Ramazan Çakıroğlu: "Irakımı içiyom, müzifimi dinniyom, sen sürün" ?Değirmen Pakize-
Eklenme Tarihi 02 Ağustos 2008
![]() |
| Ramazan Çakıroğlu |
Kömür ocaklarında çalışan üç maden başçavuşu olarak, her ay, belli bir yer tespit etmeden, düşerdik yollara. Amacımız, ayın yorgunluğunu biraz da olsa geride bırakmaktı. Kara yerin üç yüz- dört yüz metre altında çalışmak ve o kadar işçinin ve işin sorumluluğunu almak kolay değildi. Her ay iflahımız sökülüyordu. Ölümle burun buruna gelmediğimiz gün yoktu. Ağır bir sorumluluk vardı başımızda. Müessese üretim artsın isterken, ocaklar ise ölüm isterdi. Bu ikilemde aklımızın başımızdan uçtuğu çok olurdu. Dışarıya çıkıp, bir sigara, bir çay içtiğimizde, yer altında kendi yaşadıklarımızı kendi aklımız almazdı…
Bazen ocağı metan gazı, bazen sel basar; bazen de göçük olurdu. Nerdeyse her gün bir yaralımız vardı. Arada bir ölü verirdik. Ya da toplu ölümlerle sonuçlanan kazalar olurdu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, yukarıdan gelen "üretim artsın baskısı" bizi zıvanadan çıkarırdı. Evde de eşin, çocuğun istekleri başımızdan aşardı.. Hiç mi yaşamaya hakkımız yoktu? Yarın bir gün, ya grizuyla birlikte kömür olup gidecektik ya da ölümüz yerin altından bile çıkarılamayacaktı. Bari ölmemişken, biraz yaşamak lazımdı…
Onun için, her ay gideceğimiz yeri, yolda kararlaştırırdık. Yıllardır bizim gurupta bu gelenek haline gelmişti. Bu sefer de öyle oldu. Candan, Ahmet ve ben, cuma akşamından yine yola çıktık. Bu sefer araba Ahmet'indi. Direksiyonda da o vardı. Harala-gürele bir saate yakın süren yolculuktan sonra Ahmet, acemi bir Karadeniz diliyle; "Ula uşaklar, bu taraflara hep celeyruz. Şehur yerlerinde kafamız şişiy. Buralarda Hoşdere diye bi yer var imuş. Denuzu, manzarasu, baliğu harika imuş. Ve de orada salaş bir lokanta da bulunur imuş. Oraya cidelum mu?" dedi.
Ben de onun şivesine uyum olsun diye "Ula nerededur bu Hoşdere, Boşdere?" dedim. Bunun üzerine Ahmet; "Siz karişmayun. Ben orayı cörmedum ama, yolun girişini bileyrum" dedi. Biraz sonra, direksiyonu hızla deniz yönüne doğru kırdı…
Toz toprak içinde, bir yolundan ilerlemeye başladık. Etrafımızda, buğdayı biçilmiş tarlalar uzanıyordu. Arazi engebeliydi. Tarlaların bitiminde başlayan orman içinde manzara bir harikaydı. Yolumuz aniden, masmavi akan bir dere boyuna çıktı. Yolun ikiye ayrıldığı yerde, sağda tahta tabela üzerine, ayakkabı boyasıyla yazılmış eğri büğrü bir yazıda , "Hoşdere Plajına Gider" yazıyordu…
Toplam, otuz-kırk, kilometre kadar gelmiştik ki, derenin boyunun ufku daha da açıldı. Yükseklik olarak bizden aşağıda kalan vadiyle birlikte, önümüze deniz serildi. Yol sağa kıvrılıp, yayvanlaşıp kumsala iniyordu. Kumsala girmiştik ki, Ahmet; "galiba dül dül topalladı" dedi. İndiğimizde, sağ ön lastik iniyordu. Ama bu moralimizi bozamadı. Ortalıkta bırakılmış beş-on parçalarından bir iki tanesiyle, aracı takoza alıverdik. Olduğu yerde de öylece bıraktık…
Kumsal, denizle tatlı bir eğimle kucaklaşıyordu. Orman, sahil ve deniz sanki bir cennetti… Ormanla denizin arasını, pırıl, pırıl altın renkli kumlar süslüyordu. Bu küçük vadi, sırtını meşelik, kestanelik ve ıhlamur ağaçlarının doldurduğu yamaca yaslamıştı. Sahilin solundan akan dere sessiz, sakin ve dingindi. Kıyıyı okşayan dalgalar kumsalla sevişip duruyordu…
Ormanla kıyının birleştiği ilk düzlük alanda, tahtadan salaş bir yapı çoktan "ben buradayım" demişti. Ocağında tam kurumamış meşe odunu olmalı ki, bacasından mavimsi bir duman süzülüyordu. Yapının biraz ilerisinde, plaj kabini olarak kullanıldığını düşündüğüm, irili ufaklı birkaç küçük baraka daha duruyordu.
Biz de olmasak, sanki etrafta in cin top oynuyordu. Bu sessizliği, bir köpek havlaması bozdu. Çelimsiz bir ev köpeği, hem bize doğru havlıyor, hem de kuyruğunu yere yakın uzatarak sallayıp, yılışıyordu. Bu onun, bizim gibi müşterilere alışkın olduğunu gösteriyordu. Havlarken, "korkmayın ama ben de buradayım" der gibiydi. Sezon bitmekte olduğu için, buranın sessiz ve öksüz kaldığı her halinden belli oluyordu…
Candan udu, Ahmet rakıları ve darbukayı, ben de nevaleleri bagajdan çıkarıp yürümeye başladık. Salaş barakaya yirmi-otuz metre kalmıştı ki kırk-kırk beş yaşlarında, uzunca boylu, esmer, ince yapılı bir adam belirdi kapıda. Arkasından da on iki-on üç yaşlarında bir erkek çocuk, adamın arkasından kafasını yandan uzatıp bize baktı. Adam, daha selam bile demeden, sağ koluyla havada geniş ve sevimli bir yay çizerek, "gelin" işareti yaptı. Selam-sabahtan sonra bize; "Rakı, nevale vardı. Zahmet etmeseydiniz" dedi. Ahmet; "Ne olur, ne olmaz dedik" diye cevapladı.
Bu konuşmalar geçerken, adam "Bana Ati derler. Babam hep kız olsun istemiş. Beş erkekten sonra doğunca Atiye koymuş adımı. Ben de değiştirmedim. Alıştım gitti…"
Ati, masaya o yörenin adıyla anılan büyük bir salata tabağı kondurdu. Rakıları ve nevaleleri buzdolabına koydurttu. Mangalı canlandırdı. İşini çok iyi bilen bir adam edasıyla, bize bile sormadan önce mangala bolca balık attı. "Meşhur pirzolamız da var. Hesabımız incedir. Rahat olun" dedi…
Bu sırada Candan udunu akort etti. Ahmet darbukasını elden geçirdi. Bir iki şarkıya giriş yaptılar. Arada işiyle gücüyle uğraşırken, Ati de bize eşlik ediyordu. Arada teklifsiz bir kaynaşma başlamıştı. Kaynaşmanın konusu, Ahmet ve Candan'la, Ati'nin ortak dostlarına kadar yayıldı...
Böylesi güzel bir manzara ve akşamla buluşmakta olan ikindi güneşi bizi büyülemişti. Biraz yemekten sonra, denizde bile yüzdük. Kumsala uzandık. Kimimiz şekerlemeyi tercih etti. Çünkü önümüzdeki zaman boldu. Kalktığımızda daha da dinçleşmiş olduğumuzu gördük. Hepimiz çelik gibiydik. Tekrar masamıza döndüğümüzde ise, güneş çok uzaklarda Karadeniz'e kütle olarak düşmüş, kıpkızıl bir ışık yayılımıyla sanki deniz yanıyordu…
Biz çalıp söyleyip, yiyip içerken zaman da boş durmuyordu. Akşamın alacası, gecenin koynuna girmek üzereydi. Epeyce demlenip yol almıştık ki, bir ara köpeğin yine havladığını ve yılıştığını gördüm. Motor sesine dönüp baktığımda ise, kırık dökük, boyası solgun bir Renault otomobilin, bizim aracın arkasından bir yay çizerek sahile girdiğini gördüm. Binaya yakın bir yerde durdu. Sandalyemi duvar tarafına alıp, gelenleri görmeye çalışıyordum…
Önce otomobilden şoförü indi. Onu ön koltuktan inen orta yaşa yakın, eşarplı ve uzun boylu bir kadın izledi. Arka koltuktan, yılışık kılıklı bir adam daha indi. Atiye onlara doğru baktı. Zayıf, esmer ve seyrek sakallı yüzüyle, sinsiliği çağrıştırır şekilde gülümsedi. Ve yine sağ koluyla havada bir yay çizerek, onlara da "gelin" işareti yaptı. Candan, şarkısını yarıda kesti. Biz de ona uyduk. Ati; "Devam edin, onlar yabancı değil." dedi. Candan;" Olsun, sonra devam ederiz" dedi.
Gelenler, bize de selam verip, el sıkıştılar. Ötemizdeki masaya oturmadan, Ati'yle öpüştüler. Kadınsa Ati'yi asık bir suratla sildi geçti. Dik ve sert bir yürüyüşle masanın öbür başına yürüdü. Üzerinde pamuklu kumaştan dokunmuş, hazır giyimden bir entarinin altında göğüsleri dalgalanıyordu. Elbisesi zaten dolgun ve düzgün olan vücudunun hatlarını ortaya dökmüştü. Eşarp'tan uzun kumral saçları, omuzlarına taşmıştı. Sandalyede kendisini arkaya yasladı. Bu hali, sanki bir şeye meydan okuyor gibiydi. Ben bunu, kadınlığına ve güzelliğine olan aşırı güvenine verdim…
Arada bize doğru da bakıyordu. Bir ara göz göze geldiysek de, tuhaf bir şekilde bakışlarını kaçırdı… "Böyle güzel ve alımlı bir kadının burada ne işi var?" derken Ati'nin çırağı, el alışkanlığıyla çoktan onların da masasını kurmuştu. Rakıları açılmış, kadehleri şerefe kalkmıştı. Onlarla gelen şoför, Candan'a "Çal be birader. Eğlenmeye geldik" dedi. Candan da gülerek, bana dönüp; "Başçavuşum bilir, çalalım mı başçavuşum?" deyince, adam sanki şoka uğradı. "Ne başçavuşu, jandarma başçavuşu mu?" dedi. Bunun üzerine Candan; "Korkma, değil, biz ocak başçavuşuyuz" diye durumu düzeltti. Peşinden de Ahmet'in darbukası, Candan'ın udu eşliğinde, ‘Düriyemin güğümleri'nden girildi, ‘Osman Aga' dan çıkıldı. Bu arada, masalar nasıl birleşti anlayamadım. En son, kadının eşarbını çıkardığını, kestane rengi saçlarını ortaya döküp, şöyle bir savurduğunu anımsıyorum…
Zaman ilerledikçe, rakılar şişede durduğu gibi durmadı. Vur patlasın, çal oynasın, sürüyordu gece. Yeni gelen, iki adam ve kadın çok eski dost ve birbirine aşina insanlar gibi konuşuyorlardı. Sıradan laflarla kadın da katıldı sohbete. Daha çok benimle konuşmak ister gibi bir havası vardı. Candan müziği kestiğinde, ben de lafı yerine getirip; "Çoluk çocuk var mı?" deyiverdim. Gözlerini yere döndürdü; "Allah nasip ederse var başçavuşum. Biri oğlan biri kız. Ben üçten ayrıldım. Almanya'da da okuyamadım. Ama onları okutacağım. Entarimi satıp yine okutacağım. Allah'ım yeter ki bana güç versin!" dedi.
Ati, sırıtarak kadının yanına geldi; "Kız Değirmen Pakize, çağırınca neden gelmiyon sen bakalım? Geçenlerde senin diş doktoru geldi. Sana abayı yakmış. Adamı neden ihmal ediyon ki?" dedi. Böylece kadının adını öğrenmiş olduk.
Kadın Ati'yi cevapsız bırakmadı; "Ulan Ati, çağırıyorsun kendin d……ye kalkıyorsun. Raconda var mı böyle şey? Sen söyle Abdullah! Var mı?" diye çıkıştı…
Abdullah, dayı bir edayla Ati'ye ; "Kes şu konuyu be Ati. Pakize'ye başka bir şey söyleme. Affetmem. Bilmiş ol. Ne benim yanımda, ne başka bir yerde. Biz bir ekibiz. Onun ne kadar delikanlı karı olduğunu öğrenemedin mi? Allah'ıma kitabıma delerim ha" dedi. Ati; "Bi şey demedik abi. Sen de hemen kızma! Adam geldi, sordu. Karışmayız bundan sonra" dedi. Abdullah "Karışmayacaksın! Gelen nasıl bulacağını bilir" deyip konuyu kesti attı. Kadehi de başına dikti. Bu arada Ahmet'le göz göze geldik. Yüzümüzden "ortalık karışacak mı?" sorusu geçti. Ahmet, elini hafif şekilde beline götürdü. Ben de aynı şeyi yaptım. Evet, sağlammışız!..
Şişelerde içkiler azaldıkça, insanlar açıldılar. Meğerse bunun için "içelim açılalım" deniyormuş. Bir ara Pakize kalktı. Canı sıkılmış olmalı ki, denize doğru yürüdü. Arada denize taşlar atıyordu. Sonra ay ışığının altında, yüzdüğünü gördüm. Çok geçmeden ıslak haliyle çıkıp geldi. Sanki sudan, başka bir afet-i devran çıkmıştı. Bize doğru gelirken, herkesin başı o tarafa dönüverdi. Üstündekiler bedeninin tüm hatlarına yapışmıştı. Abdullah, Pakize'nin sağ elinden tuttu. O, direnmeden sandalyedeki çantasını uzanıp aldı. Yazın kullanılan soyunma kabinlerine doğru yürüdüler. Sadece çığlık gibi, yüksek bir kapı gıcırtısı duyuldu. Ben "bu bir rüya mı?" diye kendime çimdik atarken, "devam" dedi Ati ve diğer adam. Candan, yine derin bir parça tutturdu. "Batan gün kana benziyor. Yaralı cana benziyor…"
Epeyce zaman geçmişti ki, Abdullah ve Pakize, gittikleri yönün tersinden sessizce çıkageldiler. Abdullah; "Kız, dediklerimden yanına almamışsın. Niye tedbirli olmuyorsun" deyince, Pakize; "O dürzüye ben söyledim. Demek koymamış çantaya. Dur ben şunu bir arayayım" deyip, cep telefonuna sarıldı. Karşıdan telefona cevap verilmiş olmalı ki; "Ne yapıyon lan dürzü? Çocuklar uyudu mu? (…) Dediklerimden niye koymadın lan çantaya. Bunu hesabını ben sorarım saa" dedi. Karşıdaki ses, "Sen nerdesin, ne yapıyorsun?" demiş olmalı ki; "ırakımı içiyom, müzifimi dinniyom, sen sürün lan kupek!" deyip telefonu kapattı. Ve masada kahkaha topu yine patladı…
Yeme, içme faslı biraz daha devam etti. Hava iyice soğumuştu. Kadehler pas tutmaya başladığında arabaya doğru gittim. Radyoyu açtım. Dinlerken, uyuyakalmışım. Gecenin bir vakti, yaşamımda ilk kez sessizliğin sesine uyandım ki, masalarda kimse yoktu. "Kötü bir şey mi oldu acaba?" endişesiyle kalktım. Ağaç yapıya doğru temkinli şekilde yürüdüm. Açık kapının önünde köpek bile kıvrılıp uymuştu. Beni duymadı sanıyorum. İçeriye göz attım. Candan'la Ahmet de olmak üzere, herkes sedirlerde birer birer sızıp kalmışlar. Ortalığı bir horultu sarmıştı. Fakat Pakize ortalıkta yoktu. Camdan, mutfak tarafına da baktım. Bir divanın üstünden Ati'nin sağ eli, yerdeki kuru döşekte yatan çocuğun sırtına düşmüştü. Çocuğa içim sızlasa da elimden ne gelirdi?..
Şafak sökmeye az kalmış, vakit sabaha yaklaşmıştı. Mangalda iyi ki biraz ateş kalmış. Ateşin üstünü ince ve kuru odunlarla yığdım. İki nefeste çabucak alev aldı. Isınmaktayken, bir ayak sesiyle irkildim. Binanın arkasından Pakize çıkageldi. Bu sefer de mavi pamuklu bir eşofman takımı giymişti. Fısıltıyla "Uyanmışsın başçavuşum!" dedi. Aynı fısıltıyla "Nedense uyandım, gel, ısın!" dedim. Fark ettim ki, bir erkekle bir kadın fısıltıyla konuşurken, arada çok özel bir anlam oluşuyor. Aynı ses düzeyinde biraz sohbet ettik. "Bu saate deniz daha sıcak olur." der demez, elimden kaşla göz arasında çekiverdi. Gömleğimi çıkarıp, denize doğru hamle yaparken, baktım eşofmanlarını çıkarıyor. "Aman, sen ne yapıyorsun? Adamlar bizi deler burada!" dedim. "Aman, boş ver. Onlar benim nerede ne yapacağımı bilir. Hiç endişe etme. Bana güven sen!" dedi. Engel olamadım. Üzerindekilerin tümünü çıkarıp, denize atlarken, bir kez daha şaşırdım. O ne kadar güzel ve düzgün bir bedendi öyle. Kusursuz bir orantıydı. Hayatımda ilk kez böyle bir şey görüyordum. Hâlâ yaşadıklarıma inanamıyordum. Epeyce yüzdük. Bir ara geldi, sırtımdan doğru boynuma sarıldı. O anda, sırtımı dünyanın en yumuşak bir çift yastığına dayamıştım. Bunu ateşli bir sevişme izledi. İnsan bedeninin, gecenin ortasında denizdeki sıcaklığını da ilk kez duyuyordum. Denizde ve Pakize'de bambaşka bir ılıklık vardı…
Sahile çıkıp oturduk. Bana hayatını anlattı. Aramızda "sır kalacağına dair" söz istedi. Ben de "söz" dedim. Anlatırken, hıçkıra hıçkıra ağladı. "Ben sana güvendim, ama nedenini bilmiyom?" derken, kollarını yeniden boynuma sarıp, sırt üstü, boylu boyuna uzanıverdi. Elimi yüzüne uzatıp "ağlama" dedim. "Felek zaten ağlatmış. Ama merak etme, çocukları okutacağım" dedi…
* * *
Kumsaldan gün ışırken kalktık. Birlikte giyindik. Lokanta binasına vardığımızda, yine herkes horul, horul uyuyordu. İki ayrı sedirde birer boş yer de biz bulduk. Nasıl uyumuşuz ama. İlk uyanan Ati olmuştu. Baktım orta yerde bağırıyor. "Çoktan öğleyi geçtik ağalar… Kalkın artık. Kahvaltı hazır!" Kolumdaki saate baktım, On dört otuzu geçiyordu. Sırayla herkes uyandı. En son Pakize uyandı. Ati ve çırağı mükemmel bir kahvaltı sofrası hazırlamış. Herkes oflaya puflaya kalktı. Her kalkan, ayılmak için kendini önce denize atıp geliyordu. Kurtlar gibi acıkmıştık. Bir ara fırsat bulduğumda Candan'ın kulağına; "Oğlum hayatımızın en pahalı hesabını öderiz herhalde" diye takıldım. Candan güldü. Bu arada Ahmet ve Ati'nin çırağı patlak lastiği değiştirdiler.
Sıra geldi hesaba. Ati eline buruşuk ve kirli bir defter almış, sadece rasgele karalıyordu. Rakam falan göremedim ortada. Belli ki okur-yazar değildi. Hesap şöyle dedi; "Sizin üç duble balık, üç duble porsiyon karışık ızgara, duble salata, duble meyve, eder yüz." deyince derin bir nefes aldım. Candan'a bir ellilik uzatıp; "üzerini yüze tamamlayıver" deyince, Ati; "Yüze tamamlanmaz başçavuşum. Arkadaşların birer porsiyon da kaçak etleri var. Onlarla eder iki yüz. Otelle kahvaltı da benden olsun" deyince, ortada bir kahkaha daha patladı. Olan biteni tahmin ettim. Demek ki ben arabada daldığım sırada, burada bir şeyler olmuştu…
Tek tek vedalaştık. Pakize'yle en son ben vedalaştım. Elimi öyle bir sıktı ve öyle bir sarıldı ki unutamam. O sarılmada benim içim titrerken, onun gözleri nemlendi. Hafif yana doğru dönüp, birkaç adım geriye çekildi…
* * *
Geldiğimiz yoldan geriye döndük. Tam ana yolla çıkar çıkmaz, bir lastikçi gördüm. Ahmet, arabayı lastikçiye yanaştırdı. Selam, kelamdan sonra, patlak lastiği bagajdan çıkardık. Lastikçi, hemen söktü. Biraz sonra elinde çatallı bir metalle, sırıtarak bize doğru gelirken; "Bak abi bak, lastiğe yıldız girmiş" dedi. Hepimiz merakla adamın elindeki metale bakarken; "Yıldız nedir usta? dedim. Usta hin bir biçimde gülerek; "Yoksa siz Ati'nin oradan mı geliyorsunuz?" dedi. Çok şaşırmıştık. "Evet. Nerden bildin?" deyince. "İlk kez gidiyorsanız, Ati'nin yıldızlarına basıp, geceyi orda geçirmek zorunda kalmışsınızdır. Ati de sizi Değirmen Pakize'ye öğüttürmüştür…" deyince şoka uğradım. Şaşkınlığım geçince, her şeyin ortada olduğunu gördüm. Demek ki, ne Pakize ve adamlarının gelişi, ne de Abdullah'ın sahile girerken, bizim kullandığımız girişi kullanmaması bir rastlantı değildi.
Lastikçinin açık sözlülüğüne sığınıp, o kadına neden "Değirmen Pakize" dendiğini sordum. Lastikçi; "Abi, değirmenin üst taşı, çark çivisine bağlı nasıl döner, bilir misin?" diye sordu. "Elbette bilirim, ben çiftçi çocuğuyum" dedim. "Haa, şimdiiii… Pakize'nin de ona benzer marifetleri vardır. Bağlı olduğu çivide birkaç tur atmayı çok sever. O da bununla meşhurdur. Lakabı da oradan gelir," dedi.
Bir anda, dün gece yaşananlar gözümün önünden geldi geçti. Pakize'nin anlattıklarını düşündüm. Anne-baba Almanya'dayken büyük anne-büyük babanın yanında kalmıştı. Çok sevimli ve alımlı bir çocuk olduğu için amca, teyze, dayı ve komşuların kucağından inmemişti. Bu sevimlilik, hep iyiye de kullanılmamıştı ki, on bir, on iki yaşlarında dedi-kodu çıkıp, ailesi Almanya'ya almak zorunda kalıncaya kadar. Asıl gerçeği, anne-babasına Alman doktor söylemişti…
Genç kız olma döneminin bir kısmı orada geçmişti. Aile ilk izine geldiğinde, ebleh bir akraba delikanlısına gelin edilivermişti. Böyle bir evlilik de onu çok sarstı. Bu kadarını hak etmemişti…
Olan bitenin gerekçesi ise hem aileden ayrı geçen çocukluğa, hem de Almanya'da geçen günlerdi. Demek ki anlattıkları doğruydu. Evet. Bu haliyle bile Değirmen Pakize doğru söylüyordu…
Ramazan Çakıroğlu: ...
Eklenme Tarihi 26 Temmuz 2008
![]() |
| Ramazan Çakıroğlu |
Çok eski bir dostumun oğlu olan, lafını sözünü sakınmaz, biraz deli dolu bir genç vardı. Nerdeyse elimizde büyümüştü. Maden ocağı şefi olan babası, çok sevdiği baş mühendisinin adını vermişti ona. Başmühendis, adı gibi gerçekten önder, emekçi ve bilge bir insandı. Çözmediği problem, dinlemediği konu yoktu. Son sözü ise mutlaka kendisi söylerdi. Son söz de daima aklın yolu olurdu. Çok başarılı, çok değerli bir amir, ilkeli ve kararlı bir dosttu. İşçiler ve çalışma arkadaşları ona saygı ve hayranlık duyuyorlardı. Daha sağlığında arkadaşlarından ve işçilerden bir kaçı, doğan çocuklarına kız olsun, erkek olsun, onun adını vermişlerdi…
Başmühendis Önder, genç denecek yaşta kanserden öldüğünde de çalıştığı maden ocağının önündeki meydana getirilen cenazesine katılanları, dağ taş almamıştı. Bu eski dostum da oğluna, 'gerçek bir önder' olsun diye, esinlenip ona 'Önder' adını vermişti. Bizim Önder, başmühendis gibi okumamış, futbol sevdası için, daha lise ikiden öğrenimini terk etmişti. Erken gelen para, pul, kadın ve şöhret onu epeyce ukalalaştırmış, bilgiç yapmıştı. Futbol yaşamı bitince de, golü atamadığında yuhalayan tribünler gibi, sanki toplum da onu yuhalamış, yaşamın önemli kısmının dışına atıvermişti…
Bizim Önder, aklına ne gelse konuşur, her şeyi herkesten fazla bilirdi. Konu özel de olsa saklama gereği duymazdı. Bu tür konularda hep uyarma gereği duyardım.
Oturduğum çay bahçesinde, beni görür görmez yanıma geldi. Bu sefer onu epeyce telaşlı gördüm. Telaşla birlikte yüzünde, bir sorunun çözüm yolunu bulmanın yansıması vardı. Daha 'selam bile sabah' demeden, "Abi en az, bir buçuk milyon lazım" dedi.
"Ne oldu? Hayırdır? Nedir bu telaş?" demeye kalmadı, olan biteni bir çırpıda anlatıverdi:
"Biliyorsun yengenin hemoroidi var. Burada çok doktorlara gittik. Ağır ameliyat dediler. Kadının sigortası da yok. Çalışıyor, ama kefereler sigortasını yapmadılar. Oyalayıp duruyorlar. Benim de güvencem yok. Yeşil Kartı da gurur meselesi yapıyoruz. Bir arkadaşın vasıtasıyla Ankara'da bir doktor buldum. Adam sadece hemoroid ve varis ameliyatı yapıyormuş. Randevu aldım. On beş- yirmi dakikada da işi bitiriyormuş. "
"Kimmiş bu adam? Ankara'da hangi semtteymiş?" dedim.
"Opr. Dr. Yasin Evliyaoğlu. Kocatepe Camisi'nin oralarda bir yerdeymiş. Hastayı bayıltıp, uyutmadan muayenehanede ameliyat yapıyormuş. Abi yanlış anlama, adam sadece g… ve varis doktoru değil. Koskoca operatör. Dindar da bir adammış. Onun ameliyat ettiği hastalarla konuştum. Ameliyat bitince, siğillerle okunan dualar gibi, bir de 'hemoroid duası' okuyormuş."
Bu sefer uyarmaya gerek görmedim. Bıyık altından gülümsediğimi görünce;
"Abi, ben seni biliyorum. Antropolog'sun, inanmazsın böyle şeylere. Araştırman lazım aslında" diyerek, üstü kapalı fırçasını da attıktan sonra sözünü sürdürdü. "Hani siğili nasıl arpayla yazıp, duayla iyileştiriyorlar. Siğilin duası olur da hemoroidin olmaz mı? Bunda tek fark, adam duasını, ameliyattan sonra yapıyormuş. Daha hasta masadan kalkmadan, ameliyat edilen yeri kapatmadan duasını edip, 'tü tü tü" deyip, tükürüp yarım saat sonra da hastayı gönderiyormuş. Hasta da 'hiç hemoroid olmamışa' dönüyormuş."
"Peki, tükürük mü iyeleştiriyormuş" dedim.
"Abi ya, kafa bulma bizimle. İş ciddi. Başka yolum da yok" dedi.
"Sen ne zaman gideceksin?" diye sorduğumda, "Bu cuma abi. Hem hayırlı gündür. Cuma öğleden sonra saat 14.00'de randevu aldım." deyip sözünü sürdürürken, eşi Bilge çıkageldi. Bilge, köy kökenliydi. Annesini babasını tanırım. Onlardan ilkokulda çok başarılı olduğunu hep duyardım. Babası, yoksulluktan liseye kadar okutabilmişti. Ancak, "bu kızı mutlaka üniversite okutun" diyen köy öğretmeni Bilge hoca hanımın adını onda yadigar bırakmıştı. Demek ki adamcağızın gücü bu kadarına yetmişti…
Önder'le Bilge aynı yörenin çocuklarıydı. Yıllar sonra nasıl karşılaşmışlarsa, evlenmişlerdi. Yedi yıla yaklaşan evliliklerinde, henüz çocuk sahibi olamamışlardı. Bilge, özel bir şirketin yönetici sekreterliğini yapıyordu. Önder ise gelip geçici işlerden başını kurtarıp, henüz bir baltaya sap olamamıştı.
"Geçmiş olsun Bilge" dedim,
"Sağ ol hocam, Önder belki sana anlatmıştır. İşte böyle bir dert" dedi.
Artık masanın tek konusu hemoroid'ti. Söz, sözü açtı. Açıldıkça, Bilge içini dökmeye başladı; " Affedersin hocam, çok acı çekiyorum. Ne yesem dokunuyor. Burada doktorlara muayene oldum. Hem meme, hem de çatlak var dediler. Ne yapacağımı şaşırdım. İşyerinden biraz avans aldım. Önder de arkadaşlarından borç bulmuş. Böyle halledeceğiz…"
"Dilerim geçer. Rahat edersin. Bundan sonrası için kendine dikkat et. Fakat bu dua işine sen en diyorsun?" dediğimde, "Dua, mua umurumda değil. Benim acım dinsin de affedersin isterse ıstavroz çıkarsınlar" diye, yüzünü buruşturarak hiddetle konuştu. Sonra; (eliyle koluma vurup, 'ne olur kusura bakma hocam' diyerek) kocası Önder'e döndü;
"Önder, hocanın yanında sormak ta ayıp olacak ama, hadi memeyi alacaklar. Çatlakları ne yaparlar ki? Korkuyorum ya…"
Önder; "Ne yapacaklar kızım? Boya, badana yaparken ne yapıyorlar? Alçıyla sıvıyorlar. Bunu da alçıyla sıvarlar" deyiverdi.
Anladım ki bu tepki, Önderin gerginliğinden kaynaklanıyordu. Sözü çok uzatmadan; "Haydi hayırlısı" deyip, kalktık.
* * *
Aradan iki hafta kadar zaman geçmişti ki, Önderle yine karşılaştım. Çok rahatlamış görünüyordu. "Ne oldu, işi çözdünüz mü? Bilge nasıl?" dedim.
"Abi, çözdük tabi ya. Doktor, tam zamanında, cuma'dan çıkıp geldi. Gerçekten de on beş- yirmi dakika sürmedi bile. Uzaktan da olsa ameliyatı izledim. Bilgeyi, soyar soymaz, doğum masası gibi bir masaya aldılar. Hemşire, üstüne yeşil örtü örttü. Sadece ameliyat edilecek yer, küçük pencere gibi açıkta kaldı. Adam, kendine göre bir yöntem kullanıyormuş. Nasılsa işte…"
Gülerek; "Peki, dua okundu mu?" dedim.
"İşte ben de onu diyecektim. Sen inanmıyorsun. Ameliyat bitmişti ki, yarayı kapatmadan, doktor ellerini açtı, fısıltıyla bir dua okudu, üfledi. Üç defa 'tü tü tü' yaptı. Ve kapattı. Yarım saat dinlendikten sonra, Bilge'yi aldık geldik. Allaha şükürler olsun şimdi çok iyi. Kim hemoroidden dert yansa, o doktoru tavsiye ediyorum."
"Geçmiş olsun Önder, geçmiş olsun. Kendinize mukayyet olun…" deyip, "Kim bilir daha bu toplumda ne Önderler, ne Bilgeler vardır" deyip insanların arasına doğru yürüdüm …
Emine Yavuz: Deniz
Eklenme Tarihi 23 Temmuz 2008
![]() |
| Emine Yavuz |
Bakışları kara-kuru ve kıvır kıvır saçlı kocaman gözlü bir kız çocuğuna takıldı. Kız kendisine bakarak dilini bir karış sarkıttı; elleriyle ağzını kapayıp kıkır kıkır güldü. Leyla bir koşuda onun yanına vardı, yanağına öpücük kondurdu, etini de çimdikledi.
Leyla'nın babası yemekten sonra uyuyakalmıştı. Son günlerde doymak bilmiyor, yemekten sonra üzerine ağırlık çöktüğünü söylüyor, yemek sonrası uykularını gün geçtikçe uzatıyordu. Leyla, babasını; bir gün uykudan kalkamayacağını, yok yere ölüp gideceğini söyleyerek sürekli uyarıyordu. Yine, babası "biraz kestirecek"ti. Ağacın gölgesinde uyuyakalmıştı...
Leyla anayola çıktı. Ağır adımlarla ilerlemeye koyuldu. Yürürken çevrisine ilgiyle bakıyordu. Buraya babasıyla birkaç kez alışverişe gelmişlerdi.
Sokaklar boştu. Nerdeyse bomboş. İlkkez böylesi bir boşluğun ayrımına vardı. İyice ilerlediğinde yerinde duruverdi... Karşısında mavilik duruyordu. Engin, dinlendirici bir mavilik. Anlatılan engin mavilik buydu demek. Yeşile de çalıyordu. İlk kez görüyordu böylesine upuzun bir enginliği. İçinden koşmak geçti. Olanca hızıyla koşmak... Leyla duramadı, kollarını açıp sekerek dönmeye başladı. Ürkütücü karanlığın kuytularındaki büyülü gizem, gizemin çıldırmışlığına kapıldı. İrili ufaklı dalgaların devinimleriyle oluşan köpüklere dokunmak geçti içinden. Koştu. Koştu. Daha sonra denizin kıyısında yürüdü durdu...
Karşıdan biri geliyordu. Birbirlerine iyice yaklaştıklarında bakıştılar. İkisi aynı anda konuştu. Anlaşılmayan sözcük dizeleri boşlukta yitiyordu. Gülüştüler. Biraz ilerideki Arap İsmail, ardına dönüp dönüp bakınırken "Bir bakış, bir gülüş deyip geçme azizim, bir ömürdür bunlar, bir ömür! Böyle gülümsemeleri, bakışmaları yaşamadıysan, sen ölüsün azizim, ölü!" diye mırıldandı.
Ses çıkarmaksızın yana yana yürüdüler. Bir süre sonra cekedini çıkarttı genç adam. Yere serip bir ucuna oturdu. Leyla yanı başına çöktü; kendisine ayrılan yere. İkisini de nedeni kestirilemeyen bir ürperti sarmıştı... Denizi seyrediyorlardı. Deniz durgundu. Gök yere iyice eğilmişti sanki. Gök ve deniz aynı düzlemde buluşmuşlardı. Rüzgar ıslık çalıyor, hafif hafif esiyordu...
Uzaktan birinin koşarak geldiği görüldü. Genç adam irkildi. Ayağa fırladı. Hemen cekedini giyinmeliydi. Leyla da ayaktaydı. Adamın eli ayağına dolaşıyordu. Düğmelerin iliklenmesi kolay değildi. Uzaklaşırken avucuna bir öpücük kondurup üfleyecekti. Leyla arkasından bakakalacaktı. Öyle de oldu.
Kara Halil yana döne kızını arıyordu. Kan tere batmıştı, gözlerinin önü kararıyordu. Bir eliyle sürüklediği ayağını desteklerken, diğer eliyle böğrünü bastırıyordu... Bitkin düşenceye değin arayıp durdu. Sonunda arabaya dönme kararı aldı; yılgınlıkla bir palmiyenin gölgesine yığıldı. Toparlandığında aynı hızla ilerlemeye koyuldu. Uzaktan kızını seçebildiğinde ansızın gözlerinden akan sevinç gözyaşlarını silmeye koyuldu. Leyla, at arabasının yanına ilişmiş, bekliyordu. Babasını görmesiyle koşması bir oldu; onun felçli yanağına kocaman bir öpücük kondurdu, kollarını boynuna doladı.
* * *
O günün ertesinde, kaşla göz arasında öfke ve korkuyla toparlandı halk. Dağlara çekilme, tetikte bekleme dönemi başlamış oldu. Fransız ordusu ağır ağır ilerliyordu. Birlikler, Hatay sınırı Erzin çarşı girişinde gergindiler. Burası da boştu. Bomboş. Sessizliğin içinden gözdağı veren boş yapılar, ölü çarşı gerginliği tırmandırıyor, kara sıcağın bağrında oynaşan titreşim, yapıların eğri büğrü görüntüsü, gölgelerin gidip gelmesi, üç beş köpeğin uluyor olması tüyleri ürpertiyordu. Kıpırtılar kendince korku saçıp cinleşiyor, cinler civildeşerek top oynuyorlardı. Oysa Fransız askerleri gittikleri yerlere giysilerini, peynirlerini, dostlarını postlarını götürürler, bölgeden ayrılmak zorunda kalsalar da, yiyip içip eğlenmiş olurlardı. Bu kez aynı birlikler tedirgin, bir o denli de ürkektiler. Üstelik ne zamana değin bekleyeceklerini bilmeden, yardım bekliyorlardı. Ağızları bıçak açmıyordu. Yardımın gelmemiş oluşu sinirleri gerip bozuyordu. En azından suyun zehirlenmiş olacağı varsayımı olmasaydı. Çınarın altına doğru giden bir it göründü. Uyuz, tüysüz bir it bu. İşte bu it, yalakta biriken suyu kana kana içip kuyruğunu sallaya sallaya gittiğinde, işgalci birlikler soluklandı. Birçoğu suyun başına üşüşüverdi. Bu arada öncüler nerede konaklanacağını tesbit edip dönüyorlardı. Belli belirsiz bir kıpırdanma göze çarptı. Uçurum kıyısı yakınlarına karargâhı kurma çalışmaları başlayacaktı.
* * *
Uçurumun karşı yakasındaki evini kimsenin bulamayacağına kesin gözle bakıyordu Kara Halil. Karargâhın yakınında kurulmasına aldırmadı. Kendini badem fidelerinin bakımına vermişti. Durup dinlenmeden, günlerdir canla başla çalışıyordu. Leyla babasına bitkin düştüğünü söylemeyi, ısrarla bugün de sürdürdü. Ateşinin çıkıp çıkmadığı yoklanırken bedenini gevşetti. Bir süre sonra babasının duramayıp bir başına da olsa fidelerin bakımı için bahçeye gideceğini kestirebiliyordu. Öyle de oldu...
O gider gitmez yerinden fırlayıp saçına başına çeki düzen verdi Leyla. Nar çiçeği rengindeki pullu fistanını giyindi. Gizli geçitten gidip Fransız birlikleri yakından görmek istiyordu. Epeyi yürüdü... Kınalı kayanın ardına geçip yere uzandı ama, dayanamadı, sürünerek tepeye ulaştı. Artık karargâhı yakınından görebiliyordu. Düşüncesinde beliren yığınla soruyu bir yana bırakıp omuz silkti. Görülüp görülmeyeceğine aldırış ettiği yoktu. Kalkıp fistanının pilelerini düzeltti. Birden yerinde kalakaldı; gözlerine inanamıyordu. Çınar ağacınına dayanan adamı, silahını parlatan genç adamı tanıyordu. Kendisine öpücük üfleyen o adam çevresine bakınırken kimilerini süzüyor, bir grup askerin anlattıklarına dudak büküyordu.
Leyla şimdi şu dikenli çalılıkların arasından geçecek olsa. Zehirli dikenlerden biri topuğuna batacak olsa. Sonra o güzelim fistanının çalıya takılıp yırtılma olasılığı var. Eve gidip işine gücüne mi baksa? Peki, ya görülecek olursa. "Olsun!" dedi içinden. İşin içinde göz göze gelecek anı kollayıp el etmek var olduğuna göre. "Olsun!" dedi. Sanıları karşısına alıp askerin karşısına geçti. Ve avucuna kondurduğu öpücüğü üfledi. Asker donakaldı. Ancak bakışlarıyla çevresini kollaması, silahını ağacın dibine bırakması, birliğinden uzaklaşması çok sürmedi.
Koşarak kaçmaya başladılar. Soluk soluğa kalıncaya değin bu kaçış sürdü. Bir ara işaret parmağıyla kendini gösterip tanıttı. Andre, onun adını yineliyordu. Leyla, Leyla, Leyla. Az sonra silah seslerinin yankısıyla yerlerinden fırlayacaklardı. Elele tutuşup yeniden kaçacaklardı; dönüp ardına bakan olmayacaktı. Deliçayın yakınlarına değin sürecekti bu kaçış. Hatay'da çete savaşlarının başlamış olduğu çok sonraları öğrenilecekti. Milletler birbirine girecek, yaşam barut kan ve kin kokacak, kurt kuş sesine insan çığlıkları karışacaktı.
* * *
Aşkın oluştuğu yerde hem ateş olunur, hem de su. Orada böğürtlenleri, dutları, dağdanları, murtları topla topla bitmez. İncirin, üzümün tadına doyum olmaz. Aşk yer çekimine karşı koyacak güçtedir. İsterse uçurtur. Deliçay, akıp giden kıvrımlarında aşkla "gelin" diye çığırıyorsa, suyunun içinde delirip suçiçeği olunur mu? Olunur. İmdi, giysiler yerlere saçıldı. Suyun içindeler. Akarsuyun taşına, çakılana ve de yakınındaki çalılıklara çarpıyor gülüşleri. Çay, orta yerinden yarılıyor. Taşkınlığın kabardıkça kabarası, çarptıkça çarpası, delirdikçe deliresi geliyor. Sözcükler bölünüyor, ses dalgaları yükseliyor, dalgalanmalar söz oluyor.
"Bir gülüş, bir dokunuş, bir öpüş deyip geçme azizim, yaşanmalı bunlar" diyor bir fısıltı. Bu fısıltının etkisi, kavak yellerine karışıp esip geçmeden, durup dönüp ardına bakıyor.
Parmak uçları dokuyu tanıyor ve tanıtıyor. Koklaşma, öpüşme. Yassı, kızıl kayadan alınan güç. Toprağın üzerinde yuvarlanış. Toprakla kucaklaşma ve kızıllaşma. Bitmezliğin istemi. Çığlık çığlığa kalış. Yaşıyor olanın yinelenen çoğaltıcı doyumu.
* * *
Ayak uçlarında yükselip saçlarından tuttu, saçlarını çekerek eğdirip yüzünden öperken parmaklarını saçlarında gezdirdi. Andre, derin ve içtenlikli bakışların anlamlı yüzünü avuçları arasına aldığında yatıştığını hissetti. Yazması şöyle, yana doğru kayılı, karnı aç, uyku baskındı. Şimdi ki bu duyular yumağı ve açlığın getirdiği bitkinlik baskındı. Bir de belirsizliğin içindeki korku vardı. Korku arttıkça içini kemiriyordu. Yere çöküp iki büklüm oldu. Andre onu ayağa kaldırdı.
Leyla, annesinin kemerini sıyırıp evirip çevirirken suskundu. Annesinin yüzünü biraz anımsıyordu. Annesi öldüğünde ancak üç yaşlarında olmalıydı. Bir şeylerin, birilerinin eksikliğini hissediyordu. Bir yerlere yaslanmayı, dayanmayı çok istiyordu şimdi. İçinden parçalanma, sonsuzluğa karışma, ağıt olma istemi de geçiyordu. Oysa "etim etini çekti, hepsi bu" dedi içinden. Etin eti çekmesi nasıl anlatılmalı, bilemiyordu... "Bu, tanımlanacak bir durum değil" dedi içinden... Andre'ye baktı... Kaçıp gidecek olsa. Hayır, olmaz dedi, işitilir yükseklikte. Gözlerinin önüne o geldi. Ağlayan, dövünen, haykıran, yollara düşen, şuna buna oyuncak olan biri. Sevgi dolu bir baba. Yürürken yalpalamaya başladı. Andre onu durdurup omuzlarından sarstı. Leyla başını kaldırdı. Bakışlarındaki anlam donuk ve soğuktu; bu bakışlar beklenmesi gerektiğini dillendiriyordu. Andre bir-iki adım gerileyip olduğu yere çöktü. Başı, dikili duran dizlerinin üzerine düştü...
Kara Halil, kızının tutumunu tembelliğine yormuş, söylenip durmuştu. Dinlendiğinde yemeği hazırlayıp çayı demlemiş, çiçekleri sulayıp dut ağacı altında yine gün batımını seyre koyulmuştu; renkler birbirine giriyordu. Kara Halil çayını yudumlarken kendisiyle içteniçe söyleşir, gülüp ağladığı olurdu. Yine dalgındı. Leyla, bir koşuda yanına vardı. Başını dizleri üzerine koydu; ağlıyordu. Kara Halil, şaşırdı. Onu gördüğünde ayağa fırladı. Leyla, babasına sarıldı: "O bizden biri baba. Ne söylesem bilmem. Şey."
Kara Halil bakışlarıyla sorguluyordu. Önce ona doğru, sonra kızına doğru bir adım attı. Ağzı köpürmeye başladı, acıdı. Şakaklarına giren ağrı, eşi Asiye'nin öldüğü günden kalma bir ağrıydı. Bir bakış fırlattı kızına. Bu bakışın gücü olsaydı, bir vuruşta ortalığı darmadağın ederdi. Gözlerinin önü perdelendi. Silik, küflü ve kirekör renkte bir perde bu; gölgeler ve yanılsatan donuk renkler akıp gidiyordu üzerinden. Akıp giden kırların çiçekleri değildi; ağıtlı, kanlı dokumalar seçkindi. Elinin tersiyle iteledi görüntüleri. Başını dut ağacına vurmaya başladı. Kan içinde kalıp bulunduğu yere yığıldı... Bu kez ağızlar görüyordu. Susmayan ağızlar. Her ağızdan bir ses çıkıyordu. Sesler söz, sözler öğüt üretiyordu. Öfkelendi öğüt verenler ağızlara. Avundurulmayı tersledi. Boşluğa yumruk salladığında şöyle bir-iki, devrildi. Güçlükle yerinden kalkabildi. Sakat bacağını sürüyerek evine girdi. Evin içinden bağıra bağıra ağlaması yükseliyordu. Onunla birlikte herikisi de ağlıyordu.
Kara Halil yatağına uzanıp büzüldü, duramadı, gözlerini ovuşturarak ayağa kalktı. Tüfeğini duvardan alıp doğrulttu, mermiyi ağzına verdi. Pencere kenarına geçip dizini güçlükle kırdı. Andre namlunun ucundaydı. Ortalık gün gibi aydınlıktı. Ansızın bir yıldız kaydı. Bunu hayıra yormadı. Tüfeğini indirdi. Yeniden gözledi. Bu kez namlunun ucuna kızı takıldı. Aynı anda gömütlükten fırlayıp karşısına dikilen biri seçildi. Kara Halil'in yakasına yapışıp, öksürük olup içine akan biri. Yörenin en alımlı, en gözde kızlarından biriydi eşi. Eşine güç zoruyla sahip olmuştu ama, onu bedeninden ayırt etmemiş, kendini sevdirmişti. Ay ışığının altında kızının iç çekişleri görülüyordu. Gözünün önüne bebekliği geldi. Leyla demek, uykusuz geceler, hastalıklar, koşuşturmacalar demekti. Kahkaha, sıcaklık, yuva demekti. Leyla demek kavga demekti. Bir tutam yaşam demekti. İriyarı, yamuk yürüyüşlü, saçı sakalı birbirine karışmış bu adam silahını fırlatıp attı, kızın yanına gidip oturdu. Andre derin derin soluk aldı.
"Savaş var, göçemeyiz. Ne olacak?"
"Bilmem."
"Bilemezsin. Bundan sonrasını ben bilmeliyim."
Koşuşturmaya başladı. Düşünme yetisini yok eden anlamsız bir koşuşturmaca. Bir ara bulunduğu yere çöktü. Sızlayan diz kapağını tutup ayağa kalktığında bir noktaya yoğunlaşamıyor olmanın öfkesi içindeydi. Durdu duramadı yerde bağdaş kurdu. Kuyudan çektiği suyu, başından aşağı dökmeye başladı. Sırılsıklam olduğunda ayağa kalkıp ağırlığını sağlam dizinin üzerine verdi. Ellerini göğe açıp gerildi. Var gücüyle haykırmaya başladı. Güçlükle atına bindi; atı tırısa kaldırdı ve görünmez oldu. Çok geçmeden döndü...
Haber yerine tez ulaştı. Ermeni Tacir, sabahın köründe Kara Halil'in kapısına geldi dayandı; uzun uzun konuştular. Bitip tükenmeyen sorularla onu tanımaya çalışıyorlardı. Herkes kendince soğuk soğuk terler döktü. Olurdu, olmazdı, öyleydi, şöyleydi derken Andre'in Tacir'in evinde konaklaması uygun bulundu. Savaş bitinceye değin neler yapılacağı üzerine kaba taslak konuşuldu. Aynı Tacir, arkadaşını kuytuluğa çektiğinde onun çılgınlığını başına kakıp hakır hakır güldü. Leyla'nın kendisine çektiğini, birkaç kez ve özellikle vurguladı.
Devletleri; birbirlerini ve özü içteniçe, kıtır kıtır yiyen çok başlı devlere benzettiler. Devletlerle güreşip boğuşmanın, dövüşmenin güçlüklerine değindiler. Türkiye'de Paris, Fransa'da Ankara karalanacak, uygun ortam kollanacak, her olasılık değerlendirilecekti. Ortalık sakinleştiğinde Ankara ile Paris arasında mekik dokunacak, her iki devletin memurlarına haraç yedirilip dize getirilecekti. Birlikteliğin resmileşmesi için ellerinden geleni yapacaklar; ellerinden gelmeyeni de olduracaklardı. Öyle karar aldılar.
* * *
Tarih güçlü bir direnişle yüz yüzeydi. Anadolu'nun kan ağlıyor oluşu zamanın akışını durduracak değildi. Neler geçici değildi ki yaşayan can, gören göz için. İlkyazlar geçti. Ardından kavurucu sıcaklar. Güz döneminin bitkinliği acılara doymuştu. Kış günlerinin yoksulluğu ezdi geçti. Savaşın kırgınlığı, ağıtları ve onca sakatlıkları eritirken delip geçti. Aylar, yıllar gelip geçti. Kuşlar yine cıvıl cıvıllar. Ve yine güneş açtı. Gök gülümsüyor.
Aynanın önünde saçlarını tararken türkü çığrıyordu Leyla. Karabaş"ın havlamasıyla kendine geldi. Başını çevirdi, o karşısında duruyordu.
"İçime doğdu geleceğin. Git, ne olursun git."
"Bir fincan kahve istiyorum, yoksa gitmem."
"Babamdan korkuyorum. Babam iyi bir insan."
"Arkadaşı onun çok iyi bir dost olduğunu söyledi; korku saçan biri olabileceğini de."
Yuvarlak oyma tepsinin içinde bir fincan kahve ve küçük bir testi var. Testinin yanı başında gül ağacından yontulmuş bir tas duruyor. Geniş ve aydınlık oturma odasının sedirleri pırıl pırıl renkli, köşegen motifli kilimlerle örtülü. Duvarlardaki irili ufaklı tablolarda doğa coşkun. Odada bir de sarmaşık var; odayı açan; odanın havasını canlandıran. Kahvesini yudumlarken büyükçe bir tablonun yakınına vardı Andre.
"Badem çiçek açtığında babam coşar."
"Böylesine güzel birini üzmek istemem, gideyim."
"Peki."
Kapı kendiliğinden gıcırtıyla ve yavaşça açıldı. Herikisi irkildi. Birkaç sarı yapraktı uçuşan. Andre koşar adımlarla uzaklaştı. İyice ilerlemişken dönüp arkasına baktı. Ağaç kovuğunun ardındaki keskin bir bakışla gözgöze geldi, başını eğdi. İri kıyım zeytin ağaçlarının ardındaki ahşap konağı, kolayca yaklaşamadığı bu görkemli konağı, onun gizemli çekiciliğini belleğine kazıyıp gitti. Buluşma gününe değin uzak duracaktı konaktan.
* * *
Leyla'nın Yahudi asıllı bir Fransız'a vardığı ortaya çıkınca marş söyleyen, açık arayan, ağız arayanların sayısı epeyi arttı... İş uzayınca Kara Halil silahın ağzına mermiyi verdi, kabadayı geçinenleri önüne kattı, onları kendi marşı çiftetelliyle kovaladı. Bir keresinde de çocukluk arkadaşlarından biri gelip baş köşeye kurulmuştu. Bu gelen adam kasabanın katibiydi. Kâtip, devlet işlerinden iyi anlayan, ağzı söz yapan biriydi. Sessiz biri olarak bilinen Ali bey'i oyuna getirmişti. Ali bey taşlı tarlayı yıllarca işlemiş, güzelinden bir çiftlik kurmuştu. Tapu işiyle uğraşması için kâtipe olanca parasını yedirmişti. Katip, güzelim çiftliğin tapusunu kendi üzerine geçirmekle yetinmeyip Ali bey'in borçlu olduğu yalanını da yaymıştı. Bunlar yetmezmiş gibi, tutup Ali bey'in üzerine zaptiyeleri saldı, sarığına saldırtıp sakalını yoldurttu. Artık çifliğinde dansöz oynatıyordu. Belediye başkanlığına da adaydı.
"Ne yaptın? Nasıl oldu da kızını ona verdin?" dedi Katip.
Kara Halil susuyordu.
"Olmayacaktı ya, olmuş gayrı. Kızın, ona mı kaldıydı, bize danışamaz mıydın?"
Kara Halil'in suskunluğu, söyleneni başıyla onaması ötekini coşturuyordu. Dur durak bilmeksizin konuşuyor, çevresini tükrük yağmuruna boğuyordu. Kara Halil dişlerini sıkıyordu. Vahşi bir ata benzetilmesine gülüp geçti. Katip'in herkesi dize getireceğine kendini inandırmış olması tepesini attırdı ya, bardağı taşıran son damla şu sözler oldu: "Biz, Fransız'ı kovup kendimize gelmişken, bu uygunsuz evlilik ağrımıza gidiyor. Biz ki, cumhuriyetin bekçileriyiz." Kara Halil, elinin tersiyle bir tane indirdi. Katip pişkinlikle mendil istedi. Mendili istemesiyle bir tane daha indirileceğini bilemezdi. Yerinden kalkmak için davrandı.
"Otur hele Katip! Ne oldu, altından su mu çıktı? Anlaşılan, savaşın girdisini çıktısını çocuklarımdan soracaksın. Sen kimsin ki, memleketi sana teslim etmiş olalım? İlkin onu söyle! Sen, nesin biliyor musun? Sen, bizim kamburumuzsun. Seni soysuz, dolandırıcı seni. Başıma adam kesildin öyle mi? Biz ölmedik daha! Geç önüme. Yürü bakalım kapımın iti. Seni gelmişini geçmişini..." Kara Halil, onu ite söve önüne kattı, çınarın altındaki çeşmenin dibine götürdü. Çarşının ortasında evire çevire dövdü. Bu arada belediye başkanına göz kırpmayı unutacak değildi.
* * *
Gelip giden puslar içinde bir görüntü. Görüntüde kesinlik. Var. Olabildiğince. Olabilirliğin tartışılması var. Kesin. Kesinlik de tartışılır. Olabildiğince. Havada nem var. Gök orta yerinden yarılınca. Yağmur yağıyor. Şimdi dolu atıştırıyor... Kar ince yoğun yağdığında. İsterse. Ortalığı ağartır. Öyle olur. Öyle de oldu. Derken güneş yükseldi. Püskülleri uçuşan tül bir perde var... Ve sis dalgaları içinde bir tablo; bademin çiçek açtığı bir doğa. Var mıydı. Vardı. Vardır. Olmalı. Sanırım.
Rüyetler değil de, yaşananları yeniden ve yeniden yaşayabilmeyi, sevip sevilmeyi, ölümsüzlüğü ve bitmeyen sevişmeleri istemek; bir dilim ekmek, bir bardak su istercesine istemek vardır özde; aynanın karşısına geçip oturmalar da. Aynanın içinde derin çizgilerin ardındaki buruşuk yüz hatlarıyla, çukurlarında gömülü, ölgün gözleriyle, titrek elleriyle, göbeğine değin süzülen içi boş, porsumuş memeleriyle yaşlılık var. Ölümle burun buruna gelindiğinde yaşama istemi de var. Kesin var. Bahçede dolaşma isteğinin var olduğu gibi.
Onun koluna girdi, sıkı sıkıya sarıldı. Bahçede portakal çiçeklerinin kokusunu içine çekti. Ak gülleri koklamakla yetinecek değildi, yüzünde gezdirdi. İlkyaz yeşilinin taze yumukları gönlünü açtı. Reyhanları okşayıp kokusunu parmaklarına sindirdi. Bir tutam menekşe toplattı. Fulün erken açtığını düşünüyordu; kışın yerinden kalkamadığını da. Bu kış ölmediğine sevindi.
Atölyeye girdiler. Atölye, kaplumbağaların barınağı. Bir kaplumbağanın yanı başında durdular. Işığın altındaki kaplumbağa, kafesin bir köşesinden diğerine kös kös yeşile doğru ilerleyiş içindeydi. "Yüz yaşımı aştım ama, yine de senden gencim ey kaplumbağa" dedi. Güldüler. Küçük kız elinden tuttu. Sıcacıktı. Onun saçlarını okşarken etini çimdikledi. Kız onun elini bırak koşuşturmaya başladı. Yeniden gelip elini tuttu. Bir süre sonra keçi yolu kıvrımlarında eriyip yittiler. Yittiler ama yiten görüntüleriydi, sesleri değil.
"Yukarı sokağın kızları var ya."
"Ne diyorlar?"
"Diyorlar ki... Şey, seni ütüleseler, kırışıkların açılırmış, o zaman pek güzel olurmuşsun."
"Onlara söyle, ütüyü kendilerine bassınlar! Olur ya, körelmiş zekaları açılır."
"Olur söylerim, sen kaç yaşındasın?"
"Unuttum. Benim annemin adı da Asiye idi."
"Senin annen yaşasaydı, kaç yaşında olurdu?"
"Bilmem."
"Sen yüzelli yaşındaymışsın, kızlar öyle diyor."
"Yok, yalan bu. İkiyüz elli yaşındayım."
Sesler ilkyazın görkeminde dağılırken gizemli bir sesin fısıltısı işitiliyordu: "Bir bakış, bir gülüş deyip geçme azizim, bir ömürdür bakış dediğin, bir ömür! Böyle bir gülüşü, bakışı yaşamadıysan, sen sahiden ölüsün azizim, ölü."
Ramazan Çakıroğlu: ...
Eklenme Tarihi 19 Temmuz 2008
![]() |
| Ramazan Çakıroğlu |
O yıl çok kar yağdı. Çocukluğumun on ikinci yaşında, iki günde yağan kar nerdeyse boyuma kadardı. Evimizin çevresinden, ağaçların kırılma sesi geliyordu ara sıra. Eve kovalarla taşıdığımız çeşme yolu bile kürekle zor açılmıştı. Evin önündeki odunluğumuz da kar altında kalmıştı. İlk iş olarak, babam oradan birkaç kütüğü, evin altına çekti, büyük demir çivilerle parçalayıp, odun yaptı. Köpeklerimiz, gün boyu kar altında oynuyor, ısınmak için akşamları birbirine yaslanarak uyuyorlardı. Bereket ki ambarlarımız ağzına kadar doluydu. Çuvallarda ve "herkil" denilen küçük ambarlarda unumuz vardı. Ahşap evimizin odalar dışındaki tavanında da mısırlarımız asılı, bize gülümsüyordu. Günlerce köyün sokağına bile çıkamamıştık. Nedense bu kış, çocuk yüreğim biraz korkmuştu…
Seyyar yapı ustalığı yapan babam ise bari kışın bizimleydi. Her yer kar yağışı altındayken, evin içinde dolaşır, ahırda hayvanlarımıza bakar, dönüşte ince ve keyifli türküler tuttururdu. Annem de ona "Hüseyin, kar yağdı ya, keyiflendin yine" diye takılınca, babam; "Çok kar yağdı. Bu sene çok bereketli geçecek, göreceksin. Bağ bahçe şenlenecek. Buğday mısır, bol olacak." diyordu.
Bense babamın bu keyifli halini başka bir şeye yorumluyordum. Çünkü geçen yıllardan biliyordum. Ne zaman bol kar yağsa, babamın çok sevdiği bacanağı, Ali enişte, alır çifte kırma tüfeğini, av için çıkagelirdi. Bu sefer de "kar yağışı biter bitmez çıkagelecek, gelir gelmez akide şekerlerini, bisküvileri kucağımıza döküverecek" diye düşündüm. Hepimiz onu çok sevdiğimizden olmalı ki, onunla eve bambaşka canlılık gelirdi. Onu uğurlayınca da yüzümüz asılırdı. "Neden gitti sanki?" derdik…
Bu sefer de kar yağışı durdu ama karın erimesi günler aldı. Herhalde Ali enişte de, işlerini yoluna koyup gelemedi. Babam, yalnızlığını köyden insanlarla paylaştı. Bizler de açılan derin çığırlardan, çocuk bedenlerimizle, bir buçuk saat uzaklıktaki okulumuza yeniden yürüdük. Kar eridikçe, ortalık çamura kesti. Çamurlar öbek öbek çizmelerimize yapışıyordu. Bu durumda ayaklarımızın taşınması güç bir hâl alıyordu. Bazen, küçük dereciklerden atlamamız gerektiğinde, hızla adımladığımızda, çizmelerden biri dereciğin diğer yakasına çamura yapışıp kalıyordu. Gülmekle ağlamak arasında süren bu doğa mücadelesinde günler geçip gidiyordu…
Bir de baktık ki Mart ayının ortasını buluvermişiz. Galiba babamın dediği doğru çıkacaktı. Çünkü kümesteki yirmi beş tavuğumuzdan dördü birden kuluçkaya yatmıştı. Bu bereket demekti. Her kuluçka geride, onar yavru bıraksa, birden kırk civcivimiz daha olacaktı. On tanesini kaybetsek, otuz tavuk demekti. Evin ana direği annem, bu dört tavuğu tek tek kuluçkaya yatırdı. Onlar için biriktirdiğimiz yumurtalar yetmedi. Konu komşudan tamamlandı. Benim en büyük zevkim ise, kuluçkaların yirmi birinci gününe doğru, civcivlerin gagalarını yumurtanın kabuğuna vurarak dışarı çıkma çabalarını izlemekti. Bazen yumurta çatlaklarını kendi ellerimizle kırıp, civcivlere kolaylık sağladığımızı sanırdık. Annem: "Sakın haa!...Onlar kabuklarını kendileri kırıp, çıkmalı. Yoksa, ıslak vücutlarına yapışan yumurta kabuğunu çekerseniz derileri de soyulur, kanar. Hasta olurlar sonra. Onların ıslaklıkları, yumurtayı kırdıkça kurur, kurudukça yol alırlar. Her şeyin bir zamanı var." derdi. her şeyin bir zamanı olduğunu öğrendiğim şeylerin başında gelir bu durum. Demek ki dedim, kendi kendime, doğal olana müdahale etmek kanatıcı oluyor. Yaşamım boyunca da bunu gözledim…
En son bir tavuğumuz daha kuluçka oldu. Annem ona da kuluçka yeri açtı. Yumurtalarını koyup, üstüne hafifçe su serpti. Bu, kültürümüzden gelen bir kutsama işaretiydi. Çok geçmeden bir başka tavuk daha kuluçka işareti verdi. Lakin bu, en son kuluçka olan tavuğun yerine yatmak ve onunla aynı kuluçka yuvasını paylaşmak istiyordu. Uçup, uçup oraya gidiyordu. Hatta, gagalayarak diğer kuluçkanın birkaç yumurtasını kırdı. İçinden, yarı biçimlenmiş civcivler çıktı. Annem bu işe çok kızdı. "Seni gidi sokak haspası" dedi o tavuğa. "Sen yalancı kuluçka oldun değil mi? Ben seni nereye atacağımı çok iyi bilirim" deyip, onu kümese tıkıverdi…
Yalancı kuluçka diye bir şey vardı. Bu bir tür tavukların yaptığı, kadınların yalancıktan gebe kalması gibi bir şey miydi? Yalancıktan gebe kalınabilir miydi? Ya da nasıl kalınırdı? Aklımda bu soruları merak ederek, Anneme; "Yalancı kuluçka ne demek?" dedim.
Annem: "Bu tavuklardan bazıları asıl kuluçka olanları kıskandığı için, kuluçka numarası yaparlar. Kendi yuvalarında yatmazlar. Başka kuluçkalara musallat olurlar. Gerçekten kuluçka olan tavuklara rahat vermezler. Gidip onların yanına yatarak, yumurtalarını yeteri kadar ısıtmasına engel olurlar. Diğerlerinin gerekli zamanını yerinde geçirmelerine engel olurlar. Yani, 'ben de kuluçkayım' diyerek onun yuvasını dağıtırlar. Böylece onların yumurtalarından civciv çıkmasını önlerler. Bu insan kıskançlığına benzeyen, bir hayvan kıskançlığıdır. Bunlar, evine, tarlana, ürününe musallat olan fesat insanlara benzer. Bir türlü sana adım attırmazlar. Adım atmaman için, başvurmayacakları yol yoktur. Bu cins tavuklara 'yalancı kuluçka olmuş!' derler." dedi…
* * *
Artık, bahar yüzünü iyiden iyiye göstermişti. Mısır ekimi yapılmış, bağ-bahçe çoktan elden geçmişti. Babam, havalar ısınır ısınmaz, seyyar yapı ustalığına doğru uçtu gitti. Artık eve üç-dört haftada bir gelirdi. Evin bütün yükü ise anneme ve bize kalmıştı.
Bahar geldikçe, kışın babamın söylediği "Çok kar yağdı. Bu sene çok bereketli geçecek, göreceksin. Bağ bahçe şenlenecek. Buğday mısır, bol olacak" sözü doğrulanıyordu. Elma, erik, kiraz ve dut ağaçlarını pıtrak gibi ham meyve sarmıştı. Yemyeşil buğday tarlaları, rüzgarda bir deniz gibi dalgalanıyor, seyrine doyum olmuyordu. Mısırlar içinse henüz çapaya durulmuş, tarlalar cıvıldı.
Evleri çocuklar ve yaşlı kadınlar bekliyordu. En büyük görevleri, arı kovanlarının verdiği "oğul"u başka evlerin, başka mahallelerin ağaçlarına kondurmamaktı. Büyük bir uğultu ve vızıltı eşliğinde çıkan oğul, kovan önünde büyük bir kargaşadan sonra, havada çeşitli şekiller alan yumak gibi dans ederdi. Tam bu esnada, evi bekleyen kim olursa olsun, eline geçirdiği teneke veya boş çanak eşliğinde "dala kon" çağrı ve çın-çınlarıyla köyü inletirdi. O yıl, arısı olan herkesin kovanlarından en az beşer oğul çıktı. Yani, kovan sayısı arttı. Ara sıra kovanlardan çıkan oğul, alıp başını ormana çekip gittiyse de herkesin yüzü çiçek açıyordu…
Bu bereket havasını bir Cuma sabahı, bahçe ve bostanlardan gelen çığlıklar sarstı. Sırtını orman eteklerine yaslayan erik, elma, kiraz bahçelerinden bir kaçı pestile dönmüştü. Ormanın derinliklerinden, gece yavrusuyla birlikte gelen boz ayı, erik ve kiraz ağaçlarını, fasulye ocaklarını kırıp geçirmişti. Bahçe-bostan sahibi kadınlar çığlık çığlığaydı. Ben de koşup gittim. Sekiz-on kadar kadın, birkaç yaşlı erkek, olan biteni anlamaya çalışıyordu. Yaşlılar yerdeki ayağın izine bakarak: "Ayı işi bu, ama esaslı bir ayı. Yalnız da değil. Yavrusu da yanındaymış" dedi. Ayak izini karışlayarak, ana ayının büyüklüğünü de kestirmeye çalışıyordu. Bir de ayının bahçe içine yaptığı dışkıyı gören yaşlı bilge amcamız daha da şaşırdı. "Buralarda böyle iri ayı olamaz. Öbür dağlardan mı aşıp geldi acaba?" dedi.
Bu konu da köyün başlı başına konusu olmuştu artık. Olan bitene karşı önlemler konuşulmaya başlandı. O dönem, köyün işe yarayan bütün erkekleri ya madendeydi, ya da uzak yerlere çalışmaya gitmişlerdi. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Köyde kalanlar; bazı geceler ateş yakarak, bazı geceler teneke çalarak, bazı geceler de tütsü yakarak bağ ve bahçeleri korumaya çalıştı. Ama üç beş günde bir, bekleyenleri de atlatıp, yapacağını yapıyordu bizim boz ayı. Annem de bu olan bitenden çok etkilenmiş, bizim de bağımıza bahçemize zarar vermişti . "Babanız gelsin, bakar bir çaresine…" diyordu bize…
Nihayet iki üç hafta sonra babam bir Perşembe akşamı çıkageldi. Daha soluklanmadan olayı biz anlattık. Babam, yarı acı bir gülümsemeyle; "Bir iki hafta sonra zaten kiraz mevsimi de bitecek. Çeker gider boz ayı" dedi…
O yaz, yine de çok meyve, sebze, buğday ve mısır oldu. Ayıdan artan herkese yettiği gibi pazarlara da taşındı. Kalan meyveler harman yerlerinde kurutulup evlere alındı. Harman sonu buğday, mısır ambarları ise doldu taştı. Yaşlılar bir araya geldikçe; "Demek ki rızkımız bir boz ayının çaldığı kadar değilmiş. İsmet Paşa'nın mükellefiyeti olsa, yüz tane boz ayıya bedel olurdu." diye şakalaşıyorlardı…
* * *
Yaz böyle geçip gitti. Kış yeniden bastırmaya başladı. Bizim köyün madenkeşleri de ocaklardan dönmüştü. Köy odasının başlıca konusu, yine boz ayıydı. "Eğer bu boz ayı bu kış avlanmazsa, seneye kalanları da yerle bir eder" deniyordu. Aralık ayının sonuna doğru hafif bir kar yağdı. Ortalık birden ayaza çekti. Akşamdan hemen, köy odasında buluşuldu. En hızlı madenkeş avcılar planlarını yaptılar. Birkaç köye daha haber salındı. İki-üç gün, ormanda kalacaklar, boz ayıyı bulmadan gelmeyeceklerdi. Bunlara babam da katıldı. Yiyecekler hazırlandı. Tıka basa çantalar dolduruldu. Fişekler yenilendi. Zağarlara akşamdan az yiyecek verildi ki hem tembelleşmesinler, hem de açlık hissiyle av arasınlar…
Ve düşüldü yollara…
İki gün içinde, avcılık dilinde "geren" olarak adlandırılan, dört-beş kez çevirme yapıldı. Hiçbir şey bulamadılar. Tam dönüş yolunda, avcı başlarından biri, "Şurayı da çevirelim" deyip bir göl civarını gösterdi. Nişancılar yerleştirildi. Zağarlar bırakıldı. Sürücüler hoylamaya başladı. Çok geçmeden, zağarların havlamasından bir ayıya havladığı anladı, avcıbaşı . Çünkü zağar, domuza ve ayıya; ayrı ses, hareket ve temkinle, geyiğe-yaban keçisine daha saldırgan ve yakın havlardı. Noktadan noktaya nişancılar işaret diliyle birbirlerine haber iletti. Bulunan bir ayıydı ve mutlaka da bu o boz ayı olmalıydı…
Çok geçmedi, orman karıştı. Tüm vadiyi silah sesleri sardı. Göreceli olarak bir saat dinmedi silah sesleri. Ama ortada boz ayı yoktu. "Yaralandı" dedi avcıbaşı ." Onu yaraladık. Ama kaybettik izini…"
Vadinin kuzey kısmındaki derenin uçumuna doğru, ağaçların arasından tırmanan bir şeyler gördü avcıbaşı . Önce netleştiremedi. Koşup giderken, en yakınındaki adam olan, babama işaret etmiş olmalı ki, o da onunla koştu. Sessizce iyice yakınlaştılar. Boz ayı ve yavrusu dere yamacını aşmak üzerelerdi. Peş peşe ateşlediler çifteleri. Bir feryat koptu boz ayıdan. İnsan feryadına benzer, yeri göğü yakan bir feryad! Can havliyle ve büyük bir homurtuyla dereye yuvarlandı. Yavrusu, geriye dönüp avcılara bir şeyler savurdu. Başaramadı. Bir ara o da ince bir sesle bağırdı. Kurşun yağmurundan kaçmanın uygun olduğuna karar verdi ki, uçurumu aşıp, akşam karanlığında ormanın içine savuştu gitti…
Apar topar uçurumun başına toplanan avcılar, aşağıda hareketsiz yatan boz ayıyı gördüler. Birkaç tanesi uçurumun başına dolandı. "Yavru ayı ayağından vurulmuş. Ayağını sürüyerek gitmiş" dediler…
Birkaç el daha havaya ateş edildi. Evet, boz ayı vurulmuş ve ölmüştü. Havaya açılan ateşle ayının numara yapmadığı da öğrenilmiş oldu. Birkaç cesur avcı, yine de temkinli yanına indi. Ölmüş de olsa heybeti karşısında irkildiler. Üzerine çıkıp tepindiklerinde, ses soluk yoktu ayıdan. On beş-yirmi kişi derenin içinden eski şoseye zor çıkardılar ayıyı. Göz önüne alındıkça heybeti daha da artmıştı. Orada herkesin birleştiği nokta ise; bu bir ayı değil, adeta bir heyülaydı…
Usta avcılar, üç günün yorgunluğunu unutup, ayıyı ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Biri, "derisini alıp, gidelim" dedi. Yaşlıca olanlardan biri; "Katiyen olmaz. Hem derisini yüzelim, hem de yağlarını alalım. Bunun yağı her şeye ilaç" dedi..
Nihayet öyle de yapıldı. Ay ışığının ayazı altında önce dersi yüzüldü. Sonra yağ tabakaları, etraftan kesilen ağaç sırıklara dizildi. Avcılar ikişerli olarak omuzlarında taşıdılar bu yağları. Köy odasında herkese pay edildi. Ev başına da nerdeyse yarım teneke yağ düştü…
Sıra gelmişti, derinin paylaşılmasına. Derinin birine verilmesi için, önce onu tam olarak kimin vurduğunun bilinmesi lazımdı. Ayının koltuk altına girip, oradan kalbini parçalayan kurşun ise, 12 numaralık bir çifteden çıkmıştı. 12 numaralık çifte de sadece babamdaydı. Bundan dolayı, içimi bir suçluluk duygusu sardı. Kimseye belli edip, büyüklerimin içinde ses etmedim. "Deri senindir, ama parasını paylaşırsın" dediler babama…
Daha sonra kimden çıktıysa, şöyle bir fikir çıktı. "Evet, deriye itirazım yok. Ama biz üç gün dağlarda dolaştık. Ava gelmeyenler de var. Bu ayı, onların da hasadına zarar verdi. Onların da sığırlarını parçaladı. Biz onları da dertten kurtarmış olduk. Bu civardaki köyleri de dertten kurtardık. Bence ayının içine saman doldurup, hem mahalle mahalle dolaştıralım, hem de yardım toplayalım. Bu yardımı da köy odasına bağışlayalım."
Bu fikir herkesin pek hoşuna gitti. Daha o akşam, ayının derisi çuvaldızla dikilip içine saman dolduruldu. Gerçekten her aşamada ayının heybeti büyüyordu. Aman allahım, o ne heybetti! O ne ayak, o ne kol, o ne pençe, o ne kafa, o ne gövdeydi. Herkesin ağzı açık kaldı…
Yarınki gün dört beş avcı, ayıyı ilk olarak kendi köyümüzde dolaştırdılar. Gelemeyen, göremeyen yaşlıların evinin önüne taşıdılar. Korkup çocuk düşürmemek için gebe gelinler, çeşme başlarından, pencerelerden geriye kaçtılar …
Akşamları köy odasının baş köşesi; artık ne yaşlıların, ne muhtarın, ne imamın, ne de öğretmenindi. Odada iki ağaç duvarın birleştiği köşeye oturtulan, boz ayının ünü gittikçe yayıldı. Kar-kış dinlemeden çevre köylerden onu görmeye gelenler oldu. Geçen kış gelemeyen Ali eniştem bile çıkageldi. Uzun uzun, hayretle ayıya baktıktan sonra; "Yazık olmuş hayvana yahu" dediğini duydum. Demek ki Ali enişte benim gibi düşünüyordu…
Bu ziyaretleri, çevre köylerden çağrılar izledi. "Herkes göremedi. Bizim köye de getirin" diye. İçine saman doldurulan boz ayının ünü gittikçe yayıldı. Gerçekten de mahelle mahelle, köy köy dolaştırıldı Boz ayının ünü gittikçe yayıldı.. Filyos Irmağı'nın orta kesimindeki köylerde, ayak basmadık köy meydanı bırakmadı.. İnsanlar dolaştırdıkça, bu heybetten korktular ve şaşırdılar. O kış, boz ayının saman dolu bedeni, adeta ölü bir boz ayı değil, yörenin efendisi ve otoritesi olmuştu. Dirisinden korkmayanlar, ölüsü üzerine efsaneler bile türettiler…
Bu tören bir iki haftadan fazla sürdü. İki adamıyla köye gelen bir deri tüccarı babamın eline epeyce bir para sıkıştırdı. (Babam bu parayı daha sonra arkadaşlarıyla usulüne uygun paylaştı. Kendi payına düşenle de köy odasına kilim aldı. Ayının heybeti gösterilerek, diğer köylerden toplanan buğday, mısır ve para ise köy odasındaki imama teslim edildi.) Tüccar ayının içindeki samanı boşalttı. Ve boz ayı olduğu yere yığılıverdi. Tüccar, köyden kiraladığı bir kağnıyla, onu Devrek tarafına aldı götürdü…
Evlere dağıtılan yağlar ise, yıl boyu köyün ilacı oldu. Bir köpek uyuz mu oldu, ver ona mısır tanesi büyüklüğünde boz ayı yağı, on günde gürbüzleşsin. Fatma teyze, zayıf mı düştü, ver ona da mısır tanesi kadar boz ayı yağı, ayaklansın. Sarı ineğin kemikleri mi çıktı, ona da mısır kozasında ver boz ayı yağı, böğürsün. Öküzler mi zayıfladı, onlara da dokunuver boz ayı yağını coşsunlar. Gürbüzleşemeyen çocuklar mı var, onlara da hap büyüklüğünde ekmek arasında yutturuver, kar üstünde güreşsin…
* * *
Yıllar sonra, üniversite okumak için çok uzaklara gitmiştim. Geriye döndüğümde ise olan bitenin devamını şöyle dinlemiştim: Ben yokken yine bir kış, çok kar yağmış. Günlerce kar yerden kalkmamış. Köyde evden eve çığırlar açılmış. Köy yerinin geleneğidir, iftar ve sahur saatlerinde köydeki imama yemek verilir. Gecenin ikisinde imamın yemeğini verip, geri dönen eski avcıbaşı , çığırda bir ayıyla karşılaşmış. Çığır dar. Sağa kaçar, ayı sağa gelir, sola kaçar ayı sola gelir. Ve ayı alır adamı eline. Basar tokadı. Oradan oraya atar. Gecenin köründe bir saate yakın süren dayak faslı, adamı çığırın dışına savurmasıyla biter. Ayı çığır dışında da arar adamı bulamaz. Köpekler harıl gürül havlamaya başlayınca, ayı kaçar gider. Sahur vakti uyanık olanlar perme perişan bulurlar adamı. Nerdeyse aklını kaybetmiş durumda, hastaneye zor yetiştirirler. Sabah olay yerinde izlere bakan köyün bilgesi Koca Mustafa dayı, avcıbaşı nı döven ayının sol arka ayağının yere topuz olarak bastığını görür. O ayak pençesiz. "Bu vurulan boz ayının sakat kalan oğludur" der köylülere. Köylülerden biri, "nereden anladın oğlu olduğunu, kızı olamaz mı?" diye iğneleyince, "Onun kızı olsa, onun da yavrusu yanında olur. Dişi ayılar tek dolaşmaz evlat" diye yanıtlar…
Bir kolu kırık, kulak zarları patlak, yüz göz, kol, kanat yırtık içinde, iki hafta yatmış avcıbaşı hastanede. Birkaç ameliyat birden edilmiş. Doktorlar, "bundan umut yok" deseler de nasılsa ayağa kalkmış…
Yıllar sonra köye döndüğümde, süklüm püklüm, kahvede oturuyordu bizim baş avcı. Selam, kelamdan sonra "ne oldu sana böyle?" diyecek oldum. Duymadı. Yanımdakilere "Bu ne diyor?" gibi işaret etti. Sonra, eş, dost oturduk kahvede. Bizim avcıbaşı huysuzlandı. Anlaşılması zor hareketler yapmaya başladı. Belli ki akıl sağlığı da zedelenmişti. "Ne oluyor buna?" dedim bir akrabasına. "Durum gördüğün gibi. Ne zaman iki kişi bir araya gelse, ayının bunu dövdüğü olaydan söz ettiklerini zannediyor, hep ayıdan mı söz ediyorlar" diye sürekli soruyor dedi.
"Yaban yaşamının intikamı da pek sert oluyormuş demek ki", diye bir cümle çıkıverdi ağzımdan…
Emine Yavuz: İpek
Eklenme Tarihi 20 Haziran 2008
![]() |
| Emine Yavuz |
Birleştirdiği avuçlarını şişkince tutuyordu. Parmaklarını hafifçe aralayıp avuçlarını açtı. Parmaklarının arasından taze, beyaz dut yaprakları fışkırmaya başladı. Gözlerine inanamadı. İçini açan, kendisini başka bir âleme çeken kırların kokusu sarmıştı odayı. Gözleri dolu doluyken gülümsedi... Dut yapraklarının arasında yuvalanan bir kelebeğe gözlerini kırpmaksızın bakıyordu. Bir başkası ise başının üzerinde uçup duruyordu. Diz çöküp avuçlarını açtı. Soluğunu tuttu, içi kıpır kıpırdı. Kelebekler avucunda çiftleşiverdiler. Hemen sonrasında erili uçtu. Ama öyle çok fazla değil, yere düştü. Dişi olanı yerinde mayışıp kaldı... Yeniden avuçlarını şişkince kapadı, gözleri yumulu beklemeye koyuldu... Yüzüne ılık bir rüzgârın esintisi değdi; kendisini ayıktırdı. Ellerine baktı. Elleri boştu, boş, bomboş. Bakışları çekmeceye doğru kaydı. Babaannesiyle çektirdiği fotoğrafı çekmecenin üzerinden aldı. "Seni yüreğimde yaşatacağım" diyordu içinden.
* * *
İpekböceği yetiştirilen odalara badana vurulur, acı biber yakılarak tütsülenir. Odalara asılacak tahtalar nisan yağmurlarında ıslatılır. Isı ve nemin ayarları önemlidir elbette. Bu konuda bildik bütün düşünceler birer birer gözden geçirilerek gerekli önemler alınır. Babaanne ziraate gitmeden önce odaya son bir kez göz attı.
Çalılı, oldukça loş, hoş görüntüsüyle geniş ve havalı bu oda konuklarını bekler olmuştu. Biri daha vardı bekleyen. Daha doğrusu bekleyemeyen biri. İpek, yatmadan önce badanalı odayı gözden geçirmişti. Minnacık bir kız İpek. Böcüler üzerine ne bulduysa okuyordu. Okuduklarıyla yetinemiyordu. Böcüleri babaannesine kaç kez anlattırmıştı. Artık, duyduklarını, bildiklerini, daha da ötesi bildiğini sandıklarını anlatmak için yoldan geçen hemen herkesi durduruyordu. Yumurtaların mayısın ilk günlerinde açılacağını, her birinden birer böcü salınacağını, kitapta böcülere larva denildiğini, babaannesinin larvalara tırtıl dediğini, besleyecekleri tırtıllarının beyazdut yaprağı yiyen türden seçilmiş olacaklarını, anlata anlata bitiremiyordu. Bunları anlatırken heyecandan soluk almakta güçlük çektiği de oluyordu.
İpek uykudan kalktığında çevresine bakındı, kimseyi göremedi. İşitilir yükseklikte babaannesi için ‘ziraata gitmiştir' dedi. Kendine bir cezve süt ısıttı. Sütünü içerken balkondan çevreye bakınıyordu. Kedi kapıyı tırmalıyordu. Kedinin miyavlamasını işittiğinde dış kapının mandalını açtı; kedinin önüne bir tas sütü sürdü. Derken sedire geçip oturdu. Gözlerini ovuşturuyordu. Az sonra kendi kuyruğunu kovalarken hoplayıp zıplamaya başladı İpek yerinden kalkıp yanıbaşına geçti. Sırtından tutup kucağına aldı. Tekir kocamandı. Besiliydi. Tam tamına beş kiloyu vuruyordu. Tekir'in boynunun altını kaşımaya başladı; artık gözlerini kısarken mırıltılar çıkarıyordu.
Ayak sesleri işitildiğinde durup dinledi, ayaklarını sürüyerek gelenin babaannesi olduğunu bildi. Hemen Tekir'i yere bıraktı. Üzerindeki tüyleri parmak uçlarıyla çırpmaya koyuldu. Babaanne içeri girdiğinde kediden yana bakıp "kötü alıştı" diye söylendi, yüzünü astı. Ona, sütünü içip içmediğini de sordu.
- İçtim. Böcü yumurtalarını getirdin mi?
- Evet.
- Nerde?
- Koynumda saklayacak değilim. Nerde olacak, aşağıda.
Merdivenlerden aşağı inmek için davrandı ama. Babaannesi onu kıskıvrak yakaladı. İpek, başını yana çevirdi, gözlerini yumdu, yüzünü buruşturdu. Öpüleceğini anlayınca böyle yapardı. Ani bir haraketle elinden kopup karşısına geçti:
- Tırtılların yanına gidelim. Dut yapraklarını boşuna toplamadım.
- Bücür! Büyüyüp küçülmüşsün.
- Küserim!
- Küsermiş! Küs benle, konuşma.
- Babaanne, ağlarım ha! Hem var ya, geceleyin sıcacıktın, ne güzel sarılıp yattık, di-mi? Hiç kimsenin babaannesi böylesine güzel masal an-la-ta-maz!
İpek konuşurken gözlerini iyice ayırıyordu. İnce boynu yana bükülüydü. Konuşmaya başlamadan önce yutkunurdu.
- Tırtıllarının yanına gii-delim, n'olur. Sen baba-annelerin en iyisisin!
- Bakıyorum, yağ, bal gırla gidiyor. Beni ne sanıyorsun, kül yutmam. Öpücüğümü isterim, yoksa tırtıllara bak-tır-mam! Gerçi ortada tırtıl mırtıl yok. Yumurta diyelim şunlara.
- Biliyorsun, iki kasa dut yaprağı yoldum, nemlendirdim; kurumasınlar diye. Yaptığım, az iş mi?
- İyi ettin. Yaprakları nemlendirdiğini dün ve dünün öncesinde en az kırk kez anlattın. Bakalım daha kaç kez dinleyeceğim. Sözümü tutmazsan, sana böcüleri gös-ter-mem! Yumurtanın kabuğu o denli ince ki, içindeki böcü görülüyor, bilmiş olasın.
İpek yanaştı, babaannesinin dizlerinin üzerine oturdu. Başını yana kaydırdı. Gözleri kapalı, yüzü buruşuk, ağzı açıktı. Dudaklarına yayılan gülümsemeyle nerdeyse bütün dişleri ortaya dökülüyordu. Ve ağzını öylesine açmıştı ki, küçük dili görülüyordu. Babaanne onu bağrına basmak, olanca gücüyle sıkmak için uzandı. Yavaşça saçlarına dokundu, dudaklarını yanağına doğru sündürdü. Öpücüğü hiç de kuru değildi. İpek yüzündeki ıslaklığı elinin tersiyle sildi.
- Tırtıllarının yanına hemen gidelim. Büyüteci yanıma alayım. Yumurtalar min-na-cıklar, değil mi baba-anne?
Aşağıya indiklerinde İpek'in elleri terlemişti, bacakları tutmuyordu. Gazeteleri tahta tabana sermiş, üzerlerine dut yapraklarını dizmişti. Yaprakların üzerinde delikli bir kutu duruyordu. Yaklaştılar. Birden hapşırdı.
- Hapşırmadan önce ağzını kapat diyorum. İyi ki, sofranın başında değiliz!
- Ağzımı kapatmayı unuttum baba-anne. Unutkanlığımı başıma kakıp darılma lütfen!
- Yavaş konuş.
- Peki babaanne.
* * *
Aradan bir hafta geçmişti. Büyüyorlardı. Duyulur, işitilir bir hızla büyüyorlardı. Tırtılların yetiştikleri oda hışır hışır seslerle doluydu. Tırtıllar açlıktan ölecekti sanki. Kabuğunu kıran her biri, dut yaprağını hızla kemirmeye, kesip çiğnemeye başlıyordu. Bir yumurtanın ardından diğeri patlamış oluyor, kabuğunu kıran herbir böcü yapraklara iştahla saldırmış oluyordu. Yeşil kokuyordu ortalık. Dut yeşili kokuyordu.
- Baba-anne, hışırtıyı işitiyor musun?
- Evet, yaprakları ne güzel kemiriyorlar.
Zamanın nasıl geçtiğini bilemediler. Bildikleri, böcülerin çıkardığı hışırtıyı severek dinliyor olmalarıydı. Babaanne yerinden güçlükle kalkıp dışarıya çıktı. İpek'e kalsa oracıkta uyuyacaktı. Odadan çıkarken ağlamaklı sesi hırçındı. Babaannesi yüksek sesle gülmemek için kendini tutuyordu. Hafiften gülümserken başını kaşıdı.
- İpek, böcüler obur olur. Acıktıklarında gözümüze çildir çildir bakarlar. Kemirecek dut yaprağı kalmazsa ölüp giderler. Ölsünler mi? Böcüleri sana güvendiğim için satın alıp getirdim. Kimseye değil, ben sana güvendim. Yoksa böcü beslemek, üstelik bu yaşta, neyime?
İpek koşup babaannesinin eteğine sarıldı.
- Baba-anne, son kez bakayım. Sonra gidip yatarım, sabaha erkenden kalkıp yaprak yolarım.
- İyi, yarın erkenden kalk, dutun dallarından birkaç tane kes. Dalların üzerindeki kuru yaprakları yol, kart olan yaprakları üzerinde bırakma. Dalların koyu yeşil olanlarını da sıyır gitsin, işe yaramaz. Odunuyla da kömbe de pişiririz.
- Kart yaprakları tırtılların yemeyeceğini biliyorum. Bebekmişim gibi davranıyorsun.
- Sen hiç bebek olmadın ki... Doğduğunda kocaman bir kızdın. Eh, kocaman bir kız olarak tırtılların karınlarını doyurursun artık. Onlar bu ayın sonlarına doğru kozalarını örerler. Tezgah da kurulu. Çektiğimiz ipekle halı dokuruz. Ancak, böcülerin bakımı ile sen uğraşacaksın. Seninle böyle anlaşmıştık, unutma.
- Ben böyle anlaşmadık, dedim mi?
- Demedin ama, unutmuş olabileceğini düşünüyorum. Eh, unutkanlık hepimizin başında.
- Baba-anneee!..
- Söyle kızım.
- Öpücük ister misin?
- İstemem. Banyoya gireceğim. Seni çağırdığımda hemen gel, beni banyoda bekletme; sırtımı sabunlatır sabunlatmaz çıkacağım.
* * *
Babaannesi banyoya girdiğinde bir süre kediyle oyalandı İpek. Kendisine seslenildiğini işittiğinde kediyi bırakıp banyoya koştu. Banyo loştu, suyun buharından gözgözü görmüyordu. Ama kısa bir süre sonra bu loşluğa alışılıyordu. Çok sürmeden babaannesini ve içeriyi çok daha iyi seçebilir duruma geldi. Meraklı gözlerle onun memelerini incelemeye koyuldu.
- Babaanne, benim memelerim ne zaman bitecek?
- Sen henüz açmadın, tomurcuk gülsün. Memelerin domur domur bitsin. İlkin bir aç, renklen, bir başka güzelleşirsin.
- Babaanne, memelerim bitince seninkiler gibi göbeğime değin sarkacaklar mı? Halamın memeleri hiç de böyle değil. Onlarınki portakal gibi. Bir kez elleyebilir miyim?
- Elle bakalım.
- Neden içi boş bunların? Üff, her yerin kırışık be babaanne!.. Ben de yaşlanınca, böyle kırış kırış, kat kat, iki büklüm mü olacağım? Babaanne, bir de senin gözlerinin benim gözlerime benzediğini söylüyorlar.
- Bu, doğru değil. Asıl senin gözlerin benim gözlerime benziyor. Sırtımı sabunla, amma çok konuşuyorsun. Başımı ağrıtırsan tırtılları götürüp ziraate geri veririm. Ona göre.
- Beni nasıl sevdiğini bilmiyor muyum!.. Sen beni ağlatmazsın. Tırtılları vermem. Bir kez daha onlara bakmak istiyorum. Odanın anahtarı nerede?
* * *
Böcüler, dalları ürkütücü bir iştahla yiyor, elle tutulur, gözle görülür biçimde büyüyorlardı. Yine bir dut dalını omuzunda taşıyordu İpek. Günlerdir bu böyle sürüp gidiyordu… Derken beklenen gün gelip çattı. Böcüler kozalarını örmeye başladılar. İşçimendiler. Ağızlarındaki ipek, yuvaları ipek, kendileri de ipekti. Sonunda, kendilerini kozaların içinde dinlendirme devresine girdiler...
O gün, babaanneyle torun elele verip tavan arasındaki hem derin hem de büyük, ve genişçe bir tavayı indirdiler. Ocağın altını çırayla tutuşturdular. Su fokur fokur kaynamaya başladı. Kozaları buharın içine atma zamanı gelip çattı. Babaanne işinin başına geçti. İpek onu izliyordu.
Kozanın içindeki böcüler, buharda çözülmeye başlarken inliyorlar, buharla haşlanırken salyalarını akıtıyorlardı. Babaanne, salyaların uçlarından tutup tutup, nasıl da çekiştiriyordu. İpek şaşırdı. Şaşkındı. Ne diyeceğini, nasıl davranacağını bilmiyordu. Elleriyle kulaklarını kapaması, ağlamaya başlaması çok sürmedi. Ağlarken tıkanıyor, konuşmakta güçlük çekiyordu.
- Baba-anne böcü-ler-ağ-lıyor, onlar ağladıkça benim içim ağlıyor. Onları ağlatmak için mi büyüttük? Ne-olur ağla-masınlar. Ağ-laya ağ-laya ölüyorlar.
- Biliyorsun, böcüler iki ay yaşar. Çok değil, iki ay. Nasıl olsa ölecekler.
- Baba-anne ağlıyorlar. Elime çay döküldüğünde, ben de böyle ağlamıştım. Onları ziraata verelim. Ne olur baba-anne.
- Ayağımın altından çekil bakayım!.. Elimi ayağıma dolaştırıyorsun. Onca çaba boşa mı gitsin?
İpek'in gözleri kararmaya başladı. Yalpalıyordu. Kendini küçük odaya dar attı. Sedirin üzerinde yan dönüp kıvrıldı... Babaanne mutfakta uğraşıyor, çekebildiği ipi saflaştırmaya çabalıyordu. Aralıksız sürüyordu uğraşısı. Bu böyle epeyi sürdü. Son kez çuvalın dibinde kalanlara baktı: "Sizler kozalarınızı delip uçmanın tadına varın!" dedi işitilir yükseklikte. Çevresine bakındı. İpek'i göremeyince belini doğrulttu. Salonda yoktu. Kendi odasında da yoktu. Konağın odalarını birbir aradı. Onu, küçük odada ateşler içinde sayıklarken buldu. Babanne ürperdi. Doğruca mutfağa girdi. Küçük bir tencere suyun içine sirke kattı. Ateşinin düşmesi için alnına, ellerine, ayak bileklerine sirkeli bezleri koymaya başladı.
- Babaanne, böcülerim ağlaya ağlaya ölüyorlar. Ih, diyorlar. Baba-anne...
Miyavlamayı bırakıp pencereden içeri daldı Tekir. Sonunda açık bir pencere bulabilmişti. Açtı, açlıkla aranıyordu. Bir sıçrayışta süt dolu küçük tencereyi devirdi. Tencerenin şıngırtısından korkup saklandı. Çok sürmedi, saklandığı yerden çıkıp yerde biriken sütten içti. Bir süre sonra kendini yumakların içinde buldu. Oynamaya koyuldu. Daha sonra diğer tencereyi de devirdi. Bu tencereden yere dökülen acılı, ekşili bir çorbaydı. Çekilen ipek çorbanın içinde yüzerken salona geçti, ocağın yakınındaki minderin üzerinde kıvrıldı kaldı.
Babaanne küçük odadan mutafağa döndü. Bir de ne görsün. Büyük bir çabayla çektiği ipek, yere dökülen çorbanın içinde yüzmüyorlar mı... Dona kaldı. Sedire oturdu ve başı ellerinin arasında düşündü. Doğru salona girdi, Tekir'i sırtından tuttuğu gibi kucağına aldı. Boğazının altını okşayarak İpek'in yanına vardı. İpek, kediyi babaannesinin kucağındaki görünce doğruldu. Gülümsüyordu.
* * *
İpek, fotoğrafı kitabın arasına koydu. ‘Nasıl olur' diyordu içinden. Dün geldim. Ağrısının sızısının olmadığını söylüyordu. ‘Nasıl olur' sorusunu yinelerken dalgındı. Yeniden ellerine baktı. Elleri boştu; boş, bomboş. Başını gökyüzüne çevirdi. Hava pırıl pırıldı. Güneş açmıştı. Mayıs ayını ne çok sevdiğini düşünürken bir iç geçirdi. "Seni yüreğimde yaşatacağım babaanne" diye mırıldandı. Saçlarını ardına attı, gözleri dolu doluyken gülümsüyordu...
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Öykü kategorisini görüntülemektesiniz







