İsmail Öztürk: Geleneksel Türk El Sanatlarına Giriş
Eklenme Tarihi 22 Haziran 2009
![]() |
Giriş
Ülkemizde, cumhuriyetin ilk yıllarında yüzde sekseninin kırsal alanda yaşadığı, tarım ve hayvancılıkla geçinen, günlük gereksinimlerinin çoğunu el emeğine dayalı üretimle karşılayan bir nüfusta, el sanatlarının önemi yadsınamaz.
Cumhuriyet Türkiye'sinde 1940'lı yıllardan sonra, kırsal alandaki nüfusun kent nüfusuna katılma oranı arttıkça, el sanatları, ev sanatları, çarşı sanatları, 1960'lı yıllara gelindiğinde, küçük sanayi, turistik eşya, turistik el sanatları gibi kavramlar tartışılmaya başlamıştır.
1970'li yıllarda el sanatları konusuna bazı bilim çevreleri ilgi göstermiş, özellikle halkbilimi ve sanat tarihi alanlarında çalışanlar, konuya ilişkin fikir üreten kesim olmuştur.
1980'li yıllarda üniversitelerimizde "Geleneksel Türk El Sanatları Bölümleri" kurulmuş, daha önceleri bu kapsamda düşünülmeyen, daha çok sanat tarihçilerin ilgi duyduğu alanla, halkbilimcilerin ilgi duyduğu alan birleştirilmeye çalışılmıştır.
Cumhuriyet döneminde, Türk sanatı kavramı bilimsel anlamda tartışma ortamına çekilmiş, 1930'lu yıllardan başlayarak, Türk kültür ve sanatının İslam öncesindeki dönemi üzerinde görüşler geliştirilmeye başlanmıştır.
Yeni bir yapılanmaya giren Türkiye Cumhuriyeti, 600 yıllık Osmanlı dönemi kurumlarına, bu yeni yapılanmaya göre biçim vermeye çalışırken, doğaldır ki hızla endüstrileşen dünyada çağdaş kurumları yaratmak durumundaydı. Bu işin başında, toplumun her kesiminde, kendi içinde iletişimi kolaylaştıracak dil birliğini sağlamak geliyordu. Bu nedenle, halk arasında yaşayan, konuya ilişkin terimleri saptamak, yani halk arasında araştırmalar, derlemeler yapmak gerekiyordu.
İşte geleneksel Türk el sanatlarına ilişkin ilk çalışmalar, benzer düşüncelerle, amatör araştırmacılarca daha çok belli konulara duyulan ilgiler doğrultusunda yapılmaya başlamıştır. Öyle ki 1930'lu yıllarda devlet desteğinde, değişik yörelerde el işleri ve küçük sanayi sergileri açılmış, bu sergileri tanıtıcı kılavuzlar hazırlanmıştır.*Bu ilgi, değişik görünümler kazanarak günümüze kadar sürmüştür.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, geleneksel Türk el sanatları içinde yer alan birçok örneğin toplanarak bir müze oluşturulması düşüncesi tartışılmaya başlanmış, 1924 yılında ilk girişim yapılarak Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı "Milli Kültürümüzü ve Gençlerimizi Milli Kültür İçinde Yetiştirmek" amacıyla bir Hars (kültür) Müdürlüğü ve ayrıca bir kültür komisyonu kurulmuştur. Bu yıllarda milli eğitime yeni bir yön vermek isteyenler, ülke genelinde anketlerle, Türk kültürüne ilişkin bilgiler toplamaya başlarlar. Söz konusu çalışmayı yapanlar, kurulacak bir etnografya müzesinin bu konuda oynayacağı rolü anlamışlardır.
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'in İstanbul Üniversitesi'ndeki eski mesai arkadaşı, Türkolog ve Budapeşte Etnografya Müzesi şeflerinden J.Meszaroş'un 29.11.1924'de Bakanlığa sunduğu raporda; müze düşüncesinin belirginleştiği anlaşılıyor. Raporda, müze için toplanan eşyaların korunmasında gerekli teçhizata değinirken, eser toplamak üzere Anadolu'da geziler ve bilimsel incelemelerin yapılması vurgulanmaktadır.
1925 yılında, Ankara'da Namazgah Tepesinde, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'in temelini attığı "Ankara Etnografya Müzesi"nin, 18.7.1930'da ziyarete açıldığı görülür. Cumhuriyetin ilk yıllarında elde edilen örnekleriyle, "Geleneksel Türk El Sanatları"nın Türkiye'deki tarihsel gelişimini çizmede, bu müzenin yeri bugün de yadsınamaz.
1930'lu yıllarda ürün vermeye başlayan bu ve benzeri çalışmalar, Türk kültürü ve sanatının aydınlanmasında katkısı olacak, geleneksel Türk el sanatları kapsamında düşünülen birçok eseri müzelerimize kazandırmıştır. Ayrıca söz konusu çalışmalar, Türk sanatı ile İslam öncesi Türk sanatı ilişkisi üzerine fikirler geliştirilmesini de sağlamıştır. Daha sonraki yıllarda, sarayca desteklenen ve saray çevresinde gelişen Türk sanatıyla, toplumun geleneksel kesiminde günlük ve törensel yaşamda işlevi olan el sanatı ürünlerin farklı değerlendirildiği görüşler gelişmiştir. Bunun en belirgin örneğini, Topkapı Saray Müzesi ve Türk İslam Eserleri Müzeleriyle, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde kurulan müzelerin etnografya seksiyonlarında görmek olasıdır.
Bu ve benzer ayrımların oluşması, sanat tarihçileri saray çevresinde gelişen Türk sanatlarına, halkbilimcileri de toplumun geleneksel kesimdeki el sanatlarına yöneltmiştir. 1980'li yıllara gelindiğinde üniversitelerimizin Güzel Sanatlar Fakülteleri bünyelerinde "Geleneksel Türk El Sanatları Bölüm"lerinin kurulmasıyla, sözü edilen saray destekli ve halk arasında gelişen Türk sanatı ve el sanatları adlarıyla nitelenen ürünlerin tek bir kavramda "Geleneksel Türk El Sanatları" adı altında birleştirilmeye çalışıldığı dikkati çeker.
1960'lı yıllardan başlayarak ülke genelinde yayılmaya başlayan turizm hareketliliğine bağlı olarak, geleneksel Türk el sanatlarının bu alanda değerlendirilmeye çalışıldığı, günümüzde birçok el sanatı örneğinin işlevi dışında, ticari mal olarak değerlendirildiği de vurgulanması gereken konular arasında yer alır.
Makro düzeyde ulusal sorunları ve kavram kargaşasıyla, mikro düzeyde el sanatı türüne göre kendi içyapısından kaynaklanan sorunlarıyla gündemde olan geleneksel Türk el sanatlarının cumhuriyet döneminde yaşanan 80 yıllık devrin bir sistem içinde değerlendirilmeye çalışıldığı bu kitapta, tarihsel bilgiler yaşanan olaylar zinciri içinde ele alınmıştır. Bu yapılırken de, kitabın planından da anlaşılacağı gibi konu, tanım, tarihçe, kapsam ve el sanatı türleri hakkında bilgilerin yer alındığı, el sanatı sanat kavramlarıyla sorunların tartışıldığı iki bölümde ele alınmıştır.
Birinci bölümde tarihsel bilgilere ilişkin yorumlara Türkiye'de el sanatlarının tanımı ve kaynaklarına, özellikle bu alanda yapılan yayınlarla, bilimsel toplantılara, el sanatları içinde düşünülen konulara ve ham maddelerine göre el sanatı türlerine, ikinci bölümde ise sanat ve el sanatı kavramları ile el sanatlarımızın günümüzdeki sorunlarına yer verilmeye çalışılmıştır.
Kitaba "Geleneksel Türk El Sanatlarına Giriş" adının verilmesi, bu konudaki ilk bilgilerin belli bir sistem içinde toplanması ve bundan sonra yapılacak ayrıntılı çalışmalara kaynaklık etmesi amacına yöneliktir.
İçindekiler
Önsöz
Giriş
Birinci Bölüm: Tanım, Tarihçe, Kaynaklar, El Sanatları İçinde Düşünülen Konular ve Hammaddelerine Göre El Sanatı Türleri
1.1 Tanımlar
1.1.1 El Sanatı Üretiminin Tanımı ve Özelikleri
1.1.2 Türkiye'de El Sanatlarının Tanıtımında Öncü İki Kaynak
1.1.3 Tanımlardaki Kavram Kargaşası
1.2 Tarihçe ve Kaynaklar
1.2.1 Cumhuriyet Öncesi
1.2.2 Cumhuriyet Dönemi
1.2.2.1 Genel Bilgi
1.2.2.2 Yayınlar
1.2.2.2.1 Bibliyografyalar
1.2.2.2.2 Kılavuzlar ve Bazı Kitaplar
1.2.2.2.3 Ansiklopediler
1.2.2.2.4 Yıllıklar
1.2.2.2.5 Bilimsel Toplantılar ve Yayınları
1.2.2.2.6 Dergiler
1.2.2.3 Türkiye'de Etnografya Müzesi Kuruluş Çalışmaları
1.2.2.4 Örgütlenme ve Kurumsallaşma Açısından Türkiye'de El Sanatlarının Gelişimi
1.2.2.5 El Sanatları ile Uğraşan Günümüz Kamu Kuruluşları
1.3 Türk El Sanatlarının Kapsadığı Konular ve Hammaddelerine Göre El Sanatı Türleri
1.3.1 Geleneksel Türk El Sanatlarının Kapsadığı Konular
1.3.1.1 Günlük Kullanım Eşyaları1.3.1.2 Kült Eşyaları
1.3.1.3 Süsleme ve Dekorasyon Unsurları
1.3.1.4 Kitap Sanatları
1.3.2 Hammaddelerine Göre El Sanatı Türleri
1.3.2.1 Hammaddesi Lif Olan El Sanatları
1.3.2.2 Hammaddesi Ahşap Olan El Sanatları
1.3.2.3 Hammaddesi Taş Olan El Sanatları
1.3.2.4 Hammaddesi Toprak Olan El Sanatları
1.3.2.5 Hammaddesi Maden Olan El Sanatları
1.3.2.6 Hammaddesi Cam Olan El Sanatları
1.3.2.7 Hammaddesi Deri ve Hayvansal Atıklar Olan El Sanatları
1.3.2.8 Hammaddesi Kabuk, Saz, İnce Dal ve Sap Olan El Sanatları
İkinci Bölüm: El Sanatı ve Sanat Kavramları, El Sanatlarının Günümüzdeki Sorunları ve Öneriler
2.1 El Sanatı (Zanaat) - Sanat Kavramları
2.1.1 Sanat Kavramları Üzerine
2.1.2 El Sanatı (Zanaatı) Kavramı Üzerine
2.2 El Sanatlarının Günümüzdeki Sorunları
2.2.1 Hammadde Sorunu
2.2.2 El Sanatı Ürünün Türüne Göre, Form veya Desen Sorunu
2.2.3 Standart Üretim Boyama Gibi Yardımcı Unsurlar Sorunu
2.2.4 Üreticinin Desteklenmesi, Üretim ve Pazar Sorunları
2.3 Öneriler
Sonuç
Ekler
Ek 1:Geleneksel El Sanatları
Ek 2:1936'da Yapılan Birinci Küçük Sanatlar Kongresi Işığında Cumhuriyet Döneminde El Sanatları Kavramı Üzerine Düşünceler
Ek 3: El Sanatlarımızın Yaşatılmasında Halk Eğitimi Merkezlerinin Yeri
Bibliyografya
Özgeçmiş
Önsöz
Ülkemizde son yıllarda önem kazanan, geçmişte günlük gereksinimleri karşılayan, özel veya belirli günlerde başvurulan, süsleme ve dekorasyon amacıyla yapılan işler olarak günlük yaşamda kullanılan el sanatları; günümüzde geleneksel amaçlar dışında toplumun her kesiminde, hatta uluslararası pazarda alıcı bulan, hızlı bir değişim sürecine girmiş ve ekonomik mal olarak değerlendirilmektedir.
İnsanların günlük geçim kaynaklarını sağlama yanında, boş zamanlarda, genelde kişisel kullanım için yapılan araç-gereç olarak açıklanabilen el sanatları, el becerisi ve basit araçlar yardımıyla yapılmış ürünleri kapsar. Bu ürünler, tarihsel geçmişi içinde, yerine göre günlük kullanım eşyasından süs eşyasına, çeyizlik eşyadan hediyelik eşyaya, pek çok ürünü içine alan dayanıklı tüketim malları olarak tanımlanabilir.
El sanatları kapsamında düşünülen ürünlerin zengin ve çeşitli olması, ülkemizde bu ürünlerin bir bölümünün hala geleneksel amaçlarla kullanılır olması, günümüzde ekonomik nedenlerle yeni boyutlar kazanması, cumhuriyet döneminde bir çok orta ve yüksek öğretim kurumlarında uygulamalı olarak öğretiliyor olması, bende bu alanda sistemli bir kuramsal çalışmanın yapılması zorunluluğunu düşündürmüştür.
Bu düşünceden giderek; cumhuriyet döneminde ülkemizde yapılan el sanatlarına yönelik çalışmaların gruplandırılması, tanım, içerik, sınıflandırma açılarından bir sistematik içinde ele alınmaları gibi konuları içine alan "Geleneksel Türk El Sanatlarına Giriş" adlı bir kitap çalışması yapılması planlanmıştır.
Yirmibeş yılı aşkın bir süredir, bu alanda ülke genelinde yerel araştırmalar yaparak, teorik bilgileri derleyerek, konuya ilişkin yayınları tarayarak, elde edilen bilgi birikimiyle son yıllarda güncelliğini koruyan geleneksel Türk el sanatları, bilimsel bir sistematikle ele alınmıştır. Bu kitapta; el sanatlarının tanımı, özellikleri, Cumhuriyet Türkiye'sinde son 80 yıllık geçmişi ele alınırken konu, tanım, yayın, kapsam, kavram kargaşası, üretimi, işlevi, içerdiği dallar, ham maddelerine göre sınıflandırılması, sanat-zanaat kavramları, el sanatlarının günümüzdeki sorunları gibi başlıklarda değerlendirmeye çalışılmıştır. Bu çalışmada çizimleri ile katkıda bulunan Uz. Ahmet Özkan'a teşekkür ederim.
İsmail Öztürk
İsmail Öztürk: Geleneksel Türk El Sanatlarına Giriş. Dokuz Eylül Yayınları, Geleneksel El Sanatları: 2, İzmir 2003, 172 S., ISBN: 975-6981-58-X
Tuncer Cücenoğlu: Neyzen. ...
Eklenme Tarihi 19 Nisan 2009
![]() |
Neyzen Tevfik Evrensel Bir Kahramandır!
Neyzen Tevfik'i ilkin, hakkında anlatılan nerdeyse fıkra olmuş hikayelerle tanıdım ...
Zaaflarına kılıf arayan bir adamın, zekasını bu iş için kullanmasının örnekleriydi çoğu...
Ancak hakkında yazılanları ve yazdığı bazı şiirlerini okuduğumda Neyzen Tevfik başka bir gerçek olarak belirmeye başladı önümde...
İlgimi çeken nokta ise, yaşam öyküsünü derinlemesine incelemeye başladığımda çıktı karşıma... Hangi dönemde olursa olsun yöneticilere veryansın edebiliyor, inanılmaz / dayanılmaz küfürlerle hedef tahtası gibi gördüğü bu kesimi adeta taciz ateşine tabi tutabiliyordu...
Sonuç... Bütün yaşamı boyunca birkaç kez tutuklanma (buna gözaltı demek daha doğru olur) ve bir kez dayak...
Bir kez de yedi yıl sürecek bir yurtdışına kaçış...
Ama bunun dışında, hep yönetimlere küfretmesine rağmen, el üstünde tutulmayı başarmış bir adam...
Cenaze törenine, her sınıftan binlerce insanın gelmesi de bunun göstergesi... Küfrettiği milletvekilleri bile törene gelmişlerdir..
Nasıl olabilirdi böyle bir şey?
İşte bu nedenleri araştırdığımda çıktı Neyzen adlı oyunum ortaya...
Benim Neyzen'im evrensel bir kahramandır. Tıpkı Don Kişot, Raskolnikov, Oblomov, Prens Hamlet, Bekçi Murtaza, İnce Memed, Irazca ve diğerleri gibi...
Çünkü o, en baskıcı dönemlerde bile yönetimlere olan tepkinin dile getirilebilmesinin yöntemini bulan ve bunu uygulayan bir oyun kahramanıdır ...
Kısacası, engellemelere, baskılara, içeriye atılmalara, işkence görmelere, öldürülmelere rağmen insanın gene de, konuşarak tepkisini dile getirebileceğinin örneğini vermiştir o... Üstelik kendisini de koruyarak...
Özellikle şu yaşadığımız günlerde Neyzen Tevfik'i halkımızla buluşturmayı önemli bir görev sayıyorum.
Bu nedenle de oyunumu tiyatrosunun repertuarına alan Trabzon Devlet Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni ve Müdürü Murat Gökçer'e, oyunu sahneye koyan Cem Emüler'e ve oynayan Murat Çıdamlı'ya özellikle teşekkür ediyorum.
Tuncer Cücenoğlu
Oyun Yazarı / Ekim 2004
Yönetmen ve Aktörler İçin Notlar
1998 Yılında Neyzen'i yazarken oyunu tek kişinin oynayabilmesini sağlayacak önlemi almam, değerli aktör Mümtaz Sevinç'in önerisinden kaynaklandı... Çünkü kendisi özel bir topluluk oluşturarak oynamak istiyordu Neyzen'i.. Ve çok yakışacaktı Neyzen'i oynamak bu değerli aktöre…
Ancak çok istememe karşın çeşitli nedenlerden dolayı oynayamadı oyunu sevgili Sevinç…
Neyzen'i ilk kez oynayan aktör Burak Sergen'dir… Ancak Devlet Tiyatrolarında değil, İstanbul'daki özel bir topluluk olan Tiyatrokare'de… Yönetmen Işıl Kasapoğlu'ydu… Gerek reji, gerekse oyunculuk olarak müthiş bir çalışmaydı… Özellikle Burak Sergen'in oyunculuğu o kadar üst düzeydeydi ki, bütün oyuncu ödüllerini topladı o sezon…
Ancak bu oyun kesinlikle bir aktör tarafından oynanmalıdır gibi bir önyargım / isteğim yok... Kalabalık bir kadro tarafından oynanmasının da başarılı sonuç vereceğini biliyorum...
Ancak güçlü bir aktöre sahip olan esaslı bir yönetmenin de tek aktörle başarılı sonuç alacağını önceden kestirebiliyorum...
Oyunumda başta doğal olarak Neyzen'in olmak üzere, Namık Kemal, Şair Eşref ve Mutlu Çelik'in bir / birkaç şiirini / dörtlüğünü kullandım ...
Neyzen'in bugünün diline hiç de uyum sağlayamayan ancak oyunuma aldığım bazı dörtlüklerini, yalnızca içeriğin anlatıldığı bir yöntemle vermek, yani şiir değil de bir düşünce olarak izleyiciye nakletmek yararlı olur düşüncesindeyim.
Bu, en azından denenmeye değer... Böylece oyunumun hem düşünsel boyutu daha da zenginleşecek hem de her kesimden izleyicinin bu özü kavraması daha da kolaylaşacaktır...
Ancak bu yöntem Namık Kemal'in şiirinde kesinlikle uygulanmamalıdır.
Çünkü o şiirde denenecek farklı diyalektler, hoş bir mizah da yaratacaktır..
Kuşkusuz Şair Eşref'in şiirleri de, olduğu gibi verilmelidir...
Günümüz şairlerinden Mutlu Çelik'in insanda nerdeyse "Neyzen söylemiştir" duygusunu uyandıran dörtlüklerini ise, apayrı bir yere koyuyorum ve sanki Neyzen'inmiş gibi sunuyorum... Ayrıca Sayın Çelik'e de, hem oyunumda kullanmama izin verdiği için teşekkür ediyor hem de "Neyzen'in ağzına çok yakışan bu şiiri yazdığı için" kutluyorum kendisini...
Neyzen'in yapısı gereği bazı itici sözcükleri kullanıyor olması, benim de oyun içinde bunlara yer vermemi gerektirdi... Ancak izleyiciye nakilde kesinlikle gibi yapılması yararlı olacaktır diye düşünüyorum...
Sonuç olarak, insanoğlunun; en baskıcı dönemlerde bile, yönetimlere olan tepkisini, üstelik kendisini koruyarak dile getirebilmesinin yöntemini arayan Neyzen'i özellikle bugünlerde halkımızla buluşturmamızı da önemli bir görev sayıyorum...
Kolay gelsin...
Tuncer Cücenoğlu
İçindekiler
Önsöz / Tuncer Cücenoğlu 5
Neyzen / Doç. Hülya Nutku 7
Neyzen 15
Oyun, 1998 yılında T. C. Kültür Bakanlığı'nca Cumhuriyetin 75'inci yılı ve Atatürk'ün ölümünün 60'ıncı yılı dolayısıyla düzenlenen yarışmaların "Oyun Dalı"nda, seçici kurul üyeleri Prof. Dr. Nurhan Karadağ, Prof. Dr. Selda Öndül, Prof. Dr. Sevda Şenel, Sıtkı Tekman ve Prof. Dr. Ayşegül Yüksel tarafından "Başarı Ödülü"ne değer görüldü.
Tuncer Cücenoğlu: Neyzen. Oyun, 2 Bölüm. MitosBoyut Yayınları Tiyatro / Oyun Dizisi: 91, İstanbul 1999, 84 S., ISBN 975-8106-50
Turhan Selçuk: İnsan ...
Eklenme Tarihi 10 Ağustos 2008
İlhan Selçuk: Karikatürün Aydınlığı
Çok eskiden beri resim sanatında mizaha dönük çizimlere rastlanıyor.
Ama karikatür bugünküne yakın biçimiyle hangi yüzyılda ortaya çıktı?..
18'inci Yüzyılda!..
"Aydınlanma Çağı!."
Karikatürün anayurdu neresi?..
Avrupa!..
"Sanayileşme devrimi" insana ufuklar açtı; bir dizi sözcük dillerde dolaşmaya başladı:
Laiklik..
Demokrasi..
İnsan hakları!..
Gazeteler demokrasiye dönüşümün vazgeçilmez tutkularına, karikatürler de gazetelerin vazgeçilmez köşelerine dönüştüler. Toplum, eleştirilemez iktidarları tarihe gömüyor; kul, akılcılık yolunda yürüyerek birey kimliğini kazanıyor; halk, bir zamanlar kutsal sayılan konularla alay edilmesinin tadını çıkarıyor; karikatürün çizgisi, yazım tümcelerini aşan bir sanatın gücünü kitlelere duyuruyor; bir yandan burjuvaları öte yandan aristokratları gırgıra alan karikatürler, gülümsemeyle kahkaha üretiminin yanında, insanı düşündürüp aydınlatan etkiler yaratıyorlardı.
Batı'da uç veren 'Aydınlanma Çağı' bütün insanlığı etkileyecek boyutlar taşıyordu.
1789, Fransa'da bir devrimin tarih odağı sayılır; ama, Osmanlı'da "yenilikçi padişah" 3'üncü Selim'in tahta geçtiği yıllardır.
Türkiye'de karikatürün doğuşuna doğru tarihsel süreç başlamıştır; 1839 Tanzimat Fermanı'nın ardından, insan haklarına doğru açılış, kimi dönemde engellense de, gerçekleşecek, 1923'te cumhuriyet ilan edilecektir.
Cumhuriyetle yaşıt Turhan, karikatüre başladığı zaman, dünyada Hitler'le demokrasi cephesi kıyasıya bir hesaplaşmanın kavgasını sürdürüyorlardı. Demokrasi cephesi kazandığında, karikatür bir "oh" çekti. Çünkü bu sanat, diktatörlüklere karşı savaşımın öncüsüydü; silahı fırça ya da kalem, cephanesi mürekkep ve kağıttır; tarihte yenilgiye uğradığı da görülmemiştir.
Turhan Selçuk'un karikatürü, ikinci Dünya Savaşı ertesinden başlayarak 21'inci Yüzyıla yaklaştığımız yıllara dek insanı çiziyor.
İnsan, insan haklarından soyutlanarak çizilebilir mi? Bir karikatürist insanlığın bütün acılarını ve sevinçlerini duyarak yaşamak zorundadır; karikatüristin iletişim devriminin soluğunda evrenselleşmesi için tutacağı tek bir yol var.
Nedir o yol?..
Zeytin dalı barışın simgesidir. Dalın üstünde zeytin taneleri ve yaprakları var. Turhan'ın bir karikatüründe, yoksul bir insan, elini uzatmış, zeytin dalının üstündeki zeytin tanelerini yiyerek açlığını gidermeye çabalıyor. Çağımızda evrenselliğin birinci koşulu bu karikatürde vurgulanıyor: Açlığın, yoksulluğun ve adaletsizliğin yaygınlaştığı gezegenimizde, insanın insanlığını koruması çok güçtür, insan haklarını dünyanın en bakımlı bahçesinde yaşayan bir avuç Avrupalı için değil, beş kıtada yaşayanlar arasında ırk, soy, ulus, cins, sınıf farkı gözetmeden tüm insanlık için düşünmeliyiz.
21'inci Yüzyıla 5 var.
Saatin yelkovanıyla akrebi 2000 yılında buluştuğunda insanlık 3'üncü Binyıl'a adım atmış olacak...
Önümüzdeki Yüzyılın "insan Hakları Yüzyılı" olacağı ileri sürülüyor.
Turhan'ın karikatürlerindeki insanların bize söyledikleriyle bu öngörü birbirini tutuyor.
Çağımızın karikatürü insan haklarıyla birlikte boy verdi; insan haklarının tam anlamında gerçekleşmesi için sanatın gizemli gücünü kullanıyor. Bu amaca ulaşıldığı gün Turhan'ın karikatürlerindeki insanlar el ele tutuşarak zaferi kutlayacaklar.
Turhan Selçuk
1922'de Milas'da (Muğla) doğdu. İlk karikatürleri 1941'de Adana'da Türk Sözü, İstanbul'da Kırmızı Beyaz ve Şut'ta yayımlandı. 1948'de Şaka, Akbaba, Tasvir ve Aydede dergilerinin kadrolarında yer aldı. Ertesi yıl Yeni İstanbul gazetesine girdi. ABD'li karikatürcü Saul Steinberg'in "çizgiyle mizah" anlayışını benimsedi. Aynı gazetede karikatür tarihini ele alan yazılar kaleme aldı. "Grafik mizah"ın karikatürün evrensel anlatımı olduğunu savundu. 1951'de ilk sergisini açtı; 1952'de, kardeşi İlhan Selçuk ile birlikte öncülerinden olduğu 1950 Kuşağı'nın ilk yayını 41 Buçuk adlı mizah dergisini, 1953'te de Karikatür'ü yayımladı. İlk kitabı Turhan Selçuk Karikatür Albümü'nü çıkardığı 1954'te Milliyet gazetesine başkarikatürcü olarak giren sanatçı, oluşturduğu karikatür üslubunu bu dönemde geometrik bir estetiğe oturtmaya başladı ve bu tür yapıtları, kardeşiyle birlikte çıkardığı mizah dergisi Dolmuş'ta ivme kazandı. 1957'de Milliyet'te "Abdülcanbaz" adlı ünlü çizgi roman kahramanının maceralarına başladı; 1959'da 140 Karikatür'de yeni dönem yapıtlarından bir seçki düzenledi. 1960'larda İtalyan mizah dergisi Il Travaso'nun kadrosuna girdi. 1961'de haftalık politika dergisi Yön'de çizmeye başladı; 1962'de Turhan 62, 1964'te ise Hiyeroglif,1969'da Hal ve Gidiş'i yayımladı. Aynı yıl ikinci kez Yeni İstanbul'a döndü, daha sonra Akşam'a geçti, 1972'de ise Cumhuriyet gazetesinde haftalık panaromik politik karikatürler çizmeye başladı 1979'da ansiklopedik albümü Söz Çizginin'i yayımladıktan sonra 1980'de Milliyet'e döndü.
1992'de on üçüncü kişisel sergisiyle 50. sanat yılını kutladı. "İnsan Hakları" adını taşıyan bir karikatür sergisi, birçok büyük kentte (Strasbourg, İzmir, 1992; Nürnberg, Dortmund, Duisburg, Stuttgart, Mannheim, Münih, 1993; Leipzig, Üsküp, Lefkoşe, 1994; Frankfurt, 1995) açıldı; sergi gezisini hâlâ sürdürmektedir.
İstanbul Gazeteciler Cemiyeti'nin Gazetecilik Başarı Armağanı Yarışması'nda 1955'te Birincilik Ödülü'nü, 1983, 1986, 1987, 1989 ve 1990'da Başarı Ödüllerini; İtalya'da Uluslararası Bordighera Karikatür Yarışması'nda 1956'da Altın Palmiye ile Aero Club Gümüş Kupası'nı, 1962'de Gümüş Hurma'yı; 1970'te İtalya'da Ippocampo-Vasto Karikatür Festivali'nde Ippo Campo Ödülü'nü; 1971'de Türkiye Sanatçılar Birliği'nin Halkın Sanatçısı Ödülü'nü ve 1975'te İtalya'da Vercelli Karikatür Bienali'nde Gümüş Kupa'yı kazandı.
Yapıtları ABD, Kanada, İtalya, Bulgaristan, İsviçre ve Polonya'da karikatür müzelerine alındı.
1992'de Sivas Cumhuriyet Üniversitesi'nin Onursal Bilim Doktoru unvanına layık görüldü.
Turhan Selçuk: İnsan Hakları / Human Rights. T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları: 1763, İstanbul 1995, 160 S., ISBN 975-17-1556-3
Körfez'de
Eklenme Tarihi 09 Mart 2008
Berlinli fotoğrafçı Hermann Burchardt (1859-1909) otuz yaşında tüccarlığı bırakıp sehayat etme kararı alır. Suriye kökenli hizmetlisiyle beraber Tanger'den Semerkand'a bütün Arap ve İslam dünyasını gezer. Seyyahlığa başlamadan önce yoğunlaştırılmış şekilde Arapça, Türkçe, Suaheli ve biraz Farsça öğrenir. Son kitabı, Yemen'deki Musevileri konu alır. Elli yaşında Yemen'de ölür. Sade bir vatandaş olarak seyahat raporlarını ve günlüklerini yayınlama şansı bulamaz; o nedenle fotoğraflarıyla üne kavuşur. Burchardt, her zaman tam teknik donanımla seyahate çıkar. Hem doğa hem de insan fotoğrafları (izin verildiği kadar) çeker. Önce fotoğrafları cam bir levhaya çeker, oradan da akşamları banyolar.
"Körfez'de Seyahat" adlı toplu fotoğraflardan oluşan eser, tamamıyla 1903/1904 yılında Basra'dan Maskat'a [çevirenin notu: Arapça مسقط Masqat] sahil yolu izlenerek yapılan bir gemi yolculuğundan ibaret bir gezinin resimlerini içeriyor. Bu geziyle ilgili yazar Zeitschrift für Erdkunde'de sadece bir makale yayınlamış. O güne kadar, sadece fotoğraf çekmek pek yaygın olmadığından, söz konusu fotoğraflar değişik fotoğraf konulu eserlerde yer almış.
Sözü edilen eser doğa, gemi, develer, pazar yerleri ve insan portrelerinden oluşuyor. Evlerin haremlik kısmını fotoğraflamak ona kısmet olmamış!
Her yerde olduğu gibi Orient'te de insanlar fotoğrafa büyük ilgi duymaktadırlar. Burchardt'a Mısırlı bilim adamı Adel Kader'in fotoğrafçılıkla ilgili bilimsel teorisi yardımcı olur. Buna göre, fotoğraf, gerçekleri değistirmeden yansıtma / aynalama tekniğidir. Fotoğraf çekilen şeyin (objenin) ruhunu kapsamaz / belgelemez; onun için de bir sakınca içermez. Ne var ki, kırsal kesimde insanlar böyle düşünmez.. Çoğu zaman oralarda fotoğraf çekemez. Bazan ona çekim yapması da yasaklanır; örnegin, gizlice kaşık çalan bir gencin fotoğrafını çekmesi gibi.
Kitabın iki yazarı Hermann Burchardt'ın fotoğraflarını etnolojik literatür bağlamında tanıtıyorlar. Bu, Arapların at yetiştirme tarzını anlatmaktan, denizde inci dalgıçlığına kadar geniş bir yelpazedir. →
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Sanat ve Dizayn kategorisini görüntülemektesiniz





