Emine Yavuz: Karayılan
Eklenme Tarihi 07 Kasım 2008
|
Emine Yavuz |
Köyün birinde bir kız yaşardı. Yaşlı babası ölünce bir başına kalmıştı. Bu kız kendine seslenen herkesi sessizce dinler, bilmediğini sorup öğrenirdi. Kazandaki karaya değil de, içindeki pişene bakardı. Sevindikçe yüzünde çiçekler açardı. Bahçelerde portakal toplar, ağaçları budardı. İşten kaçmaz, hiç boş durmazdı. Bağda sepetlerle incir-üzüm toplama işinin yanısıra, gerektiğinde ot da yolardı... Düğünlerde türkü çığırır, istenirse kına bile yakardı. Bir de öylesine güzeldi ki... Güzelliği dillerdeydi. Kendisini istemeyen kimse kalmadı ama... Nedense, kimseye gönüllü değildi.
Bir sabah erkenden kalktı. Bağda üzüm toplayacaktı. Hazırlığını yaptı, azığını yanına alıp yola koyuldu. Az gitti uz gitti. Dere tepe düz gitti... Nedense dalgınlığı üzerindeydi. Sıcakta yitti gitti... Susadığında bir ağacanın altına oturdu. Dinlendiğinde kendine geldi. Dönüp ardına baktı, bir arpa boyu yol bile gitmemişti ama ters yönde gittiğini bildi. Kaya diplerindeki çimlerine bakmayı akıl etti. Kalkıp gidecekti ki... Karşısına bir Karayılan çıktı. Karayılan'ın başı iri pullarla örtülüydü. Kızın güzelliği karşısında yerden yükselip kuyruğu üzerinde dikildi. Adem oğullarından birine, belki en incesine ve de gözdesine bir anda vuruldu. Bu nedenle tısılamaya başladı Karayılan. Kız korku içinde çığlık çığlığa kaçtı. Karayılan kaygılı bir tıslamayla ah etti: "Ne yapıp edip bu kızın gönlünü etmeliyim. Kendime eş alıp yaşlanıp yamulmalıyım, beline dolanmalıyım."
Karayılan iç sesini dinledikçe kıza daha da tutuldu. Bu tutkuyla yanmaya başladı. Karnının üzerinde sürünerek ilerleyemez olmuş, derisi de kavlamaya başlamıştı... Deri değiştirme sırasında gözleri köreldi. Sıcakta tortop olup durmuşken, düşüncesine yılanların da bildiği eski bir söylence ve de içindeki ilenme geldi. Bu söylencenin içeriğine göre, 'Yılan soyu, Adem oğullarının topuğuna saldıracak, Adem oğulları ise yılanın başını ezme çabasında olacaktı. Bu soylar arasında sonsuza değin sürecek bir düşmanlık olacaktı.' Yılan bu söylenceye gülüp geçti. 'Bu düşmanlık bitsin. Bilgeliğinde yüce kimse, bilgelik kiminleyse, o aramızda bulunsun. Öç alma olmasın,' diye iç çekti. Gelgelelim dile getirdiği düşüncesi anlaşılmadı. Anlaşılamazdı çünkü, tıslayarak ses çıkarıyordu.
Genç kız, düşlerinde yılan görür olmuş, yılanlardan da çok korkar olmuştu. Bir ses vardı içinde, kendisini uyaran bu ses, Karayılan'ın çok yakınında olduğunu bildiriyordu. Bunu düşündükçe ürperiyordu... Sonraki günlerin birinde gözden su taşırken karşısında belirdi Karayılan. İyice yükseldi. Kendisini izliyordu. Genç kız, tısılamayı işittiğinde bir anda dondu, anlamını bildi. Sevgi, diye sesleniyordu bu tiz ses. Sevgiiiii! Nerden bildi adımı diye iç geçirdi. Yılanın başını parçalamak için yerden bir taş alıp fırlattı ama tutturamadı... Her şeyini orada bırakıp koşmaya başladı... O gün, evine dönerken saçını başını yoluyordu. Sokak aralarından kendini paralayarak geçti. Sesindeki korkuyu işiten koşup geldi. Kimileri kızı avundururken, kimileri de taşlarla sopalarla yılanı aramaya koyuldu. Yılanı öldürmeye yemin içenler vardı. Çok öfkeliydiler. Karayılan söylenenleri dinliyor, denilene içerliyordu. Eh derler ya; yılan bu, kurnazlıkla çevresine bakındı... Toprağı deldi, deşti. Bağdaki taşların altından tutun da, kap kacağın arasına bile geçip yerleşti. Ocağın yakınından kendine toprak bir yer edindi. Sabahtan akşama değin kızı izliyordu. Geceydi. Yılan, yine avludan tıslayarak ses veriyordu...
"Ben ne etsem, nereye gitsem, nasıl etsem de kendimi sevdirsem", diyen bu ses, sanki ıslık çalıyordu. Bir süre sonra bir kertenkele yedi, üstü açık bir tas sütü içti. Yumurtayı da yuttu, biraz da toprak yedi. Bu günlerde gözleri biraz daha iyi görür oldu.
Bir başka günün sabahında -ki evrende ne sabahlar biter, ne de akşamlar; işte o sabah- tan ağarırken kuşlar cıvıldaşıyordu. Sevgi, bir türkü eşliğinde sebzeleri sulamaya koyuldu. Bunu gören Karayılan dayanamayıp kızın bacaklarına sarıldı, beline dolandı. Dilini kırıp" âşk" dedi. "Seni gördüm âşık oldum, âşkla doldum, sevgiye taht, toprağına yurt oldum" da dedi ama... kızcağız bir çığlık atarak düşüp bayıldı.
Çığlığı işiten kapı komşuları koşup geldiler, başında toplanıp ayıkmasını beklediler. Sevgi, ayıktığında olanı bir bir anlattı. Yılan hikâyesine inanan olmadı. Eş dost, kızın durumuna yas tutup ağlaştı... Böylece karar alındı. Çok geçmeden başı bağlanmalıydı. Sonuçta güzeller güzeli kız nişanlandı... Karayılan donakaldı. Tıslamaları arttı. Derken düğünü dümbeleği çalılıkların arkasından izledi. Karnının üzerinde süründü durdu.
Eh işte, masal bu ya, gel zaman git zaman oldu. Olduydu, olmadıydının üstünden tamı tamına iki yaz bir kış geçti ya da geçmedi. Sevgi'nin bir çocuğu oldu. Gel oldu git oldu; bir gün, eşi testiden su içti, suyu içer içmez öldü. Bir ölüm nasıl olur, nasıl gelir bilinmez. Hiç ölmeyen biri, gittiği yerden dönmeyen biri, ölümün ne olduğunu, nasıl olduğunu nerden bilsin ki... Öldü işte. Çiyanlara göre su zehirliydi. Çiyanlar bu ölümden Karayılan'ı sorumlu tuttular. Karayılan'ın âşkı tuttu dediler. Karayılan, çiyanlara gidip, zeytun'i yeşilin üzerine yeminler içti ve "âşk ve âşkım için bile olsa kimseyi öldürmem" dedi. Karayılan'a çiyanların dışında herkes inandı. "Sözünü yemez, yamukluk etmez" dediler. Bu ölümün nedeni kimilerine göre kalp yetersizliğiydi. Kimine göre ise nedensizdi. Ölen ölüp gitti. Kalanlara baş sağlığı dilendi.
Sevgi, geçinmek için bağlara gidip çalışmak durumundaydı. Aslında, olan ona oldu. Karayılan onun bu durumuna çok yandı. "Bu böyle olmaz," diyerek çözüm üretme adına derin düşüncelere daldı. Sonunda yılanlar yılanı Şahmeran'a, gitme kararı aldı...
Evet. Karayılan, Yılankalesi yakınlarına geldiğinde başını kaldırıp kaleye baktı. Bu ne gösterişli bir kaleydi. Yeni ve bambaşka bir dönemece girdiğini bildi. İçine kuyruk acısını andıran bir burukluk çöreklendi... Herşey değişecekti. Nasıl olacaktı bu? Bilmiyordu ama dik durmalıydı; herşeye karşın dik.
Güneş tepelerin ardında kaybolmaya yüz tutarken; yılanlar, iç içe geçen çemberler oluşturarak, huşu içinde Şahmeran'ın çevresinde dönmeye başlarlardı. Şahmeran'ın ekseninde dönen her canlı çember, kapsamı içine aldığı öteki çemberin zıt yönünde akışmalarla hareket ederdi. En iç çemberden başlanarak dışa doğru saygı gösterme usulü gelenek oluşmuştu. Saygı gösterme sırası gelen yılanlar, kendi soylarını temsilen kuyruklarının üzerinde dikilir, soy soplarına özgü kıvrak şekillenmelerle duruşa geçerlerdi. Her soy sop, sırtlarındaki çeşitli renklerle, içlerindeki başka tıslamalarla hem töreni, tören temsilcilerini, Şahmeran'ı hem de kendi kendilerini tanımış olur, evrendeki bütün canlı oluşumları onurlandırmış sayılırlardı. Bu törenin ardından çok çeşitli sorunlar anlatılır, çözüm bulunurdu.
Şahmeran, asli görevi başında bütün görkemiyle yerine çöreklenmiş olur, oluşumu izlerdi. Yılanlar Şahmeran'a aşıktı. Şahmeran'ın dışında hiç kimseye, hatta bir yılana bile âşık olunmazdı. Karayılan bunları biliyordu bilmesine ama Adem oğullarından birine âşık olduğunu gizleyemeyecek kadar sağlamdı duruşu. Sırların saklanmadığı süreç geldi çattı. Geriye anlatmak kalıyordu. Kıvrak bir hamleyle kuyruğunun üzerine dikildi Karayılan:
— Ey soyumun sopumun anası, ey derisi kalın, parlak ve us yılan. Sen ki, yüzümüzün akı, gönlümüzün yılanısın! Ben ki, yılanların karasıyım. Düşkün ve acılıyım. Düşkünüm; çünkü karnımın üstünde sürünmek gücüme gidiyor, toprak bana kar geliyor, dar geliyor. Bunun nedenini bilmesine bilirim amma bunu dile getirmek, bu da bana ar geliyor... Şahmeran, ben Karayılan, Adem oğulları'ndan birine aşkla tutuldum, onu karşılıksız sevdim. Sevginin özü hem bir yılanı evire çevire hem de bir deveyi çevire evire eritir. Bu kızın sözü sözüme dili dilime uysun, gönlü gönlümde olsun, beni görsün istiyorum. Yılanlık benim neyime! Gözümde ne yılanlık kaldı ne de krallık. Sen yılansan, yılanların yılanıysan gel derle, derle de, ben nasıl etsem bana söyle. Adem oğulları'nın soyuna nasıl karışırım, hele bir derle. Derle ki dirlik olsun. Söyle ki söz olsun ününe Şahmeran!
Bunları derken kuyruğunun üzerinde dik duruyordu Karayılan. Şahmeran şaşırdı, bozardı. İnsan sütünü içmelisin, dedi. Karayılan söyleneni işitti, devrildi. Kendini kıraç tarlanın çakılları içinde atıl buldu. Tıslaya tıslaya deliğine vardı. Üç gün üç gece ayıkamadı. Üçgen başını yerinden kaldıramadı. Elbette ayıkacaktı. Ayıktı.
İlk işi bağa varmak oldu, bir asmaya dolandı. Sevgi, çocuğunu emzirmiş, çalışmaktan yorgun düşmüştü. Son sepeti üzümle doldurmak için asmanın dibine koydu. Karayılan yılanlığını bildi, sepetin içine girdi. Üzüm salkımlarının altına gizlendi, iyice sindi. Bağcı, son sepeti emekçisine verirdi. Bu, hep böyle sürüp giderdi... Yine verdi. Sevgi, sepeti kaptığı gibi evine vardı, bir köşeye bıraktı. Çocuğu açtı, ağlıyordu. Sedire geçip oturdu. Çocuğu emzirmeye koyuldu. Karayılan başını sepetin dışına çıkardı, emzikli kadını izlemeye koyuldu.
Bir süre sonra kadın uyuyakaldı. Karayılan sepetin dışına usulca kaydı, uyuyan çocukla kadının yanına vardı. Çocuk annenin döşünden kaymıştı. Karayılan diliyle uzandı. Yalandı. Kıvrılıp göğsü üzerine yattı. Memeden taşan sütü yalayıp yutuyordu... Kadın ayıktığında şaşkındı. Çocuğunu kucağına çekerken 'Bu bir düştü' dedi. Yoksa, değil miydi? Karşısında uzun boylu, karayağız, yakışıklı, hem de keskin bakışlı biri duruyordu. Gözlerindeki ışıltıyı tanıdı. Gülümsedi.
— Bildiğinden şaşmadın. Bırakıp kaçmadın. Neden burdasın ısrarla, ne istersin Kara?
— İzin ver, ocağını tüttüreyim. Gönlündeki güzelliği istiyorum. Tenindeki sıcaklığı.
Emine Yavuz: Kasımpa...
Eklenme Tarihi 16 Ekim 2008
|
Emine Yavuz |
dışarıda lodos
buharanın karşısında sen, ben ve masal
mısır patlattım
dinleyin çıtırtıları
Bir varmış bir yokmuş, develer tellal, pireler berber iken, o günlerde senle ben hiç geçinemezken, televizyon denilen ittiricinin olmadığı dönemlerin birinde, başımı alıp yollara düştüm. Dağların arasında unutulan kuytu yerdeki kasabaya varıp oturdum. Öyle rahattım, öyle rahattım ki, sormayın gitsin. Elmayı verdim yemedin, memeyi verdim emmedin, masal da, ille masal dedin. Beni nasıl da kaf dağının ardına iteledin. Elimdeki çıkını sen vermiştin, ben açtım. Ben çıkını açtıkça o kapandı, çıkın kapandıkça, durmayıp açtım. Derken çıkının içinden kat kat çıkınlar çıktı. Incık, cıncık, boncuk arayacak oldum. Boşuna. Bir şeycik bulamadım. Durup oturdum. Gönlü yetince, iki ağızlı bir şey parladı çıkının içinden, taa derinliklerinden ve kendiliğinden. Pırıltının ardısıra az gittim, uz gittim. Gittim gittim, derinlere indim. Bir süre dinlendim. Az daha gidince devlerin inine indim, öylesine ve birdenbire. Ne olduğunu anlamadan uzandım. Elim kapana sıkıştı, canım yandı. Özür diledim elimden, artık uyanık olurum dedim içimden. Canımın acısını üflerken nanik yaptım gölgeme.
Kalkıp gitmek üzereyken, bir de ne göreyim -olacak iş değil- masal kapana sıkıştı. Üstelik renkli mi renkli. Alı al, moru da mor mu mor!.. Masalı öpüp koklayıp okşadım. Öyle güzeldi ki, parmaklarımın arasında irice, ak bir kuşa dönüştü. Masal bu ya, kanat çırparken 'uçacağım' diyordu. Yüreğini yüreğimde tuttum, dudağımı sündürdüm. Öpüştük. Üfff, başım döndü. Bu neydi böyle! Gözlerine daldım, gördüklerime inanamadım, az kalsın uçuyordu amma, tam zamanında yakaladım. Seni gidi seni, kaçırır mıyım ben seni, demez miyim! Masala yanıştım, içeriğine daldım, derinliklerinden tat aldım. Bir köşede sessizce kıvrılıp yattım. Nasıl da uyumuşum. Beşikte sallanan bebek olmuşum. Şöyle yan döneyim dedim, düştüm. O gün bugün düş bahçesindeyim.
Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim. Bitlenecek değildim. Yiyip içip gezindim. Çıkmaz sokağın sonundaki sarayın kapısına gelip dayandım. İçeriye girmek için atın önündeki eti aslana, aslanın önündeki otu ata verdim. Sarayın içindeydim. Amanın ne güzel yerdeyim. Bileydim önceden gelir yerleşirdim. Orayı burayı şurayı gezip tozmakla bitiremedim. Hava karardığında dinleneyim, gönlümle söyleşeyim, dedim. Bir de ne göreyim. Yerde, upuzun bir tel saç parıldıyor. Dayanamayıp aldım. Elim dilim altına kesti. Uyku başıma vurdu. Derin derin soludum. Amanın ne göreyim. Uşaklar koşuşturuyor, yemekler pişiriliyor, çalgılar çalınıyor. Sen olsan ne yapardın? Ben şahsen, dona kaldım.
Uzunnnn bacaklı bir leylek beni ayıktırdı. Önüme düştü, başladık yürümeye. Yürü anam yürü… Yürü babam yürü... Gerçi buna yürümek denemezdi. Koşuşturmaktan alın damarlarının çatlatılmasıydı belki. Derken, değerli taşlarla döşeli bir odaya vardık. Donuk bakışlı, upuzun altın saçlı dev-anaya bakmaya doyamadım, dokunmaya kıyamadım. Bir tel saç üzerine attım. Canlandı. Çok beklettin, dedi. Köşeye çöküp sağ memesini bir oğluna verdi, sol memesini şöylecene tuttu, sırtından attı. Oğulluğu da ağlamayı kesti. Oğullarını emzirirken, ondan bundan şundan konuşuyordu. Benim ise içim içime sığmıyordu. Durdum duramadım, kıpırdandım, dev anadan masal anlatmasını istedim. Kocaman ağzıyla güldü de güldü. Derken anlatmaya koyuldu. Durdurana aşk olsun... Tekerlemeleri geçelim. Tekerlemeler birgün, bir gece sürdü. Gerisini mi getireyim? Üf!. Yeter gayrı. Ne olur anne, babam doğsun artık. Seni tanısın. Âşık olunsun. İşinizi görün, ben de kızınız olayım. Beşiğinizi de kim sallarsa sallasın.
Evet. Elmanın armudun iyisinden tutun da, cevizi, mısırı, narenciyesi bol olan, buğdayı öğütüp un yapması, meyveyi dalından toplaması, sebzeyi dikip yetiştirmesi hiç de kolay olmayan yeşilkent'in masalı bu. Günün birinde, yeşilkentlinin kapısına biri gelip dayanır. Bu gelen öyle biri ki, yüzüne bakanın dünyası daralır, gönlü kararır. Onu gören yeşilkentliler kaçışır amma, o gelen biri, son anda Kasım'a bulaşır, yakasına yapışır, şakalaşır. Kasım, uyuşukluğun masalını yaşamaya karar verir. Ancak kararın öncesinde boylu poslu, güleç yüzlü çalışkan biridir. Bu yanı da bilinmeli. Nasıl olur da bir uyuşuğa uyar, onu bilen bilir. 'Ne olduysa oldu, bu adam başka biri oldu' demelerin sonu gelmez oldu. Kasım Kasım olmaktan çıktı, başka biri oldu. Bu Kasım, önüne konanı silip süpüren, sürekli esneyen bir Kasım oldu. Onun durumuna kaygılananlar oldu. Millet, birbirine danışıp, birini aracı yapıp, Kasım'ı karşılarına alıp 'yapma etme, bu böyle sürmez' dediler. Kasım'a söz dinletemediler. Yeşilkentliler, bu durumdan korkup kaçışmaya başladılar. Kasım ile bütünleşen, gittikçe büyüyen tembellik kendini gizlemez oldu. Ha. Nasıl? Tembellik mi? Tembellik nasıl bir şey mi? Durun anlatayım! Tembellik dediğinin yüzü sinir benlerle kaplı, kirli, burunsuzun biri. Tembelliği kendisinden soracak olursanız, kralların kralı!.. Bana soracak olursanız, pasaklının biri! Bu pasaklı, diğer kralların ve tanrıların hem de aynısı. Bu iltihaplı ellerden hastalık bulaşır, gözleri çapaklıdır. Ayrıca, Kasım ile dost oldu olalı, onun evine mitili atalı, yan dönüp yatalı, kimilerine kazık atalı, Kasım'ın evine bir güzel yayılalı çalımından geçilmez oldu.
Gelelim Şirin'e. Güzeller güzeli Şirin Kasım'ın eşidir. Şirin eşinin tembelliğine dövünüp ağlarken, ağıt yakarken bile güzeldi. Güzelliğinin yanı sıra hamaratlığı da dillerdeydi. Şirin, sabahları erkenden kalkıp sütü sağar, pişirir, yoğurt çalar, sonra da yayardı. Ekmeği, suyu, yağla balı, üstüne sarımsağı Kasım'ın önüne koyardı. Şirin gün boyu çalışır, didinip dururdu. Birgün ayran çorbası, öbür gün kömeç pişirir, nar ekşili yahniler yaparken koşuşturup durur, yorgunluktan iki büklüm olduğu da olurdu. Kasım yayılıp yatarken, Şirin sabahın köründe yufkayı sacın üzerine kor, ateşin karşısında nerdeyse kendisinin de kızardığı olurdu. Derken, hayvanları otlatmaktan getirir, yorgun düştüğünden ilk akşamdan uyurdu. Bir değil, beş değil, tanrının her günü bu böyleydi. Durum böyle olunca evinin hem erkeği, hem de kadını olmuştu Şirin. Elleri nasır tuttu, pazuları çıktı, yürüyüşü erkeksiydi. Bu olumsuzluğa karşın düşlerini yitirmedi. Düşlerinde kadındı. İnadına inadına kadındı.
Canının burnuna geldiği bir günde, uçurumun kenarındaki kayanın başında ilenişe geçti. Var gücüyle haykırmaya başladı. Sesinin yankısı çoğaldıkça çoğalıyordu. Yankıyı duyanlar koşup geliyorlar, yere çöküp Şirin'in döğünürken yakarışlarını ağızları açık dinliyorlardı. Şirin'i susturmak olası değildi. Neler diyordu neler... Nasıl da iç çekip ağlayıp inliyordu. 'Ah Kasım, vah Kasım, kaşınmayı bırak Kasım. Kasım çapayı eline alsa, işinin başına geçse, kuzularımızı yeniden gütse, ne olur!... Al bir şey, ver bir şey, diyerekten, gittiği yerlerden bir çinke bir şeyi evimize getirse, döndüğünde güler yüzle öpücük verse, ölür mü!.. ölmez, yükümü hafifletir amma nerdeee...'
Şirin'in ah çekişiyle dağlardaki kar çözülüyor, obayı sel alıp götürüyordu. Kasım olup bitenle ilgili değildi. Onun bilip bileceği, görüp göreceği, ayağını uzatıp geğirmek değil miydi!.. Şirin'in ağlayıp sızlamaları boşunaydı. Bu durumun değişeceği yoktu...
İşte, günlerden bir gün, yorgun argın ağıla döndüğü gün, o güzelim kınalı kuzuyu dağda unuttuğunu bildi. Üzüldü. Sararıp soldu, kuzuyu aramaya koyuldu Şirin... Ben de ardına düştüm. Hiç durur muyum?! Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti. Orası senin burası benim kuzuyu aramadığı yer ve sormadığı insan bırakmadı. Sonunda yorgunluktan bir ağacın dibinde uyuyakaldı. Oracıkta üç gün, üç gece uyudu. Bir uyandı ki, az ilerisinde kınalı kuzusu meliyordu. Kuzunun yakınında elinde kavalı, saçları kınalı, orta boylu biri duruyordu. Bu delikanlı kuzular çobanıydı. Çoban, acı acı meleyen her bir kuzuyu yanına çağırır, onları kavalından üflediği yanık, içli bir ezgiyle avuturdu. Şirin dinledi, gerildi, gülümsedi. Silkinip kendine geldi. Dingindi. Dönüp Çoban'a seslendi:
—İşte burada! Ah, benim kınalı kuzum. Seni aramadığım yer kalmadı.
—Kuzu kendiliğinden geldi. Onu neden acı acı meletirsin?
—Kasım, esneyip kaşındıkça kuzu meliyordu. Demek kuzu içini döküp ağlarmış, dayanamayıp kaçmış.
—Kasım kim?
—Esneyen, uyuklayan, çalışmayan, kaşınan biridir Kasım. Tembelleşip tenekeleşen, düşüncesizdir. İşte o tembel teneke eşimdir. Beni yollara, dillere düşüren düşümdür. Başına kocaman taşlar düşesice, eşsiz ve de dişsiz kalasıca, topraklara karışıp patlayasıca, kasnaklara çekilip işlenesice eşimdir.
—Şimdi anladım Şirin. Sen ah çektikçe, buzul kırılıyor, sular basıyor, kuzulara yiyecek bir şey kalmıyor, dedi Çoban.
Yüzünü Şirin'e ekşitti.
—Sen olup biteni bilmiyorsun, diyerek başladı, bir söyleyip bin döktü Şirin. Olup biteni söyledi, Çoban'ı da ağlattı. Hele beni bütün bütün yaktı. Bunun üzerine Çoban, 'gidip bir de ben konuşayım' dedi ve kavalını kılıfına koydu. Yola düştüler.
Eh masal bu, güçlükle gidilir, kolay gelinir. Kolay pişirilir, güç çiğnenir. Göz açıp kapamaya kalmadı, Şirin ile Çoban evin önüne vardılar. Bir de ne görsünler. Hayvan böğürtüsünden, kuzuların melemesinden geçilmiyor. Yeşilkentliler kapı önünde ayakta bekleşiyorlar. Ortalık anababa günü. Onca insanın kapıya dayanması, Kasım'ı uyandıramadı. Çoban, kalabalığı yarıp eve vardı. Evden içeriye daldı. Kasım'ın başucunda diz çöküp dedi ki:
—Ayağa kalk Kasım, tembelliği bırak, evine, aşına, eşine bak.
Kasım bir yanından öbür yanına dönmeden önce: ‚Şirin, bana su getir' demesin mi? Dedi elbette, dedi... Şirin suyu getirmeyince, 'suuu' diye bağırmaz mı? Yine bağırdı. Şirin üzgün süzgün suyu getirdi... Koca bir testi suyu başına diker dikmez devrildi Kasım. Artık horultusundan geçilmez oldu… Şirin onu omzundan sarstıkça. Kasım, boşsun, diyordu. O boşsun dedikçe, Şirin onu sarsıyordu. Kasım'ın boşsun'ları bittiğinde kapının önüne çıkıp yere bağdaş kurdu. 'Bana iş, aş, eş gerek, tembel teneke neyime gerek' diyordu Şirin. Mendilini sallayarak, bağrına vurup yırtınarak gözyaşı döküyordu. Kimisini düşündüren ve üzen, kimisini de güldüren göz yaşları bunlar...
İleri gelenlerin ince ince düşünmeye başladığı döneme böylece girildi. Düşünmenin kolay olmadığı, işte o günlerde bilindi. Durum böyle olunca, kiminin saçları ağardı, kimisi kel kaldı. Şirin için bir yol aranıyordu. Bu yol nasıl bir yol mu? Nasılı masılı var mı? Herkes arana dursun, o gün, o saat, Şirin ile Çoban kaş ile göz arasında anlaştı. Şaşkına dönen Yeşilkentliler oturup konuştular, birbirlerine danıştılar. Olurdu, olmazdı, derken Şirin'i karşılarına aldılar.
—Şirin, Şirin, güzeller-güzeli Şirin. Bu çobana mı kaldın? Otur oturduğun yerde!
Çabana da gözdağı verdiler.
—Sen kuzularını güt. Şirin senin neyine? Git, kendine uygun birini seç! Ona göre!
Şirin ile Çobanın arasına keçi kılından çul gerdiler. Şirin'in içi karardı. Tezgahın başına oturup dokumaya başladı... Nasıl da içi yanıyordu. Çoban üzüntüden yerinde duramadı. Kavalını üflemeye başladı... Çoban kavalını üfledikçe koyunlar, kuzular ağlar oldu. Keçiler, tekeler kaçar oldu. Horozların ötüşünden geçilmez oldu. Tavukların gıt gıt gıdası boldu, ammaaaa ortada yumurta yoktu. İnekler sütten kesildi. Buzağıların gözü yaşlı, karnı açtı. Danaların böğürtüsünden kimse kimseyi işitemez oldu.
Şirin dokudukça dokuyordu. Gönlünden çeşitli motifler dökülüyordu. Her motife bir ad taktı. Motiflerin tam ortasında, ya da gölgesinde mi desem, bana mı öyle geldi ki bilmem, nasıl desem, kırmızı yeleli, tutkulu bir kısrak ile mini mini birçok çiçek oluştu. Amanın dostlar, herkes kendi baksın, baktığını iyi görsün ve yormasını bilsin. Bilemiyorsa, başın alıp gitsin, sorup öğrensin. Bana ne ! Bana ne!
Kavalın sesi, hiç mi hiç dinmiyor, ağlayıp inliyordu. Hayvanlar iyice kudurdu. Yeşilkentlinin geçirdiği üç gün üç gece karabasan olduğunda, oraya buraya koşuşturmalar arttı. Kelin biri araya girip başını kaşıdı. Kel ile birlikte herkes kaşınır oldu. Olanlardan sonra yeşilkentlilere 'çiğlik ettik' demek düştü. Yörenin ileri gelenleri Çoban'ın yanına vardı. Kırk dereden su getirilip özür dilerken sözlerine şunları da eklediler.
—Çoban bey, biz ettik, sen eyleme. Kusurumuza bakma. Şirin sararıp solsa da, güzelliğinden olmadı. Hem acısını ve de özlemini kilimine dokudu. Çiğliğimizi duymayan kalmadı. Ne yaptığımızı bilmedik, ne etmek istediğimizi belleyemedik, kelden öğrendik. Şirin'i al, mutlu ol.
Çoban ayağa kalktı. Elçilerle hızlı hızlı el sıkıştı. Bir koşuda Şirin'in yanına vardı. Uzun uzun bakıştılar… Derken, Şirin ineğini, danasını, kuzusunu, koyunu önüne katıp, balını yoğurdunu katırlara yükleyip, çobanla ele ele tutuşup, herkesle esenleşip gitti. Gidiş o gidiş. Kilimi bana kaldı. Kilimi kendisinden istedim. Vermem de vermem dedi. Hiç bırakır mıyım, aldım, istersen göstereyimmm.
buharanın karşısında sen, ben ve masal
bir de ateşin çıtırtısı var.
kasım'a ne oldu
bu denli kinci olunur mu?
bu mevsimde masal uzunca olur.
Öyleyse gözlerini yum, masala yumul. Bir gün geçer. İki gün geçer. Üç gün geçer. Uyanmaz Kasım. Elbet uyanacak Kasım. Sonunda uyandı Kasım. Davulun zurnanın uyandıramadığı Kasım'ı biri uyandırdı. O biri pek yamandı. Adını bilmeyen duymayan kalmadı. Adı 'a-ç-l-ı-k' tı. Açlık, adamı yatırmaz kıvrandırır, çocuklara oyun oynatmazdı. Kimseye hesap vermez, guruldar, doymazdı. Kasım, kalkıp aranmaya başladı. Dişe değen yiyecek bulamadı. Bağırıp çağırdı. Baktı ki, ortada kimse yok. Önce anlamadı, sonra anımsadı. Eyvah dedi.
—Avrat gitti, yemek bitti. Kevgir delik, işim bitik!
Önce ortalıkta dolanıp durdu, sonra dışarı çıktı. Evinin az ilerisindeki durgun göle göz attı, 'beri gel, bende kendini gör' diyen bir hışırtı işitti. Aynı hışırtı Kasım'a meyve vermeyin, diye bütün ağaçları öğütledi... Kasım o güzelim sulu, ballı armutlara uzandı. Bir türlü koparamadı. Diğerlerine gücü kalmadı. Çevresine boş boş bakındı… Göle baktı. Olta attı amma, dayanamayıp uyukladı. Eh, balık kaçtı. Uyandığında bakışları göldeki bir gölgeye takıldı. Şaşırdı. Şöyle bir bakındı. Görünürde kimse yoktu. Başını kaşıdı. O da kaşındı. Ne yaparsa, gölge aynısını yapıyordu. Yoksa bu gölge, ben miyim, dedi içinden. Gerçeği gördü, bildi. Üç gün üç gece ağladı. Yok olup giden burnuna çok yandı. Gözü çapaklı, yüzü kirli, kendi kendini de yiyen pasaklı kralı sopasıyla kovaladı.
Koca bir kayanın başına geçip “ne yapsam", diyerek bağıra bağıra ağladı. Kendisiyle kimse konuşmuyor, onu gören kaçışıyordu. Sonunda çapayı kavradı. Ağaç diplerini kazmaya başladı. Ağaçtan bir armut düştü. Armut ballı mı, ballı. Önce birini yedi. Biri daha düştü. Bir tane daha. Gözü doydu. Sonra işine vurdu kendini. Buna göl de sevindi. Kasım'ı kendine çekti, paklayıp kendine getirdi. Kasım, çalıştıkça açılıyor, yürekleniyor, kendince konuşup gülüyordu.
Günlerden bir gün, güzel mi güzel bir kız çıkıp geldi. Gezinirken kayalıkların arasında, kuytuluklarında bir çiçek arıyor, aradığını bulamıyordu. Dikenli mikenli de olsa bulduğu ilk çiçeği kopardı. Kasım'a verip koşarak uzaklaştı. Bu kıza bir tane çiçek verme umuduyla yollara düştü Kasım. Mevsimlerden güz. Orası senin, burası benim demeden arayıp durdu. Umutsuzlukla kocaman bir kayanın başına çıktı. Göz yaşının biri pat diye yere düştü. Sarp kayalıklar arasından katmerli bir çiçek fışkırdı. Kasım, çiçeği söküp evine getirdi. Özenle dikti. Ertesi gün uyandığında ne gördü dersiniz! Heryer çiçek! Geceleyin bir kaçını söküp –gizlice– komşusunun bahçesine ekti. Böyle böyle Yeşilkent çiçeklendi. Kasım'ın burnu yerine geldi. Herkesin bahçesindeki çiçek aynı renktendi. Kasım'ın bahçesindeki çiçekler rengarenkti. Anlamadım? Neden mi, nasıl mı! İşte onun çiçekleri rengarenkti? Nedenini söyleyemem. Düşünmek senin de görevindir, bir benim değil.
Rengârenk çiçeklerin ünü yayıldı, kızın kulağına vardı. Eh, o da çıkıp geldi. Aman bir bakıştılar, aman bir bakıştılar, sormayın gitsin... Yakınlarından gelip geçenleri bir yana bırakın, onları izleyen çocuklara bir bakın... Çocuklar gülüp kaçtılar.
Babam doğdu doğacak. Annemin beşiğini sallayamaz oldum. Masal bitti bitecek. Annem uyumuyor. Bu böyle giderse çocukluğum elden gidecek. Yapmayın etmeyin, her çocuğa bir çocukluk gerek. Şu beşikteki bebek annem, Kasım babamdır. Annem babamın burnunu beğendi. Çok kıyak, 'kartal burun' dedi. Annemi görününce babamın yüzüne renk geldi. Yeşilkentliler "Kasım patladı", dedi. Kasımpatı çiçekleri pek sevildi. Babam muradına erdi, annemin yüzü güldü. Ben koşup yetiştim, masal anlatmam istendi.
buharanın karşısında
sen, ben ve masal
ateşin çıtırtısı masallaşsın istedim
beğendin mi?
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Masal kategorisini görüntülemektesiniz






