut Destanındaki halk inançlarının farklı boyutları ile çeşitli çalışmalarda ele alındığını biliyoruz. Ne var ki Türk kültürlü halkların halk inançları denilince, isterseniz işin başında ve ortasında ona bir yer vermiş olun, Dede Korkut'un hakemliğine başvurmadan adlandırma konusunu inceleyemezsiniz.

Dedem Korkut Kültür coğrafyasının sınırlarını beliremeye kalkmadan, Türk kültür coğrafyası, Türk kültürlülük, Türk halk kültürü, Türk kültürlü halklar gibi tanımlarla anlatmaya çalıştığımızı açıklamaya geçelim.

Türk kültür coğrafyası, Türk kültürlü halkların kültür alanıdır. Enlemi-boylamı, rakımı, iklimi, tarihi arka planı ile ana dili ve doğma dini farklı da olsa varisi ve yaratıcısı üzerindeki halklara ait olan bir kültür coğrafyadır. Bize göre Dedem Korkut soy soylarken, kültür genlerine öncelik veriyordu. Türk kültürlülük tanımlamasındaki Türk adına rağmen, muhakkak herhangi bir soya veya ırka hitap etmez. Bizim algılayışımızda Türklük bir kültürel vetiredir. Bu kültürün isimlendirilişinde inkâra sapmadan, farklılıkları inkâr etmeden, ortaklıkları artırıcı, demokratik katılım esas alınmıştır.

Dedem Korkut coğrafyası neresidir? Bizce kopuz'un türevleri ile birlikte hayata geçebildiği, sesinin duyulduğu, tellerine vuranı bulunulan, onu huşu ile dinleyenlerin çıkabildiği her yer Dedem Korkut coğrafyasıdır. Biz bu coğrafyadan hareketle ilkin Bayburt çaplı[2] (Yaşar Kalafat "Dedem Korkut Yurdu Bayburt ve Yöresinde Ulucanlar", IV. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı Bildirileri (05–06 Kasım 1998, Ankara), Ankara 1999 sf.211–217) bir çalışma yapmıştık. Daha sonra da Anadolu boyutlu bir çalışmayı ulu canlardan yola çıkarak[3] (Yaşar Kalafat, "Anadolu Dedem Korkut Coğrafyasında Türk Uluları ve Mesajları" Türk Dünyası Araştırmaları, Aralık 2001 S. 135 sf. 175–187) iki ayrı çalışma denemiştik. Bu çalışmamızda, Türk kültür coğrafyası ile Dede Korkut Kültür coğrafyasını doğal olarak aynı kabul ediyor ve bir şekilde halk inançlarını, bu arada ad toyu gibi uygulamalarını inceleye çalışıyoruz. Bu çalışmamızda; Altaylar Hakasya, Kırzıgısiztan Kazakistan, Özbekistan, Karakalpakistan, Türkmenistan, Afganistan, Tacikistan, İran, Irak, Suriye. Azerbaycan-Nahcıvan, Acaristan, Osetya, Gürcistan, Karaçay-Çerkezki, Kabartay-Malkar, Kırım, Gagavuzeli, Romanya, Boşnakeli, Bulgaristan, Batı Trakya, Rodos, Kıbrıs gibi Türk kültür coğrafyasının farklı kesimlerinden alınmış örnekler üzerinde duracağız. Çalışmamızda; ad toyu, ad günü, ad değiştirme günü, geçici ad, göbek adı, dini ad, milli ad, koruyucu ad, ad hayrı gibi tanımlar ve uygulamalar üzerinde durulmaya çalışılacaktır.

Adlandırma bahsi münasebeti ile toy şölen, saçı, kurban gibi işlemler gündeme gelebilirlerken, demir, taş / kaya, ağaç / orman, su, od / ocak, güneş, ay gün kültleri de gündeme getirecektir. Bu vesileyle atalar kültü, ervah, ak ve kara iyeler gibi konulara da değinildiği olunacaktır.

Metin

Eski Türk hayatında çocuklar ad alıncaya kadar 'adsız' olarak yaşarlardı. Ad alıncaya kadar 'Adsız' olarak çağrılan çocuk 13–14 yaşına gelinceye kadar ad alabilecek bir başarı göstermek durumundaydı. Bu başarıyı gösterememesi halinde hayatı boyunca onun adı 'Adsız' olmak zorundaydı ve o öyle anılır, öyle çağrılırdı. Nitekim Dede Korkut boylarında çocuğun ad kazanması için ya bir olağanüstü iş başarması yahut düşmana karşı kan döküp baş kesmesi yani bir kahramanlık göstermesi gerekirdi.[4] (A. İnan, "Dede Korkut Kitabında Eski İnançlar ve Gelenekler" Türk Kültürü Araştırmaları, 1966–69, sf.145–159) Ancak kültür tarihimizde sık sık rastlanılan Atsız, Atsız Big tipini adını hak edememiş olan tiple karıştırmamak gerekir. İnceleme metinimizde çeşitli örneklerini vermeye çalışacağımız kara iyelerin zararlarından korunma amaçlı adsızlık çok daha farklıdır. Bu ikinci tip adsızlık kem gözlerden, kıskanç nazarlardan ve kötü ruhlardan korunma amaçlıdır. Bu tür Adsız şeklinde adlandırma ile 'bu oğlun alınıp götürülmeğe değmeyeceği' anlatılmış olunur. Bu tür eski Türk kültürü kurgulu insan isimleri İslamiyet'le imtizaç ettirilerek günümüze taşınabilmiştir. Eş anlamlı eski ve yeni insan isimlerinde bu durumu görebiliyoruz. Nitekim ad koyma ile ilgili babaların çocuklara güzel isimler koymaları, kıyamet günü çocukların kendileri ve babalarının isimleri ile çağrılacaklarına dair iki hadis-i şerif halk tarafından da bilinmektedir. Çocuklara güzel isimler konulmasının istenilmesinden olmalı, çocuklara pek hayvan ismi konulmak istenilmez. Bununla beraber, Börü Han, Börü Nisa, Börü Nişan Börü Can gibi kız isimleri ve Börü, Börü Bey, Börü Bek, Cin Börü gibi erkek isimlerine rastlanılabilir. Bu noktada, Börü gibi halkın kültür derinliklerinde mitolojik izler bırakmış olan bazı hayvan isimlerinin konulabildiğini de görebiliyoruz.

Tatar halk inançlarında Adsız, şeytanı bir tip olup geceleri ortaya çıkar. İnsanları korkutmaya çalışan ve belirli bir şekli olmayan devamlı şekil değiştiren bir kara iyedir. İnsanları takip ettiğine bazen da insanları boğduğuna inanılır. Bilhassa geceleri yalnız gezenleri takip ettiğine inanılır.[5] (Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları III-IV, Berikan Yayınları, Ankara, 2007 sf.26)

Bu arada isimlerde geçen her iki tür atsızın üzerinde durulmamış olan ortak bir boyutu aranılabilir mi? Başarı göstererek adını kazanmış kişi kendisini ispat etmiş ayrıca bir koruyucuya ihtiyacı olmayan kimsedir. Atsızlık onun adı olmuştur. Onun ayrıca Börü türünden ad alıp Börünün korumasına ihtiyacı yoktur. Bir anlamda kendisi Börü olmuştur. Henüz başarısı olmadığı için, koruyucuya muhtaç olduğu için adı adsız olan kimse, Börü ve benzeri koruyucunun adına muhtaç olduğu için adsızdır. Adsız olma, belirli bir yaşa veya konuma kadar isim alma, geçici isim alma, ismini kaldıramamış olma türünden tanımlar bize göre ortak bir noktada birleşmektedirler ve aynı zihniyetin ürünüdürler.

Dedem Korkut coğrafyasında çocuklara isim bazen onlar daha dünyaya gelmeden hazırlanmıştır. Kız veya erkek olacakları için isimler, bazı sınanmış halk inançlarından hareketle belirlenir ve buna göre isimler hazırlanır. Bazen isim verişi doğum anındaki olaylar belirler. Göç, yolcu, yağmur bu türden isimlerdir. Bazen da yakın dönemde ölen bir yakının isminden hareketle 'ismi ile geldi' denir. İncelememizde bu uygulamanın farklı şekilleri ile de karşılaşacağız. İsim veren, isme kaynak olan metaı, isim verilenin özellikleri ve daha birçok faktör isim edinme kültürünü oluştururlar.

Tatar Türklerinde imam yeni doğmuş çocuğun kulağına babasının ve çocuğun ismini 3 kez söyleyerek, her defasında yüzünü açar ve tekrar kapatır. Yapılan bu merasimde yaşlılar bulunur. İmam çocuğu kucağına alır ve iki kulağına da ezan okunur Bu merasimde birlikte yemek yenilir. Davetliler yenidünyaya ve aileye hediyeler alırlar. Bu esnada Ayet el Kürsü okunup bebeğin kulağına üflenir. Tatar Türklerinde isim alma, isim değiştirme, isim bozma gibi uygulamalarda ve ayrıca çocuk hasta olduğu için gözlerini açamıyor ise, Butka yapılır. Butka bir nevi pirinç lapasıdır. Hazırlanılan butkadan bir kaşık alınır, artan butka çocuğun ismi söylenilerek kuşlara verilir. Böylece çocuğa yeni ismi verilerek tedavi edilmiş olunur. Butka muhakkak bir ocakta, ocak ateşinde hazırlanmalıdır. Yenilirken muhakkak, 'Bu butka falanın butkasıdır' denilerek yenilmelidir. Bu uygulama daha ziyade ilkbaharda ve sonbaharda yapılır. Tatar Türklerinde yeni isimlerin başına min / ben eklenir. Min Ahmet, Benli Ahmet veya Min Sulu, Benli Sulu gibi isimler verilir.[6](Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları III-IV, Berikan yayınları Ankara 2007, sf.12.13.14)

Çocuğa isim verilirken kulağına ezan, gamet veya bir kulağına ezan diğerine gamet okumak Oğuz ve Kıpçak Türkleri ve bu arada Türk kültürlü halkların genelinde yaygındır. Ana dili Türkçe olmayan Dedem Korkut coğrafyanın diğer halklarında da görülür. Ezan veya Gamet okumak suretiyle çocuğun isminin kulağına söylenilmesi ilk duyulan sözün Allah kelamı olması amaçlıdır. İsim değiştirme uygulaması da bu coğrafyanın ortak inançlarındandır. İsim çok kere yıldıznameden seçilirdi. Bunun için isim konulacak çocuğun doğum günü ve ebeveynleri ile ilgili bazı bilgiler gerekirdi. Bu bilgiler ileri yaşlarda eş seçiminde eşlerin uygunluğu itibariyle de gerekiyordu. Bazen da korunma, kısmet açılması veya 'bir şeye uğrayanların' kurtulması için yapılan muska, boylama, hamaylı, bazubentler ve benzerleri için de gerekiyordu.

Dedem Korkut Kafkasya Kültür coğrafyasında çocuğa daha ismi konulmadan sağ kulağına ezan okunur. Bu uygulama erkek ve kız çocukları itibariyle değişmez. Sarıkamış Çerkezlerinde erkek çocuğa isim konulacağı zaman bir koç kesilir. Bu ziyafete sadece hısım akrabanın aile reisleri gelirler. Yemekten sonra davetlilerden saygın birisi hazırlamış olduğu isimi meclise teklif eder ve çocuğa o isim konur. Kız çocukları için bu tür bir merasim yapılmadan isim aile içinde konulur. [7] (Yaşar Kalafat. a.g.e. sf. 327)

Bazı hallerde çocuğa verilen isim ona uygun düşmeyebilir. Çocuk kendisine verilen isimi taşıyamayabilir. Böyle hallerde gelişemez renksiz ve iştahsız olur ve bir türlü düzelemez. Çok kere de sürekli ağlar. Böyle hallerde merasimler yapılarak çocuğa yeni isim verilir.

Çocuğa verilen ismin düşmeyişinin yanı sıra verilen isimin çocuk tarafından taşınamayışı veya ismi taşıyamayacağı, Allah'a, peygamberle, ula zatlara ait oluşu ile izah getirilir. Allah'ın sıfatlarından Gaffar, Cebbar, Rauf, Rezzak, Fettah gibi isimlerin çocuklara ad olarak konulduğu olur. Ancak Allah'ın ismi konulmamalıdır, inancı vardır. Bununla beraber Allah Verdi, Tanrı Verdi, Hak Verdi, Huda Verdi, Tanrı Kulu, gibi isimler konulur. Güney Azerbaycan'daki Ağa Verdi ismindeki Ağa kelimesi Hz. Ali'yi anlatır. Muhammed isminin verilmesinden kaçınılır, eşanlamlısı olarak Mehmet ismi kullanılır. Muhammed Nezir veya Ali Kulu, Ali Kurban gibi isimler koyulur. Yücelerden birine ait isim verileceği zaman yakınları özel itina gösterirler. Bazen isim sahibi çocuk belirli bir yaşa gelinceye kadar o isim kullanılmaz. Bazen de sergilediği yaşam tarzı ile isminin kutsiyeti arasındaki münasebeti ayarlayamayan kimselere, ismi hatırlatılarak kendisine çeki düzen vermesi istenir ve böyle kimseler ayıplanır. Bu konulara farklı örneklerin değişik boyutları itibariyle tekrar değinilecektir.

Halk inançlarında yüzün kapatılıp açılması hangi anlama gelir? Hazar hakanlarının yüzü halka kapalı oluyordu. Hakanın örtüsüz yüzünü sade vatandaşının görmesi günahtı, böyle haller cezayı gerektiriyordu. Adeta Hz. Muhammed'in veya Hz. Ali'nin yüzünü resmetmenin sakıncalı bulunması gibi bir anlayış vardı. Birçok yerde kırkı çıkmamış bebeğin yüzü besmele ile açılır maaşallahlanır, muhtemelen bir fatiha okunup hemen kapatılır. Tatarlardaki isim verme döneminde yapılan bu uygulama, Doğu Anadolu'daki benzeri diğer uygulamaların bir parçası olmalı.

Esasen 'Yüz Görümlüğü' veya 'Dil Açma'daki inancının pek de farklı olmadığı görülmektedir. Gelin yüzünü belirli kurallar da gösterir. Zamanından evvel gelini duvağı ile görmek uğur getirmez. Sadece güvey değil, kayınbaba ve kayın anne de yüz görümlüğü verilerek gelinin yüzünün açılmasını sağlayabilir. 'Gül Cemal' gibi bazı güzellikler özel itina ile saklı tutulur. Adeta birtakım güzellikler yetkilisinin görebilmesi için itina ile muhafaza edilir ve sadece gerçek sahibi için saklanılır. Bebek için yapılan hediyeli ziyaret, 'Bebek Görmesi' de bir yüz görümlüğüdür. Bebek de hergelene ve gelişi güzel gösterilmez. Açıp kapama işlemi de bir korunma şekli olmalı. Yüzü açılan gelin veya bebek yeni bir alemlen mi tanış olmaktadır. Yüzü genele saklı tutulan ulu kişi faklı bir aleminde mi bir parçasıdır.?

Birer kaşık yenildikten sonra kuşlara verilen butka uygulamasında da inanç dönemleri itibariyle bir devamlılık vardır. Hayrın kimin adına yapıldığı veya kimin hayrının olduğunun belirtilmesi inancı, İslamiyet'te de devam etmektedir. Definde daha evvel cenaze namazında, hatta ruhu için yasin veya fatiha okunması gibi uygulamalarda da bu tür hayırların ve diğer hayırların kime ait oldukları belirtilir.

Davetlilerle birlikte yemek yemek, kendi çapında bir toydur. Değişik örneklerini inceleyeceğimiz üzere ad verme toyu olarak geçer. Ad verme toyunun örneklerde de görüleceği üzere çok çeşidi vardır. Toy kelimesi çok kere ikramlı, yemekli, katılımlı, mutlu bir olay etrafında yapılan şenliktir. Toy çok kere davul-zurna veya müzikli, oyunlu eğlenceye çağırım yapar ki, muhakkak böyle olmadığını gösteren örnek olaylar da vardır. Ad ve diğer toylarda mevlit okutan kimseler de olabilmektedir.

Tatar Türklerinde Butkanın kuşlara verilmesi bir nevi saçıdır. Kuşlara verilmekle yapılan ad verme uygulamasının makbul olması amaçlanmıştır. Bazı yörelerimizde bu uygulamanın yerini köpeğe ekmek atılması almıştır. İsmin çocuğun babasının ismi ile söylenilmesi verilmek istenilen mesaj metninin tam olmasını sağlamak amaçlıdır. Babanın devreye girmiş olması, ataerkil aile tipine çağırım yapmakla birlikte ilgili Hadis-i şerife uygunluk da arz etmektedir.

Tatar Türklerinde butka saçı'sından sonra çocuklara verilen ismin başına min / ben konulması eski Türk inançlarının Dedem Korkut coğrafyasındaki devamlılığı itibariyle fevkalade önemlidir. Bu merasimle çocuk nişanlanmış olmakta ve bu nişanla da koruma altına girmiş bulunmaktadır. Benli, hâllı, nişanlı çocuk koruma altına alınmış çocuk anlamınadır. Anadolu Dedem Korkut coğrafyasında yer yer görülebilen, Özbekistan Türk kültür coğrafyasında çok daha yaygın olan Aydar / Ayder / Hayder / Haydar da bir nevi bendir. Belirli bir yaşa kadar kesilmeyen ve muayyen uygulamalardan sonra sadece ilgili ziyarette kesilebilen uzatılmış saç bölümü olan aydar da bir ben'dir. Doğu Karadeniz'deki Ayder Deresi, kutsanmış, sahiplenilmiş, korumaya alınmış, koruyucusu olan dere anlamına gelmiş olmalı. Ordu ilinin Aybastı ilçesinin isminin inanç etimolojisi de bu şekilde yapılabilir mi? Keza yukarıda korunmuşlar arasında geçen Ödemiş yer ismi de bu anlamda ele alınamaz mı? Adaklı diye bilinen kaç tane yer adımız vardır [8] (Yaşar Kalafat, "Aybastı Yer Adı ve Türk Halk inançları" II. Aybastı Karataş Kurultayı, Ordu, 17–18 Temmuz 2001, Ankara 2002, sh. 39–41) Dedem Korkut coğrafyasında ayın basma gücü olduğu inancı vardır ve bu güç gök, ay kültünden geliyor olmalı. Gelişip serpilemeyen bebeklerin 'Aydaş / Aytaş / Aydeş' oldukları, onlar için 'Aylık Kesilmesi' işleminin yapıldığı bilinmektedir. Bu uygulamanın Anadolu ve Bayır Bucak Dedem Korkut coğrafyasında da bariz örnekleri vardır.[9](Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri, Babil yayınları, Ankara 2006). Keza Anadolu Dedem Korkut coğrafyasında yoğun olarak uygulamasına rastlanılan, kız çocukları için Satı ve erkek çocukları için Satılmış isminin verilişi de ben / nişan olayı ile izah edilebilir. Bazı hallerde ise, nişan sahibi olarak bilinen ulu zatın bizzat ismi çocuğa verilir. Ökkeş Baba'ya götürülen çocuklara Ökkeş isminin verilmesi gibi. Verilen bu isimle, ismi alan çocuk, ismini taşıdığı ulu zatın koruması altına girmiş olur.

Min / Men / Ben inancı ile Hal inancı arasındaki mahiyet aynılığını sadece ak iyeler değil, kara iyeler itibariyle de takip etmek mümkündür. Hareketlerinde normal dışı davranışlar gözlenen kimseler için 'bunda bir hal var' denilmesi, türbe ziyaretinden sonra 'Ziyaret Beni' veya 'Evliya Nişanı' alarak 'ben' anlamında 'Hal'lanan hamile hanım, Anadolu'da vücudunda ben bulunan kimse anlamında 'Benli Zeynep' Hâllı Zeynep' denilmesi farklı şeyler değillerdi. Loğusa hanımın ve bebeğinin Al Karısı veya Hal Karısı tarafından hastalandırılması sonucu, 'Ona bir hal oldu' denilmesi, bağlantı bir bütünün parçaları olabilirler. Türkistan'da kız çocuklarına Nezir Han, Nezir Büke, Nezir Gül, Nezir Hal gibi adanmışlara verilmiş isimler bu izahın bir parçası idiler.

Dedem Korkut coğrafyasının Tatar Türklerinde Türk kültürlü diğer halklarda olduğu gibi, çocuğa koyulan isimle gayp âlemine mesajlar verilir. Bebeğin uzun ömürlü olması ve bebek iken ölmemesi için erkek çocuklarına Baki ve kız çocuklarına Bakiye ismi koyulur. Keza Dursun, Dursune Tuktar, Tuttabüke gibi isimler takılır. Çocuklara dede veya ninelerinin isimleri verilecek ise, erkek çocuğa dedeye saygı olarak Uluata ve kız çocuğa da İneke denir.[10] (Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları V-VI, Berikan Yayınevi, Ankara, 2007. S.14) İsimler vermek suretiyle mesaj vermeği, bu coğrafyanın diğer aynı kültürlü halklarında da görmekteyiz. Bunların çeşitli örnekleri üzerinde duracağız. Ölmesin yaşasın anlamındaki Dursun, Yaşar isimleri ana dili farklılıklarına rağmen Dedem Korkut kültürlü bütün halklarında vardır. Çerkez ana dilli halklarda çocuğun yaşaması için ona Çera / Yaşa, Çeray / Yaşasın gibi isimler konulur. [11](Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.327–328)

Güney Türkistan'ın Afganistan ve Tacikistan Dedem Korkut coğrafyasında Durmayan balalar (Yaşamayan çocuklar) için ziyaretlere adak adanır ve dua edilir. Bu nezir niyazında bir ağaç yere çakılır. Bu ağacın tepesine 3 veya 7 defa vurularak her defasında 'tohta-Tohta' veya 'Tursun-Tursun' denir. Böylece çocuğun ölüp gitmeyeceğine durup yaşayacağına inanılır. Bu uygulamadan sonra çocuk erkek ise Tokta, Toktasın, Murat, Turdu kul, Toktamış, Tursun, bala kız ise Tohta Kız, Tusun Hal, Tursun Taş, Tursun Nisa, Turda Kız gibi isimler verilir.[12](Ş.K.Seferoğlu, "Hocam Hakkı Dursun Yıldız", Türk Kültürü, S. 36, sf. 23

Kafkasya Dedem Korkut kültür coğrafyasından Nogay Türklerinde sık rastlanan insan isimleri; Esengeldi, Yumanyaz, Yumandık (Sevindik), Şanra Sevunduk, Kıvanduk (Kıvanç Duyduk), Gündoğan, Atyeter, Tanyatuk, Kısmenbet, Geldimorat, Kayırbek, Navurbek, Kazbek, Orozniyez, Orazmanbet, Üzlüken, Cennet han, Orazbike, Toybike (toyda doğanlar için), Gunsulu / Günsulu, Yensulu, Tansulu, Tanbike, Tatbike Bazarhan, Vezirhan, Demirhan, Demirpolat, Süyünbüke, Demirhan,, Süydümhan, Almita, Almira'dır.[13] (Yaşar Kalafat, a.g.e. sh.298) Bunlar isim verme geleneğimizin özelliklerini taşıyan isimlerdir

Uluğ Türkistan'da balaya güzel, anlamlı, içerikli isimler konulur. Börü / Kurt, Aslan, Burgut, Lâçin, Kuşgar, Turgun, Yağmur, Barçınay, Tuhtaran, Aybek, Günbatır, Bibisara, Moradilla, Mirakid, Saidbey, Mirsadık, Mirsuat, Naire, Mukaddem, Zafer, Hurşit, Serdar, Pularhan, Merhamethan, Bahtiyar, Muazzam, Ufgur bunlardan bazılarıdır ve keza geleneğe uygundurlar.

Ahıska Türklerinden halen sürgüne rağmen Gürcistan'da yaşamakta olanlarda, geçmişte çocuğa ismini ailenin yaşlıları koyarken şimdilerde anne ve babası koymaktadır. Çocuğa ismini koyan muhakkak bir hayır dua eder. Bu arada anlı şanlı hayırsever kadir bilir sağlıklı evlat olmasını diler. Evvelce hazırlanmış adlar da olduğu gibi çocuğunun kulağına ezan ve gamet okuyanlar da çocuğa hayır duada bulunurlar. Bu hayırlama çocuğu görmek için gelenlerle devam eder. Uygulama Dedem Korkut'un ad verişinin uyarlanmasından farklı bir şey değildir.

Bu arada çocuğu olmayan ve çocuğu yaşamayanlar için ocaklı kadınların hikmeti devreye girer. Bu tür kadınlara 'Vergili' veya 'Allah'tan vergi verili' denir. 'Deemgildeno taşı' olarak bilinen delikli taş çocuğun olmasında etkili olduğuna inanılıyor ve bebek bekleyen gelin bu taşı altın zinciri ile hamileliği boyunca boynunda taşıyordu. Daha sonra Stalin sürgünü ile bu taş kayıp olmuştur. Ayrıca Madaur taşı olarak bilinen ve bayılan çocuklarda etkili olan bir taş vardı. Bu taş bayılan çocuğun başı etrafında 3 defa dolandırılarak Çocuğun şifa bulması sağlanıyordu. Taş kültünün etkili olduğu çocuk edinme ve çocuğu korumaya dair benzeri başka tespitlerde vardır.

Bu halkın inançlarında Erişiye düşmek diye bilinen Al Karısı'nın yol açtığı hastalıktan çocukların tedavisi için de Gelmeci Efendi'ye gidilirdi. Gelmeci Efendi diye ün yapmış olan bu şehidin mezarı etrafında dolandırılıyordu. Dedem Korkut kültür coğrafyasında tavaf karakterli etrafında veya başında dönerek veya döndürülerek şifa bulma inancı İslamiyet'ten önce başlayıp sürmüştür. Göktürkler döneminde büyük komutanlar için düzenlenen Yuğ Merasimleri'nde silahlı askerler atları ile birlikte, ölenin mezarı etrafında dönüyorlardı. Bayır-Bucak Türklerinde ise belirli günlerde köy mezarlığının etrafında dönüldüğünü görüyoruz ve bu inancı çocuk sağlığı itibariyle de takip edebiliyoruz., [14](Yaşar Kalafat, a.g.e.) Böylece ata / apa-arvak / arbak ile sağlıklı ve hayırlı evlat edinme bağıntılı inanç örnekleri bulabildiğimizi görüyoruz.

Gürcistan-Borçalı Karapapahlarında balaya adını babası koyar, babasının babası da bazen koyabilir. Dedenin ismi toruna konularak neslin yaşatılması istenilir. Bu halk Sovyetler döneminde Orhan, Altay gibi isimleri çocuklarına koyamazlardı, bu tür Türkçülüğe çağırım yaptığı iddia edilen isimler yasaktı. Bu yasağın örneklerini Nahcıvan'dan da tespit edebildik. Borçalı ve Karaçöp'de çocuğa ad konulduğu gün, çocuk kız veya erkek olsun fark etmez, kurbanı kesilir. Kurbanlık hayvanı, çocuğa ad koyacak kimse verir. Çocuğun kulağına 3 defa ezan okunur. Doğduğu gün veya ay ile ilgili dini bir isim konulur. İkiz çocuklara Ömer-Osman veya Hasan-Hüseyin gibi isimler konulur. Bazen de köhne isimler / ailenin geçmiş büyüklerinin isimleri çocuklara verilirdi. Böylece o çocukların çok yaşayacaklarına inanılırdı. Bu inanç ve uygulamayı ana dili Kırmanca ve Zazaca olan halkta da görebiliyoruz.

İkiz çocukların isimlerini coğrafyanın yetiştirdiği dini ve milli büyüklerden seçme töresi Türkistan'da da vardır. İkizler için İkkizak denir ve ikisi de erkek olur ise Hasan ve Hüseyin, birisi kız diğeri erkek olur ise, Hasan ve Zehra, Fatma ve Hasan, ikisi de kız olur ise Fatma ve Zehra isimleri konur.

Çocuklar anne karnında iken ses çıkarırlarsa, böyle çocuklara Meşrep ismi konur. İran Türklerinde İmam Hz. Rıza'nın annesinin karnında iken zikrettiğine tekbir seslerinin duyulduğuna inanırlar.

Gürcistan Türklerinde Yaş Günü değil, Ad Günü inanç ve uygulaması vardır. Aydınların bu günlerinde haklarında yazılar yazılır. Bu günlerde saz şairleri sazları ile renk katarlar. Türk kültürlü halklarda Dedem Korkut'la da teyit edebildiğimiz gibi, kişinin anadan doğması değil, er gibi kişi olması esastı. Er gibi kadın kişi veya er kişi olabilmek kendini ispat ile oluyordu. Gerçek doğuş o gün oluyor ve kişi o gün ad alıyordu. Ad Gününün ileride de değinileceği gibi mahiyeti ve önemi bu idi ve burada idi. Kendisini ispat ederek er kişi olma, sünnet olarak veya askerliğini yaparak farlı bir formatta da olsa kültürümüzde yer almıştır.

Borçalı yöresinde de çocuklara verilen isimlerle yaşamaları gelecekteki kardeşlerinin kız veya erkek olmaları veya yeni kardeş istenilmediğine dair mesajlar verilir. Bu ve öteki âlem arasında Türklerin eski ve şimdiki inançlarında daima bir ilişki vardı. Mesela; Yeter, Tamam, Besti, Kifaye, Kafiye gibi isimler artık çocuk istemiyoruz anlamındadır. Kız Tamam, Kız Yeter, gibi isimlerle kız çocuk istenilmediği anlatılmak istenilir. Bazen de, Döndü ismi aynı amaçla konulur. İsim vermek suretiyle öteki âleme duyuruda bulunmak sadece Karapapah veya Terekeme Türklerine mahsus değildir. Bu konuya da ileride dönülecektir. Erkek isimlerinin başına çok kere Gül ön eki ilave edilir. Gül Memmet, Gül Ali, Gül Ağa, gibi isimler verilir. [15](Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları II, Berikan yayınları, Ankara, 2007, sf. 69) Gül, ayrıca Hz. Muhammed'in simgesi idi ve bu konu etrafında bir edebiyat gelişmişti.

Uluğ Türkistan'da çocuk dünyaya gelir gelmez ölüyor ise, aile yeni doğacak çocuğa Turganbay, Tahtasın, Toktarhan, gibi isimler koyarlar. Balaya kardeş isteniyor ise, Eşbay, Eşgeldi, Eşbari, Eşmurat, gibi isimler verilir.[16](Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları VII, Berikan yayınları Ankara 2007, sf. 130–131)

Çocuklara cinsiyetlerine göre tabiattan seçilmiş isimler verme konusunda Dedem Korkut coğrafyasında bölgeler arasında farklılıklara rastlanılmamaktadır. Halk tefekküründe köklerini muhtemelen eski inançlardan almış olan inançta, bütün canlılarla söyleşi mümkün iken özellikle kurtla dialoğa sık rastlanabiliyordu. Dedem Korkuta olduğu gibi, Kurtla soruşturma yapılabiliyordu. Bu coğrafyada Bahar, Nevbahar, Yağmur, Boran, Şimşek, Yıldırım, Yıldız, Bulut, Tufan Güzin, Ergün, Nevruz, Hıdır, Ay, Ayla, Aynur, Aydan, Ayhal, Aydoğdu, Güneş / Kuyaş, Günhan, Pelut, Polat, Temur / Timur, Demir, Kaya, Taş, Su ve bunlardan türetilmiş isimler kullanılmaktadır. Biz 1995–96 yıllarında Suudi Arabistan'dan gelmiş bir grup din adamının, tabiattan alınmış yukarıda örnekleri verilen türden bazı isimleri dini merasimle değiştirip, bunların yerime İslami isimler koyduklarına şahit olmuştuk. Bu bir ad kaldırma veya ad değiştirmenin farklı bir şekli idi. Bu isimler pagan ve putperest dönemin isimleri oldukları gerekçesi ile sakıncalı bulunup değiştirilmek isteniyordu.

Nogay Türklerinde balaya adını atası verir. Ölen atanın adı yerde kalmasın diye balaya ölen atanın adı verilir. İsim çok kere Kur'an-ı Kerimden nadiren de Türkiye'nin televizyon kanallarından seçilerek verilir. Sık rastlanan Nogay isimleri Salay 'Salahattin', Kurahmet, Nusret, Cumabay 'bu isim Cuma günü dünyaya gelmiş erkek çocuklarına verilir' Cumaokay / Yiğit, Nazmiye, Borali, Bor / Börü, Boraltay / yaşlı kadın gibi olanlardır. Bu son isimle amaç isim sahibi kız çocuğunun çok yaşamasının temenni edilmiş olmasıdır. Halk inançlarında 'kurtla kıyamete' gibi kurtların çok yaşayacakları anlamında sözler ve inanç vardır. Erzurum'da torununun torununu gören nineye kurt nine ve torununun torununu gören dedeye de kurt dede denir.

Güney Azerbaycan'ın Ayrımlı Türklerinde olduğu gibi Taşkesen ve Toguz Ayrımlılarında da kurt yüreği yemiş olmanın kişiye cesaret ve cesamet kazandıracağına inanılır ve sıkça kurtlu insan ve aile ismine rastlanır. Karakurt, Kurtoğlu, Kurtboğan, Kurtdereli bunlardan bazılarıdır. Bu halkta kurtların şubat ayında çiftleştiklerine inanılır ve bu döneme Hıdır Nebi denilir. Verilen isimden hareketle, ismin içerdiği güç, cesaret mukavemet, ruhiyat ve benzerlerinin çocukta tecelli edeceğine inanılır. Bu hem o güçten korunma, hem gücün gücünden isminden hareketle istifade edebilme ve hem de o gücü edinebilme mahiyetli bir isim alma şeklidir.

Doğum günü bağlantılı isimler bu kültür coğrafyasının diğer halklarında da vardır. Türkistan'da Cuma günü doğan balaya Cumabay, Ramazan ve Kurban bayramlarında dünyaya gelenlere Haiybay ismi verilir.

Azerbaycan'ın Ağdaş Karaçilerinde Ad Toyu, 'Ad Koydu' olarak geçmektedir. Burada konulan isimler çok kere Ağa ve Kulu son ekleri ile bitirilir.

Karaçay Malkar'da çocuğa isim 'Beşik Bölegen' merasiminin yapıldığı, yani çocuğun beşiğine ilk yatırıldığı gün verilir. Çocuğa kendi ana babası isim vermezler. Çocuğa adını yakın akrabalarından biri verir. Genellikle kız çocuğuna ismini babaannesi, erkek çocuğuna da babasının babası verir. Töreye göre ikinci çocuğa ismini o eve ilk gelen konuk verir. Eski geleneklere göre çocuğa ad veren ona bir at hediye ederdi. "İsim koyan at verir" diye bir Karaçay atasözü vardır. Ulu ziyaret yerleri ve ulu günlerden hareketle verilmiş isimlerle bir noktada o ziyaret ve günün kutsal koruyuculuğu altına girmiş oluyorlardı. Çocuğu Almastı / Albastı olarak bilinen kötü ruhlardan korumak, çocuğun bu ruh tarafından beğenilmemesini sağlamak için ona ayücük / ayıcık, karababus / karaördek kucük / köpek yavrusu gibi kötü isimler konulurdu. Almastı / Albastı, Al / Hal Karısı etrafında gelişmiş inançlar ve bunlara bağlı korunma ve kurtulma uygulamaları oldukça geniş bir mevzudur. Anadilleri değişebilse de, Dedem Korkut coğrafyasındaki bütün halkların halk inançları kültüründe önemli bir yer tutar. Derinliklerinde İslamiyet evveli inançlar vardır. Bu İnancın ad verme ile ilgisi, kara iyeler münasebeti iledir.

Özbek Türklerinde çocuğa ad verilirken bay yapılır, bayram olur. Bay'da Aş ve pilav demlenip sofra serilir. Akraba ve eş dost mihman olarak davet edilir toy düzülür. Ad verme merasimlerinde ziyafet verilmesi şeklindeki uygulamanın Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından da yapıldığı inancı vardır.

Güney Özbekistan Türklerinde ad verme genelde doğumun 7. günü olur. Çocuğa ismi ad verme toyu ile konulur. Özbek pilavı yapılır. Annenin ve babanın yakınları çağrılır. İsmi çoğunlukla babanın babası koyar. İsim genellikle ailenin geçmişinden seçilir. İsim çocuğun kulağına ezan okunarak konulur. [17](Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları VII, Berikan yayınları, Ankara 2007 sf. 97) Bütün bu tür toplantılar kendi çaplarında 'Kalın Oğuz Beylerinin toplanması'dır.

Bu coğrafyada çocuklara çirkin isimlerin verilmesi kara iyeler inancının bir tezahürüdür. Bu bir tür sakınma, korunmadır. Güzelliği örtüleme olarak izah edilebilir. Kişioğlu'nun bed nazarından korunmak için de göze gelebilecek canlı ve cansız güzellikler maskelenir. Kömürle karartma yapılır bu arada sütün göze gelmemesi için üzerine kömür konur. Bu aynı zamanda od / ocak iyesi ile bağlantılaşmaktadır. Kara iyelerin zararını, insanlara verilen isimlerden hareketle önleminin farklı yöntemleri de vardır.[18](Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.360–361)

Romanya Cumturul Müslüman Medgıdıa isimli mezarlıkta biz çok sayıda kurt isimli veya aile isimli şahıs mezarı tespit ettik. Nuri Kurtseyit, Nuriye Kurtseyit, Sabri Kurtseyit bunlardan bazıları idi. Seyitlik, Hz. Muhammed soyunun uzantılarından birisine verilen isimdi. Dini, İslami bir tanımlama şekli iken, seyit kelimesi kurt ismi ile tamlama yapmıştı. Bu uygulamayı daha değişik örneklerle Kırım yöresi Dedem Korkut coğrafyasında tespit etmiştik. Burada da Kurt Nezir ismi vardı. Bu isimle kurda adak adanması veya kurda adanılmış adak anlatılmış oluyordu. Kuzey Afganistan'da Muhammed Nezir ismi oldukça yoğundu. Bu konuya ayrıca dönülebilir. Buradaki 'Romanya' bütün mezarların mezar taşları ve mezarlığın levhası ay-yıldızlı idi. İsimleri Kurt ve mezar taşları ay-yıldızlı olan bir kültür coğrafyası elbette ki, Dedem Korkut Balkanlara gitmemiş olsa da, Dedem Korkut kültür coğrafyasının bir parçası idi. Dedem Korkut Kırım'a da gitmemişti. Ancak temsil ettiği kültür, Töre, bütün inanç özellikleri ile bu coğrafyada da kendisini hissettirmiş ve günümüze kadar taşınan izler bırakmıştı. Bu izler, İslami öğeler ile birliktelik arz ediyorlar. Seyitlik İslami bir sembol iken, Kurt, Gök Tengri / Ten-gri İnanç Sisteminin bir simgesidir. Bir diğer örnek de Hacı Kurt veya Hacı Börü ismi idi. Kişi hem hac farizesini yapmış anlamında Hacı adını alabiliyor ve hem de pagan döneminin hatıraları olarak kabul edilebilen Kurt veya Börü adını da alabiliyordu. Örnekler göstermektedir ki, Bu coğrafya kuzey Afganistan'ı da kapsıyordu. Biz bu çalışmamızda anılan izleri isim verme inancından hareketle takip etmeğe çalışıyoruz. Dedem Korkut inanç kültüründe İslam öncesi inanç unsuru ile İslami unsurlar bir arada ise, Kurt Seyit ismi gibi iki inancın sembollerini bir arada yansıtan kültür coğrafyası Dedem Korkut kültür coğrafyasıdır.

Türk kültürlü halklardan Boşnakların halk inançlarında, insan ismi olarak kurdun özel bir konumu vardır. Çocukları yaşamayıp sürekli ölen kimselerin çocukları ölmemesi,, çocuğun uzun ömürlü olması ve ölümcül hastalığı olan çocukların kurtulup ölmemeleri için, çocuklarına ikinci bir isim koyarlar. Bu ek ad veya takma ad kurt olarak seçilir. Ayrıca Boşnak insan isimleri ortak İslam isimleri olup çok kere isim tam olarak telaffuz edilmez kısaltılır veya takma isim kullanılır. Tacide yerine Cide gibi.[19](Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.. 162)

Anadolu, Rodos, Kıbrıs, Balkanlar, Kırım Türklerinde Göbek adı vardır Göbek Adı çocuğun korunması için konur. İnanca göre çocuğa görünmeyenlerce olacak muhtemel saldırı böylece önlenilmiş olur. Çocuklara ebenin adının da konuldu olur. Böylece habis güçlerin ebeye zarar veremeyecekleri inancı vardır. Çocuğa verilen ebenin ismine Ebe Adı denir.

Türkistan'da Türkmen ve Özbeklerde eskiden çocuğun ismi sık sık söylenmezdi. Böylece çocuğun korunmuş olacağına inanılırdı. Çocuğun isminin yerli yersiz tekrarlanması yasaklanır, O'na ikinci bir lakap konulurdu. Kazak ve Kırgız Türklerinde çocukları kötü ruhlardan ve nazar deymesinden korumak için onlara Ödemiş, Satılmış, Satılgan gibi isimlerin yanı sıra it, köpek gibi hayvan Bok Bay, Tezek Bay gibi pislik adları da verilebilmektedir.[20] (S. Çağatay, "Türklerde Batıl İnançlar Arasında Tabu" I. Uluslar arası Türk Folklor Semineri / Bildirileri, Ankara, 1974, sh. 37) Bunların yanı sıra Karga, Çakal, Tilki, Kun, Kurt Cebe geçici ve koruyucu isimlerin de Türkler arasında çocuklara isim olarak verildikleri bilinmektedir.[21](Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara, 1972, sf. 174–175) Bunlardan, Tezek Bay, Bok Bay gibi isimler beğenisi olmayan geçici isimler ve diğerleri mesela Kurt ve benzeri olanlar da koruyucu durumda olanlardı. Satılmış adı, kuzey Afganistan Dedem Korkut kültür coğrafyasında 'Satıp Aldı' olarak geçmektedir. İsmin yapısının çocuğun sembolik satılma merasiminin şekli belirlemiş olmalı. Zira satma uygulamasında 3 defa satılıp tekrar geri alınır. Özbekistan'da şahit olduğumuz bir olayda bebek ilk beşiğe konulunca, beşiğin karşı tarafında da bir kadın bulunur ve 3 defa sattım-aldım uygulaması tekrarlanıyordu. Saltuk Buğra Han isminin Saltık oluşu da bu izahla yapılmaktadır. Bu inanca bağlı olarak Kırgız Türklerinde çocuğun ismi, onu korumak için her yıl değiştirilirdi. Bebeğin birinci yaşında Caman / Yaman Bala, ikinci yaşında Tenbak / Tenbel Bala, üçüncü yaşında Cini / Çinli Bala, dördüncü yaşında Ogri / Hırsız Bala, beşinci yaşında Kara Saç Bala, altıncı yaşında Koy / Koyun Saç Bala, yedinci yaşında Uzun Saç Bala isimleri konur. Korunma amaçlı sembolik çocuk satma inanç ve uygulaması Dedem Korkut coğrafyası halklarından Lenkeran Talişlerinde de vardır.

Lerik Talişlerinde Abbas Kulu, Ali Kulu gibi Ehli Beyt isimleri yoğundur. Doğumun 6.gününde yapılan Ad gününde konaklık verilir. Nezir sofrasında molla da bulunur Yasin okunur. Burada da bebeğin sağ kulağına ezan son kulağına gamet okunur, salâvatın bitimine 'Aliyul Veliyullah' ibaresi de eklenir, balanın ismi 3 defa tekrarlanır. Balaya adı verilen şahıstan helâlık alınması gerekir. Adı verilen şahıs 3 defa 'Adının hayrını görsün helâlı hoş olsun' demelidir. Adı balaya verilen şahıs hayatta değil ise, ondan helâllik alma adına onun ruhuna Kur'an-ı Kerim okutturulur.

Doğu Türkistan'da Uygur Türklerinde Ad Verme Toyu, doğumdan 3 gün sonra olur. Bunu takip eden 10–15 gün sonra da Beşiğe Salma Toyu yapılır.

Böylece Dedem Korkut inanç coğrafyasının batı yakası Balkanlar'da ve doğu yakası Uluğ Türkistan'da, ad verme- korunma bağlamında halk inançları birliğini görebiliyoruz. Çocuklara Küp Kelle, Sivri Kafa gibi ikinci isimler konulduğunu, bebeklerin ise ismini tekrarlamaktan ziyade uzun süre bebek gibi isimlerle anıldıklarını Kars'ta yaşayan Doğu Karadenizli bir ile olarak yaşamımızdan hatırlıyoruz.

Söz kurt ve isimden açılmış iken Dedem Korkut coğrafyasında bu uygulama ve örnekleri sınırlı değil, oldukça yaygındı.. Sultan Alpaslan'ın oğullarından birisinin adı Börü Bars idi. Aydın İl Beyi İzmir'in oğlunun lakabı Kurt ve O'nun da oğlunun adı Kurt Hasan'dı İstanbul'un alınmasında topcubaşılık yapan Bali Süleyman Ağa'nın adı Gurd'du. Dulkadirli Bey'inin adı Alaüddevle Bozkurt Beydi [22](Mehmet Eröz, Türklerde Alevilik Bektaşilik, İstanbul, 1977)

B. Ögel, "Türklerde aile büyüklerinin olduğu gibi, devlet içinde de devlet büyüklerinin adını söylemek tabu idi, yani yasaklanmıştı. Eski Türkler bunu yasaklama kelimesi ile değil 'Kang' deyimi ile ifade ediyorlardı.

İ. Kafesoğlu ise, Kazak-Kırgızlar'da ki Kızıl Kurt, Ak Börü gibi insan isimleri totemcilikle ilgili değildir. Türk ad verme geleneğinde totemci hatırlara hemen hiç rastlanmaz, demektedir. [23](Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ankara, 1980, sf.11–12

Bu noktada, eski Türk inanç sisteminde totemcilik yok ise, Türk kültürlü halklarda kutsal hayvan inancı var mı dır, bu inanç nereden gelmektedir, bu inancın izahı ne olabilir? Kurt etrafında gelişen inancın izahı don değişme olabilir mi? Don değiştirme özlü birçok inanç Dedem Korkut Coğrafyasında hayatın her kesiminde görünür. Ancak uygulama adeta sıradanlaşmıştır. Ardanuç'ta koca evine gelen gelinin kaynanası başörtüsünü çıkarıp onun yerine kendi belirlediği yeni bir başörtüsü örter. Bunun anlamı bundan sonra senin görünümünü bu örtü belirleyecek, demektir. [24](Ülkü Önal, "Ardanuç'ta Düğün Geleneği", Atabarı, Temmuz 2003, sf. 20–21)

Dedem Korkut kültür coğrafyası Türk dilli halklarından Nogaylarda yaşamayan çocukların yaşabilecekleri inancı ile çocuk bebekken börü / kurt donuna sarılır. Böylece çocuğun ölmeyip yaşayacağına inanılır. [25](Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları III-IV, Ankara, 2007, sf.116) Halk inançlarında koruyuculuğuna inanılan hayvanların pençe, tırnak post gibi muhtelif organlarından yararlanılır. Bunları taşıyan insanların ilgili hayvanın koruyucu gücüne de sahip olacağı veya bunlar vasıtasıyla korunabileceklerine inanılır. Kurdun kafa postu esnetilerek bundan geçirilen bebeğin de korunacağına inanılır. Uluğ Türkistan'ın kuzey bölgelerinde esletilmiş kurtağzı derisinden geçirilen bebeğe yukarıda da belirtildiği gibi, Börü ismi verilir. Çocuk kız ise, Börü Halı, Börü Nisa, Börü Can, erkek ise, Börü, Börü Bay, Börü bek, Cin Börü gibi isimler konulur. Ayrıca Alkarısına karşı kurdun postundan bir parça korunmak için yastığın altına konur. Güneydoğu Anadolu Dedem Korkut coğrafyasında Kırmanca konuşan halkta gençler zifafta başarılı olamamışlar ise kurt postu üzerinde çiftleştirilirler [26](Yaşar Kalafat, "Doğu Anadolu Halk Kültüründe Kurt", I. Uluslar arası Ağrı Dağı ve Nuh'un Gemisi Sempozyumu, Doğubayazıt, 07–11 2005) Kurdun diğer vücut aksamından da yararlanmak amaçlı muhtelif inançlar vardır ve bunlar Dedem Korkut coğrafyasının ortak inanç ve uygulamalarıdır. [27](Yaşar Kalafat, 'Sözlü Kültürde Bursa ve Yöresi Örnekleri İle Kurt", II. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, 20–22 Ekim 2005 Bursa, Bursa, 2005, C.2 Sh. 415–423) Dedem Korkut Destanın da kurt ise, "Yüzü mübarek" şeklinde geçmektedir.

Kurt-insan ismi bağlantısı Türk halk tasavvufu ile izah edilebilir mi? Bozkır kültür ve medeniyetinin Amerika'ya taşıyıcıları olarak bilinen Kızılderililerde Kurt ve Bozkurt isimlerini görebiliyoruz. H.N.Orkun, 'Büyü veya kötü ruhlardan korunmak için bir Kızılderili isminin sorulmasını hakaret sayar, bir hayvan ismi veya Aptal, Salak, Kodoş, gibi şeyler söyler' diyor[28].(H.N.Orkun, " İsmin Kutsiyeti",Türk Yurdu Dergisi, Ağustos 1954, S. 2, sf. 119–122) Kızılderililerdeki bu türden isimlerin Karaçaylardaki, Ayıcık, Kara ördek ve kuçik / İt balasından inanç içeriği itibariyle bir farkı yoktur. Nitekim Dedem Korkut tarihi coğrafyasında 1404 de Malatya'yı Memluklardan almış olan, Köpekoğlu Hüseyin, Sultan Gıyasettin'in babası Sadettin Köpek'in bu şekilde isim almış olmaları muhtemeldir.

Bize göre verilerini Dedem Korkut halk kültüründen alan Türk halk tasavvufunda kişioğlu'nun özelde kutsiyeti vardı ve bu kutsiyet kişinin isminde yansıtılıyordu. Kişioğlunun yer, gök, dağ, su od kültlerin de olduğu gibi bir iyesi vardı. Belki, 'bir ben vardır bende benden içeri' işte bu idi. Tanrı, Hakan, Ata ve nihayet kişioğlu'nun özünden kaynaklanan, kaynak bulan bir kutsiyet ve onun hiyerarşisi vardı. Bu kutsiyetin edinilmesi, oluşması, artırılması kısmen ayrı bir bahistir.

Rahmetli O. Turan hocamız, insanların çocuklarına bazı isimler konulmazdı."Cengiz adı Türkçe Deniz gibi engin, büyük ve kudretli manasında kullanılmıştır. Nitekim 'Han' derecesinde bulunmayan devlet adamlarına 'Höl / Göl' unvan verilmiştir" demektedir. [29]( Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi C. I-II, İstanbul 1978 sf. 119) Anadolu'da bazı yörelerde ağa kısmının isimleri halk tabakasından kimseler tarafından söylenilmez.

Dedem Korkut coğrafyasının birçok yerinde isim sorulurken, 'İsmini bağışla', 'İsmi âliniz nedir?', 'Adına kurban adını söyle' Hz. Ali için 'İsmi Mübarek' denilir. Bu ve benzeri örnekler isimden hareketle kişiye verilmiş kutsiyetin ifadesidirler. İsimden hareketle adres vermenin de inanç içerikli incelikleri vardır. Kişi dua ederken veya dua gönderirken ilgilinin isminden önce annesinin ismini söyler. Mesela, "Gülbeden kızı Nuriye'nin ruhu için "denir. Veya herkesin muradını verin derken de "Ayten kızı Dilem'in de" denilir

Ardanuç'ta gelin olmak üzere istenilen kız için kız evi oğlan evine 'hayır' diyecek ise, 'Bir daha bu adla bu kapıya gelmeyin' denir. Adın bir kültürdeki belirleyici özelliğini belirten daha güzel bir örnek bulunamazdı.[30] (Ülkü Önal, "Ardanuç'ta Düğün Geleneği' , Atabarı, Temmuz 2003, Sh. 20–23) Bir diğer benzeri örnekte ise, "Benim o isimde evladım yok dur.

Ebeveyn ile çocuk ve bu dünya ile öteki dünya arasında isimden hareketle bir bağ kurulmuştur. Karakoçan yöresinde, dünyaya gelişi izleyen ilk üç gün içinde kulağına ezan okunmadan isim verilmiş çocuğun Ruz-i Mahşer / Mahşer Günü'nde anne ve babaya yardımcı olmayacağına inanılır. Burada çocuğun dünyaya geldiği Recep, Ramazan gibi aylar, Bayram, Cuma gibi günler çocuğun ismini belirlerken böyle çocuklara "adiyle geldi" denir. Hayıt, Hayıt Murat, Hayıt Kul, kız ise, Hayıt Gül, Hayıt Ay ve bazen de namaz ismi konur. Doğum gününün dini bayrama rastlamış olmasında bir hikmet, bir keramet bayramdan gelen bir koruyuculuk, kutsanmışlık aranır. Adı Nezir Han olan kız çocuğu, hayatının her safhasında, mesela evlenirken adandığı veya nezir kılındığı evliya veya ziyaretten icazet, izin alır. Erkek çocuklar için de böyledir. Askere veya gurbete gidilirken bu türden kutsal mekânlar ziyaret edilir. Bu bir sahiplilik olayıdır. Nezir olunan erkek çocuğa Nezir Bay, Muhammed Nezir, Nezir Kul, Nezir Bek, Nezir Hoca gibi isimler konulur.[31](Yaşar Kalafat, Kocaeli ve Çevresi Örnekleri İle Türk Halk İnançlarında Sahiplilik / Adanmışlık" I.Kocaeli ve Çevresi Kültür Sempozyumu, Kocaeli 20–22 Nisan 2006)

Doğu Karadeniz Dedem Korkut coğrafyasında bu tanımlama yani sahiplilik, çocuk dünyaya geldiği günlerde ölen bir yakını var ise, onun ismini taşıyacağı için kullanılır. Böyle hallerde isim bizzat telaffuz edilmez saklı tutulur çocuğa Efendi veya Bey denir.

Dedem Korkut yurdu inanç dünyasının batısından tespiti yapılan ölen şahsın ismi yerine bay veya efendi şeklindeki anmanın daha anlaşılır izahını, bu inanç dünyasının kuzey doğusundan Yakutistan'dan bulabiliyoruz. "Yakut Türkleri ölülerinin adlarını zikretmezler. Bundan dolayıdır ki, eski Türk kitabelerinde müteveffanın adı değil, unvanı yazılmıştır. Kutluğ, Kültekin, Küli, Çur, Bilge gibi isimlerin hemen hepsi birer unvandır.[32] (H.N.Orkun, a.g.e., a.g.y.)

Halk sofizminde isimlerin özellikle insan isimlerinin etrafında mistik bir atmosfer oluştuğu ve her isimle bilinmeyen âleme bazı duyurular yapıldığına inanılır. Aynı isimden olan iki şahsın arasından geçenin dileğinin olacağına inanılır.

Dedem Korkut inanç coğrafyasının kırsal kesiminde kadın hiçbir zaman eşinin ismini anmaz. Esasen isim anmanın inanç içerikli boyutu eşin ismi ile sınırlı değildir. Eşinin ismini söylemede sakınca bulan hanım eşi için 'er kişi' der. Bu tür inançlar Karaçay-Balkar kesimde daha yoğundur. Anadolu'da da erkekler hanımların isimlerine vermezler, onlara konulmuş lakaplarla onları anarlar. Eşlerine hatun, bizimki, küldöken gibi isimlerle hitap ederler. Böylece onların isimlerini anarak kara iyelerin dikkatlerini çekmediklerine inanırlar Altay Türklerinde Küldöken saygı duyulan hanımefendi demektir. [33](Yaşar Kalafat, "Türk Mistik Kültüründe Er veya Er Tiplemesi",VII Uluslar arası Türk Kültür Kongresi, Gaziantep 26–30 Haziran 2006) Bize göre küldöken tanımı od / ocak kültünden itibarını alan bir isimdir. Verilen isimlerden hareketle korunmanın sağlandığının birçok misali verilebilir. Hakkâri'deki 6 erkek evladı olan aile nazara karşı korunmak için 7. oğluna Maşallah ismini koyar

Bulgaristan Türklerinde daha ziyade Ruscuk Dedem Korkut coğrafyasında da çocukların iki ismi olur. Bunlardan birisi evvelce konulmuş olan çocuğun asıl ismidir. Sağlıklı olmayan çocuklara ikinci bir isim daha verilmek istenir. Bunun için üç ayrı tabağa turda / çörek konulur ve bunların beherine bir isim verilir. Bu isimlerden birisi çocuğa ikinci isim olarak verilir. Böylece çocuğun sağlığına kavuşacağına inanılır. Sağlığı düzelmez ise bu uygulama tekrar yapılır.[34]Yaşar Kalafat Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları III-IV, Berikan yayınları, Ankara, 2007. Sh. 126)

Halk tasavvufi çalışmaları sürdüren kimselere göre, iki isimli kimseye büyü yapmak zordur. Bu itibarla çocuklara iki isin konulması önerilir. İki isimli kimselere büyü yapılmasının zorluğu yıldız namedeki hesap işleminin uzunluğundan ve denk getirilmesindeki zorluktan olmalı.

Bulgaristan'ın Şumnu Türklerinde çocuğa adını dedesi verir Çocuğun dedesi yok ise, ad çağırma / ad koyma işlemi için komşulardan yaşlı ve itibarlı bir zat buyur edilir Burada köyün imamının da çocuklara ad koydukları olur. Burada da İsimler geçmiş nesillerden seçilir. Bununla amaç, ölen kimsenin ismi ile yaşamasını sağlamaktır. Dedem Korkut Kültür coğrafyasından Şumnu'da diş toyu, saç toyu, ilk yürüme toyu gibi toylar yoktur.

Bulgaristan Türklerinde eşler birbirlerinin isimlerini çok kere yalın halde ve doğrudan doğruya ifade etmezler, çocuklarının adlarından hareketle söylerler. 'Ali'nin babası' gibi anarlar. Hanımlar beylerinin isminin sonuna muhakkak efendi kelimesini ekleyerek söylerler. Mesela Hasan Efendi derler. Bu hal yüzlerine karşı da gıyaplarında da böyledir. Çiftler arasında isim belirtmeyerek tarafların birbirlerini falanın kızı, falanın gelini gibi adlandırma 'Sakınma' inancı ile ilgili olup, kara iyelere karşı koruma ve kurtulma amaçlıdır.

Rodos Türklerinde çocuğun ismini çocuk erkek ise babası, kız ise annesi koyar. İkinci çocuk kız da erkek de olsa ismini annesi koyar. Burada da çocuğun sağ kulağına ezan sol kulağına gamet okunur. Bazen çocuk için seçilen ismi çocuğun dünyaya geldiği ay belirler. Böyle hallerde Ramazan, Şaban, Bayram, Recep gibi isimler konur. İsimler tamamen Anadolu'da olduğu gibidir. Sagide, Aykay, Şansev, Bihter Bilse gibi isimler bize ilginç gelmişti. İkiz erkek kardeşlere; İbrahim-İsmail, Hasan-Hüseyin, Halil-İbrahim gibi isimler konulur. [35](Yaşar Kalafat, a.g.e. sf. 464)

Balkan Nogay Türklerinde Ad Toyu adına aile yakınları dostları ile bir yemek yerler. Bu yemekte tabalgım / etli börek, kurabiye, çeşitli bisküviler, cantık'etli börek gibi taamlar ikram edilir. [36](Yaşar Kalafat, a.g.e. a.g.y.) Kafkasya Nogay Türklerinde çocuğa ismini baba tarafı ve ilk çocuğa ise, bizzat babası koyar. Çocuğa adı koyulanda, beşikte salganda / çocuk beşiğe ilk konulunca, kazay dotop / day durunca, ilk yürüyünce, saçı ilk tıraş yapıldığında, ilk dişi çıkınca toy yapılır. Noğay Türklerinde çocuğun doğduğu ilk gün, kendisine bir gömlek giydirilir. Bu gömlek 40 gün yıkanılmaz. Bu gömleğe it kölek / it gömleği, denir. Çocuğun 40 günü dolunca bu gömlek ite atılır. Böylece çocuğun kötü ruhların olumsuz tesirinden kurtulacağına inanılır. Türkistan'ın bazı yörelerinde çocuk sembolik olarak ite atılır ve böyle çocuklara İt Almaz denir. Böylece it dahi itibar etmedi mesajı verilmiş olunur.[37](Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.298)

İt, Nogay halk inançları kültüründe sıradan bir hayvan olmayıp mitolojik önemi olan bir varlıktır. Adeta Nogay halk kültüründe it, diğer bir kısım Türk kültürlü halklardaki kurdun yerini almıştır. İt merkezli halk inançlarını Anadolu Dedem Korkut coğrafyasında da izleyebiliyoruz. Gaziantep ve Oğuzeli yöresi Barakları bu teşhisin şahitleridirler. Hocamız rahmetli Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş isimli kaynak eserinde Türk kültürlü halkların mitolojisinde İt Barakların yerini belirten açıklamalar yapmaktadır. Biz 'ulumak' isimli çalışmamızda, Türk kültür coğrafyasında it-kurt bağlantısı üzerinde durmaya çalışmıştık [38](Yaşar Kalafat, "Denizli ve Çevresinde Kurt ve Ulumak İle İlgili İnançlar" Denizli Kültür Sempozyumu, 6–8 Eylül 2006, Denizli)

Nogaylardaki İt Gömleği Anadolu Dedem Korkut coğrafyasında 40 Gömleği olarak da bilinir. Bize göre inancın derinliklerinde koku inancı vardır. Gömleğe sinen bebeğin kokusu gömlekle birlikte ite atılmakla zararından çekinilen muhtemel kara iyeye yeni bir adres verilmiş ve çocuk halas edilmiş olmaktadır. Koku çok kere ak bir kuvveyi de taşıyabilir ve temsil edebilir. Türk kültürlü birçok halkta bu arada Balkanlar Dedem Korkut coğrafyasında kısmetinin açılmasını isteyen genç kızlar çeyizlerinden bir parçayı Cuma akşamları türbeye götürüp onu, oradaki yüce şahsın sandukasına örter daha sonra alırlar. Böylece kısmetlerinin açılacağına inanılır. Güneydoğu Anadolu Dedem Korkut coğrafyasında, Hakkâri'de mahkemesi olan şahıs duruşmadan evvel gömleğini türbenin sandukasına örter orada bir gece kalan gömleği duruşmadan evvel giyer böylece yatırdan güç aktardığına inanılan gömlekteki hikmetin davasında ona yardımcı olacağına inanılır. Çerkezlerde ve coğrafyanın diğer halklarında çocukları yaşamayan aile çocuklarının ölmemesi için çok çocuklu bir aileden alınmış gömleği çocuklarına giydirirler ki inancın mahiyeti aynıdır. Karaçay-Malkarlarda ise, çok yaşaması istenilen çocukların iç çamaşırlarına yaşlı insanların giysilerinden kumaş parçaları yamanır. [39](Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları, III-IV, Berikan yayınları, Ankara 2007, sf. 365)

Dedem Korkut coğrafyası halklarından Çerkezlerde çocuğa adını koyan ona bir hediye alır. Çocuğa ad koymak itibarlı bir görevdir. Çocuk yaşadıkça onunla birlikte onun adı ve o adı koyan da yaşayacaktır. Birçok şenlikte olduğu gibi çocuğun dünyaya geliş şenliğinde de / ad toyunda da Çerkezlerin ünlü börekleri velibah yapılır. Çerkezlerde toy gibi mutlu yemeklerde 3 dilim velibah ikram edilir. [40](Yaşar Kalafat a.g.e. sf. 302)

Dedem Korkut kültür coğrafyasında döneminin ecdat yadigârı kültürü günümüze gelebilmiş ise, bunu kültürün güçlülüğü ve köklülüğüne borçluyuz. Bu kültürün varisleri miraslarına sahip çıkamamış, karşı kültürler ise bu sahipsizlik karşısında planlı bir yok etme uygulamasına geçmişlerdir. Acara, güney Kafkasya'nın güneyinde Kıpçak ve Oğuz yerleşim alanı oluşu ile Dedem Korkut kültür coğrafyasının karargâhlarından iken bu izlerin silinmesi için bazen dini ve bazen de milli kültür taassubu ile karşılaşılmaktadır. Bu bölgede isim konulması konusunda uzun zamandan beri ciddi bir baskı yaşamaktadır. Esasen kültür konusunda Türk kültürlü halklar bulundukları her coğrafyada Balkanlarda Kafkasya'da Orta Doğu'da baskı görmüşlerdir. Acar'da nüfus kaydına geçebilmek, okul kaydı yaptırabilmek evlenme, mülk edinme gibi hallerde kendisini göstermektedir. Bazı şuurlu Türk dilli aileler, alınması mecbur edilmiş resmi Gürcü insan adının yanında Nana Havva, Nona Fadime, Çıra Ayşe gibi Türk isimleri de koymuşlar, ancak bu ikinci isimler aile içinde kalmıştır. Bazı ailelerin kültürlerini isim gelenekleri kapsamında yaşatma konusunda bu şansları da olmamıştır. Biz ismi Natiye, Malhazi, Merabi gibi olan Türklerle tanıştık. Bunlar anadillerinden bir tek kelime bilmedikleri gibi, kendilerine ait olmayan bir kültürden isim almanın kültürel kimliklerinin devamı konusunda bir felaket olduğunu da bilmiyorlardı. [41](Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.. 270) Parmak basılmak istenilen husus birlikte yaşayan halkların isim alma konusunda karşılıklı etkilenmeleri değildir. Halkları birlikte yeni sentezlerle güzel isimler bulmaları da saygın bir husustur. Biz bir kültürün aleyhinde planlı bir uygulama ile sürdürülen inkâr ve imha politikasının halkların kültür kardeşliğine yakışmadığı üzerinde durmaya çalışıyoruz. Dedem Korkut coğrafyasında zamanla kurulan milli devletler Dedem Korkut kültürüne karşı adeta soy düşmanlığı yapmaktadırlar

Kafkasya Nogaylarında çocuklara Miyanda, Stalinbey, Stalinat, Vata Sibek, Kılınbek Rus veya yarı Rus insan ismi verilmeğe başlanmış ancak Kafkasya'daki bu uygulama kanuni baskı vasıtasıyla değil de daha ziyade güçlü olduğu kabul görmüş kültürün etkinliği ile olmuştur. Türkmenistan'da Sovyet döneminde dolaylı baskı Türkmen Türk kültürünü psikolojik baskı ile sindirme yöntemi izlenmiş Türkmen isimleri arasına Rus insan isimleri bu yola girmiştir.

Kafkasya'da Nogay Türklerinde bir ailenin kız çocuğu dünyaya gelince O'na 'Kırk davarın hayırlı olsun' denirdi. Bu ifade evlilik yaşı gelince kızlar için 40 davar kalın istenilmesinden ileri geliyordu. Kız ve erkek çocuğun önemsenmeleri bakımından 'erkek uşak daha yahşidir' denirdi. Dedem Korkut coğrafyasında, Nogaylarda erkek bala doğanda 'Çatanın çatanın tüpü / dibi berk olsun / soyunuz devam etsin' denir. Soyun devamlılığı ve törenin sürmesi çok önemsenir. Nogay Türklerinde doğan balaya, ad koyan, onu görmeye gelen hayır söz söyler ve dua eder. Dualar çocukla daima birlikte olsun diye, mollaya onun için koruyucu dua yazdırılır. [42](Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.296)

Güney Türkistan'da durmayan / yaşamayan çocuğun yaşması için çocuğu özel esnetilmiş kurtağzı postundan büyükbabası veya büyükannesi geçirirse o çocuğun yaşayacağına inanılır. Özbek Türklerinde ad verme genelde doğumdan 7 gün sonra olur. Çocuğa adı 'Ad Koyma Toyu' ile verilir.

Kuzey Afganistan Türkleri çocuklarına Allah'ın bin bir adından / sıfatından birini koyabilirler. Allah'ın ismi kültür coğrafyamızın bu kesiminde de yalnız başına ad olarak konulmaz. Çok kere Peygamberin ismi ile birlikte isim tamlaması yapılarak konur. Başka bir vesileyle diğer boyutları üzerinde durulduğu gibi, Mesela Cebbar değil de Abdül Cebbar veya Kulam Cebbar şeklinde konulur. Anadolu Dedem Korkut coğrafyasında bu neviden isimlerin zamanla bir Cebbar gibi bir bölümü kullanılır. Kutsiyeti nedeniyle çocukların kaldıramayacağı isimler arasında nur gibi isimler de vardır. Bu tür isimler de Nur Baki gibi ikinci bir isim tarafından ikmal edilir. Bu coğrafyada diğer peygamberlerin Nuh, Ham, Âdem, İshak gibi isimler kullanılabilmektedir. Babası İbrahim olan çocuğa İsmail ismi konulur. Hz. Muhammed'in ismi de yalın halde kullanılmak istenilmeğince Şeyh Muhammed, Pir Muhammed, Sofi Muhammed, Muhammed Nezir gibi isimler verilir.

Dedem Korkut kültür coğrafyasında ad merkezli veriler fevkalade çoktur. Mesela sünnetli doğan çocuğa, avucunun içi kanlı olarak doğan çocuğa veya altıparmaklı veya perdeli parmaklı çocuğa yorumlar yapılır isimler konur. Bazen de esmerlik sarışınlık gibi ten renklerinden hareketle üretilmiş isimler konulur.

Şam yöresi Türkmenlerinde çocuğun ismini babası koymuş olur. Konulacak isim mollaya kelamı kadim mollaya Kelam-ı kadım açtırılarak seçtirilir. İsim belirlendikten sonra, burada da sağ kulağına ezan sol kulağına gamet okunarak isim söylenilir. Sonra çocuğa hayır duası eder ve orada bulunanlar el açıp âmin derler. Dedem Korkut'un bu coğrafyasında çocuğa ismi, geçmiş büyüklerinden isim seçilerek 'ad vurulur' Ad vurmak bu yörede ad vermek anlamında kullanılmaktadır.

Sonuç

'Ad', Türk kültürlü halklar arasında yaşayan çok uzak Türk geçmişinden günümüze ulaşan bir kültür kodudur. Bu kotu Türk kültür coğrafyasında Uluğ Türkistan, Ural-Altay, Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlarda tüm zenginliği ile görebiliyoruz.

Notlar

[1] M.F. Kırzıoğlu, "Ermanya / Yukarı Eller Tarihinin İç Yüzü", Belleten, C. 50, sf. 198 Aralık 1986.
[2] Yaşar Kalafat "Dedem Korkut Yurdu Bayburt ve Yöresinde Ulucanlar", IV. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı Bildirileri (05–06 Kasım 1998, Ankara), Ankara 1999 sf.211–217
[3] Yaşar Kalafat, "Anadolu Dedem Korkut Coğrafyasında Türk Uluları ve Mesajları" Türk Dünyası Araştırmaları, Aralık 2001 S. 135, sf. 175–187
[4] A. İnan, "Dede Korkut Kitabında Eski İnançlar ve Gelenekler" Türk Kültürü Araştırmaları, 1966–69, sf.145–159
[5] Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları III-IV, Berikan Yayınları, Ankara, 2007 sf.26
[6] Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları III-IV, Berikan yayınları Ankara 2007, sf.12.13.14
[7] Yaşar Kalafat. a.g.e. sf. 327
[8] Yaşar Kalafat, "Aybastı Yer Adı ve Türk Halk inançları" II. Aybastı Karataş Kurultayı, Ordu, 17–18 Temmuz 2001, Ankara 2002, sh. 39–41
[9] Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri, Babil yayınları, Ankara 2006
[10] Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları V-VI, Berikan Yayınevi, Ankara, 2007. S.14
[11] Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.327–328
[12] Ş. K. Seferoğlu, "Hocam Hakkı Dursun Yıldız", Türk Kültürü, S. 36, sf. 23
[13] Yaşar Kalafat, a.g.e. sh.298
[14] Yaşar Kalafat, a.g.e.
[15] Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları II, Berikan yayınları, Ankara, 2007, sf. 69
[16] Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları VII, Berikan yayınları Ankara 2007, sf. 130–131
[17] Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları VII, Berikan yayınları, Ankara 2007 sf. 97
[18] Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.360–361
[19] Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.. 162
[20] S. Çağatay, "Türklerde Batıl İnançlar Arasında Tabu" I. Uluslar arası Türk Folklor Semineri / Bildirileri, Ankara, 1974, sh. 37
[21] Abdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara, 1972, sf. 174–175
[22] Mehmet Eröz, Türklerde Alevilik Bektaşilik, İstanbul, 1977
[23] Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ankara, 1980, sf.11–12
[24] Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları III-IV, Ankara, 2007, sf.116
[26] Yaşar Kalafat, "Doğu Anadolu Halk Kültüründe Kurt", I. Uluslar arası Ağrı Dağı ve Nuh'un Gemisi Sempozyumu, Doğubayazıt, 07–11 2005
[27] Yaşar Kalafat, 'Sözlü Kültürde Bursa ve Yöresi Örnekleri İle Kurt", II. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, 20–22 Ekim 2005 Bursa, Bursa, 2005, C.2 Sh. 415–423
[28] H. N. Orkun, "İsmin Kutsiyeti",Türk Yurdu Dergisi, Ağustos 1954, S. 2, sf. 119–122
[29] Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi C. I-II, İstanbul 1978 sf. 119
[30] Ülkü Önal, "Ardanuç'ta Düğün Geleneği' , Atabarı, Temmuz 2003, Sh. 20–23
[31] Yaşar Kalafat, Kocaeli ve Çevresi Örnekleri İle Türk Halk İnançlarında Sahiplilik / Adanmışlık" I.Kocaeli ve Çevresi Kültür Sempozyumu, Kocaeli 20–22 Nisan 2006
[32] H.N.Orkun, a.g.e., a.g.y.
[33] Yaşar Kalafat, "Türk Mistik Kültüründe Er veya Er Tiplemesi",VII Uluslar arası Türk Kültür Kongresi, Gaziantep 26–30 Haziran 2006
[34] Yaşar Kalafat Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları III-IV, Berikan yayınları, Ankara, 2007. Sh. 126
[35] Yaşar Kalafat, a.g.e. sf. 464
[36] Yaşar Kalafat, a.g.e. a.g.y.
[37] Yaşar Kalafat, a.g.e. sf.298
[38] Yaşar Kalafat, "Denizli ve Çevresinde Kurt ve Ulumak İle İlgili İnançlar" Denizli Kültür Sempozyumu, 6–8 Eylül 2006, Denizli
[39] Yaşar Kalafat, Balkanlar'dan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları, III-IV, Berikan yayınları, Ankara 2007, sf. 365
[40] Yaşar Kalafat, a.g.e. sf. 302
[41] Yaşar Kalafat, a.g.e. sf. 270
[42] Yaşar Kalafat, a.g.e. sf. 296

 

 

Yaşar Kalafat: Eski ...

Eklenme Tarihi 20 Aralık 2008

yasar-kalafat-eski-turk-inanclari-itibariyle-nasreddin-hoca
Dr. Yaşar Kalafat

"Trabzon'un içine
Güvercinler uçayı
Kaynanası şaşırmış
Sanduğu ters açayı"

Giriş

Nasreddin Hoca şaşırdığı için binitine ters binmedi. İnsanların şaşkınlıklarını onlara güldürü ile anlatmak için merkebine ters bindi.

Türk halk inançlarında "dökülen saçları savurmamak"[1] "tırnağı ulu orta atmamak"[2] "gece aynaya bakmamak"[3] ve benzeri birçok inanç vardır. Bunlardan birisi de "ters motifi"dir.[4] Bu inançların mitolojik kökenlerine inilmesi gerektiği inancından hareketle toplanılan inanç içerikli malzemeyi anlamlandırmaya çalışılıyoruz. Günümüzden mitolojik döneme ulaşılmaya ve mitolojik dönemden günümüze ulaşan bulguları tartışmaya açıyoruz.

Bu münasebetle çalışmamızda, Türklerin Eski İnanç Sistemleri, bu sistemdeki kültlerden "kara" ve kodlardan "ters" üzerinde duracağız.. Böylece bilvesile ile yaptığı açıklamada Hoca'nın belirttiği gibi, hareket halinde iken ders verirken neden merkebine ters binmiş olduğunu açıklamış olacağız. Hoca, öğrencileri ile dolaşarak ders verirken böyle yapmak zorunda idi. Bu 'görüp ve gösterebilmek' aynı zamanda mecaz anlam taşıyordu. Nitekim insanlardan bir kısmı nedendir veya onları neden ters istikamete yönlendiriyorsun" denilmesi üzerine, dünyanın dengesi için bunun gerektiği mealinde bir cevap verir.

Hal bu olunca, Hoca'yı ters binmiş olduğu merkebi ile tespit eden dokümanlar ile isminin son hecesinin 'd' ile aslına uygun olarak yazılmış olması özel önem arz etmektedir. Bu iki husus Nasreddin Hoca Kültü'nün mitolojik dönemden günümüze devamlılığını gösterir. Hoca'nın mesleği ve eşeği sadece sıradan bir meslek ve binit değiller, O'nun sanat ve fikir hayatının da bir parçasıdırlar.

Nasreddin Hoca parantezinin açılması çok kere bir halk feylesofu ve bir güldürü ustası noktasından hareketle yapılmıştır. Biz, Nasreddin Hoca'nın aynı zamanda bir tasavvuf bilgini olduğuna ve Türk tasavvufunun da mitolojik dönemin verilerinden arî olmadığına inananlardanız. Buradan hareketle ters motifi ile Hoca'nın merkebine ters binişi arasında mistik bir boyut olduğunu düşünüyoruz. Nasreddin Hoca'nın merkebine ters binerek sergilediği güldürü ortamı da bize göre sıradanın dışındadır. Zira iffeti kirlenmiş veya kirletilmiş gelin adayının bu durumu zifaf gecesi anlaşılır ise ona uygulanan iki ceza veya reva görülen iki muamele vardır. Bunların birisi saçlarının ustura ile kazanmasıdır. Bu hal saçlılığın tam tersi olan saçsızlıktır. Kadında saç cinsiyetin iffetin sembolüdür. Diğer işlem ise babasının evine gönderilirken merkebe ters bindirilmesidir. Bu uygulama da töreye aykırı tutumu anlatır. Adeta hoca merkebe ters binerek ciddiyetin yerine zıddı olanı ikame etmiştir.

Evvelce halk inançlarında seccadenin ucunu ters çevirmekten tutun da, yağmur duası yapılırken parmakları ters istikamette tutmaya ve bu duaya katılanların elbiselerini ters giymelerine, dua ederken normalde parmaklar yukarıya doğru tutulur iken, beddua ederken parmakların ters istikamete tutulması, kız istemeye gidince iç çamaşırı ters giyinmeden tutun da sureler ters okunarak büyü yapılmak istenilmesine kadar bir seri inanç ve uygulama tespiti yapıp yayınlamıştık.[5] Bunların arasında Makedonya'da bebeğin nazardan korunması için iç çamaşırlarının ters giydirilmesi, keza erkek çocukların muhtemel kara iyelerin zararından korumak için onlara Kazakistan, Türkmenistan, Kırkızıstan ve Türkiye'de kız elbisesi giydirilmesi bu tür örneklerdendir. Balkanlarda "ters huylu" insan ifadesi ile hırçın, asabi veya uygunsuz kimse değil, beklenilenden, genelin tutumunun tersi tepki veren kimse kastedilir. Bu durum "tersi dönmüş olma" deyimi ile ilişkilidir.

Divriği ve birçok yerdeki "Huy Kesen Evliyası" muhakkak kötü bilinen huyun giderilmesi anlamına gelmeyebilir. Bir noktada huyun tersi olan durum temenni edilmiş olur. huylu olmak, saralı olmak, bayılmalı olmak anlamına gelir. Anılan evliya bu hallerde şifadır ki, bayılma halini huyunu ters çevirerek kesmiş olur.

Kars yöresinde ellerdeki siğillerin geçmesi için bir kurbağa yakalanıp ters çevrilip üzerine bir taş konur. Ellerdeki siğiller ile kurbağa arasında bağ kurulduğu inancı çok yaygındır. Varsak Türkmenlerinde cenazenin yıkanması için su ısıtılan kazanın işi bitince ters çevrilir ve öylece bir gün kalması sağlanır. Iğdır'da misafir artık istemiyorum anlamında eskiden çay bardağını ters çevirirken giderek bu uygulamanın çay kaşığının ters çevrilmesine biçimine dönüşmüştür. Bazı yörelerde ise mezara toprak atılan kürekler ters çevrilip mezara su bunların üzerinden dökülür. Karapapak Türklerinde süvarisi ölen at mezarlığa kadar getirilir ve onun eğeri ters bağlanır. Türk kültürlü halklarda rüya yorumu yapılırken, "rüyada görülenin tersi çıkar" diye bir inanç vardır. Mesela rüyada öldüğü görülen kimsenin ömrünün uzayacağına yorum yapılır. Çiğil Türklerinde ölen kimsenin açık olan gözleri elin tersi ile kapatılır. Birçok yerde sabun ve ayrıca bıçak makas gibi delici kesici nesneler elin tersi üzerine konularak alınmaları istenir. Mesela rüyada öldüğü görülen kimsenin ömrünün uzayacağına yorum yapılır. Cerit Türklerinde ayakkabının ters dönmesi ölüm haberi olarak algılanır.[6]

Bu arada çalışmalarımız ilerledikçe "Kara Kura" inancı ile ters motifi, Tatar Türk halk inançlarında ters motifi ve Azerbaycan Türk halk inançları ters motifi bağlantısı itibariyle üzerinde durulabilecek bulgular da edindik Bunlar birçok uygulamadaki zahiri tersi göstermekle kalmıyor adeta başka bir âleme mesaj veriyorlardı.

Tespitini yaptığımız inanç içerikli bir efsanede her işi ters giden bir kimse ulaşılması imkânsız olan "baht feleği"ne tavsiye üzerine gider. Yol boyunca da karşılaştığı canlılardan benzeri sıkıntılarının çözümü için siparişler alıp yardım vaadinde bulunur. Efsanenin konumuzla ilgili yanı "bahtı kapalı" "baht çarkı ters dönem" canlılar vardır. Bunlardan bazılarının tıkanan baht suyunun yolu açılmalı ve bazılarının da ters dönmekte olan "baht çarkları" nın yönü düzeltilmelidir.

Ters motifindeki bu sürekliliği halk inançlarının her kesiminde görmek mümkündür. Ne var ki bulguların ilişkilendirilip anlamlandırılmaları yapılamamıştır. Van'da şimşek çakınca "Bismillahirrahmanirahim" denilmez. "Besmele coşturur" inancı vardır. Yani temenniye ters tesir yapabilir. Güçlenerek şiddetini artırmaması istenilen durumlarda "Suphanallah" denilmelidir. Halk inançlarında kişioğlunun dili ile gönlü ile diğer fiilleri ile mutlak olana, gaip âlemine, yakın gözle görünmeyene mesajlar verdiği inancı vardır. Bu mesajlar düz anlatımla olabildiği gibi tersi anlatılarak da olabilmektedir. Bir mesajı tersi ile iletmek veya algılamak bir iletim tarzıdır. Bu ifade biçimine halk inançları kültür dili denilebilir.

Nasreddin Hoca görünmeyeni görüp göremeyenlere göstermek için merkebine ters biner. Bu uygulama bir düşünme ve anlamanın aykırılıktan hareketle anlatım biçimi bir mesaj iletim yöntemi idi. Bu yöntemin inanç boyutu vardı. Zıddı ile anlatma şekli deneyimle edinilmiş olmanın ötesinde derinliklerinde inancın bulunduğu bir yansımanın ürünüdür.

Bu verilerin birikimi bize Nasreddin Hoca'nın merkebine ters binmiş olmasının mistik-mitolojik bir boyutunun da olabileceğini düşündürdü. Çalışmamızda bu konuyu işleyip tartışmaya açıyoruz.

Nasreddin Hoca'nın güldürücülüğünün kaynağı anlatılırken onunla ilgili anlatılan bir efsaneye göre hocaları Nasreddin Hoca ve diğer iki arkadaşına bir kuzu verir bu 3 öğrenci arkadaş bu kuzuyu ziyafetleri için kullanmaktadırlar. Yemekten sonra kuzunun bütün kemikleri bir araya getirilir ve hocaları el açıp dua edince kuzucuk yeniden dirilirmiş. Hocalarının medresede olmadığı bir gün 3 arkadaş kuzularını gizlice dere kenarına getirip kesip yemişler. Toplanılan kemiklere ilgili dua okununca kuzu cana gelip dirilmiş. Ancak muzip Nasreddin kuzuya ait kemiklerden birisini saklamış. Saklanılan kemik kuzunun ayağına ait olmalı ki, kuzucuk dirilmesine rağmen topallamaya başlayınca ona gülmüşler. Durumu geldiğinde anlayan hocaları beherine bir temenni de bulunmuş. Nasreddin'e de "Dünya durdukça insanlar sana hep böyle gülsünler" diye dua/beddua etmiş bunun üzerine Nasreddin hep derinliği olan tutumları ile güldürür.[7]

Nasreddin Hoca cansız bilinen çevre ile konuşabilmekte, mesela Kızıl Irmağa bir şeyle sormakta, ancak "don değişme", "zaman veya mekân üstü olma" gibi gösterdiği bir kerameti bilinmemektedir. Keramet göstermesi için ağacı yanına çağırıp gelmesini sağlaması istenince, hoca ağaca yanına gelmesi için 2 defa seslenir. Ağaç gelmeğince kendisi ağacın yanına gider ve "Büyüklük bizde kalsın der". O'nun kerameti felsefesine yansıyan zekâsındadır.

Benzeri bir fıkra da Nasreddin Hoca ile Emir Timur arasında geçen bir olayı anlatır. Bu fıkrada da adeta gizli ters motifi gizlidir. Emir Timur Nasreddin Hoca'ya kızıp onun eşeğe ters bindirilip Semerkant'tan sürülmesi emreder. Hoca bir yolunu bulup eşek değil de at olması yolunda emirde bir yumuşama sağlar. Ertesi gün Hoca düz bindiği donanımlı beyaz bir atın üzerinde beyaz şık bir kıyafetle huzura çıkınca, "Sizin gibi bir cihan hâkimi hükümdara verdiği sözden dönmek yakışmaz" diyerek emri ters çevirip lehine döndürmesini bilir.

Bu arada tezimizle doğrudan ilgili olmasa da hocanın medrese hayatı ve arkadaşları için farklı açıklamalar yapılmıştır.[8]

Kemiklerin eksiksiz bir araya getirilmesi halinde bunların yeniden dirilebilecekleri inancının Sibirya ve Altay Türkleri arasında yaşadığını biliyoruz.[9] Ayrıca bilinen diğer bir husus da Türkler hangi dine mensup olurlarsa olsunlar kesilen kurbanlara ait hayvan kemiklerinin kırılmadıklarıdır.[10] "Eti senin kemiği benim", "kemiklerini kırmak" deyiminin medreseye öğrenci verme döneminin aynı zihniyetten kaynaklanan bir hatırası olduğu, derinliklerinde bu neviden mistik bir muhteva bulunduğu söylenilebilir. Dağıstan'dan yapılmış bir tespite göre şölen yemekleri için kesilmiş hayvanın kürek kemiği ortasından çatlatılır ve fakat iki ayrı parçaya ayrılmaz. İnanca göre bu kemik Hz. Muhammed'in atının dizginine takılmış kıvılmış ancak ikiye ayrılmamıştır. Bu olaya hürmeten yemekteki en itibarlı misafir bu kemiğe bakarak davet sahibi ve ailesinin geleceğine dair gördüklerini söyler iyi temennilerde bulunur.[11] Türk kültürlü halklarda "Sofrada Kelle Geleneği" ve "Kemik Falı" konuları ise kemikle ilgili inanç içerikli az-çok farklı konulardır.[12]

Ahmet Ali Aslan'ın açıklamasına göre, Saha-Sire ABD'den edinilen bilgilerde Şamanlarda kemikten ayrılıp tekrar etlenebilmek bir düzey meselesidir. "Türk şamanlar etlerinden ayrıldıktan sonra ruhlar âlemine seyahate çıkmakta, seyahatten geri döndükten sonra kemiklerden ayrılan etler eski yerlerini bulmakta ve etlenen şaman iskeletleri ayaklanıp yürüyebilmektedirler". O'nun edindiği diğer bilgiye göre, bir şamanın Orta Dünya'nın sınırlarını aşıp Yukarı Dünya ve Aşağı Dünya'ya seyahat yapabilmesi için hamlıktan çıkıp pişmesi, ölüp tekrar dirilmesi gerekmektedir. Ölüp dirilebilmek kemiklerinden ayrılıp tekrar etlenerek bedenlenebilmek bir statü bir düzey bir mertebe mesesi idi. Yapmış olduğumuz bu açıklama tezimizi sadece destekleyici bir yan bilgidir.[13] Diğer tarafta Ahilik statüsü alabilmiş olmak da arınmışlığın 7. mertebesine ulaşılabilmiş olmayı gerektirir.

Tamamını henüz göremediğimiz Ali Berat Alptekin'in bildiri özetinde hoca'nın fıkralarında mitolojik bulgu tahlilinden ziyade, "Altay Türkleri arasındaki Tostar Akay tipi de görünüm itibariyle şeytan Erek'le benzerlikler göstermektedir. Saha/Yakut Türkleri arasındaki Na Suox tiplemesinde de benzer özellikleri ile karşılaşıyoruz." açıklaması yapılmaktadır.[14] Nasreddin Hoca'ya mal edilen Nasreddin Hoca'dan evvelki dönemlere ait fıkralarda da şimdilik görebildiğimiz kadarı ile mitolojik sürekliliği gösteren bir emare yoktur.

Böylece, mitolojik verilerden de nasiplenmiş zamanın diğer bilgileri ve bu arada tasavvuf bilgisi almış yeteneği tescilli bir Nasreddin'imiz var. Geldiği kültürün derinliklerinde Altay ve Sibirya Şamanizm'inin izleri mevcuttur. Şamanizm izleri görülebilen Türk kültür coğrafyası aynı zamanda Nasreddin Hoca'nın Türk kültür coğrafyasıdır.

Bu derece geniş coğrafyaya bu derece uzun süre ve bu dozda sofistik iz bırakabilmek ancak bir boyutu ile mistik muhteva da ihtiva edebilmekle mümkündür. Nasreddin Hoca'nın Şaman veya Kam boyutu ile Hoca veya Molla boyutu arasında bir bağıntı, bağlantı aranılabilecek ise "Şaman-Kam-Baksi/Bahsi-Ozan süreci" gibi "Kaman-Kam-Otacı süreci" gibi "Şaman-Kam-Pir süreci"nde olduğu gibi "Şaman-Kam-Molla/Hoca süreci" de aranabilmeli.

Hoca güldürünün piri midir? Birçok alanda gönül delilerinin varlığı bilinirken Hoca güldürünün 'delisi' midir? Hoca'ya ait fıkralarla Abdal fıkralar arasında ilişki aranırken bu nokta da ihmal edilmemelidir. Hoca için tasavvuf ehli idi denilebilir mi, bunu söylemek belki zordur, ancak Hoca'nın batini boyutunun olduğu bir gerçektir.[15]

"Aynayı tuttum yüzüme
Ali göründü gözüme"

ifadesi ile mutlak olanın yansıması anlatılmak istenirken, resmin negatifinden pozitifine ulaşılabileceği anlatılıyordu. Anlatılmak istenilen pozitifin inkârı değildi.

Nasreddin Hoca'nın kayın anası akarsuya düşer ve su onu sürüklemeğe başlayınca durumdan haberdar edilen hoca suyun akış istikametinde değil de ters istikamette koşmaya başlar ve uyarı alır. Bunun üzerine hoca "-Siz onu bilmezsiniz, o ne ters karıdır' der.

Bir ara açıklama ile belirtmeliyiz ki, biz Kam'ın Şaman'ın mümasili değil ruhlar âlemi ile ilgilenen Şamanın çağdaşı din bilgini ve görevlisi Kam'ın varlığına inanıyoruz.

Ters motifi ile ilgili bilgi derlemem başlangıç döneminde 3 yılımızı aldı. Bu konudaki bulguların ilk mitolojik değerlendirmesini Azerbaycan'da mitoloji çalışan Efseleddin Esker'in çalışmasını gördükten sonra yapabildik. E. Esker makalesinde ters motifi içerikli bir hayli tespit yapmış çözümü Kara Kura ile ilgili tespiti yapınca sağlayabilmişti. Kara Kura diye bilinen Kara İye uyur haldeki insanları bastığında, bastığı kimse boğulacak gibi oluyor basılan kişinin şuuru yerinde olmasına rağmen kızmak, yalvarmak, okuyup üflemek ondan kurtulmayı sağlamıyordu. O sadece "gitme kal" denildiği zaman çıkıp gidebiliyordu. Komutları ters alan ve verilen komutun tersini yapan bir iye idi.

Tatar Türk halk inançlarında Kara güçler, Sihri zatlar/Sihirli zatlar, Tuban Ruhlar/Kara İyeler, Türk kültür coğrafyasından yapılmış bazı derlemelerde Ubır/Vampir, Ibırlı Karak, Yalmavız, Meckey, Mıstan, Picen, Süreli geçmektedir. Bunlar yönlendirmeleri, kandırmaları, aldıkları şekiller ve etkinleri farklıdır. Bunların hepsi de Türk kültürlü halklarda mitolojik dönemin izlerini taşırlar[16]

Tasavvuf ehli Türkologların açıklamalarında "Heyula/Vehim Nuru" olarak ters işlemesiyle bilinen kuvve etrafında halk inançlarında geniş bilgi birikmiştir. Heyula tasavvuftaki 40 halden birisidir. Nasreddin Hoca'da arınmışlığı anlatma merkebine ters binme şeklinde tezahür eden bir ters motifi oluşturmuştur.[17]

Nefis konusundaki mertebeler:

Bu kırkıncı düzey, "Bana seni gerek seni" diyenlerin gittiği yerdir. Âdem'in çamuru eğer yoğrulmuşsa, bu kırk nesne ile yoğrulmuştur.[18] Heyula Nuru bu mertebelerden birisidir. Nasreddin Hoca'da merkebe ters binme şeklinde tezahür eden bir "Ters" motifi oluşmuştur.

Al, cinlere verilen bir isimdir. Taze teşekkül eden kemiklere musallat olan cinlerin adları Jetmen ve Mentej'dir. İsimlerin birbirlerinin tersi olmalarına dikkat edilmeli. Mentej'i Nemdij şeklinde söyleyenler de vardır. Anadolu halk inançlarından tespiti yapılmış olan Almij-Jimla iki cin adı olabilirler. Buradan hareketle Almij'in değişik söylenişi gibi görünen Albız-Albas aynı şeydirler. Ak-kara-cin-peri-iye- ruh-ocak bağlantısına inilip bunların dindeki yerleri açıklanabilir. Böylece belki de vesvese bir cin olan şeytanın ürünü iken vehim nuru ondan arınmışlığın statüsü, mertebesi anlamına geliyordu.

Albastı loğusalara musallat olduğu için, loğusalarda herhalde "ateş yükselmesi" şeklinde tecelli edip, yüz kızarması yaptığı için, bu Albas adlı cini yarattı. Bu hale biraz da bu kızarmadan dolayı Albastı denmiştir. Al Cin'e Al Ruh denilmesi yanlıştır.

Ayrıca Mış ve Bos/Boz kelimelerinin de cin lügatinde yerlerinin olması mümkündür. Bu arada Cin Suresi'nde her insanda 7 veya 9 cinin olduğu belirtilir.

Türk-İslam inanç kültüründe bu konudaki amaç hadiste de belirtildiği gibi bunları Müslüman etmektir. Halk arasında "Perisi Mülayim", "Cini Tepesinde" gibi sözler bu yüzden söylenir. Yani hatalı olarak ruh tanımlaması yapılan cinin şerir veya iyi olması keyfiyeti budur. Bunlardan sarı olanlar peri'dir. Sarı Kız da peridir. Al, kırmızıdır. Ateş, kırmızıdır. Cinlerin ateşten yaratılmış oldukları bilinmektedir.

Tabiî cin alevin, ocağın, demircilik yaptığı söylenen şamanın yakınında olur. Şaman da cine Tanrı der. Hâlbuki onun kendine bile hayri olmaz. İyi-kötü gerçek ruh ile palavra ruh olan cin bir araya gelmez

Ocaklık birazcık öyledir. Ancak bu nispet % 20–25 dir. El almışlara da Ocaklı/Bir Ocaktan derler ki, benzeri başka türlü bir iştir.[19]

Konuyu dinin genel çerçevesi içinde ele alınca "Din=Ahlak=Keşif=İman=İlim'dir" arınmış nefsin gücüdür. Din insanı sürekli düşünmeye, konular hakkında mantık yürütmeye, ele alınan konu üzerinde değişik ve fikri-felsefi sonuçlar oluşturmaya ve sonunda doğru olanı bulmayı amaçlar. Din ehli vicdanlı olup kul hakkı yemezler. Din kişinin menfaatine olan bir emri haktır.

Rahman süresinin ilgili ayetinde kastedilen husus üç vücut bahsi ile izah edilebilir. Burada Rabbin vücudu ile beden vücudu birbirine karışmıyor aralarında nefis engeli vardır.

Biz daha evvel özellikleri ve halkın onlara verdiği isimlerle tanımlanabilen 40 çıvarında kara iyenin tespitini yapıp neşretmiştik.[20] Bunlara her vesile ile yenilerini de ekleyip anılan çalışmamıza atıf yapıyorduk. Daha sonra bir vesile yaratıp ak ve kara iyelere dair bir toparlama yapmaya çalıştık[21] giderek karşımıza "Kara" kodlu bir iye daha çıktı[22] Bu iyenin özelliği de çok ilginçti

Bu iye "Kara" kodu ile iletişim kurabiliyordu. Adınızı sorduğunda isminizin başına "Kara" veya kara içeren bir ön eklemeliydiniz. Mesela Hasan yerine "Kara Hasan" demelisiniz. Babanızın adı sorulunca keza karalı bir cevap vermelisiniz Karaoğulları'ndan Hüseyin gibi bir açıklama yapmalısınız. Memleketiniz için de öyle bir cevap gerekir. Mesela "Karaköseliyim" denilebilir. Ne iş yaparsın sorusunun cevabı " Karakalem resim yaparım" olabilir. Nereden geliyor nereye gidiyorsun sorularının cevabı "Karahan'dan geliyor Karayazı'ya gidiyorum" olabilirmiş. Bu şekilde 7 ayrı soruya "kara" içerikli cevapla muhtemel bir sıkıntı atlatılabilirmiş.

Annelerin ve bebeklerin koruyucu iyesi/ruhu olarak bilinen Umay Ana dünyaya gelmeden çocukların cinsiyetini belirlerken kız olmak isteyip bebeği erkek ve erkek olmak isteyen bebeği kız yaparmış. Ters motifi ve onunla ilgili inançlar Umay Ana kültünde de karşımıza çıkmaktadır.[23] Erkek çocuğu yaşamayan ailelerin oğullarına kız ismi koymak suretiyle onların yaşayacaklarına dair inancın izahı da buradan hareketle yapılabilir.

Çalışmalarımız sürerken yeni bulgularla karşılaştık cinlerle ilgi bilgi veren bir kaynak bunlardan birisinin insanları güldürerek kasılmalarına bayılmalarına sebep olabildiğini bazı hallerde bu tür bayılmaların ağır tablolara yol açabildiğini anlatıyordu. Çocukluğumuzdan hatırladığımız olaylar vardı çok gıdıklayıp bayılttığımız çocuk yaşta aile fertlerimiz vardı. Bunları çok güldürünce "doğru değil başına bir hal gelir" deniyordu. Çok gülmek de doğru bulunmuyordu, "günahtır, bir şeye uğrarsınız" deniliyordu. Gözlerden yaş gelecek kadar çok gülünmesi halinde insanın inanını yitirebileceği ifade ediliyordu. Biz bu iki bulguda çok gülme, gülerek kasılma noktasında özel bir kara iye cinler arasında bağ olabileceği teşhisini koyduk.[24]

Remil Eliyev "Mif ve Folklor/Genizisi ve Poetikası" isimli eserinde başka bir kanaldan güldürerek öldürebilen mitolojik güçlerden söz ediyordu.[25] Ayrıca yazar aksırığa yol açan bir iyeyi de tanıtıyordu. Bu münasebetle yazar "öz fonksiyonlarına göre bu ruhları hayırhah ve bedhah ruhlara bölmek olar" demektedir ki incelediğimiz bölgelerde ak ve kara iyeler olarak tanımlanmaktadırlar. İnsanlara sağlık getiren ruhlara inanılıyor ve aksıran kişinin aksırığı bu ruhla bağlantılaşıyordu. Nitekim Türk kültürlü halklar arasında aksırık anlamlandırılır bir veya iki defa oluşuna bir anlam verilir aksıran 'çok şükür' gibi ifadeler kullanır. Özbekistan'da bu diyalog İslami bir çehre kazanmış uzun bir söyleşiye dönüşmüştür. Anadolu Türk kültür coğrafyasında çevresi aksırana 'çok yaşa' der. O da 'hep beraber' veya 'sağlıklı yaşayalım' gibi sözler söyler. Aksırmak çok kere sabır alameti olarak bilinir. Çift sabır için "düşeni var düşmeyeni var" denir. Biz Kitabı tanıtırken burada yaptığımız açıklamaya da kısmen yer verdik.[26] Ağustos ayında Türk basınının gülme hastalığına yol açabilen bir virüsten ve bu hastalıktan muzdarip olan turist bir bayandan bahsediliyordu.[27]

Sakıncasına vurgu yapılan gülme, şüphesiz güler yüzlü olmak, gülmenin hazzından mahrum olmak anlamında değildi. Tebessüm sadakayı cariyeden kabul edilmiştir. Hiçbir hayra gücün yetmiyor ise tebessüm et denilmiştir. Adaba aykırı bulunan zamansız, yersiz biçimsiz gülmedir. Belki sırnaşmak, belki yılışmak ve belki de nezaketi olmayan gülme şeklidir. Türk kültürlü halklarda güler yüzlülük kalbin temizliğinin yansıması olarak anlatılmıştır.

Bütün bunlardan sonra amilin adı ister virüs, ister ayaklarını ters olduğu bilinen cin veya kara iye olsun gülmeyi aşırıya götürerek etkin olan bir gücün olduğu söylenebilir.

Biz Nasreddin Hoca'nın merkebine ters binişi ile ters motifi arasında bağ kuran ilk çalışmamızı 2004–2005 yıllarında bir Nasreddin Hoca bilgi şöleni için hazırlayıp gönderdik; ancak katılamadık ve akıbetini de maalesef izleyemedik. Hemen akabinde Tatar Mitlerini anlatan bir kitabın tanıtımını yaparken iyelerle ilgili çok geniş bir karşılaştırma yapmaya çalıştık. Tatar Türk Mitolojisi'nin içerdiği çeşitli ak ve kara iyeler bu iyelerin güldürme benzeri daha birçok meziyetlerinin olduğunu bize gösterdi.[28]

Bütün bunlardan sonra mesajımı özetlemem gerekir ise Nasreddin Hoca'nın güldürücülüğünün mitolojik boyutu araştırılabilir bize göre vardır. Nasreddin Hoca'nın merkebine ters binişinin de izahı sadece güldürme amaçlı olduğu veya basit bir güldürü olayı vasıtası olduğu zor söylenebilir.

Türk kültürlü halkların halk inançları incelenirken onların basit ilkel dinlerin kalıntıları olduğunu söylemek, haksızlık ve gerçeğe aykırılıktır. Türk kültürlü halkların kültürlerinde kült oluştur her kavram muhakkak bihakkın incelenmediği sürece kültürün derinliklerine inilemeyecek yüzeyde kalınıp yabancılık giderek artacaktır.

Türk halk inançları hala bazılarına göre Animist, Fetiş Totemist, inançların İslamı giysiye büründürülmüş şeklidir. Bize göre Türk halk inançları tabiat kültleri ile tasavvufi İslam'ın kavşağında ve kaynağının başındadırlar

Tasavvuf ehli Türkologların açıklamalarında "Heyyule/Vehim Nuru" olarak ters işlemesiyle bilinen kuvve etrafında halk inançlarında geniş bilgi birikmiş Nasreddin hoca'da merkebe ters binme şeklinde tezahür eden bir "Ters" motifi oluşmuştur.[29]

Sonuç

Nasreddin Hoca'nın bu anlayışla irdelenmesi ve halk inançlarındaki ters motifinin kara iyeler bağlantısının bu tür çalışmalar için bir başlangıç olması dileğindeyiz. Bu dileğimiz bize, Nasreddin Hoca'dan yola çıkılarak kültürümüzün derinliklerine giden yeni bir güzergâh kazandırabilir.

Bizde oluşan kanaat, Nasreddin Hoca, insanların ağlaması, meraklanması, düşünmesi, ilgilenmesi ve benzeri hallerinde tersini yapıp güldüklerini düşündürmeği amaçlamıştır.

Din, kutsalla olan ilişki olarak tanımlanmakta ve bu tanımın bütün maddi ve manevi varlık ve nesneleri kapsayan, coğrafyaya, zamana ve topluma göre değişebilen tüm millî ve evrensel dinler için geçerli olduğu ifade edilmektedir.[30]

Evrensel dinler yayılmacı, kendilerinden evvelki dinleri sindirici, yegâne kurtuluş dini kendileri olduklarını söylerler. Bunlar daha evvelkilerin bir şekilde eksik ve bozulmuş oldukları iddiasında olup, başka dinlerden alınanları sentezleyebilici karakterdedirler.[31] Evrensel dinlerin özelliklerinden birisi de kendileri ile birlikte veya kendileri içinde yaşayan ve kitabi dinin formatına tam uymadığı da görülebilen inanç ve uygulamalara "Halk Dini" diyivermeleridir. Bu kapsama girip Gök Tanrı İnancında olan bir kısım Türkler, Hıristiyan inançlı Türklerin ve keza bir kısmının da Müslüman Türklerin ciddi dinî baskısına maruz kaldıkları bilinmektedir.[32] İnanç kültürü farklılığının kültürel değerlerin yeni inançlar adına aynı milletin kültür geçmişinde görülebilmesi ilginçtir. Bununla tarih boyunca milletlerin hayatlarında kimlik belirleyici elemanlardan dinin diğerlerine baskın çıktığı söylenilebilecektir. Tespitin konumuzla ilgisine gelince evrensel din olan İslam'ın din dışı bulduğu inançların dine davetleri gerektiği üzerinde durmuyoruz. Farklı dinlerden almış olduğu katmanlara rağmen, yaşamını sürdüren bir takım inanç ve uygulamaların anlaşılabilmeleri için, onlara ulaşılabilmesi adına "ilkeldir" sınırlamasını aşabilmek gerekir demek istiyoruz.

Kültür coğrafyamızın kült ve inanç motifleri "ters" motifinde olduğu gibi bu zeminde incelenmelidir.

Notlar

[1]Yaşar Kalafat "Balkan Türklerinden Örneklerle Halk İnançlarımızda Saç" I.Uluslar arası Balkan Türkleri Sempozyumu 28–29 Eylül 2001 Prizren, Balkan Türkoloji Sempozyumu Bildirileri yayına hazırlayanlar, Prof. Dr. N. Hafız, Prof. Dr. T. Hafız BALTAM Prizren 2006 sf. 308–314; Erciyes, Ocak 2002 S. 301 sh. 15–16
[2]Yaşar Kalafat –Nadya Yuguşova "Altay Komünizminin Anadolu Türk Halk İnançlarında İzleri" Erciyes Haziran 2000 S. 270 sh. 22–24; Yol, S.2 sh. 102–108
[3] Yaşar Kalafat " Halk İnançlarında Hususiyle Tahtacılarda Ayna" 1. Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları Sosyo –Kültürel Yapısı (Tahtacılar) Sempozyumu (26–27 Kasım 1993 Antalya) Ankara 1995 sh. 75–107
[4] Yaşar Kalafat "Türklerin Dini Tarihi Türk Halk İnançlarında (Ters Motifi)" Prof. Dr. Abdurrahman Çaycı'ya Armağan, Ankara 1995. sh. 297–307; Türk Dünyası Tarih Dergisi Mart 1997 S. 123, sh. 15–19
[5] Yaşar Kalafat "Türklerin Dini Tarihi Türk Halk İnançlarında (Ters Motifi)" Prof. Dr. Abdurrahman Çaycı'ya Armağan, Ankara 1995. sh. 297–307; Türk Dünyası Tarih Dergisi Mart 1997 S. 123, s. 15–19
[6] Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları, Berikan Yayınları, C. IX-X, Ankara, 2006, s. 24, 142, 166, 186, 197, 211, 237, 238
[7] Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menkıbelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Ankara 1977 s. 133
[8] Galip Şevki Yeşim'in "Dünyayı Güldüren Adam" romanında Nasreddin Hoca'nın medrese arkadaşlarının Hallacı Mansur ve Nesimi gibi 2 ünlü tasavvuf bilgini olduğunu açıklayan ifadelerini, araştırmacı Nail Tan eleştirip Seyyid Mahmut Hayranî'nin müderrisliğinde medrese eğitimi alan Nasreddin Hoca'nın hocalarından birisinin Seyyid İbrahim Sultan, öğrenci arkadaşları ise Pir Ebi ve Hocaî Cihan olduğunu açıklamıştır. (Nail Tan, Ragıp Şevki yeşim'in "Dünyayı Güldüren Adam" Romanına İlişkin Değerlendirmeler" Doğumunun 800. Yılında Nasreddin Hoca Sempozyumu, 24–25 Ekim 2008, İstanbul) Nasreddin Hoca'nın medrese eğitimi konusunda Saim Sakaoğlu da bilgi vermektedir. Onun açıklamalarına göre Pir Ebi ve Hocaî Cihan, Nasreddin Hoca'nın medreseden arkadaşları Hoca Fakih ise, medreseden ders almış olduğu hocasıdır. Saim Sakaoğlu bu konuda 'Hoca'yı, Şair Nesimi ve Hallaç-ı Mansur'un arkadaşı ve aynı Hoca'nın öğrencisi olarak gösteren fıkranın aslında yukarıda adları anılan Hoca Fakih ile üç öğrencisinin arasında geçtiği Konyalılarca anlatılmaktadır" demektedir. (Saim Sakaoğlu, Nasreddin Hoca Fıkralarından Seçmeler, Ankara 2006, s. 19)
[9] M. Eliade, Shamanism, Princeton 1974, s. 160–161
[10] Harun Güngör, "Geleneksel Türk Dininden Anadolu'ya Taşınanlar", Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni Bildirileri, 16–17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi, Yayına Hazırlayanlar: Ü. Ç. Şavk, Y. Koç, F. Türkyılmaz, M. Cengiz, Ankara 2007, s. 1–6
[11] Yaşar Kalafat, "Türk Halkları Asamblesi Liderler Toplantısı ve Kuzey Kafkasya'da Türk Halk İnançları" Birleşik Kafkasya Ocak, Şubat, Mart 1999 S. 17 sh. 17–26, Avrasya Dosyası İlkbahar 1999 S.1 sh. 283–330
[12] Yaşar Kalafat " Safranbolu ve Yöresinde Türbeler" I. Ulusal Tarih içinde Safranbolu Sempozyumu (4–6 Mayıs 1999) Ankara 2003, sh. 31–41
[13] Ahmet Ali Arslan, "Orta Asya Türk ve Amerika Kızılderili Şamanlarının Giysileri", Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni Bildiriler, 1–17 Nisan 2007, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi, Ankara, 2007, s.51–81
[14] Ali Berat Alptekin, "Doğu Türklerinin Nasreddin Hocası Mitolojik Bir Kahraman mıdır", Doğumunun 800. Yılında Nasreddin Hoca Sempozyumu, Etkinlik programı ve bildiri Özetleri 24-25 Ekim 2008, İstanbul 2008
[15] Nasreddin Hoca tanımlaması yapılırken, O'nun tasavvuf ehli bir kimse olduğu belki öncelik verilerek söylenemez. Ama O'nun fikri düşünsel dünyasının tamamen zahiri olduğu, batını bir yanının olmadığı da söylenemez. O'nun bir gönül adamı olduğunu görebilmek için Saltukname yetmektedir. O, Sarı Saltuk'u evine misafir edince O'nun kalbini okumakla ve yaptığı açıklamalara Sarı Saltuk'un gönlünden geçenleri bilen bir kimse olarak yapmaktadır ki, bu ancak kalp gözü açılmış olmakla mümkündü. (Bekir Şişman, Nasreddin Hoca Fıkralarındaki Şahısların Sosyal Statülerine Göre Sınıflandırılması ve Değerlendirilmesi", 800. Yılında Nasreddin Hoca Sempozyumu, 24–25 Ekim 2008 İstanbul
[16] Galimcan Gılmanov, Tatar Mifleri (İyeler, İşanular, Irımlar, Folklor, İm-Tomnar, Sınanışlar, Yalılar) Kazan 1999
[17] Nefis konusundaki mertebeler; Sırf Zât, Mertebeyi Amâ, Ehadiyyet=Kenz-i Mahfî, Vahiy yet, Uluhiyet, Rahmaniyyet, Rububiyet, Arş=Cismi Kill, Kalem-i Âla=Akl-ı Evvel, Levh-i Mahfuz=Nefsi Küll, Kürsî=Akl-ı Küll, Heyulâ, Hebâ, Unsurlar Feleği, Atlas Feleği, Burçlar Feleği,, Zühal Feleği, Müşteri Feleği, Merih Feleği, Şems Feleği, Zühre Feleği, Utarit Feleği, Kaner Feleği, Ateş Feleği= Esir, Hava Feleği, Su Feleği, Toprak Feleği, Müvellidat Feleği, Basit Cever Feleği, Arz-ı Lazım, Maden, Nebatat, Cemadat, Hayvanat, İnsaniyet, Alem-i Suvar= Dünya, Alem-i Mana= Berzah, Alem-i Hakayık= Ukba, Cennet ve Cehennem, Kesib-i Ebyar=Dar-ı Devir.'dir
[18] S. Güngör, a.g.e.
[19] S. Güngör a.g.e
[20] Yaşar Kalafat "Türk Halk İnançlarında Özellikle Toroslar'da Kara İyeler İle İlgili Halk İnançları" Güneyde Kültür, Haziran 1995 S. 76 sh. 21–26
[21] Yaşar Kalafat "Eski Türk Halk İnançlarının Rize ve Yöresindeki İzleri", Rize Valiliği, 1.Rize Sempozyumu, 16–18 Kasım 2006, Rize 2007, sf.359–367
[22] Yaşar Kalafat "Çepni Türk Halk İnançları" Trabzon Sempozyumu, 2006 Balkanlardan Uluğ Türkistan'a Türk Halk İnançları Berikan yayınları Ankara 2006
[23] A. Akmataliyev, Kırgız Folkloru ve Tarihi Kahramanlar, Ankara 2001 s. 131
[24] Yaşar Kalafat-Sinan Oğan, "Abakan Sempozyumu ve Hakasya Seyahat Notları" Türk Dünyası Tarih Dergisi, Mart 2003, S. 195, s.46–54
[25] Remil Eliyev, Mif ve Folklor/Genizisi ve Poetikası, Bakı, 2005
[26] Yaşar Kalafat "Mif ve Folklor" Mili Folklor, Sonbahar 2008
[27] "Hıçkırdığında Kasılıp Kendinden Geçiyor" Hürriyet, Ağustos 2008 Dış Haberler
[28] Yaşar Kalafat-İlyas Kamalov, "Tatar Efsaneleri", Karadeniz Araştırmaları, Karam, Yaz 2005 S. 6 sf. 52–78
[29] Yaşar Kalafat,"Eski Türk İnançları İtabariyle Nasrettin Hoca", Uluslarrası Nasreddin Hoca Sempozyumu,, 24-25 Ekim 2008 İstanbul
[30] Mustafa Ünal, "Evrensel Dinlerin Şamanizm'e Yaklaşımı", Yaşayan Eski Türk İnançları Bilgi Şöleni Bildiriler, 16–17 Nisan 2007, Ankara, 2007, s. 97–107
[31] a.g.e.
[32] a.g.e.

 

Fuzuli Bayat: Türk Kültüründe ...

Eklenme Tarihi 06 Kasım 2008

fuzuli-bayat-turk-kulturunde-eren-iren-sentezi
Prof. Dr. Fuzuli Bayat

Türk halk sufizminin eren kategorisi, eski şamanist dönemin manevi yolcuları olan eren veya irenler, aynı zamanda İslam'dan önceki Türk devletlerinde tecrübeli askeri bir birikim oluşturan ve gençleri eğiten, çoğu zaman kağanın şahsi koruyucuları gibi bilinen ve ayrıca İslamî Türk destanlarının kahraman tipi olan alp erenlerin transformasyon edilmiş şeklidir. Anadolu'yu vatan yapan bu kolonizatör Türk erenleri, yalnız şekil değiştirmiş şamanlar idiler. Sonradan Babaîlik, Kalenderilik, Abdallık, Ahilik, Bektaşilik gibi teşkilat ve akımlar oluşturan erenlerin tek amacı Türk kültürünü, Türk dilini, Türk varlığını, Türk inancını yaşatmak olmuştur.

Türk halk sufizmi inancına göre göze görünmeyen, her yerde ve her zaman hazır olan kırklar veya kırk erenler mitolojik niteliğe sahip olup, İslam ile bağdaşmamaktadır. Kırk erenler yanlarına Hakk'a ermiş, kahramanlığı, hakkı savunması ve adaletli davranışı ile şöhret bulmuş seçkinleri dâhil ederler. Hz. Ali'nin, Hızır'ın kırkların başında görünmesi bu kültün Türk İslâm âleminde yüce dini irfanı statüsü ile ilgilidir. Halk sufizminde kırk eren veya Orta Asya'da söylendiği gibi kırk çiltanlar (Farsça'nın çehltan sözünden bozma olup kırk demektir, iki kırk sözünün yan yana kullanılması ise taftolojidir) kültü, onların başında duran Hz. Hızır, sosyal hayatın bütün yönleri ile birlikte[1] âşıkların, saz şairlerinin, bakşıların, çalgıcıların, şarkıcıların piri veya hamisi gibi şekillenmiştir. Hatta âşıklar, geleneğe göre meclisin sonunda bir kez daha mitolojik hamilerini hatırlarlar:

Ustamızın adı Hıdır
Elimizden gelen budur
Sözümüz yerine yetti
Daha deyeceğimiz nedir.[2]

Orta Asya halk inamlarında yer alan çiltan kültü sadece kırklar kültünün yerini tutmamış, aynı zamanda ondan farklı bir niteliğe de sahip olmuştur. Halk arasında kırk çiltan (Bazan onlara kırk bir çitan da denir. Geleneğe göre kırk birinci, çiltanların reisi adlanır) her zaman kalenderlerle beraber anılır. Mesela, Kunya-Urgenç'te "Çiltan ocağı" (eski ocak kültünün izlerini korumaktadır) denilen yeri çoğu zaman kalender-hane diye adlandırırlar. Bu da çiltan kültünün eski eren (şaman) kategorisini yaşatan Kalenderilikle ilişkisini gösterir. İnama göre çiltanlar yılda bir defa gizli şekilde kalender-haneye toplanıp, dünyada baş veren olayları konuşur ve tartışırlar.[3] Orta Asya'da çiltan kültü hem şamanis, hem de İslamî erenlik kurumunu belirten çok yönlü bir inanç sistemine tabi tutulmuştur. Çiltanlar bir taraftan dünyayı gizlice yöneten güç niteliğine sahipken, diğer taraftan da insanları himaye eden, felaketten kurtaran, mutluluk veren niteliğe sahiptirler.[4] Görüldüğü gibi çiltanların bir takım fonksiyonları şamanların misyonuna dahildir. İlave etmek gerekir ki, çiltanlardan vergi alan Orta Asya bakşıları (Orta Asya şaman tipi) da tıpkı Altay-Sayan ve Yakut şamanları gibi hastaları tedavi eder, fala bakar, insanları kötü ruhların zararından korurdular.

Bir sıra etnografik belgelere dayanarak, çiltanların su kültüyle de bağlı olduğunu söyleyebiliriz. İnama göre onlar Amu Derya'da ve kanallarda yaşar, nehrin civarını kontrol eder, kızdıkların zaman ise, su baskını yaratırlar. Suyun kirlenmesine karşı çıkan bu çiltanlar eski Türk inancında su kültünün bütün özelliklerini koruyabilmişlerdir. Alevi Bektaşilerin de suya kutsallık vermelerinin sebebini burada aramak gerekir. Bu kategoriye giren çiltanlara Orta Asya'da aranglar denilir. Aranglar kelimesinin etimolojisine değinmeden yalnız şunu belirtelim ki, fonksiyonu açısından aranglar eski Harezm inançları ile bağlıdırlar. Belki de bunun etkisiyledir ki, Harezm'de ve civarında helvacılar, tatlıcılar, şekerciler çiltanları sanatlarının hamileri olarak görürler. Bu ise, çiltan kültünün kalenderilikle beraber, esnaf kesiminin sufi örgütü olan ahilikle de yakından ilgili olduğunu ispatlar.

Kırk çiltanların çok sayıda mevcut olan fonksiyonlarından biri de onların doğum ve çocuk hamileri olmalarıdır. Anlaşıldığına göre kırk çiltanlar kültü, Altay'da ve Orta Asya'da mevcut olan diğer kültlerle birleşmiş (Meselâ doğum hamisi Umay veya Ayısıt'ın fonksiyonları buna örnek olabilir) ve ortak bir inanç sistemi oluşturmuştur. Bir takım unsurlardan anlaşıldığına göre, kırk çiltan kültü ile şamanlık arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. Meselâ Uygur efsanelerinde kırk çiltanlar şamanlığın esasını belirleyen güçler gibi hatırlanır. Hatta Uygur şamanları çiltanları, pirleri olarak kabul etmektedirler.[5] Orta Asya şaman tipi olan bakşıların da şekillenmesinde çiltanların rolü büyüktür. Bu faktörler kırk çiltan kültünün şekillenmesinde şamanlığın büyük etkisinden haber verse de, sonradan çiltanların şamanların piri olarak kabul edildiğini de göstermektedir. Kültür tarihi, buna benzer hâdiselerle doludur. Demek ki, İslâm'dan sonra yerli şamanlar çiltanları kendilerine pir yapmakla eski ilişkiyi yenilemişlerdir, çünkü çağdaş bir yorumcunun gözünde çiltan veya erenle, şamanın farkı vardır. Eski şaman ve eren ya da çiltan için böyle bir fark yoktur. Her ikisi de, milli kültürümüzün taşıyıcıları olup manevi âlemle maddi âlem arasında ilişki kuran, insanla ruhlar arasında iletişim sağlayandır..

Türk İslâm kültüründe büyük değer kazanmış ve İslâm'ı destanların esas kahraman tipi olan alp erenler fonksiyonu açısından şamanların eren (bazı lahçelerde iren veya yeren gibi de telaffuz edilir) kültüne çok benzer. Belki de, tasavvufun eren anlayışı, şaman eren/irenliğinin tercümesinden başka bir şey değildir. İlginç olan, G. Potanin'in topladığı etnografik ve folklor örneklerine göre eren veya yerenlerin[6], Altay ve Uryanhayların (Soyotlar) gökten inmiş güçlü şamanlarının adı olmasıdır[7]. Hatta Potanin, eren kelimesini şaman gibi ifade etmekte ve erenin, Erlik'in yer altı dünyasına nasıl inip oradan ölmüş adamın ruhunu geri getirdiği hakkında bilgi de vermektedir.[8] İlkel varyantta şamanların hamisi olan eren, sonradan şamanın kendisi gibi tasavvur edilmiştir. Meselâ bir varyanta göre eren veya iren şamanın adı olmayıp, onun koruyucu ruhunun adıdır. Hıristiyanlığın etkisi altında kalan Uryanhay şamanının söylediğine göre dünyayı su bastığı zaman, yalnızca yaşlı bir adam bir tekneye binip üç oğlu ile kurtulabildi. Kurtulanlardan biri Ham (Kam) idi ve kurtulmaları şerefine kamlık yaptı. Anlatıcıya İren'in kim olduğu sorulduğu zaman, o, ilk şamanın, yani Ham'ın İren'i yardıma çağırdığını ve şamanın irenin gücü ile kamlık ettiği cevabını verdi.[9] Buradan anlaşılan şudur ki, eren su kültü ile ilgili olup şamanların koruyucusu fonksiyonunu üstlenmiştir. Aynı zamanda Orta Asya çiltanlarının (kırk erenlerin) neden su kenarında oturdukları da anlaşılmış oluyor. Bu eren/irenler kült seviyesine çıkarıldığından, Uryanhaylar onun şerefine Yenisey'in en yüksek yerinde kansız kurban verirlerdi. Idıktar (yani kutsal kurban) diye adlandırılan bu kansız kurban merasimi yalnız yüce ruhlardan Çetikan'a (büyük şaman ruhlarından biri, onun şerefine benekli at kurban verilirdi), Kayrakan'a (Altay Sayan Türklerinde baş ruh, onun şerefine boz at getirirlerdi.) ve Eren'e (Onun şerifine beyaz renkli at getirirlerdi.) verilirdi. Adanmış atlar serbest burakılırdı ve onlara binmek, onları kullanmak yasaklanırdı. Başka bir varyanta göre Altay şamanları kamlık zamanı yardıma esasen üç ruhu çağırırlardı: Erlik-kayrakan, Kayrakan, Eren ve onların da şerefine ıdıktar diye adlandırılan kurban sunulurdu. Her iki hâlde de Eren veya İren şamanların müracaat ettikleri esas hami ruhlar arasındadır. Bu da dolayısı ile eren kültünün manevi gücünü gösterir.

Diğer taraftan Altaylar davulu ve manyakı (şamanın üst giyimi) olan güçlü şamanlara da eren-çiçen derdiler. Görüldüğü gibi eren hami ruh olmaktan, şamanın ta kendisi olmaya kadar büyük bir merhale geçmiştir. Çiçen veya şişen kelimesi Altay Türklerinde aksakal, her şeyi bilen insan anlamındadır. Şu hâlde, çiçen (şişen) ünvanı verilen şamanların özel statüye sahip oldukları bilinmektedir, yani eren-çiçenler halk sufizminin göze görünmeyen hak ile hak olmuş kırk eren anlayışına transformasyon edilmiştir. Eren-çiçen ermiş, her şeyi bilen, ruhlarla insanlar arasında kolaylıkla bağ kurabilen güçlü şaman anlamındadır. Bu durumda İslam'dan önceki erenle (şamanla) İslam'dan sonraki Alevi-Bektaşi ereninin (yine şamanının) hiçbir farkı kalmıyor. Diğer taraftan eren-çeçen, eren-ceren, eren-şeşen veya iren-yusun bir ilah, şaman hamisi, güçlü ruh anlamlarını da içermektedir.

Altay Türkleri şamanların üstten giydikleri yağmurluğa da eren veya yeren derlerdi.[10] Eren sadece yağmurluk anlamında kullanmayıp ayrıca eski görüşlerde mitolojik at ve yılan fonksiyonunu da üstlenmiştir. Şamanların mitolojik özelliğe sahip atlarının da adı eren morin idi. Şamanlar bu atın yardımı ile göğün dokuzuncu, başka bir varyanta göre ise yedinci katında oturan Bay Ülgen'in yanına gider, onun yardımını ister veya hastanın ruhunu geri götürürdüler. Blindiği gibi morin kelimesi Moğolca'da at anlamına gelmektedir. Buradan da eren kelimesinin Moğollara da geçtiği ve Moğolca'nın morin kelimesi ile birleşerek yeni bir kelime oluşturduğu görülmektedir.

Altay-Sayan halklarının dilinde erenkıl sözü vardır ki, inanca göre Ay tutulmalarını oluşturan varlıktır. Aslında eren-kıl mitolojik yılan olup insanlara zarar verirmiş. Bu durumda eren, Darhat lehcesindeki ceren'le, Uryanhay lehcesindeki krey'le aynı fonksiyonu paylaşmaktadır.[11] Altay-Sayan Türklerinin inancına göre yıldırım tanrıçaları, gök erenleridirler; yerin koruyucuları ise ayılardır. Buradan da Hakas şamanlarının kamlık zamanı gök erenlerini yardıma çağırmalarının sebebi anlaşılmış olur.[12] Çok geniş fonksiyona sahip, İslam'dan önceki eren/iren kültünün bir ilginç yönü de onun şaman fetişi olup tavşanla eş değere sahip olmasıdır. Alevi-Bektaşilerde tavşan etinin yenilmemesi, tavşanla bağlı inançların kökeni hiç kuşkusuz eski şaman görüşlerine dayanmaktadır. Tavşanda bu eski ongonluk fonksiyonu unutulduğundan, Aleviler ve Tahtacılar tavşanın tıpkı kadın gibi hayız olduğunu ve ön dişleri olduğu için geviş getirmediğini behane ederek onun etini yemezler. Bu bir şart olsa da esa sebep tavşanın şamanlıkta eti yenilmeyen ongon olması ile ilgilidir. Bilindigi gibi eski şaman inancına sahip insanlar ongonlarının etini yemezdiler. Eski şamanist kavimlerden Altaylarda, Soyonlarda, Hakaslarda vb. tavşan derisi ongon olup çadırların içinde korunurdu. Kötü ruhların aileye zarar vermesini önleyen bu fetiş ongonlara her bir çadırda rastlamak mümkün idi. Uryanhaylar bu ongon tavşana ak eren derlerdi ve ak ereni uyandırmak için ona yalnız akkalcan, yani beyaz kaşkalı koç kurban verirlerdi.[13] Bazı Türk kavimleri bu beyaz tavşan derili fetişe caik derlerdi. Ancak Soyonlar da Uryanhaylar gibi beyaz tavşan derili ongona eren derlerdi. Soyonlar başka Türk kavimlerinden farklı olarak ereni, insan şekline benzer kukla gibi yaparlardı. Hem de Soyonlarda iki eren ongon vardı. Biri ilahi,yani semavi menşeli Kuday-oktu, diğeri yer menşeli Cer-oktu idi.[14] Buradan da anlaşıldığı gibi, tavşan ongon demek olan eren, koruyucu fonksiyonunu üstlendiğinden insan gibi tasavvur edilmeye başlanmıştı. Şamanlıkta bir takım hayvanların, meselâ kurdun, ayının insan olması doğrultusunda bazı görüşler de mevcuttur. Ayrıca ilkel mitolojik görüşlerde insanla onun hamisi olan hayvan arasında fark yok idi. İnsanın hayvan ecdattan türemesi hakkındakı inamlar Türk etnogonik mitlerinde çok geniş bir yer tutmaktadır. Son olarak şunu söylemek mümkündür: Manevi alemin bu kadar değişik yönlerini bildiren eren/ireni, eski dini inançlarını son devire kadar muhafaza eden göçebe Oğuzlar kolaylıkla İslami kültüre taşıyabilirlerdi.

Rus bilgini M. Andreyev, ses benzerliğinden yola çıkarak eren kelimesinin Farsçadaki yaran sözcüğünden oluştuğu fikrine ulaşmıştır.[15] Bu tabii ki ses benzerliginden başka bir şey değildir. Eren kelimesinin Türkçe olması hususunda hiçbir tereddüt olamaz. Er~erlik~erdemlik~erenlik aynı kökten oluşan kelimelerdir. Orhon-Yenisey yazıtlarında eren kelimesi geçmektedir. Kül Tigin yazıtında yeti yigirmi eren (on yedi kişi, on yedi yigit) söz birleşmesi vardır. Aynı şekilde Ongin abidesinde de yedi eren ifadesi geçmektedir. Bazı İslâmiyyet'ten önceki metinlerde eren, kahraman, hakiki insan, yigit anlamlarında kullanılmıştır.[16] Dm.Vasilyev'e göre, Göktürk metinlerinde er ile eren sözcükyeri arasında kesin bir fark vardır. Sıradan asker olan erlerin ve rütbesi daha yüksek olan erenlerin aynı cümlede zikredildiği durumlarda bu fark vurgulanır. Bazı durumlarda erenlerin sadece rütbe bakımından değil, doğuşları bakımından da daha yüksek oldugu kabul edilir.[17] Bu doğuş meselesi üzerinde fazla durmadan şunu belirtmek mümkündür ki, eren sosyal statüsü açısından savaşçı anlamına gelen erden üstündür. Her hâlde ilkel varyantta insan anlamı bildiren bu terim (M. Kaşgarlı'ya göre erkek anlamına gelen er sözünün çoğulu eren'dir[18]), sonradan yetkinlik, kâmillik, olgunluk, kültün taşıyıcısı ve nihayet şamanların hamisi, güçlü şaman gibi semantik ilaveler kazanmıştır. Bunu Altay Türkçesindeki eren/iren kelimesinin ilkel manaları da tastik etmektedir.

Hak ile hak olmuş vilayet ıssı Müslüman erenle, ruhlar âlemi ile ilişki kuran şamanist eren/irenin aynı fonksiyonu taşıdığı göz önündedir. Türk halk sufizminde erenler, sonuncu peygamberle kopmuş bağı ve nübüvvetliği velâyet şeklinde devam ettiren Allah dostlarıdır. Eren/irenler de, kendi kavmi ile ister kötü, isterse de iyi kategoriye dahil olan ruhlar arasında alâka kuran kült icracısıdır. Hem eren, hem de iren için manevi âlem önemlidir. Bu nedenle erenler (hem de irenler) manevi âlemin hükümdarları niteliğindedirler. Tabii ki, Şamanlığın iren (eren) kültünün dini-tasavvufi eren anlayışına transformasyon edilmesi, bütün hâllerde mümkün idi. Bu düşünceyi tasdik edecek bir delil de Yeseviye, Bektaşiye, Safevîye, Bayramiye dervişlerinin şaman elemanlarından (giyim-kuşam ve dış görünüş) çok yararlanmalarıdır.

Şaman ireninin/ereninin İslâm erenine transformasyonu halk sufizminde bütün mitolojik tipleri, daha eski görüşlerle bağlı olan Hz. Hızırı da, Hz. Ali kültü üzerine geçirmiştir. Hatta Allah'a atfedilen sıfatlar Ali'nin adına bağlanır. Bu aşırı batıni inanca Köroğlu destanıyla birlikte, bazı aşk destanlarında da rastlarız (Mesela, Novruz destanında) E. Memmedov'un Şah İsmail destanı hakkında verdiği malumat bunu ispat eder:

Harada arasan orada hazır
Ali padişahtır, Mehemmet vezir
Min bir adı vardır, biri de Hızır
Bu fermanı veren Ali deyilmi.[19]

Bunun tek sebebi İslamiyet'ten önceki Türklerin bütün dileklerini, zorluklarını kendi şamanları ile çözmeye çalışmalarıdır. İslamiyet'i kabul etmiş göçebe Türkmenler de Allah'ı rahatsız etmek istemediklerinden (eski Türk düşüncesi) her konuda dede-babalara veya onların manevi hamileri olan Hz. Ali'ye ve imamlara baş vurmayı daha mantıklı bulmuşlardır. Bu anlamda erenliğin Müslüman Türkleri arasında mukaddeslerden yüce tutulması veya mukaddeslerin, imamların, peygamberlerin (Meselâ Hz. Eyyub'un, Ali'nin, Hızır'ın) eren kabul edilmesi faktörü, erenliğin her iki - şaman ve İslâm - değeri yaşatması ile izah edilmelidir. Tabii ki, Müslüman Türk erenliği şekil açısından İslâm tasavvufuyla ilgilidir. Dâhili felsefi yönüyleyse o, mucize gösteren şamanın ta kendisidir. Orta Asya şamanlarının dua ederken Müslüman erenlerinden yardım istemeleri ve aksine gaip erenlerin sıralarında şaman ruhlarının görünmesi,[20] şamanlıkla halk sufizmini, aynı etnik medeniyetin iki tarafı gibi görmeye imkan verir. Tabii ki, şaman, İslâm katmanlı erenliğin ortadoks Türk İslâm'ından (Sünni mezhebi) daha çok Şii Alevilerde ve Şii Alevi felsefesi üzerinde gelişen halk sufileri arasında yayılmasının sebebi de budur. O hâlde göçebelerin Müslümanlığı, Şii Alevi erenlerinin (Mesela Baba İshak, Baba İlyas, Hacı Bektaş, Sarı Saltuk, Geyikli Baba, Barak Baba vb.) Müslümanlığı kadardır. Şarap içen, namaz kılan Dede Korkut ve Köroğlu kahramanları da birer alp erendir.

Notlar

[1] Çöl ve bozkırların tek hâkimi Hızır, her zaman darda kalanların imdadına yetişen boz atlı hami gibi bütün Türk destan, efsane ve rivayetlerinde görünmektedir.
[2] Kırzıoğlu M.F. Halk Edebiyatı Deyimlerimiz. Türk Dili, sayı 132, 1962, s.12
[3] Snesarev G. P. Pod Nebam Harezma. Moskva, 1973, s.88
[4] Basilov V. N. Şamanstvo u Narodov Sredney Azii i Kazahistana. Moskva, 1992, s.248
[5] Tenişev E. R. O Tsentralnoaziatskom Şamanstve. İstoriko-Filologiçeskie İsledovaniya. Moskva, 1974, s.340
[6] Eren veya yeren sözünü dini tasavvufi erenle aynılaştırmak istemiyoruz. Belli olduğu gibi birkaç Türk şivesinde kelime başında y konsonantının düşmesi görülmektedir. Mesela, yüz~üz, yürek~ürek, yıldırım~ildırım, yılan~ılan vb. Dilcilik açısından müşahede edilen bu paralellik aynı şekilde yeren kelimesine de tatbik edilebilir.
[7] Potanin G.N. Oçerki Severo Zapadnoy Mongoli, vıp. 4, St. Petersburk, 1883, s.95
[8] Potanin G.N. age, s.906-907
[9] Potanin G.N. age, s.207
[10] Potanin G.N. age, s.95
[11] Potanin G.N. age, s.703
[12] Kenin-Lopsan M.B. Obryadavaya Praktika i Folklor Tuvinskogo Şamanstvo, Novosibirsk, 1987, s.54
[13] Potanin G.N. age, s.80,94
[14] Potanin G.N. age, s.94
[15] Andreyev M. S. Çiltanı v Sredneaziattskih Verovaniyah. V. V. Bartoldu, Taşkent, 1927, s.344
[16] Clauson G. An Etimological Dictionary of Pre-Thirteenth Century Turkish, Oxford, 1972, p.232
[17] Vasilyev Dm. Yenisey ve Altay Göktürk Yazıtlarında Kahramanların Adlarıyla Birlikte Rastlanan "Eren" Ünvanının Anlamı Hakkında, I Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri, Ankara, 1998, s.539
[18] Kaşgari M. Divan-ü Lugatit Türk, C.1, Ankara, s.39
[19] Tehmasib M.H. Azerbaycan Halk Destanları, Bakü, 1972, s.72
[20] Bkz: Bayat F. Hoca Ahmet Yesevi ve Halk Sufizminin Bazı Problemleri, Bakü, 1997 ve Domusulmanskiye Verovaniya i Obryadı v Sredney Azii, Moskva, 1975, kitabında giden O.Muradov'un, V.N.Basilov'un, L.A.Troitskaya'nın, O.A.Suhareva'nın makaleleri.

* Prof. Dr., Gaziantep Üniversitesi

** Türk Kültüründe Eren=İren Sentezi, Yol 10, Mart-Nisan 2001

 

Ali Rıza Balaman: Japon ...

Eklenme Tarihi 18 Ağustos 2008

Japonlar, ilk kez Türk göçmenleriyle resmi olarak 1920 yılında karşılaşmışlar. 1917 yılından başlayarak kısa aralıklarla Mancurya'ya göç eden ya da ettirilen Kazak, Özbek, Türkmen ve Kırgız, Türk oymakları, Mancurya'da Japon üst düzey yetkilileriyle kurdukları ilişkiler sonunda özel izinle 600 kişilik bir kafile, Orenburg (eski Sovyetler Birliği'nin doğusu) doğumlu Kurban Ali başkanlığında Kore yoluyla Japonya'ya girmişler. Bu göçmenlerin çoğu Tokyo'da olmak üzere Kasai ve Nagaya illerine yerleştirilmişler. Geçiş o geçiş. Türkler, dilerse yorganı sırtında göçe devam eder. Dilerse bulunduğu yeri kendine mesken eyler.

Türkler, böylece Japonya'da yerleşmeye karar verirler. Yün dokumacılığı başta olmak üzere, çeşitli etkinliklerle günlük yaşamlarını asalak olmadan sürdürürlerken aralarında para toplayıp Tokyo'da büyükçe bir arsa almayı da ihmal etmezler (1929). Tokyo Türkleri'nin bu arsa üzerinde kurdukları dernek binasında, okuma-yazma öğretimi, dergi ve gazete yayınları -İslam etkisiyle olsa gerek: Arap harfleriyle- yanında düğün-dernek gibi kimi kültürel etkinliklerde de bulunurlar. Hatta arsanın bir bölümünü Türk devletine bağışlayarak üzerinde Türkiye Büyük Elçiliği binasının kurumasını da sağlarlar.

Kendilerini 'Japon Türkü' olarak tanıtan bu Türklerin, Japonya'da doğan, büyüyen, okuyan ve iş tutan yeni kuşağı, ne Türk ne de Japon kimliklerinin sahibidirler. Elektrik mühendisi, röntgen cihazları satıcısı danışmanın Japon Türkü Mehmet Haşim Miftabettin ile Türkçe yerine İngilizce konuşarak anlaştık. Mehmet Haşim, yurt edindiği Japonya'dan yurtdışına (Türkiye'ye) çıkmak için gerekli pasaportunu, yanında Türkçe bilen birileriyle Türk Büyük Elçiliği'nin kapısını çalarak elde etmiş ve bu kez de Japonya'ya yeniden girebilmek için gerekli 'giriş izni'ni almak amacıyla Japon Dışişleri'ne başvurmak zorunda kalmış. Bu uygulama, Japonya'da yalnız Türkler için değil; uzun yıllardır Japonya'da yaşayan Koreliler ve onların yeni kuşakları, dedeleri burada doğmuş, büyümüş, yerleşmiş, Japon eğitimi görmüş olmalarına karşın Japon vatandaşı sayılmadıklarından 'vatandaşlık haklarından yararlanamazlar.

Cumhuriyet, 15 mayıs 1994

 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Asya kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?