Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Okumak;insana olgunluk,konuşmada canlılık,yazmada açıklık verir. F.BACON

Zeynep Ugan Uzuner: Grotesk ve Dişilik

Eklenme Tarihi 17 Nisan 2012

Zeynep Ugan Uzuner: Grotesk ve Dişilik
Lebibe Sonuc - "Femina" Resim, Heykel ve Gravür Sergisi / 19 nisan - 12 mayıs 2012; Derinlikler Sanat Merkezi, Teşvikiye Cad. Nar Apt. No: 59 K: 2 D: 2, Teşvikiye - İstanbul; Tel.: (0212) 291 82 55
Lebibe Sonuc - "Femina" Resim, Heykel ve Gravür Sergisi / 19 nisan - 12 mayıs 2012; Derinlikler Sanat Merkezi, Teşvikiye Cad. Nar Apt. No: 59 K: 2 D: 2, Teşvikiye - İstanbul; Tel.: (0212) 291 82 55

[KanalKultur] - Lebibe Sonuc, Derinlikler Sanat Merkezi'nde 'Femina' adlı ve Türkiye'deki ikinci kişisel sergisinde, daha önce hiç görülmemiş gravür ve yağlı boya eserlerini izleyicilerin beğenisine sunmaktadır. 1995 yılında Osaka Trienali'ne seçilmiş ilk Türk kadın sanatçı olan Lebibe Sonuc, yetmiş iki heykeltraş ile aynı uluslararası platformda bulunmuş ve 'Kayık' adlı 80 cm'lik pişmiş toprak eserini ilk defa bu Trienal'de sergilemiştir. Aynı sene içerisinde Osaka Trienali'nin resim kategorisinde, bir diğer eseri de sergilenmeye değer bulunmuştur. Sanatçının bir başka eseri ise, 2000 yılında 'The Sunday Times' gazetesinde (İngiltere) sergilenmeye değer eserler arasında tanıtılmıştır.

İkinci kişisel sergisinde de sanatçı, 'grotesk', 'kadınlık','dişilik', 'kültürel' ve 'cinsel' kimlik gibi kavramları fiziksel mutasyona uğramış ve toplumsal enkazın bir parçası haline gelmiş kadın figürleri üzerinden sorgulamaktadır.

Ünlü pişmiş toprak eseri 'Kayık' ile sanatçı, içinde yaşlı ve 'iskeletleşmiş' kadınlar taşıyan bu kayığa, yolcularının kurumuş ciltlerini anımsatan bir ahşap dokusu vermiş. Kayıktaki yolcuların bazıları güneş ve sıcağın altında uyumuşken, iki tanesi bir mangalda balık pişiriyorlar. Tam bir 'hayatta kalma' çabasını simgeleyen bu eser, küçük boyutlu vücutların üzerindeki orantısızca büyük kafalar, zaman içinde askıya alınmış yüz ifadeleri ve mono degrade beyaz renk ile hem modern hem de eskiyi çağrıştıran bir görsel lisan sergiliyor. Venedik ve Osmanlı tasarımlarını anımsatan kayığın içinde karmaşık Levanten ve Osmanlı tarihinin yükünü taşıyan bu kadınlar, göçebeliğin ve kaybolmuşluğun sembolleri haline geliyorlar.

Kayık ve benzeri küçük heykeller ile birlikte sergilenen gravür ve tablolardaki kadın figürleri, kıyafetleri, duruşları ve banalleştirilmiş cinsellikleri ile daha çok 'fahişe' veya 'hayat kadınları' ile özdeşleştirilebilirler. Fakat, burada 'fahişe' ve 'fahişelik' basit bir cinsel imgeden çok, hayatın 'fahişeleştirdiği' kadınların resimleri üzerinden, derinde yatan kişisel ve toplumsal kavramları sorgulamaya yönelik yaratılmış bir kimliktir. Özellikle 'gravür' tekniğinin sağladığı küçük görsel alanda detaylı ve yoğun çizimlerle gerçekleştirilmiş olan iskeletleşmiş, yarı çıplak kadın sahneleri, izleyiciye sanki kadınların hayatlarından bir kesite tanık olma fırsatı veriyor. Hikayeyi anlayabilmek, kadınların yüz ifadelerini ve 'yaşayan' vücut dillerini okumak için, uzaktan seyirci kalmak yerine, yakından izlemek gerekiyor. Yakından bakıldığında üst üste ve alt alta şıkışık bir görsel alana yerleştirilmiş, ifadeleri groteskleştirilmiş ve maskulinleştirilmiş bu kadınlar bir yandan fantastik bir yeraltı dünyasının üyeleri, öte yandan da hala hayatta olan, bastırılsalar da yüzeye çıkan cesetleşmiş kadın ruhlarını simgeliyorlar. Sanatçı bu şekilde 'gerçek' veya 'toplumun kabullendiği' kadın kimliği ve 'hayali' veya 'yaşayan' kadın kimliği arasındaki çelişkiyi bu şekilde görsel dilinin ana teması haline getirmiş. 

Devamını oku...

Emine Yavuz: Anadilin ...

Eklenme Tarihi 02 Nisan 2012

Emine Yavuz: Anadilin Önemi - Göçün Sancıları
Aksaray Kilimi, 140 x 375 cm.
Aksaray Kilimi, 140 x 375 cm.

[KanalKultur] - Almanya'ya getirildiğimde Essen Üniversitesi öğretim görevlilerinden dil bilimcisi Dr. Johannes Meyer-Ingwersen [1940 - 2000] ile tanıştım. 17 dil bilirdi. Sürekli kitap okur, durmadan araştırır, öğrenir ve öğretirdi. Benim gibi onlarca belki de yüzlerce öğrenciye ders vermiştir. Dr. Meyer-Ingwersen'in hakkını nasıl öderim bilmem? Kendisini saygıyla anıyorum.

Bu değerli insandan nasıl ders çalışılacağını öğrendim. Sistemli öğrenmenin, bir sözcüğün anlamını araştırmanın ne demek olduğunu anladım. Öğrenmenin tutku olacağını gördüm. "Türkçe çok eski bir dildir." demişti. Türkçe'ye yabancı sözcüklerin girip çıkmasının dilin yapısını bozmayacağını düşünüyordu. "Diller arasındaki karmaşa dilin yapısına değil, kişinin kendisine zarar verir." demişti. Almanca ile Türkçe karışımı bir anlatımı işittiğimde onun söylediklerini hatırlarım. Sesi kulaklarımda çınlar. Ses tonunda sabır, sevgi vardı.

Yıllar içinde iki dili birbirine karıştırmanın öncelikle kişinin kendisine zarar verdiğine tanıklık ettim. Öte yandan uzun yıllar yurt dışında yaşayacaksınız ve bu hataları yapmayacaksınız. Mümkün değil! Bu tür hatalar yapılır ama hata yapmamaya özen gösteriyor muyuz? Asıl sorun; bu sorunun öneminin anlaşılması ve kişinin kendini denetlemesiyle ilgili yöntemlerde yatmaktadır.

Bilindiği üzere her anadil kendi özyurdunda gelişir. Çocukluğumun ilk 10 yılında Türkçe dışında bir dil işitmedim. O dönem "arkası yarınların" dinlendiği yıllara rastlar. Annem uzun kış gecelerinde mısır patlatır, çay demlerdi. Mahallemizde dantel geceleri düzenlerdi. Çocuklarla bir araya gelirdik. Bir araya geldiğimizde neler oynanmaz, neler konuşulmazdı ki... Yaylada halamlarda kaldığımda ise bir dudağı yerde bir dudağı gökteki dev analı masalları, yedi başlı ejderle boğuşan kahramanlı destanları dinlerdim. Anlatıyı dinlerken olaylar gözlerimin önünde canlanırdı. Babaannem, dedem, halalarım, amcalarım ve teyzelerim arasındaki sohbetleri kaçırmazdım; radyo tiyatrolarını kaçırmadığım gibi. Hem söyleşiye katılmak, hem durumu değerlendirmek, anlatıyı anlamlandırabilmek demekti. Dilin önemini o sıralar kavramıştım. Dil; ben de varım, beni dinleyin, beni tanıyın anlamındaydı.

Anadil edinme sürecinde hem aile içi söyleşileri hem de akraba, arkadaş, komşu ilişkileri önemlidir. Günümüzde teknoloji nedenli yalnızlaşmalar korkunç düzeye erişti. Ailedeki bireyler bile birbirine yabancı. Yabancılaşma, söyleşinin bütünüyle veya kısmen kesintiye uğraması anlamına gelir. Saat 7:30 sularında evden çıkan çocuk 16:30 sularında eve gelir. Yemek yer ve odasına kapanır. Odasında televizyon seyreder, internete girer. Bu durum yıllarca sürer. Başarısızlık söz konusu olduğunda yardım istenir ama...

Dilsizlik

Alman eğitim sistemi içinde yetişen ve Türkçe konuşan bir kesim var. İçlerinde bir dil bilen nispeten az. Yine de iki dil konuşurlar. İki dilde de yetersizlik söz konusu. Bu kesimden kimilerinin kullandığı sözcük sayısı kanımca 200'ü aşmaz. Aynı kesim, bilgisizlikten kaynaklanan bir ilgisizlikle kıvranır. 

Devamını oku...

 

Yıldırım B. Doğan: ...

Eklenme Tarihi 11 Mart 2012

Yıldırım B. Doğan: Örgütlü Yıldırma ve Kadın
"Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu

Yirmibirinci yüzyılda kadın ve erkek her bireyin eşitlik, kalkınma ve barıştan yararlanabileceği bir Dünya için; kadın ve erkeğin beraber çalıştığı toplumlar gerçekleştirmeye söz veririz.

Not: Türkiye, her iki belgeyi de çekince koymadan imzalamıştır.

Bu sonuca ilki 1975 yılında yapılan I.Dünya Kadın Konferansı'nda başlayan uzun ve çaba gerektiren bir sürecin sonunda ulaşılmıştır. Sürecin odaklandığı başlıklar 'kadın haklarında kurucu özellikteki yasal adımlar', 'toplumsal düzeyde erkeklerle katılım eşitliği', 'siyasi karar almada eşitlik ve siyasi katılım eşitliği' olarak özetlenebilir. Asıl söylenmesi gereken kadının toplumsal konumunun iyileştirilmesi kadın odaklı toplumsal hareketlerin odağındaki sorun olagelmiştir. Kadın haklarının evrensel insan haklarının ayrılamaz, bölünemez ve devredilemez bir hak olduğu ülkelerin katıldığı evrensel antlaşmaların asli konusu olmuştur. Ama nedense ne özel ne de kamusal alanda kadının durumu evrensel ölçülere yükselen bir biçimde iyileştirilememiştir.

Neden?

Bütün bu gelişmeler kadın için adeta bir savunma hattı oluşturmuştur. Asırlara yayılmış, dinsel dogmalara konu olmuş ve erkek egemen kültürün iliklerine dek işlemiş bir kabul vardır. Kadın, "Yoksulluk / Aksaklık" ve "Kötülük" ile özdeşleşmiş bir biçimde algılanır. Toplumsal cinsiyete bağlı önyargı yüklü tutum, davranış ve duyumsama kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. Erkek egemen ideoloji, yukarıda andığımız toplantıları yaparken, evrensel taahhütler yapılandırmaya çalışırken bilinçaltlarını oluşturan kurumları temizlemek zorunda hissetmişlerdir. Çünkü çıkacak ilk yangında kül haline gelme olasılığı yüksektir!

Kadınlar bu kazanımlarının ayrımındalar mı? Bu kazanımlardan –kendi istekleriyle- geri dönerler mi? BM kararlarını imzalayan hükümetlerin imza sahibi bakanlarının kaç tanesi kadındır? Yoksa kadın hakkını erkekler kadınlardan daha mı çok korur?

Soruların ne ölçüde kafa karıştırdığı ortadadır. Hiçbir ülkede, örneğin ülkemizde; imza altına alınan hususların hayata geçirilmesi adına hükümetlerin eylemi ya da eylemsizliği ele alınıp tabir yerindeyse 'adam' gibi sorgulanmamıştır. Söz konusu sorgulamayı kendisine amaç edinen herhangi bir siyasi hareket asla gerçekleşmemiştir. Kadını desteğin ve yardımın nesnesi değil kalkınmanın temel ve eşit öznesi olarak görebilen siyasete duyulan gereksinme bugün her zamankinden fazladır."
Yıldırım B. Doğan, Ruh Hekimi, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

[KanalKultur] - İnsan neden çalışır?

Avcı toplayıcı düzenden toprağa bağlı düzene doğru dönüşmesinde en önemli ayrıntı, kişinin gerek kendisi gerekse ait olduğu topluluk adına üretme zorunda olduğunu anlamasıdır. Bu dönüşüm, çalışmanın başlangıcıdır. Çalışma, yaşamsal kalım için adeta bir vazgeçilmez olmuştur. Toplumsal cinsiyet algısının çalışan / çalışmayan ayrımında işlevsel olup olmadığına dair bu dönemlere ait belge, bulgu yoktur.

Aslolan yaşamda kalım olduğuna göre, çalışma için gerek-koşul her iki cins için de aynı olmak zorundadır. Başka bir ifade ile kadın ve erkeği, çalışma bağlamında eşitleyen, ortaklaştıran unsur taşıdıkları güdünün aynı olmasıdır. Başlangıçta topluluğun kalımı için gerekli olan çalışma eylemi toprağa bağlı düzenin biçimlenmesiyle "iş" adı ile anılan toplumsal ifadesine kavuşmuştur. İş hangi gereksinimlere bağlı olarak ortaya çıkmıştır sorusunu bu biçimiyle –kısmen de olsa- yanıtlamış olmaktayız.

Çalışma eylemi toplumsal bir hal olarak giderek daha da ayrıntılı hale gelmiştir. Ayrıntılar artıkça ve insan neden çalışır sorusunun birden çok nedene bağlı olduğu ortaya çıkmıştır. İnsan 'neden çalışır' sorusunu karşılayan nedensellikler şu biçimde sıralanabilir:

√ Aidiyet duygusunun sağlanması ve sürekliliği,

√ Kişinin 'farkındalık yaratma' isteği,

√ Toplum tarafından sahiplenildiği inancı,

√ Toplumun 'onun' katkısına ihtiyacı olduğu duygusu,

√ Öz güveni pekiştiren yeterlilik duygusu,

√ Korunma ve kollanma beklentisi,

√ Güvenirlik arayışı ve karşılanması gibi özellikler insanın neden çalıştığını anlatan nedenselliği bir bütün olarak açıklamaktadır.

İfade edilen nedenselliklerin tekinden bile vazgeçmek söz konusu değildir. Her biri ayrı ayrı ve hepsi bir arada bireysel var oluşu doğrudan tarif etmektedir. Bireyin var olması şeklindeki kabulün en az üç-dört yüzyıla giden bir geçmişe sahip olduğunu bilmek zorundayız. Andığımız bu nedenlerin bir araya gelişleri kadın-erkek ayrımına göre şekillenmez. Kadınlar ve erkeklerin toplumsal hayata karışırken onları güdüleyen asal unsurlar aynıdır. Cinsiyete göre farklılaşmaz. İnsan varoluşuna katılan, çalışma eyleminin nedensellikleri bağlamında sıralanan bu unsurlar toplumsal cinsiyet rollerine bakarak farklı bir ağırlıkta değerlendirilemez.

Sanayileşme ile birlikte çalışmak için gerekli olduğu düşünülen nedenselliklerin hepsi toplumsal role göre yeniden belirlenmiştir. Bu belirlemede erkek ağırlıklı kavramlaştırma esastır. Kadınlar iş adı verilen ve erkek egemen odaklı kavramlaştırma ile bir savaş gibi algılanan hayat şeklinin dışında bırakılmışlardır. Onlara düşen ailenin sürekliliği, işe sahip çıkacak erkekleri doğurmak dünyaya getirdikleri kızlara da erkeklere hizmeti öğretmekle sınırlı tutulmuştur. Pozitivizm çağında, pozitivist Freud'un kadınları aileden sorumlu kuluçka makinesi şeklinde görmesi, kadının erkek bilinçaltının karıştırıcısı ana cinsel tema olarak belirlemesi bilinen bir husustur. Bu inanış, psikanalizin değerini azaltmaz ancak erkek egemen iktidarın şekillenmesinde -anamalcı düzen isterleri açısından- psikanalizin nasıl sağlam bir akla uygunluk yarattığını görmemiz gerektiğine dikkat çeker. Feministlerin kimi psikanaliz kabullerini akla zarar dogmalar olarak tarif etmeleri boşuna değildir. Ancak, iş ortamının erkek-egemen dokusunun devamlılığı için böylesi kabullerin ilkeleştirilmesi gerekmektedir. Zaman içinde kadın-erkek rollerinin toplumsal açıdan daha sık ve daha kapsamlı irdelenmesiyle giderek farklılaşan kabuller belirlemeye başlamıştır. 

Devamını oku...

 

Sabahattin Kocadağ / ...

Eklenme Tarihi 24 Şubat 2012

Sabahattin Kocadağ / Recep Akdur: Sağlık Çalışanlarında İşyeri Şiddeti
Şiddet, tüm dünyadaki her iki sağlık görevlisinden birini etkilemektedir. Araştırmalar, çalışma sırasındaki bütün şiddet olaylarının % 25'inin sağlık sektöründe ortaya çıktığını ve bu sektörde çalışanların % 50'sinin şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Türkiye'de yapılan araştırmalarda; 2008 yılında Gaziantep-Kilis Tabip Odası'nın 233 hekim üzerinde yaptığı bir çalışmada son bir yıl içinde şiddete maruz kaldığını belirten hekim sayısı 76 (% 36.5)'dır. Meslek yaşamı boyunca şiddete en az bir kez maruz kalan hekim oranı ise % 75'dir. 2001-2002 yıllarında Türkiye'de yapılan bir çalışmada, 1071 sağlık çalışanında şiddet türlerinden birine ya da daha fazlasına uğrama sıklığı % 50.8 bulunmuş ve şiddete maruz kalan sağlık çalışanları içinde en sık pratisyen hekimler % 67.6, hemşireler % 58.4, en az öğretim üyeleri % 32.4 ve diğerleri % 32.7 olarak bulunmuştur. Türkiye'de 2002 yılında acil servislerde yapılan bir çalışmada, son beş yıl içerisinde sözlü şiddete maruz / tanık olanların oranının (% 61.1), fiziksel şiddete maruz/tanık olanların (% 15.6), tehdide maruz olanların (% 23.3) olduğu görülmüştür. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası'nın 1771 kadın sağlık çalışanı üzerinde yaptığı ankette, kadınların % 40.6'sı işyerinde şiddete maruz kalmıştır.
Sabahattin Kocadağ, Araş. Gör. Dr., Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı; Recep Akdur, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı

[KanalKultur] - Giriş - Amaç

İnsanlık tarihiyle birlikte ortaya çıkmış olan şiddet olgusu, birçok bireysel ve toplumsal öge ile birlikte karmaşık bir yapı ortaya koymaktadır. Bu nedenle şiddet olgusunu tanımlamak ve ortaya çıkarmak da kolay olmamaktadır. Kendini çok farklı biçimlerde gösterebilen şiddet olgusu, günümüzde sıradanlaşarak yaşamımızın bir parçası haline gelmiştir. İletişim kanallarının yaygınlaşması, dünyanın hemen her yerindeki şiddeti çok daha görünür hale getirmiş ve dünya üzerindeki şiddetin boyutları ortaya çıkmaya başlamıştır.

İşyeri şiddeti, günümüzde tüm dünyada üzerinde önemle durulması gereken bir sorundur ve işyeri şiddeti; dünyada, madde kullanımı, alkol, sigara ve HIV / AIDS'le birlikte major risklerden biri olarak gösterilmektedir.

Sağlık sektör çalışanları işyeri şiddetinde özellikle risk altındadır. Bu derlemede Dünya'da ve Türkiye'de sağlık çalışanlarına yönelik işyeri şiddetinin boyutlarını ve biçimlerini saptamak amaçlanmıştır.

Gereç - Yöntem

Derlemede konu ile ilgili; makale, rapor, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Uluslararası Çalışma Örgütü, Hastalık Koruma ve Kontrol Merkezi (CDC), Türk Tabibleri Birliği, gibi resmi sitelere ulaşılmıştır.

Bulgular

DSÖ 2007 raporuna göre; her yıl dünya üzerinde 1,6 milyon insan şiddet sonucu ölmektedir. DSÖ, 2002 yılında yayımladığı Şiddet ve Sağlık Raporu'nda şiddeti; "Gücün ya da fiziksel kuvvetin; tehdit yoluyla ya da fiziksel zarar, ölüm, psikolojik zarar, gelişme engeli ya da yoksunluğa neden olacak şekilde; kendisine, bir başkasına ya da bir grup veya bir topluma karşı niyetli biçimde kullanılması" olarak tanımlamıştır.

İşyeri şiddetinin tanımı ise; çalışanların işten dolayı ya da işe gidip gelirken, güvenlikleri, huzur veya sağlıklarına yönelik açık ya da örtülü zorlukları içeren, işle ilişkili durumlarda sömürüye uğrama, tehdit edilme ve saldırıya uğrama olayıdır. 

Devamını oku...

 

Emine Yavuz: Düşünce ...

Eklenme Tarihi 05 Ocak 2012

Emine Yavuz: Düşünce Eylemi
Emine Yavuz: Düşünce Eylemi

[KanalKultur] - Haberlerde gördüklerim, işittiklerim okuduklarım yüreğimi sızlatıyor. Yalana dolana, iftiraya, dalaşmalara öfke duyuyorum. İnsan ömrü bugün için ortalama 70-80 yıldır. Bu kadar kısa bir dönem içinde daha mutlu olmak gerekmez mi?

Yüreğin ve beynin görev alanı aynı değil. Hem yürek hem de beyin özerktir ama birbirleriyle sıkı iletişim kurarlar. Bu iki organın uyum içinde olması davranışlara yansır. Uyumdaki tutarlılık insanda 'omurgalı' olma, 'iradeli' olma niteliğidir. Tersi omurgasızlıktır.

İrade kişinin robotlaşmasını engeller. İrade; dikbaşlık, uyumsuzluk, kimilerine göre ise deliliktir. Bu sıfatlar açıkça dile getirilmez ama yargılamalar bu yöndedir. Toplumsal yapıya ters düşen hemen herkes yargılanır. Kurulu düzenin kurum ve kuruluşları öteden beri yeni bir düşünceyi, herhangi bir sorgulamayı, sıradan bir eleştiriyi kendisine yönelik saldırı olarak kabul eder. Savunmaya geçer, ağırlığını hissettirir.

Kişilikteki irade, kurulu düzeni uyuz eder, deli eder, öfkelendirir. Köşeye sıkıştırır. İradeli kişinin toplum içindeki konumu ilk bakışta yüksek değildir, tersine yerde sürünür. Yine de el etek öpmeler olmaz. Duruş diktir. Omurgada yamulma söz konusu değildir. Bu duruş bilimsel temele oturtulduğunda er ya da geç saygınlık kazanır. Bilinmelidir ki, irade, insanı birey olmanın ötesine geçirir. İrade güçlendiğinde kişilik oluşur. Tam da bu noktada iradesizlik irdelenmeli. İradesizlik denildiğinde aklıma birçok ad gelip gidiyor, birçok soru netleşiyor. 'İradesizlik birey üzerinde kendini nasıl gösterir' sorusu üzerinde duracağım.

İradesiz bir bireyin; ünvanı ne olursa olsun, kimin nesi kimin fesi olursa olsun, isterse dünyanın yarısına söz geçirsin veya dünyanın hepsi kendinin olsun, ipleri birilerinin elinde olur. Birilerinin elinde omurgasız bir oyuncaktır. Sahipleri vardır. Efendisi karşısında ki, efendisi de etten kemikten ölümcül biridir, ezilir büzülür yaltaklanır, yalakadır, korkar ve canının derdine düşüp bağırır çağırır. Omurgasız bireyin beynine çuvaldızı geçirilmiştir sanki, yine de beyin çalışır. Ancak acınası bir haldedir.  

Devamını oku...

 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Yorum kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?