Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Tüm sanatlar kardeştir,hepsi de birbirinin ışığı altında ilerler. VOLTAIRE
  • kanalkultur.com
  • kanalkultur.com

Ramazan Çakıroğlu: Potin Mevcuttur

Eklenme Tarihi 12 Aralık 2011

Ramazan Çakıroğlu: Potin Mevcuttur
Ramazan Çakıroğlu: Potin Mevcuttur
Ramazan Çakıroğlu

[KanalKultur] - Çocukluğumun kasabası, ahşap-kerpiç karışımından yapılmış evleri, tahta bakkal kepenkleri ve vıcık vıcık çamur akan sokaklarıyla ortaçağdan çıkıp gelmiş gibiydi. Kasabanın aydınlık yüzlü, sevecen imamı, beş vakit ezanı, cami minaresine çıkarak okuduğunda, içimizi nedenini bilmediğimiz bir hüzün kaplardı. Okunan akşam ezanıysa, bu hüzün kat ve kat artardı. Kim bilir, belki de yeni bir günün sona erip, bir gece sürecek olan karanlığın başladığını haber vermesindendi. Sabah ezanların ise Tanrı'nın armağanı sunulur, oldum olası bir yaşama coşkusunu haber verir, herkesi işe güce çağırırdı. Sanki tüm canlı, güne onunla uyanırdı...

Bir gün arada sırada dinleyebildiğimiz radyodan okunur gibi, daha gür bir sesle bir ezan okunduğunu duyduğumda hayli şaşırmıştım. Sadece ben değil, duyan, olduğu yerde dikilip kalıyor, hem ezanı dinliyor, hem de şerefeye çıkan imamı göremiyor ama, sesin yayıldığı hoparlörü seyrediyordu... Bu aynı zamanda ezanın, şerefeden bizzat imam tarafından değil de hoparlör aracılığıyla okunması, "bu caiz midir, değil midir?" tartışmasını açmıştı. Ve bu tartışma yıllarca sürdü.

Bu tartışma sürerken, kasabanın tümüne bir hoparlör sistemi bağlanıverdi. Belli başlı duyurular artık oradan yapılıyor, halkı ilgilendiren konuların duyurulmasında davul çalınıp, tellal tutulmuyordu...

Kasabada hoparlör sisteminin kurulduğu üçüncü kurum ise ortaokuldu. Öğrencilere hitapta, sıraya çağırmada, okulla ilgili uyarıların yapılmasında baş iletişim, bu sistemden olmuştu. Hatta, okulun gür ve dinamik sesli Türkçe öğretmeni ve müdürü Mustafa öğretmen, keyiflendiği günlerde ya İstiklal Marşı'nın sözlerini gümbür gümbür okur:  

Devamını oku...

Ramazan Çakıroğlu: ...

Eklenme Tarihi 18 Kasım 2009

ramazan-cakiroglu-sen-suavi-degilsin

Ramazan Çakıroğlu

Memed'in ailesi çok çilekeşti. Dedesi bin dokuz yüz otuzlu yılların sonunda Erzincan'ın bir ilçesinin bir köyünden, "taşı toprağı altın" denilen bu kömür kentine, iki avradı ve altı çocuğuyla göç etmişti. Göç ettiğine de değdi hani. Gelir gelmez, önce demir yolu inşaatında iş bulmuş, daha sonraki yıllarda da kömür ocağının dışındaki bir atölyeye kapağı atmıştı. Kırklı yıllarda beş erkekten ikisini vereme kurban etti. Diğer ikisini de madene. Altı kardeşten sağ kalan, halası ve Memed'in babasıydı…

Memed, yaşamını daha sekiz–dokuz yaşlarında kazanmaya başladı. Boyacılık, simitçilik, gazozculuk yaptı. Trenlerde su sattı. Lakin aldığını kovboy kitaplarına yatırıyordu. Babası baktı ki bu işler hayırsız, onu elinden tuttuğu gibi şehrin tek gazetesinin matbaasına çırak olarak verdi. Teslim ederken de gazete patronuna; "Abi eti senin, kemiği benim. Bu gidişle bundan adam olacağı yok. Simitten, gazozdan kazandığını kovboy kitaplarına yatırıyor. Ben nasıl yeteyim bunlara? Altı kardeş, iki de biz etti sekiz. Bir de nineleri, bir de halaları, on nüfusa benim işçi maaşım nasıl yetsin? Alın bunu adam edin. Canı okuyup yazmak isterse işte gazete, işte matbaa" deyip kolundan patrona doğru savuruverdi.

Gazete patronu "Merak etme sen Müslüm dayı. Biz onu adam ederiz. İsterse okuluna da göndeririz. Önce hele eli ayağı alışsın" dedi. Bu sözler, Hem Müslüm'ün içine su serpmiş, hem de Memed'in fıldır fıldır dönen gözlerinin endişesini biraz olsun almıştı…

Gerçekten de Memed gazeteye çok çabuk alıştı. Patronu onu, baskı yapılan yere hiç sokmadı. Gazeteleri koltuğuna verir vermez çıkıyor, daha saati dolmadan çıkıp geldiği oluyordu.

–Dağıttın mı gazeteleri oğlum?

–Dağıttım patron. Çoktan bitti.

–Vilayete, karakola da bıraktın mı?

–Bırakmaz mıyım patron?

–Okuluna da yetişiyor musun?

–Evet patron.

–Oğlum sen fırtına gibisin. Bundan sonra senin adın sadece Memed, değil 'Fırtına Memed' olsun…

O günden sonra da adı öyle kaldı. 'Fırtına Memed' aşağı, 'Fırtına Memed' yukarı. Memlekette olan o kadar çok Memedi ayırt etmek için; 'Hangi Memed?' denildiğinde 'Fırtına Memed' demek yeterli oluyordu…

Patronu; Fırtına Memed'i ortaokulu bitinceye kadar dağıtım ve getir, götür işlerinde tuttu. Bu arada Fırtına Memed, gazeteye hangi yazı gelirse, eline ne geçerse, ne bulursa okuyordu.

Artık, evinden fazla gazetede kalıyordu. Hatta çoğu günler, eve bile gitmiyor, deponun arkasında, arada patronun gündüzleri dinlendiği bir odada yatıyordu. Patron, burayı, traş olmak, üstünü değiştirmek ve işler uzadığında şekerleme yapmak için kullanıyordu. Sonra patron, ona ne zaman "Depoya uğrama" dese, önünden bile geçmiyordu. Patron da onun bu huylarını çok seviyor ve onu evladı gibi sahipleniyordu. Hayat böyle sürüp giderken, bir akşam karanlığında, okuldan erken döndü. Depoya tam girecek ti ki, içerden sesler duydu. Patronunun sesini hemen tanıdı. Ama bir de kadın sesi de çalındı kulağına. Sokağın köşesine çekiliverdi. Önce, her gün gazete bıraktığı kurumunun sekreteri Şak Şak Melahat çıktı içerden. Onun peşinden beş dakika kadar sonra da patronu çıktı. "Demek ki burası sadece dinlenmek için değilmiş" dedi. Onlar gidince anahtarıyla kapıyı açıp, içeri girdi. Bu akşam, odanın ne kadar güzel koktuğunu fark etti…

Gece tesiste birinin kalması patronun işine bile geliyordu. Yoksa; Fırtına Memed'den önce, matbaanın az mı kurşunu çalınmıştı? Nasıl olsa, burada okuduğuna homurdanan da yoktu. İstediği kadar kovboy kitabı okuyordu. Evinden bile rahattı…

Git gide kovboy kitapları geride kaldı. Orhan Veli'nin şiirleri pek hoşuna gider olmuştu. Hele "Bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umurunda mı dünya?" Sahi ne demekti bu. Şiirin içinde bir kadın mı vardı, bir kız mı? Cımbız, ayna, dünya? Ne demek istiyordu Orhan Veli?...

Daha sonraları bir başka Orhan'ın kitaplarına dadandı. Orhan Kemal. Ne ilginç şeylerdi onlar? Sıcak bir memleketin, güneş kadar sıcak öykülerini yazıyordu o da. Ne kadar sürükleyiciydi…

Liseye başladığı yıl, haber yazmayı çoktan öğrenmişti. Lisede de yıllar da fırtına gibi geçiyordu. Lise sondayken hiç beklemediği bir şey oldu. Mart ayının bir sabahı, polisler gelip patronunu alıp gittiler. Koskoca matbaa ve gazete iki hafta kapalı kaldı. İki hafta sonra patronun karısı çıka geldi. "Böyle olmayacak bu çocuklar. Haydi, yeniden başlıyoruz" dedi. Ve koskoca matbaa ve gazetede ağır bir sorumluluk aldı. Bu yüzden olmalı ki, o yıl liseyi bile bitiremedi. Baskı işçileri ve sekreterle birlikte aylardır maaş alamadılar. Gelen giden eş, dost ve eski siyasilerin de desteğiyle toparlanmak zaman aldı. Borçlar ödendi. Maaşlar ödenmeye başladı. Patrona iyi bir avukat bile tutulmuştu. Artık hapishaneye para bile gönderilir olmuştu…

Fırtına, geçmişte senatörlük yapan bu siyasilerden birinin piposunu çok sevdi. Senatör, bir pipo da ona armağan etti. Tütün içmesini öyle öğrendi. Ömür boyu elinden düşmeyecek tütün kesesi ve pipoyla böyle tanıştı…

Aradan iki yıl geçti. Patron içeriden çıktı geldi. Büyük bir 'hoş geldin, geçmiş olsun" yemeği yapıldı. Patron, Fırtına Memed'e ve işçilere teşekkür etti. Etti ama, altı ay sonra da ekibi yeniledi ve hepsini işten attı…

Bu olay, Fırtına Memed'i çok üzdü. Yıkıldı adeta. Hiç böyle bir acı yaşamamıştı. Hayata gözlerini açtığı, acıyı tatlıyı yaşadığı yerden kapının önüne konulmak çok zor geldi. İçine işledi adeta. Sanki hayatının en büyük dersi buydu…

"Boşluk da önemlidir" deyip, dışarıdan bitirmeye çalıştığı liseyi o bahar bitirdi. Peşinden asker oldu. Asker dönüşü sakallarını kesmek içinden gelmedi. Uzattıkça uzattı. Gitgide sakalları kimliğinin parçası oldu. Ama Fırtına Memed adı daha da değişmedi.

Asker dönüşü, şehirde yeni çıkan bir başka gazetede iş buldu. Orada devam etti uzun yıllar. Oradaki patronu da kalp krizinden öldü. Patronun kızı; "Kal burada. Evlen benimle. Bu tesis hepimize yeter" dediyse de emir kulu olmayı kendisine yediremedi…

Sonra ver elini İstanbul. İstanbul'a geldiğinde yaş otuz beşi aşmıştı. Orada çok çileli günleri de oldu. Yıllardır kesilmeyen sakalları bazen çok işine yaradı. Sokaklarda sabahlarken, bu sakallar sayesinde önüne para atıldı. Bazı zamanlar gittiği barlarda kadınlar etrafını "Süavi, Süavi" diye sardı. O da yetmiyormuş gibi, nereye gitse, "Aaa, Süavi burada" dediler. Uzak yakın, bütün dostları, bu haliyle ünlü bir sanatçının ikizine dönüştüğünü söyleyip, durdular. Bunu 'dalga geçiyorlar' diye de düşündü. Buna arada canı sıkıldıysa da ne ses çıkarabildi, ne de sakallarından vazgeçebildi… Ama bu benzerliği kullanmayı aklından bile geçirmedi…

En güzel parayı ise fotomodel fotoğrafçılığından kazandı. Hayatının en güzel yılları o dönemde geçti. Bilmediği yemekleri yedi. Görmediği lüksleri gördü. Konuşmaya korktuğu kadınlarla sabahladı…

* * *

Bu kadar şaşaalı bir dönemden sonra İstanbul'un orta yerinde yine işsiz kalmıştı. Bazı geceler sokaklarda sabahladığı da oluyordu. Yıllardır, üzerinden çıkarmadığı kadife takım elbisesi, piposu ve sakalından başka can yoldaşı kalmamıştı.

Bir akşam, Beyoğlu'nda eski dostlarını gördü. Sıraselviler'in arka taraflarında şarap alıp içtiler. Gam, kasvet diz boyu. Arada düzene sövdüler. Arada naralar attılar. Artık Beyoğlu yönünü sabah yönüne dönmüştü ki geç vakit bir dostları daha katıldı. İşe yeni başlayan ve avansını yeni alan dostları onları alıp, hem gecenin son biralarını söylemek, hem de girdiği işi kutlamak için, Andon'a götürdü. Andon meyhanesinden çıktılar. Herkesin gidecek bir yeri vardı. O tam; 'kalakaldım' diye düşünmeye zamanı olup olmadığının mı ayırdımına bile varamadan, kollarını açmış, kendine doğru koşan, çok alımlı, frapan ama sarhoş bir kadın sesiyle irkildi…

–Süaviiiii… Süaviiiii… Demek sensin ha… Nerelerdesin aşkım?...

Fırtına Memed;

–"Ben Süavi değilim" diyecek oldu ama fırsat bulamadı. Kadın Memed'e kenetlendi. Ayaküstü uzun uzun öpüştüler…

Fırtına Memed, işin şaşkınlığını atmaya çalıştıysa da, kadın koluna girmiş, sarhoşluğun bütün etkisiyle sarmaş dolaş Taksim'e doğru yürüyorlardı. Kadının tüm söylediklerini anlayamadı bile…

Sokağın başına çıkar çıkmaz kadın her sözcüğün hecelerini karıştırarak;

–Hiçççiiiçççç anlaaaamaammmmm, bu geje ban–a baaaaa–na gidiyoruz, kiiimssseeleree bırakmaaam seniiii, dedi. Ve kendisini bir taksinin arkasına atarken Fırtına Memedi de arka koltuğa çekti. Adresi taksiciye zar zor söyledikten sonra, Memed'in boynuna sarıldı ve uyumaya başladı…

Levent sırtlarında bir siteye geldiklerini ve bir daireye girdiklerini ancak hatırlayabildi Memed. İçeri girer girmez kadın onu, uzun uzun tekrar öptü. Elinden tutup, loş bir yatak odasına çekti. Üzerindekileri çıkarmaya çalışırken;

–Duşunu al gel gel jjjanıııım… Hıccck!….

Günlerdir yıkanmamıştı Memed. Sarhoş kafayla da olsa duş alabildi. Kadının yanına uzandı. Kadın oda karanlığında Memed'e sarıldı.

–Hadi jjjanım…

Memed ne yapacağını biliyordu artık. Bir sevişmeden sonra uyudular. Saatler sonra kadın yine uyandırdı onu;

–Seni bulmuşum, kaçırır mıyım Süaviiii?… Boş durmak yok…

* * *

Zaman hızla akıp geçmiş, saat yarınki günün akşamüstüne çoktan ulaşmıştı. Loş odada önce kadın kalktı. El yordamıyla geceliğini ve sabahlığını aldı dolaptan. Duşa girdi. Çıkarken saçlarını kuruttu. Bir ara geldi, Fırtına Memed'i öptü. Arada bir şeyler söyledi. Yorgun Fırtına bunları anlamadı bile. Günlerin yorgunluğunu çıkarıyordu sanki.

Kadın;

–Süaviiiiii, hadi canım, kahvaltımız hazır aşkım...

Fırtına Memed zar zor kalktı. Epeyce ayılmıştı da. Ama burada işi neydi? O kafasında biraz silikti işte…

Memed tuvalete girdi. Elini yüzünü yıkadı. Giyindi. Büyük bir mutfakta, kuş sütü eksik kahvaltıyı gördü. Oturdu. Kendine çay bile koydu. İlk bir iki lokmayı atıştırdı ki salondan Strauss'un senfonisi yükseldi. Kadın müziği açmaya gitmişti ki döndü. Fırtına Memed'le göz göze geldiler. Ve kadın çığlığı bastı;

–Ulan sen Süavi değilsin!... Sen Süavi değilsin….. Neden bana yalan söyledin. Şerefsiz…

–Ben, ben sana Süavi… diye kekeledi Fırtına.

–S…tir lan… Süavi hiçbir zaman teke gibi kokmadı, tütün kokmadı ki…..

Fırtına kendisini toplar, toplamaz;

–Ben sana Süaviyim demedim ki, dedi.

Ama kadın ortalığı yıkıyordu. Eline de ekmek bıçağını aldı. Fırtına Memed ayağa kalktı. Kadın ona hücum ediyor, Strrauss ise tüm gücüyle sesleniyordu. Kahvaltı masasının etrafında dönüyorlardı. Fırtına Memed, nasıl olduysa, kendini dış kapıya attı. Kaşla göz arasında ayakkabılarını kucağına alıp merdivenlerden adı gibi indi. Tam dış kapıdan çıkarken, yukarıdan dinamit gibi patlayan, bir kapının kapatıldığını duydu…

* * *

Fırtına Memed, adını bile bilmediği bu kadınla yaşadıklarından sonra, kendini zar zor attı Beyoğlu'na. Birkaç saat sonra koluna iki sivil polis girdi. Karakola alıverdiler. Yan odada kadın yine bağırıp, çağırıyordu;

–Bu Süavi değil, diye.

Karakol Amiri;

–Ne lan Fırtına, senin böyle işlerin de mi vardı?

Fırtına Memed;

–Abi, "ben Süaviyim" demedim ki...

Ramazan Çakıroğlu: ...

Eklenme Tarihi 04 Ocak 2009

ramazan-cakiroglu-kurt-sahan-ne-dedi
Ramazan Çakıroğlu

Geniş bir ailenin ilk çocuğu olarak, 1915 yılında Trabzon'un ilçelerinden birinin, bir köyünde doğmuştu. Anası onu doğururken bitap düşmüş, günlerce yataktan kalkıp, emzirememişti bile. Onu doğurtan Hatice ebe, doğar doğmaz tuzlamış, kundağa sarmıştı. "Yıllardır doğurturum, böyle çocuk görmedim" diyerek, el kantarına vuruvermiş; "Beş okkadan fazla" demişti. Eş, dost akraba, uzak köylerden görmeye geldiler. Beşikte yatan sanki bebek değil, küçülmüş bir adamdı. Daha kırkı içinde, yumruklaşmış elleri, kalın bilekleri ve fıldır fıldır gözleri görenleri hayrete düşürüyordu. Askerlik dönüşü, beş yıl çocuk bekledikten sonra gelen, Tanrının bu armağanı için, Babası, "Evi barkı bu koruyacak, bu kurtaracak" diyor ve oğlu için, geniş yapılı ailede de göneniyordu. Karısının ve kendisinin, aile içindeki yerleri bile yükselmişti. Büyük baba ve nine üzerlerine titriyordu. Doğum yapan Ayşe gelin için, özel yemekler yapılır olmuştu. Baba da artık, köy odasına bir başka çıkıyor, bir başka yürüyor, bir başka dolaşıyor, bir başka oturup kalkıyordu. Onu askerlikten geri bırakan, kamburluğu da uçup gitmişti…

Memleket yoksuldu, savaştaydı ama kendilerine yeteceğinden fazla tarlaları, evleri ve hayvanları vardı. Çanakkale düşmediği müddetçe, bundan daha kötüsü olamazdı herhalde. Süt, tereyağı, yumurta herkese yeterdi. Dokuma kenevir bezi, mısır da öyle. Gerçi yılda bir Osmanlı'nın tahsildarı, gelip tahılın bir kısmıyla birlikte vergi üstüne vergi alıp gitmese daha iyi olacaktı her şey. Neyse, bunun da kolayı vardı. Dere içindeki çardaklar ve küçük mağaralar ne güne duruyordu…

Bebeğin kırkı çıkacaktı, daha adı bile konulmamıştı. Tokaç gibi doğan bir bebeğe ne ad yakışırdı ki? Ad koyma telaşı böyle sürerken, bir gün Hatice ebe, Ayşe gelini ziyarete geldi. Ad koyma sözü açıldı. Hatice nine; "O sizin olduğu kadar, benim de oğlum. Kolayla mı doğurttum ben onu. Az kaldı, anası ölecek diye korktum. Onun adını bari ben koyayım" dedi. Baba da hatırı sayılır, bu köy bilgesinin sözüne katıldı. "Sen ne dersen o olur Hatice Ana" dedi…

Hatice ana yüzünü gökyüzüne şöyle bir çevirip, kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Ellerini açtı ve kısa bir dua okuduktan sonra; "Onun adı, kendisi gibi tek olacak. Şahan gibi doğdu, Şahan gibi yaşayacak. Şahan gibi ölecek. Tuttuğunu da koparacak. Tanrım ona uzun ömür versin" dedi. O gün adı kondu. Akşama da köyün imamı çağrılıp, adı kulağına ezanla okunuverdi…

Şahan, aslanlar gibi büyüyordu. Anası, onun peşinden iki erkek, bir kız çocuk daha dünyaya getirdi. Ama Şahan'ın yeri başkaydı. Gerçekten güçlü kuvvetli bir çocuk olmuştu. Daha on üç yaşında, yarım çuval mısırı, köy değirmenini taşlarının üstündeki tahıl teknesine savuruveriyordu. Hiçbir bayramda, güreşte onu yenen çıkmamıştı. Şimdiden hem evin, hem de köyün direği olmuştu…

Şahan, daha on beşine gelmeden de dedesi, topuzlu tabancasını beline takıverdi. Şahan, buna çok sevindi. Dünyalar onun oldu. Demek ki artık, o da adam sırasına girmişti. Dağa, ormana, bağa, bostana bu tabancayla gidiyor, bu tabancayla geliyordu. Topuzlu belindeyken, hiçbir şeyden de korkmuyor, hem dedesini, hem silahını yanında hissediyordu…

Yıllar çabuk geçti. Şahan, artık askerlik çağına doğru yaklaşıyordu. Askerlik çağı yaklaştıkça da, ana babayı bir telaş sarıyordu. O giderse, evin direği sarsılacaktı. Kardeşler yetişiyordu ama, onun yerini kim tutardı?...

Bir bahar, hıdrellez gelir gelmez Şahan'a öküz ineği de katıp, kız kardeşlerinden biriyle yaylaya yolladılar. Nasıl olsa kendine yeter bir delikanlı olmuştu. Bacısı, inekleri sağar, tereyağı, peynir yapar, ocakta tencereyi kaynatır, o da öküz-ineğe kol kanat gererdi. Köyde kalan işleri de ailenin geri kalanı yapacaktı…

Yaylada ilk günleri zor olmadı. Çabuk alıştılar. Yayla komşuları da vardı. Hayvanlar sabahları sürü halinde otlağa bırakılıyor, sürü halinde toplanıyor, akşamları her kes, kendi ahırına alıyordu. Günler, nöbetleşe böylece sürüp gidiyordu…

Bir gece Şahan yatarken, daha uyumamıştı ki, ahırda bir hayvanın, peş peşe acı bağırtısı duyuldu. Topuzlusunu bile yanına alamadan yerinden fırlayıp, yalın ayak ahıra koştu. Bir de baktı ki, iri bir köpek büyüklüğünde bir kurt, en genç ineğin döşüne sarılmış parçalıyor. Kurdun dişine kan değmiş olmalı ki, Şahan'ın geldiğini bile duymamıştı. Kapının arkasında duran, ağaçtan yapılmış ahır küreğini alıp, kurdun başına öyle okkalı vurdu ki Şahan, kurt neye uğradığını şaşırdı. Ve daha ilk kürekte sersemledi, olduğu yerde şöyle bir döndü. İkincisinde ise, yere serildi. Kalkmak istediyse de kalkamadı. Şahan, kurdu kuyruğundan tutup çekmek isterken, tam o sırada, kurt can havliyle, Şahan'ın bileğinden kaptı. Şahan da can havline kapılmış olmalı ki, kurdu sırtından tuttuğu gibi bir çuval gibi kavrayıp, ağılın ağaç duvarlarına nasıl vurduğunu anlayamadı. Artık kurt yere serilmişti. Bu kargaşaya yayla komşuları yetiştiler. Hemen yaralı ineği oracıkta kesiverdiler. Kurdun da derisini yüzdüler. Şahan'ın kolunu sarıp, yarınki gün şafakla birlikte yanına bir atlı katıp, Vakfıkebir'in yolunu tuttu. Eti konu komşuya dağıtılan ineğin ve kurdun derisi biraz para etti. Kolundaki yaraya yedi dikiş atıldı. Kuduz iğneleriyle iş garantiye alınmaya çalışıldıysa da, aşıları tamamlamadan, Yaylaya çekti gitti Şahan…

Daha askere gitmemiş bir gencin, kürekle ve bir pehlivan gibi bir kurdu duvara vurarak öldürmesinin ünü önce Yayla'ya, Vakfıkebir'e, Tonya'ya ve Beşikdüzü'ne yayıldı. Aradan iki aya yakın zaman geçtiğinde, Şahan hala ayakta olduğuna göre; "Demek ki kurt kuduz değilmiş" dediler…

* * *

Gelecek yılın hıdrellezi gelmeden, askere gitti Şahan. Sol bileğinde kurdun diş izlerinden kalan yarayı herkes sordu. Sordukça, o anlattı. Anlattıkça da ünü yayıldı. Anlatılanların birine bin eklenince Şahan oldu, "Kurt Şahan". Birliğine varır varmaz ünlendi. Arkadaşlarının içinde, en irisi, en güçlüsü oydu. Her zaman en öndeydi. Bayrağı, flamayı o taşıyordu. Bir on dokuz mayıs şenliklerinde, hiç bileği bükülmeden alay güreşinde birinci oldu. Daha izine gelmeden Alay Komutanı onu Ankara'ya, gönderdi. Büyükleriyle idman yaptı. Silahlı kuvvetlerin güreş takımında güreş tuttu. Oralarda sadece güreş öğrenmedi. Ali okulunda okuma yazmayı su gibi söktü. Nerde eski bir gazete parçası bulsa, didik didik okudu. Dünyayı da öğrendi. Bildiği dağların arkasında başka dağlar olduğunu da gördü. Hasretten anne-baba, kardeşler yanıp tutuştuysa da, hiç izne gelmedi. Çok insan tanıdı, çok şehirler gördü. Bir söylentiye göre, ünü Mustafa Kemal Paşa'ya kadar ulaştı. Üç yıla yakın süren askerliğinde, daha da değişti ve gelişti…

* * *

Köye döndüğünde, konu komşu, akraba akın akın onu ziyarete geldi. Gelen yaşlılara, bol bol asker tütünü dağıttı. Aileyle hasret giderdi. Bayramdan bayrama, düğünden düğüne koştu. Bir bayramda görüp, abayı yaktığı, Gülsüm'le senesinde evlendi. Gücü, kuvveti sayesinde tez zamanda toparladı her şeyi. Kendine bir ev bile yaptı. Çok geçmeden kız kardeşleri evlendi. Erkek kardeşlerinin kimisi askere, kimisi Zonguldak'ta kömür ocakları için gurbet yollarına düştü. Güreşe devam etmesi için mektuplar geldi. "Taş yerinde ağırdır" deyip, gitmek istemedi. Baba vekili olarak, dededen ve babadan kalan, o kadar bağı bahçeyi çekip çevirmek ona kaldı…

Lakin, şu askerlik Kurt Şahan'ı çok değiştirmişti. Adam olmakla, askerlik yapmak bu yüzden mi eşdeğer tutulur, nedir? Yaşamını köyde sürmesine rağmen, biraz deli dolu, biraz bilgili, biraz gözü kara, biraz oturmasını kalkmasını bilir hale gelmişti. Sözünü hiç sakınmazdı. Dobra dobra sözünü söylerdi. Uygun zamanlarda, evinin önündeki odunluğa oturur, askerden gelirken getirdiği kitapları okurdu. Karısı "gene daldı bizim deli" derdi ama o buna hiç aldırmazdı…

Bazı günler, giyinir, kuşanır doru atına atlar, kıyıya inen yolları, atının üstünde heybetle geçerdi. Bazen evine bir hafta sonra döndüğü olurdu. Çoluk çocuğa karıştıkça, kendisini evden dışarıya daha çok atar oldu. Çok çapkınlık yaptığı söyleniyordu ama yörede kimsenin tavuğuna kış dediği de duyulmamıştı…

Trabzon'a indiğinde, nereden buluyorsa her seferinde bir kucak dolusu kitapla geliyordu. Başı sıkışan, mektup ve dilekçe için ona gelirdi. Yüksünmeden yapardı bu işleri.

Bir muhtarlık seçiminde, yıllardır karşı köyde olan muhtarlığı, kendi mahallesine o getirdi. Gitgide, çeşitli konulara ilişkin söylediği sözler, darb-ı mesel olarak dolaşır oldu. Kaçakçılık parasıyla birkaç yılda büyüyüp, zenginleşen serseri takımı, ondan muhtarlığı istediğinde "Ula sen kabakla kavağun hikayesini bilir musun? Kabak, kavağa ben senin tepene, altı ayda çıktım, deyince, Kavak ona sonbahar gelsin, düşersin ayaklarımın dibune demiş. Hele bir kış gelsun, sen de düşersun benim t…..mın dibune. Ben bu güne kirk yılda gelmuşum" deyivermişti…

Yörenin cümle ileri gelenleriyle dost olmuştu. Onsuz ne bayram olurdu, ne de düğün. Vakfıkebir'in bir köyünde gittiği bir düğünde bir gençle karşılaşır. Genç, sanki ona gençliğini hatırlatmaktadır. Çünkü, belinde barabellumu, sırtında ceketi, beyaz gömleği, ayağında külot pantolonu ve sabuklarıyla (çizmeleleri) cıva gibi bu genci merak eder. Dayanamaz ve sorar;

"– Ula uşağum sen kimunsun, kimlerdensun?"

Delikanlı:

"– Yukarı köyden Temel kızı Havva'nın oğluyum" deyince Kurt Şahan bu cevaba çok kızar. Şöyle homurdanır;

"– Ula erkek adam babasunundur. Senin babanin adi yok midur? S…….şum oni. Babasuz adam mi olur?"

Ama bu gencin, gerçekten adına kayıtlı babası olmadığını öğrendiğinde de kendini suçlu hissetmiş ve çok yıkılmıştı…

* * *

Kurt Şahan, bin dokuz yüz kırklı yılların ortalarında, Beşikdüzü Köy Enstitüsü'nü merak eder. Az çok, memleket meseleleriyle de ilgili olduğu için, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa hayranlığıyla doludur. Bir ara basar gider Beşikdüzü'ne. Söylentiye göre Enstitü'yü de ziyaret eder. Çok da hoşnut kalır. Köyünden birkaç çocukla birlikte, kardeşlerinden bir ikisini de buraya yollamak ister. Akşamüstü, denize karşı bir banka oturup dinlenirken, köy enstitülü öğrenciler gelirler çevresine. Öğrencilerden biri, biraz da eğlenmek amacıyla der ki;

"– Emmi, aramızda tartıştığımız bir şey var. Anlaşamadık. Sen bize yardımcı ol."

"– Olayım uşaklar, nedur çözemeduğunuz?" der Kurt Şahan.

"– Bu sol nedir? Sağ nedir? Kendi aramızda anlaşamadık. Kavga edeceğiz nerdeyse. Bari sen söyle!" derler…

"– Bu sol var ya bu sol. Sen onu suçlarsın, o senu suçlar, gelursunuz Kurt Şahan'a. Yani bağa. Kurt Şahan da hepunuzun ağzına s……. . Sağ da nedur biley misunuz? Sağ da parça parça bölünür görunur. Alttan alta birleşur. Bir de ağzunuza o s…….. . Alın size sol, alın size sağ. Şimdu s….. olun gidun okuluğuza…"

Hayatı böylesine farklılaşan Kurt Şahan'ın kendisini gitgide daha çok çapkınlığa verdiği söylenir. Dededen kalan epeyce altınını da bu yollara döktüğü hala anlatılır.

Bütün bunları bana Kurt Şahan'ın adını taşıyan torunu anlattı. Tesadüfen karşılaşıp, arkadaş olduğumuz Torun Şahan'a, dedesinin sağ olup olmadığını sordum.

"– İki bin beşte öldü.Tam doksan yaşında. Ölürken ben de başındaydım" dedi.

"– Nasıl oldu ölümü peki? Hastalanıp, çok mu çekti?" dedim.

"– Hayır, hastalandı ama çekmedi adamcağız. Ölünceye kadar da çapkınlığa devam etmiş. Ve inatla o yöreden çıkmadı. Kendisinin yaptırdığı o büyük Karadeniz evinde öldü. Son günleri çok ağırlaştı. Hepimiz başına toplandık. Ben imamlıkta biraz okuduğum için, elimde bir kaşık suyla bekleme görevini aile bana verdi. Son nefesleriydi. Bir ara iyice sıkıştı. Baktım, kulağıma bir şey söylemeye çalışıyor."

"– Ne söyledi? Anlayabildin mi?" dedim.

Torun Şahan, hiç beklemediğim bir anda bir kahkaha patlattı.

"– Kurt Şahan bu. Ne söyler?" dedi.

"– Nerden bileyim?" dedim.

"O zaman da ayak ucundaki herkes, 'ne dedi, ne dedi?' diye bana doğru hücum etti."

"– Sen ne dedin?"

"– 'Mındi mındi dedi, gözlerini yumdi,' dedim…"

"– Gerçekten öyle mi dedi?"

"– Evet…"

"– Şahan, mındi nedir?" diyecek oldum.

"– Abi sen de çok cahil kalmışsın. Kadın cinselliğine bizim o yörelerde "mındi" denir dedi.

"– Ruhun şad olsun Kurt Şahan" dediğimde...

Torun Şahan ise;

"– Amiinnn" dedi…

 

Emine Yavuz: Tutku

Eklenme Tarihi 15 Aralık 2008

emine-yavuz-tutku
Emine Yavuz

Çocuklarının olmayacağını herkes biliyordu, bu konu üzerinde yeterince konuşulmuştu. Artık kimse bunun üzerine konuşmak istemiyordu. Annem bile susmuştu. Birgün, uçurtmamın kuyruğunu diktirmek için onlara gitmiştim. Avludaydık. Gün batmak üzereydi. Uçurtmam onarılınca sevinmiştim. Avludan çıkmak üzereyken dönüp arkama baktım. Birbirlerine bakışları ilgimi çekti, yerimde kalakaldım. Elele tutuşup eve girdiler. Ayakparmaklarımın üzerinde pencereye doğru sessizce yürürken soluğumu tutmuştum. Hiç unutamam. Yüreğim gümbürdenerek dövünüyordu. İyice yanaştım...

Upuzun saçları vardı. Kızılı ışıl ışıldı. Saç örgülerini birlikte açtılar. Bir çeşit oldum. O gün, bir esinti kayalıklardan kına kokusunu sürükleyip getirmişti sanki. Öyle hissetmiştim. Kınanın kokusunu öylesine güçlü duyuyordum ki... Bizim oralara gittiğimde çevremi kına kokusu sarar, o günü yaşadığım olur. Çevreme bakarken o havayı solurum belli belirsiz.

Onları izlediğim gün ürpermiştim. Oniki yaşlarında ya vardım, ya da yok. Gözlerimin önündeki perde inmiş, sanki derin bir uykudan uyanmıştım. Artık baktıklarımı görüyor, gördüklerime iyice bakıyordum. İşte o gün çocukluğum çekip gitti, bir çırpıda yoklara karıştı. Gözlerimin önündeki ışıltılar uzayıp kısalırken, yanıp sönerken anlaşılmaz bir duygunun eşiğinde ağlamak üzereydim. Bir yandan çekip gitmem gerektiğini düşünüyordum. Öteyanda olacakları bilmek istiyordum. İlgi ağır bastı. Ağzımı soğuk cama dayadım. Gördüklerimi büyük bir ilgi, doymazlık ve açlıkla seyrediyordum. Artık ne gelgitlerin, ne de gölgelerin dansı ürkütüyordu beni. İçimde taşan bir gözün için için kaynadığını bildim. İnsanın, özellikle kadının ne denli güzel ve alımlı olacağını, ilk kez görüyor, bütün hücrelerimle duyuyordum. Bütün benliğim ve hücrelerim ayaktaydı. Ben de kendimi kaptırmıştım...

Sonrasında konuşmaya başladılar. 'Gideceğim' diyordu. Ötekisi 'bir yere gidemezsin derken gevrek gevrek gülüyordu. Birden izlendiklerinin ayrımına vardılar. Nasıl korktuğumu, daha sonraları ise nasıl utandığımı bir ben bilirim. Kaçarken arkamdan yükselen kahkahaları, şimdi bile işitebiliyorum. Yerdeki uçurtmayı almayı son anda akıl etmiştim.

Birkaç gün sonra kocası bize geldi. Bizimkilere 'durmaz, gider' derken üzgündü. 'Evin hanımı sensin, o değil. O, çocuk doğurduktan birkaç yıl sonra aramızdaki tutkuyu, o bağı görecek, kendiliğinden çekip gidecektir. Çocuk doğar doğmaz alıp kucağına vereceğim. Kimsesiz, toy, karşı çıkamaz. Çocuğum, seni annesi bilecek, kokuna alışacaktır. Ötekisi bu durumu kaldıramaz, kaçar gider ve yeniden evlenir. Çocuğu ne yapsın!? Gittiği yerde ayak bağı olacaktır, bu yüzden çocuğun adını bile anmayacaktır. Evin hanımı sensin, biraz dayanman gerek diyorum, dinletemiyorum' diyordu.

Yönünü bana dönüp dokundurmadan da edemedi. Eşi, üzerimde kaçıp gidecek hissi uyandıracak olursa kendisine haber vermeliymişim. Erkek adammışım ya... Ona gözkulak olacağımı bilirmiş. Adamın sesinin tonundan, yüzünden alay akıyordu. Hafife alınmış olmam ağrıma gitmişti. Zaten, geceleri uyanmaya başlamıştım. Kan tere batıyordum. Onun görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyordu. Hemen her gece pencereden aşağıya sarkarak bakıyordum. Uzun saçlarının o canlı havasını aradığım, hatta bulduğum ve onunla bir olduğum oluyordu.

Birgün pencereden onu gördüm. Güneş açmıştı. Avluda saç örgülerini çözmüş tarıyordu. Kendimi evden dışarıya nasıl attığımı bir ben bilirim. Yanına vardım. Soluk soluğa kalmıştım. Bir süre yanıbaşında dikildim. Dizinin dibine çömeldiğimde başını yerden kaldırıp gülümsedi, omzumu tıpışladı. Elimi yüzünde, saçlarında gezdirdim. Ötekisi, karnı burnunda olanı, önümüzden salına salına geçtiğinde, ben de yutkundum. Çok taze olduğu söyleniyordu. Benden iki yaş büyüktü. İyi hatırlıyorum, ona uzun uzun baktı, gözleri nemlendi. Ne için 'hayır' dedi, bilemiyorum. Ama 'hayır' dedi. İşittim. Ayağa kalkıp saçlarını var gücüyle savurdu. Her yer kına kokusuydu. Donakalmıştım. Diğeri yanımıza geldi.

'Abla, çay ister misin. Yeni demledim.'

'Hayır' derken titriyordu.

Onun üzüntüsünü görmek, içimde bir sızı oluşturdu. İçim ağlıyordu. Anlamıştım. Gitmeliydi. Gidecekti. Kucağında topladığı saçlarını ve kın kokusunu alıp götürecekti. Ve ben gözlerindeki o buğuyu, kına kokusunu arayıp duracaktım. Ağlayacağına 'gitsin' diyordum içimden. Kendime karşı işlediğim ilk büyük suç, ilk büyük yalan buydu.

'Gitti' dedikleri gün ortalık kavruluyordu. Tek bir yaprak kıpırdamıyor, börtü böceğin çıtı çıkmıyordu. O gittiğinde içim daralmış, hasta düşmüştüm. Kocasına 'erkek adamsın, sana bağıra bağıra ağlamak yakışmaz' dendi. 'Değilim, erkek değilim, ne kadar ağlasam azdır' demesini de unutamam. Ben de onunla ağlamıştım.

* * *

Eh, sonraları haberini aldık. Yalnız kalacak değildi. O da evlenmişti. O upuzun, kızıl saçlarını kestiresiymiş. İnanasım gelmemişti. Saçlarına bir daha asla kına yakmayacağını, kına yakılsa da kınayı saçlarının tutmayacağını düşünmüştüm. Onun üzerine çıkan doğru ya da yalan düzmecelerin hiç birini kaçırmıyordum. Denilene bakılırsa, varlıklı birine varasıymış. Nesi yokmuş ki...

aradan yirmi yıl geçmişti. tam yirmi yıl... yirmi yılda neler unutulmaz ki... onu unuttuğumuz bir sıra... ya da yirmiyıl nedir ki, insani duyguların yanında!.. işte o gün, onun için kıyametin koptuğu gündü... merakımı yenemeyip ben de yanına vardım. eşi de dahil herkes biraz şaşkındı. baş sağlığına gidilecek ev, onun evi olmaması gerekiyordu. onun için olması gerekenin ya da gerekmeyenin ne önemi vardı ne de değeri. gözünün kimseyi gördüğü yoktu. dizinin dibine vardım oturdum. beni görmedi. iyice baktım. hiç geçmemişti, yıllar güzelliğini daha bir artırmış, olgunlaştırmıştı. onu ne şimdiki eşi, ne de eşdost avutabiliyordu. ilk eşinin öldüğü haberini duyduktan üç ay sonra öldü.

Öldüğü günün sabahında yağmur çiseledi. Bana öyle gelmiş olabilir! Bilemiyorum. Evet. Yağmur çiselemişti. Evet. Evet. Çiseledi. Sonrasında güneş açtı. Gök kuşanmalıydı. Gökyüzü, renklerini açmasa acılara nasıl dayanılır ki...

Güzellikler ne biriyle başlıyor, ne de ötekisiyle bitiyor, amma... Diyeceğim, bu yaşımda kına kokusunu, kınanın benliğimde çağrıştırdığı güçlü ve o pak bir tutkuyu boşuna aramıyorum. Bu tutku içimi titreten bir anlayışla öylesine içiçe ki...

Ramazan Çakıroğlu: ...

Eklenme Tarihi 14 Aralık 2008

ramazan-cakiroglu-mahzen
Ramazan Çakıroğlu

Makine mühendisi bir baba ve lise mezunu bir annenin birinci çocuğuyum. Hepi topu zaten, iki kız kardeşiz. Ülkemden, Batı Avrupa ülkelerine göçün en yoğun olduğu yıllarda doğmuşum. Babam nerden esinlendiyse benim adıma Selvi, kardeşiminkine de Filiz, koymuş. Doğduğum yer, şimdilerde moda deyimle, Kapadokya olarak bilinen bölgedir orası. Ve doğduğum topraklarda beş yaşıma kadar kaldığımı anımsıyorum. Bilmem hangi sultandan kaldığı söylenen o bağları, hiç unutmam. Şehrin burnunun dibindeki bu kasaba, adını o bağlardan alır. Yaz gelir gelmez, yer gök berekete keserdi. Hele o üzüm bağları. Bağlar içindeki asmalar. Ayının kırk türküsünün de armut üzerine olduğu gibi, ne zaman çocukluğumun anı çıkınını açsam, anılarımın kırkı da bağ ve üzüm üzerinedir.

Sultanbağları'nda meyvenin de bin bir çeşidi yetişirdi. Ama ille de üzüm bağları. Ve evde yapılan küp şarapları. Mis gibi üzüm, toprak ve şarap kokardı. Babam şöyle derdi: "Şarap sadece içilmez. Şarabı koklamasını öğrenemeyen, şarap içemez. Şarap bir aşktır, sevdadır." Bunun ne demek olduğunu, yaşadıkça ve şarabı koklamayı öğrendikçe anlıyorum. Şarap, gerçekten hiçbir içkiye benzemiyor. Gerçekten de sevda gibi. Tadı bir kere damağınıza değdi mi, o tat her seferinde derinleşir. Derinleştikçe insanı sarar, çağırır ve içine alır. Derinleşme eğimi bitmeyen bir deniz gibi…

Bunları düşünürken, çocukluğuma ne zaman baksam; sanki makasla kesilip, bir kısmı bir yana, diğer kısmı da başka bir yana atılmış gibi görürüm. Daha kendi dilimi tam öğrenememiştim ki başka bir ulusun dilinin içine düştüm. İlk zamanlar, her şey bana yabancıydı. Aylarca başka çocuklarla konuşmadım. Çünkü onlar benim gibi konuşmuyor, benim gibi oynamıyorlardı. Bu çok uzun sürmedi. Demek ki gittikleri yerlere en kolay, çocuklar uyum sağlıyor. Başladığım okullar yalnızlığımı kırdı. Belleğimde Köln'ün arka sokakları ve çeşitli renkteki çocuklarla haşır neşirliğim kalmış…

Bunlardan hiç ama hiç unutmadığım ise, yetmişli yılların ilk yarısında geldiğimiz; iki katlı, geniş bodrumlu, sarı boyalı Alman evidir. Hem o ev, hem de o evde geçenler dün gibi aklımda. Biz daha Köln'e ayak basmadan babam krediyle almış bu evi. Demek ki bizi alacağını planlamış. Babam oldum olası, mükemmeliyetçi bir adamdı.

Evin önü, ana caddeye çıkan sokağa, arka cephesi ise bahçemizin hemen bitiminden mahallede derinleşip giden yola açılırdı. Evin önünde de küçük bir bahçe vardı. Sokak kapısından geçip, evin girişi kapısı açıldığında geniş bir hol karşılardı bizi. Nedense bu hole girince memlekete girmiş gibi olurduk. Yaramazlığımız tutar, çığlıklarımız annemi yukarıdaki kapıya çıkarırdı. Hol'ün en dipteki ucundan ise, bodruma bir merdiven inerdi. O yıllarda ben bodrumu bir iki defa görmüştüm. Geniş ve çeşitli bölümleri olan bir yerdi. Bahçeye bakan yarım pencerelerinden bazı evlerin pencereleri görünürdü. Ortasında ise direkler vardı. Ama yaşanabilecek kadar da derli topluydu. Babam işten arta kalan zamanının nerdeyse tamamını burada geçirirdi. Ve buraya "mahzen" derdi. Bazı eşyalarını ve büyükçe bir masayı buraya koyduktan sonra, bize de mahzene girip çıkmayı yasakladı. Mahzenin, bir de kilise anahtarı gibi, tutacak yeri süslü, içi oyuk bir anahtarı vardı. Babam, bu anahtarı nereye saklar, saklar bir türlü bulamazdık. Muhtemelen yanında götürür, arabasından ayırmazdı.

Biz akşamlarımızı annemizin yanında geçirirken, babam mahzende olurdu. Orada saatlerce kalmasına bir anlam veremezdik. Annem; "Çalışıyor" derdi sadece. Bazı akşamlar, gece yarısına doğru, kucağında bir şişe şarapla, çakırkeyif çıkardı yanımıza. İşte o zamanlar, sohbetine doyamazdık onun…

* * *  

Yıllar böyle geçti. Ben lise iki dengi olan okuldayken, kardeşim de oradaki ilköğretimin sonuna yaklaşıyordu. Babam o sene izine bizsiz gitti. Giderken de garajdaki arabayı üç beş günde bir çalıştırmamızı tembihlemeyi ihmal etmedi. Annem, ben ve kardeşim orada kalmıştık. Bu ayrılık bize babamın mahzene indiği saatlerden de zor geldi. Ben ve kardeşim ana baba kuzusu olarak büyümüştük.   

Bir öğle vakti, annem kardeşimi de alarak pazara çıktı. Onlar çıkar çıkmaz, bir süre arabayı çalıştırdım. Motoru durdurduğumda, aklıma mahzenin anahtarı geldi. O odaya mutlaka girmeliydim. Önce torpido gözüne baktım. Çok düzenliydi. Ön yüzde kasetler vardı. Kasetlerin altında, mahzen anahtarının süslü sapını görünce, kalbim hızla çarpamaya başladı. Sanki bu anahtar bana, bilinmezler dünyasının kapısını açacaktı. Onu oradan aldım. Sağ avucumda öyle sıkmışım ki, mahzenin kapısına varıp avucumu açtığımda, anahtarın şekli avucuma çıkmıştı. Anahtarı alıp, kilide taktım. Sola doğru çevirdim. Kapıyı ittim. Kapı inleyen bir metal gıcırtısıyla açıldı. Açıldı ama, sanki önümde yeni bir dünya da açıldı. Kapıda bir süre donakaldım. Yıllar öncesinin otantik Alman Masası duvara bitişik duruyordu. Masamın hemen önünde bir çalışma koltuğu vardı. Duvarlar ise bölüm, bölüm ağzına kadar şarap doluydu. Her marka şarap ayrı yerlere yerleştirilmişti. Masanın üstünde sıralı kağıtlar vardı. Sağ tarafta eski çelik bir dolap vardı. Dolabın yanında özenle dizilmiş bir düzine kadar şarap daha vardı. Şaraplardan birini elime aldığımda, şişenin üstündeki kağıda, el yazısıyla özenle bir şeyler yazılmış olduğunu gördüm. Şaşkınlık ve hayranlık içinde okuduğumda "10 Nisan 1968. Kızımın dünyaya gözlerini açtığı gün." Bir diğerine baktım. "10 Nisan 1988. Filizin dünyaya gözlerini açtığı gün ve on sekizinci yaşı için." Nerdeyse, tüm önemli günler için her şarabın üstüne bir not düşülmüştü. En dipteki şişeye uzandım. "10 Nisan 1966. Evlendiğim gün." yazıyordu.

O güne kadar, on nisan'ın bizim için önemi üzerinde çok durmamıştım. Bir on nisanda evlenmiş, bir on nisanda ben doğmuşum, diğer on nisanda da kardeşim Filiz doğmuş. Aman tanrım! Bu nasıl bir işti böyle?...

Diğer taraflardaki şaraplara baktım. Her marka şarap kümesi eşit görünüyordu. Bir grubu saydım. Tam otuz üç taneydi. Diğer grubu da saydım. Onlar da otu üç taneydi. Hepsi otuz üçer taneydi… Hepsi Türk şarabı ve hepsinin de ayrı bir öyküsü ve görevi vardı…

Etrafı iyice kolaçan ettikten sonra, elim birden çelik dolaba gitti. Dolabın anahtarı üzerindeydi. Açtığımda, özenle ciltlenmiş, kalın ve mor bir defter gördüm. Açtım, okumaya başladım. Okudukça şaşırdım. Elim ayağım titredi.

Defterin ortalarına göz attım. Evlilik anıları var. "Kendimle ilgili bir şeyler de vardır" diye düşündüm. Ve buldum. Buldum ama o gün, ben de öldüm…

* * *

Odadan çıktım. Anahtarı yerine nasıl koyduğumu anımsamıyorum. Eve çıkıp, yatıp uyumuşum. Babamın o izninde, annem ve kardeşim evde olmadığı zamanlar tüm zamanımı mahzende geçirir olmuştum. Bakmadığım cisim, okumadığım yazı kalmadı. Hatta o mor defteri en az üç kez okudum. On yedi yaşımda böyle bir sırla nasıl yaşardım ben?...

Babam geldiğinde bir aksam onunla konuşmaya karar verdim. Uygun bir zamanda yanındaki koltuğa oturdum. Babam gözlerimin içine baktı ve:

– O odaya girdin değil mi?... dedi.
– Evet, dedim
– O zaman bir yıl daha sabır et. Yanıtını vereceğim, dedi.

On sekiz yaşıma girer girmez büyük bir aşk yaşadım. Ve evlendim. Bir akşam babamı misafir ettim. Yine yanında oturdum. Daha ben sormadan, "Hayır…" dedi.

Ondan sonra da bazı akşamlar, oturup şarap içtik. O mahzeni hiç söz konusu yapmadı. Söz ne zaman oraya gelecek olsa, konuyu değiştiriyordu. Mahzen onun her şeyiydi. Geçmişi, geleceği ve kalesiydi. Mahzeni konuşursa, sanki orta çağ'da kalesi düşecek bir komutan edasındaydı. Anneme sordum bir ara, "O odanın içini hiç görmedim" dedi… Bütün bunların yığılmış olasından olmalı ki, kalp krizi geçirdim. Hastaneden çıkınca beni, Sultan bağlarındaki evimize götürdü. Bağ evinde bir şişe şarap açtı.

– Beni dinle, dedi…

Dinledim. O akşam, o şarabın markası ben de bambaşka bir anlam kazandı.

Annem bana hamileyken, babam beni erkek diye beklemiş. Ama hangi annem hamileyken? Sultan bağlarında babamın gizli aşk yaşadığı kız, babamdan hamile kalmış. Güya, şu andaki annemle ayrılıp, onunla evlenme amacında. Almanya'ya iş kağıdı çıkar çıkmaz, babam yollara düşmüş. Annem Sultan bağlarında kalmış. Öz annemin hamileliği, ortaya çıkmadan, babamın en yakınıyla evlenmek zorunda kalır. Babam, annemin vilayette doğuma yattığını öğrenir, öğrenmez çıkar gelir. Dayanır hastane kapısına. "İlla çocuğumu isterim" diye. Aile meclisi toplanır. Ve acı karar çıkar. Annemi ve annemle evlenen yakınımızı da ikna ederler.

Hastanede bebek öldü denir. Ve muhtardan alınan doğum belgesiyle, babam kendi nüfusuna geçirir. Şu andaki anne dediğim insan beni büyütür. Ve bu sır da on yedi yıl mahzende saklanır. Şu anda ise bunu ailede bir ben biliyorum. Annemin de bildikleri var. Diğer annemin de. Sahi hangisi benim annem? Aşkı uğruna hamile kalıp doğuran mı? Emek verip büyüten mi? Hangisi annem olursa olsun, ben yine o mahzenli evdeyim. Anılar geçmişe bağladı bir kere. Ayrılamam ki…

Babam öldükten sonra, mahzenin anahtarını vasiyetnameyle birlikte bir avukata bırakmış. Avukat gelip buldu beni. Şimdi bazen yine iniyorum mahzene. Ben de yeni şaraplar koydum. Babamın bıraktığı şarapların görevi bitmiyor. Kırkıncı yaş günümüz için bile, şarap hazırlamış. Benim şarabım geçen yıl açıldı. Kardeşimin kırkıncı yaşı gelecek yıl. Bakalım olan bitenden habersiz o şarabını açacak mı? Hep birlikte göreceğiz…

Yıllardır düşündüğüm ve içimi kemiren sorular şunlar: Ömür boyu bu yükü benim omuzlarım nasıl taşıyacak? Bunları bölüp, paylaşabileceğim bir insanın elini tutabilecek miyim? O omuz beni anlar mı? Başımı bile kaldırmadan, dünyama çöken düşünceler nasıl temizlenecek? Uçmakta olduğum uçurumun dibi nerde? Bilen var mı?

10 Nisan 2008 / Köln

 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Öykü kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?