Pir Sultan Abdal: Sultan Nevrûz günü cemdir erenler
Eklenme Tarihi 21 Mart 2012
| Pir Sultan Abdal: Sultan Nevrûz günü cemdir erenler |
| Bkz. Asım Bezirci: Pir Sultan - Kişiliği, Yaşamı, Sanatı, Etkisi, Sözlük, Kaynakça ve Bütün Şiirleri. Say, İstanbul 1992: 354-355. |
[KanalKultur] - Sultan Nevrûz günü cemdir erenler
Gönüller şâd oldu ehl-i imanın
Cemâl-i yâr görüp doğru bilenler
Himmeti erince Nevrûz Sultan'ın
Cümle eşya bugün destur aldılar
Aşk ile didâra karşı yandılar
Erenler ceminde bâde sundular
Himmeti erince Nevrûz Sultan'ın
Erenler dergâhı rûşen bu günde
Doldurmuş bâdeyi, sunar elinde
Susuz olan kanar kendi gönlünde
Himmeti erince Nevrûz Sultan'ın →
Orhan Şaik Gökyay: ...
Eklenme Tarihi 21 Mart 2010
1 - Veysel, Âşık Geleneği zincirinin büyük halkalarından biridir. Yalnız, o geleneğin bütün yönlerine uyamamıştır. Ama onlardan kültürce ileridir.
2 - Konu bakımından daha zengin ve çeşitlidir.
a) Memleketin coğrafyası, nehirleri, dağları, köyleri, şehirleri adıyla - sanıyla yaşamaktadır şiirlerinde.
b) Halkevleri, hastaneler, okullar, enstitüler fabrikalar, kısaca toplumun çeşitli kurumları şiirlerinin konusu.
c) Vatan, millet, askerlik konularını, duyarak, düşünerek işlemiştir.
ç) Günlük olaylardan esinlendiği gibi kendi hayatının sayılı olaylarına, günün geçerli düşüncelerine, ayrı ayrı yer vermiştir.
3- Dil.
a) Veysel'de kitap sözleri çokça geçmekte: Cazibeli, mücadele, kâmilâne, tahrip, sulb-i peder vb.
b) Dile türlü etkilerle girmiş batı sözcükleri: Şans, banker, tango, madam, film vb.
c) Dilinde asıl göze çarpan özellik, şiirlerinde atom, hidrojen, santral, yağmurun kilogramı, füze gibi uygarlık kelimelerine yer vermesi ve bunları yerli yerinde kullanmasıdır. Anlaşılıyor ki O köy enstitülerinde bir yandan saz dersi verirken, bir yandan yeni kelimeler ve kavramlar öğrenmiştir.
ç) Kimi sözcükleri tam konuştuğu söyleyişlerle kullanmaktadır: İnek, ırıza, ilâyık vb. Fiiller de öyle: Darılırsın yerine "darılın" vb..
4 - Şiirlerinde çoğu klâsik eda hâkim, arada dil dolaşıyor, dizeler rahat değil. Öğretici parçalarında dil yönünden pek özellik yok. Ama lirik parçalarında yeni buluşlar, benzetmeler ve ifade gücü var. Günümüzün şiirine karşı... "Şiirde ne özen, ne bir söz kaldı", diyor.
5 - Güçlü gözlemleri var. Gözü açık olanlardan daha keskin görüyor. Doğayı da, hayatı da..
6 - Toplumun attığı ileri adımlara ayak uydurmuş bir ozan olarak Veysel kendisinden öncekilerden çok ileride.
O, aydınları halka götüren yolun üzerindeki köprüyü kuran şairdir.
Bkz. Türk Folklor Araştırmaları 15 (2974) 296: 6009.
Kutlu Özen: Pir Sultan ...
Eklenme Tarihi 24 Aralık 2009
Pir Sultan Abdal, 16'ıncı yüzyılda yaşamış en kudretli tekke şairidir. Yıldızeli'nin Banaz köyünde doğmuş; Sivas Valisi Deli Hızır Paşa tarafından 1590 yılında idam edilmiştir. Arı bir Türkçe ile söylediği şiirleri bugün bile zevkle okunup, dinlenmektedir.[1]
Hayatını ve sanatını bir ülküye bağlayan büyük halk sanatçısı Pir Sultan Abdal'ın yaşantısı, ölümünden sonra efsaneleşmiştir. Biz bu makalemizde Pir Sultan Abdal etrafında oluşan menkıbeler / efsaneler üzerinde duracağız. Bu menkıbelerden bir çoğu öğrencilerim tarafından Banaz'da derlemiştir.[2]
1. Efsane
Hızır Paşa, Sivas'la Hafik arasında bulunan Sofular köyündenmiş. Hızır Paşa, köyünden ayrılarak Banaz'a gelmiş. Pir Sultan'ın talibi olarak bir müddet Banaz'da kalmış. Pir Sultan'a demiş ki:
- Pirim, bana himmet ver de bir makama geçeyim, büyük adam olayım.
Pir Sultan da:
- Hızır, ben dua ederim, sen büyük bir adam olursun, gelir beni asarsın, demiş.
Hasılı Pir Sultan'ın himmetiyle Hızır, İstanbul'a gitmiş, orada ilerlemiş, nihayet paşa olmuş ve Sivas'a vali olarak gelmiş. İlk işi Pir Sultanı Sivas'a, huzuruna çağırmak olmuş.
Hızır Paşa, pirine hürmette kusur etmemiş. Nefis yemekler ikram etmiş. Pir Sultan bunları yememiş. Paşa bunun sebebini sorunca, Pir Sultan:
Pir Sultan, Sivas'tan, Paşa'nın konağından Banaz'daki iki köpeğine seslenmiş. Köpekler gelmişler; önlerine Pir Sultan yemek tepsisini sürmüş. Köpekler dokunmamışlar bile.
Bu harekete Paşa çok kızmış. Pir Sultan'ı Sivas'ın "Toprak Kale"sine hapsetmiş. Ne de olsa eski pirine kıymak istememiş. Ona haber göndermiş, huzuruna çağırtmış:
- Eğer içinde Şah'ın adı geçmeyen üç deyiş söylersen seni affedeceğim, demiş.
Pir Sultan:
- Peki, demiş; fakat Şah'ın adı geçen üç deyiş söylemiş.
Pir Sultan'ın böyle meydan okuması Hızır Paşa'yı büsbütün gazaba getirmiş. Pir Sultan'ın asılmasını emretmiş.
Pir Sultan asıldıktan sonra ahali kahvede toplanmış konuşuyorlarmış. Biri demiş ki:
- Bu gece Pir Sultan'ı Hızır Paşa astırdı...
Başka biri atılmış:
- İmkanı yok, çünkü ben bu sabah Seyfe Beli'nde gördüm.
Bir başkası Kardeşler Gediği'nde, bir üçüncüsü Tavra Boğazı'nda gördüm... demiş.
Herkes şaşırmış. Darağacının bulunduğu yere gitmişler bakmışlar ki Pir Sultan, hırkasını darağacına asmış, kendi kaybolmuş.
Darağacından inip yola düzülen Pir Sultan'ın peşine asesler (güvenlik görevlileri) düşmüş. Onu yakalamak istemişler. O sırada Pir Sultan Abdal, Kızılırmak üstündeki köprünün öte başına geçmiş, oturuyormuş. Köprüye:
- Eğil köprü, demiş.
Köprü eğilmiş, suya batmış, asesler köprünün beri yanında şaşa kalmışlar ve bu kerameti gördükten sonra, geri dönmüşler.
Pir Sultan çekmiş, Horasan'a gitmiş.[3]
2. Efsane
Hızır Paşa bir gün Pir Sultan Abdal'ı huzuruna çağırtır. Pir Sultan o sırada dergahta halkla sohbet etmektedir. Askerler köye gelmeden onların geleceğini anlar. Allah tarafından kendisine ayan olur. Dergahtakilere, "onlar gelmeden, ben gideyim" der. Musahibi Ali Baba da:
- Pirim sen kal, ben giderim. Sen gidersen köyümüz dağılır, der.
Pir Sultan Abdal ise, Ali Baba'ya:
- Sen Hıdır'ın / Hızır'ın zulmüne dayanamazsın, der.
Ali Baba, yine de gider. Ali Baba giderken köyün girişinde askerlerle karşılaşır.
Askerlere:
- Kimi arıyorsunuz? Niçin geldiniz? Diye sorar.
Askerler de:
- Pir Sultan Abdal'ı almaya geldik, der.
Ali Baba bunun üzerine:
- Pir Sultan Abdal benim. Hıdır beni niçin istemiş? Diye sorar.
Askerler, Ali Baba'ya şu cevabı verir:
- Bunu bilmeyecek ne var... Ya asacak, ya zindana atacaktır, derler.
Bunları duyan Ali Baba, kendisinin Pir Sultan olmadığını, Pir Sultan'ın köyde olduğunu söyler. Askerler köye girip Pir Sultan Abdal'ı köyden alırlar ve yola koyulurlar.[4]
Hızır Paşa, Pir Sultan'ı darağacına gönderirken, çevrede biriken halka zorla Pir Sultan'ı taşlattırır. Pir Sultan'ın musahibi Ali Baba, taş atmaya kıyamadığı için yolda topladığı kır çiçeklerini Pirine atar. Ali Baba'nın bu davranışı Pir Sultan'ı yürekten yaralar. Bunun üzerine aşağıdaki deyişi söyler:
Pir Sultan Abdal'ım can göğe ağmaz
Hakk'tan emr olmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni
3. Efsane
Pir Sultan Abdal, Sivas'tan ayrılıp bir kervanla Suriye'ye geçmiş. Hama şehrinde bir müddet oturduktan sonra Şii bir toplulukla Kerbela'ya gitmiş. Ziyaretini tamamlayıp Bağdat'a hareket etmiş. Orada birkaç hafta oturduktan sonra tekrar İran'ın yolunu tutmuş. Kamberoğlu adıyla yaptığı bu gezinin sonunda İran'a varmış. Orada bir hana inmiş, bir çok güçlüklerden sonra Şah'ın yanına seyis olarak girmiş. Fakat çok geçmeden Şah, bunun değerli bir zat olduğunu fark etmiş, kendisine layık bir görev vermiş.
Şah'ın Sanem adlı gayet güzel bir kız evlatlığı varmış. Sanem, saraya sık sık girip çıkan Kamberoğlu'na aşık olmuş.
Şah'ın hanımına derdini açıp, Kamberoğlu ile evlenmek istediğini söylemiş. Bunu öğrenen Şah, Sanem'i yanına çağırtıp:
- Kızım, demiş; Kamberoğlu'nun bizde vaktiyle seyislik ettiğine bakma, o memleketinde tanınmış bir şeyhtir. Seninle meşgul olacak bir vakti yoktur.
Fakat Sanem, bu isteğinden vazgeçmemiş, yemekten içmekten kesilmiş... Nihayet Şah, onu Kamberoğlu ile evlendirmeye razı olmuş.
Kamberoğlu (Pir Sultan Abdal), Sanem'le evlendikten sonra Şah'ın kendisine verdiği konakta birkaç yıl mesut hayat geçirmiş. Nihayet Kamberoğlu, memleketini özlemiş. Şah'tan izin alarak genç karısıyla birlikte Sivas'a hareket etmiş.
Pir Sultan Abdal, Sivas'a gelince, Sanem'i yanında ayırmaz olmuş, nereye gitse yanına almaya başlamış. Onun böyle bir güzel İranlı kızla gezdiğini gören kötü niyetli birkaç kişi gidip Sivas Valisi Hızır Paşa'ya şikayet etmişler.
Hızır Paşa ikisini huzuruna çağırtmış, önce Pir Sultan Abdal'ı sorguya çekmiş:
- Sen kimsin? Bu kadın neyin oluyor?
- Ben, Kamberoğlu adında bir seyyahım. Bu da benim eşim Sanem Şah'tır. Kendisiyle İran'da / Fars diyarında evlendik.
Genç ve yakışıklı Hızır Paşa bu cevabı alınca, bu sırada kendisine hayran hayran bakan Sanem'e sormuş:
- Bu adam gerçekten kocan mıdır?
Sanem kaşlarını çatarak:
- Hayır, demiş. O beni zorla babamın evinden kaçırdı. Size yalan söylüyor, onun gerçek adı Koca Haydar (Pir Sultan)dır. Beni onun elinden kurtarınız.
Bunun üzerine Vali, Sanem'i, haremine almış ve Pir Sultan Abdal'ı tutup öldürtmüş ve adamlarına kanlı bir öküz postuna sarmalarını emrettikten sonra yanındakilere:
- Bunun öldüğüne bir türlü inanamıyorum. Zira bir defa astık kurt şekline girdi; şimdi kim bilir ne surete girer? Demiş ve günlerce bekletmiş. Nihayet yıkayıp gömmek istemişler; fakat sarıldığı deriyi bir türlü açamamışlar. Hızır Paşa:
- Bunu açsa açsa onun sırrını bilen Sanem açabilir... deyip Sanem'i çağırtmış. Katı yürekli kadın, yanına gidip:
- Açıl, Pir Sultan açıl!..
demiş. Akabinde öküz derisi açılmış. Bunun üzerine Pir Sultan'ın cesedini yıkayıp şehrin dolaylarında gömmüşler ve üstüne bir yığın taş, birkaç kaya parçası koymuşlar.[5]
4. Efsane
Pir Sultan Abdal, asıldıktan sonra, Divri'nin Garip Musa mezrasında yatırı bulunan Garip Musa'yı ziyarete geliyor. Daha önce Pir Sultan Abdal'ın asıldığını duyan avcılar, onu ziyaret yerinde görünce hayret ediyorlar. Güneş köyüne gelip "biz onu, Garip Musa ziyaretinde gördük" diyorlar.[6]
5. Efsane
Bir gün Pir Sultan Abdal, pirine gitmek için yola çıkıyor. Yolda bir su kenarında ağaçlık, çimenlik bir yerde dinleniyor. Üzerindeki dalda, kuşlar Hakk'ın ayetlerini okuyorlar: ama bunların serdarı olan bülbül hepsinden güzel okuyor. Pir Sultan mest olmuş bunları dinliyor. Zaman zaman bülbülün gözüne uyku basıyor. Bir defasında onu dinlemeye doymayan Pir Sultan, bülbülü uyandırmak için mercimek büyüklüğünde bir taş atıyor. Hikmet-i Hüda, taş bülbülün başına değiyor. Kuş ölüyor.
Pir Sultan'ın dizinin dibine düşüyor. İşte o zaman Pir Sultan çok yanıyor... Allah'ın affetmesi için göz yaşı döküyor.[7]
6. Efsane
Pir Sultan'ın doğduğu köy, Banaz'dan bir hayli uzakmış. Pir Sultan'ın ördekleri köyden kaçmış, Banaz köyünün bulunduğu yere gelmiş. O da koşup arkalarından yetişmiş. Ördekler şimdiki yalakların bulunduğu yerde durmuş, kıpırdamamışlar. Pir Sultan hayret etmiş:
- Galiba bunlar bana bir şey anlatmak istiyor. Mademki onlar burayı beğendiler, ben de beğendim gitti. Bundan geri artık benim vatanım burası... deyip asasını hızla yere vurmuş. Yerden bir su fışkırtmış... O gündür bu gündür, fışkıran su köy çeşmesinden akıp durmaktadır.[8]
7. Efsane
Pir Sultan'ın doğduğu köy 1001 bacalı (haneli) imiş. Ördekler kaybolmuş. Şimdiki Banaz'ın yerine gitmişler. Geldikleri yerde küçük bir su sızıntısı varmış, ördeklere yetmiyormuş. Pir Sultan, ördeklerini ararken su sızıntısının yanına gelmiş. Asasını yere vurarak:
- Bundan sonra burası benim makamım, demiş. Asayı vurunca beş - altı yerden çok tatlı bir su fışkırtmaya başlamış.[9]
8. Efsane
Hızır Paşa'nın zulmü Pir Sultan Abdal'dan sonra da devam eder. Halk, Hızır Paşa'nın zulmünden kaçıp dağlarda saklanır. Pir Sultan Abdal'ın çocukları da köyden gitmiş sadece en küçük oğlu Seyit Ali kalmıştır. Hızır Paşa yine bir gün askerleriyle köye gelir. Seyit Ali'nin yanına gider ve ona bazı sorular sorar. Seyit Ali sorulan sorulara doğru cevap verince, Hızır Paşa onun Pir Sultan Abdal'ın oğlu olduğunu anlar. Kellesinin kesilmesini ister. Kellesi hemen oracık da kesilir.
Anlatılanlara göre Seyit Ali, kellesi kesildikten sonra, kellesini koltuğunun altına alıp Banaz'ın en üstündeki tepeye çıkar ve orası mezarı olur.[10]
9. Efsane
Banaz'da Pir Sultan Abdal'ın Horasan'da çobanlık yaparken asasına takıp getirdiğine inanılan bir değirmen taşı vardır. Kutsal günlerde mum yakılıp dilek dilenir.[11]
Pir Sultan Abdal'ın Mezarı
Pir Sultan'a ait sembolik bir mezar Divriği'nin Ödek köyünde bulunmaktadır. Köy mezarlığı içerisindedir. Mezarın başında ulu bir iğde ağacı vardır. Abdullah Çiçek adlı kaynak şahıs, adak yeri hakkında şunları anlatmıştır:
"Anne annem, 1981 yılında dilek dilemek için Pir Sultan'ın mezarına gider. Mezarın bulunduğu yerde cem yapılmaktadır. Gündüz gözüyle, mezarlıkta yapılan törenden korkar. Adak yerinin yanında geçen harktan su içer. Biraz kendine geldikten sonra çocuk sahibi olması için dilek diler. Bu olaydan sonra annem (Mihriban) dünyaya gelir. Annemin tırnakları yoktur. On parmağında da adak yerine bağlı izler bulunmaktadır.[12]
Notlar
[1] İbrahim Aslanoğlu: Her Yönden Sivas. 3. Baskı, İstanbul 1979, s. 84
[2] C.Ü. Sivas Meslek Yüksekokulu Muhasebe Bölümü öğrencilerinden İbrahim Kurt, Ali Yurtseven ve Özkan Turan'ın Banaz köyündeki 3 Nisan 2001 tarihli derlemesi
[3] Cahit Öztelli: Pir Sultan Abdal. İstanbul 1989, s. 16- 21
[4] Banaz'daki 3 Nisan 2001 tarihli derleme
[5] S.Y.: Pir Sultan Abdal. Eskin Matbaası, İstanbul 1972, s. 5- 7
[6] Kutlu Özen: Divriği Evliyaları. Sivas 1997, s. 64
[7] Öztelli, a.g.e., s. 24 - 25
[8] İbrahim Aslanoğlu: Pir Sultan Abdallar. Erman Yayınevi, İstanbul 1984, s. 23
[9] İbrahim Kurt, Ali Yurtseven, Özkan Turan, CMYO, Maliye Bölümü Öğrencileri, Banaz'daki 3 Nisan 2001 tarihli derleme.
[10] Banaz'daki 3 Nisan 2001 tarihli derleme.
[11] Yurtseven, Kurt, Turan; adı geçen öğrenciler. Banaz'daki 3 Nisan 2001 tarihli derleme.
[12] Divriği Ödek köyündeki, 1983 tarihli derlememiz. Abdullah Çiçek, Ödek, 1938 doğumlu.
Bkz. Cem 35 (2002) 118: 17-18.
Mehmet Yardımcı: Âşıkların ...
Eklenme Tarihi 30 Kasım 2009
![]() |
| Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı |
Eski Türk gelenek ve göreneklerinin, Anadolu'da yaşayan kültürlerinin ve İslâmiyet'in çağdaş bir sentezi konumunda bulunan; dürüstlük ve nefse güven esasına dayanan Alevîlik ve Bektaşîlik özgün semboller sistemi ile güçlendirilmiştir.
İslâmi kurallar çerçevesinde evreni yaratan ve kendinden korkulması gereken, sığınılan tek güç olan Allah; Allah'ın buyruklarını insanlara ileten, Allah ile doğrudan iletişim kuran, Allah tarafından seçilmiş kişi olan Peygamber ve Peygamber'in kendinden sonraki vekili olup Müslümanların başkanı konumunda olan halife; konumları itibariyle apayrı kavramlarken; Anadolu Aleviliği'nde Allah-Muhammed-Ali üçlemesi özleştirilip sanki bir potada yoğrulmuştur.
Alevîliğin inanç sistemindeki Allah-Muhammed-Ali unsurunda Allah her şeye kadir olan ilah; Muhammed onun resulü ve vahiy yolu ile gelen Kuran'ın tebliğcisi, İslâmın denetçisi; Ali de bu yolun uygulayıcı ve koruyucusudur. Bu konuda Piri Er:
"Birçok Alevî Allah-Muhammed-ya Ali diye çağırdığında Allah'la yaratanı, Muhammed'le Peygamberi, ya Ali derken de On İki İmam'ların başı ve birinci halife olması gereken kişiyi ifade ettiklerini söylerken, konunun derinliklerine inildiğinde ifade amacının farklılaştığı Allah'ın Muhammed ve Ali'yi kendi nurundan yarattığı, dolayısıyla üçünün bir nur olduğu düşüncesinin ağırlık kazandığı görülür."[1]
demektedir. Alevilikte Allah-Muhammed Ali üçlemesi kutsal bir görünüm almıştır. Allah, Muhammed, Ali'ye saygı ana ilkedir.
Alevîlik, "Eline, diline, beline; aşına, işine, eşine sahip ol" söylemi ile ilkeli davranışını sürdürmüş; el-dil-bel üçlemesi ile sağlam toplum yapısını korumuş, Alevî toplumunda iki aile arasında oluşturulan sosyal bir kurum niteliğinde olan Musahiplik kavramı ile birbirini koruyup kollama, birlik ve beraberlik içinde yaşama gibi önemli bir işlevi yerine getirmiştir.
Eline, diline, beline sahip olmak Alevi-Bektaşî'lerin en önemli ilkesidir. Yaygın olarak; hırsızlık yapma, yalan söyleme, kimsenin namusuna göz dikme kısa yorumu ile bilinen bu üç ilke aslında daha farklı bir bir yorumu da içermektedir.
El sözü Anadolu ağzında memleket, vatan, il anlamlarına gelmektedir. Eline sahip ol derken; ülkene, vatanına, üzerinde yaşadığın topraklara yani iline sahip ol; diline sahip ol derken konuştuğun güzel Türkçe'ye iyi sahip ol, onları yabancı dillerin egemenliğinden koru, dilinin kirlenmesini önle denmektedir. Beline sahip ol derken de senin iyi bir geçmişin, övüneceğin temiz bir soyun var. Çoğalıp bu soyunu iyi sürdür denmektedir. Bu inançtır ki, Kurtuluş Savaşı'na Anadolu'daki tüm Alevîler büyük bir özveri ile katılmış, ülkeleri, dilleri ve soyları için can siperhane savaşmışlardır.
Allah-Muhammed-Ali üçlemesi Alevîlikte eline-diline-beline sahip ol üçlemesi ile özleşmiş gibidir. Eline-diline-beline sadık olmayan Alevî-Bektâşi kişi kendini Allah-Muhammed-Ali'ye sanki saygısızlık etmiş gibi hisseder.
Âşıkların dilinde
Karanlık bilmeyiz nurumuz vardır
Hak Muhammed Ali ulumuz vardır
Cemalini gördük pîrimiz vardır
Her an müşahede edenlerdeniz
(Harabî)[2]
Ilgıt ılgıt yeller gelir pîrimden
Peşi sıra rahmet gönden yârabbi
Kulların yalvarır ah-ı zârından
Kullarına rahmet gönder yârabbi
(Semâî)[3]
Söylerim sözümü söyleten Pîrdir
Cümlenin rızkını veren bir nurdur
Dağı dağa çalsan nasibin birdir
Kısmetimden artık lokma yiyemem
(Noksanî)[4]
biçiminde dile getirilen "pîr" kavramı ansiklopedilerde Tarikatın kurucusu, yayıcısı, önderi olan ve tarikatta en yüksek aşamada bulunan kimse olarak yorumlanıp bu anlamda pîr olarak Hacı Bektaş Veli gösterilmektedir.
Pîr, Tanrı bilgisine ulaşmış, Tanrı sevgisini kazanmış kişidir; yol göstericidir. Mürşidtir. Müridlerinin/taliplerinin doğru yolu bulmalarına ve o yolda ilerlemelerine yardımcı olur. Bu nedenle Hz. Muhammed'in vekili sayılır. Alevî-Bektaşîlerde Pîr Hacı Bektaş Veli'dir. Pîr ocağı Hacı Bektaş'taki dergâhtır. Pir-i evvel, tarikatin kurucusu yani Hacı Bektaş Veli; Pir-i Sâni, tarikatin yayılmasını sağlayan kimse, ikinci pîr, ikinci ulu. Bu anlamda Balım Sultan'dır.
Her tarikatin bir pîri bulunmaktadır. Tarikatin kurucusuna Pîr-i tarikat denir. Tarikatin ikinci kurucusu, bir nevi düzenleyicisine ise Pîr-i Sânî adı verilir. Her tarikatta ikinci pîr bulunmaz. Mevlâna Celaleddin, Mevlevîliğin; Hacı Bektaş Veli Bektaşîliğin pîridir. Pîrin yattığı, türbesinin bulunduğu dergâha pîr evi, pîr makamı denir.
Bazı mesleklerin pîrleri olduğuna inanılır. Bir sanatı ilk defa ortaya atan ve dolayısıyla o sanat ve mesleği yapan kişilerin önderi olan Peygamber, ya da bilinen bir ermiş kişi o mesleğin pîri sayılır. Örneğin, çiftçilerin pîri Hz. Adem, Denizcilerin pîri Hz. Nuh, Terzilerin pîri Hz. İdris Nebi'dir. Bir işe başlarken "Ya Allah ya Pîr" denir. Pîrin adı söylenirken "Ya Hz. Pîr" diye anılır. Pîr aşkına ve pîr hakkı için gibi söyleyişler tarikat çevrelerinde bir tür yemin olarak kullanılır.
Menakıb-ı evliya, Menakıbnâme, Fütüvvetnâme gibi çeşitli adlarla anılan Buyruk'ta yani İmam Cafer Buyruğu'nda: Şeriat-Tarikat-Marifet gibi Muhammed Ali'den kalmıştır. Bu nedenle Peygamber soyu dışında bir kişinin pîrlık yapması doğru değildir. Soyunun Muhammed Ali soyundan başkasının pîr tanınması kesinlikle söz konusu değildir ifadesi yer almaktadır.
Buyruk[5]'ta:
"Pîr olan kimselere gerektir ki kâmil olalar. Dört kapı nedir, bileler. Evvel şeriatı, ikinci tarikatı, üçüncü maarifeti, dördüncü hakikati bilmek gerektir ki bunlar nereden geldi ve neden hasıl oldu ve aslı nedir, bunların edebi nedir... bunları bile"
denmektedir.
Pîrin yalnız bu soydan olması yeterli değildir. Pîrin ilmi ile etkili olması gerekir. Pîr dört kapı, kırk makam, on iki erkân, üç farz, yedi sünneti bilmelidir. Pîr, tarikata göre davranıp, hakikate göre yol sürmelidir. Muhammed-Ali'nin soyundan bir kimsenin pirliği de ancak bu koşullar yerine getirildiği zaman uygundur. Yoksa Muhammed-Ali soyundan olmak bir kişiyi ayrıcalıklı kılmaz. Pîrin ilmi ve erkânı ile soyuna yaraşır olması gerekir.
Aleviler, topluluğun ileri gelen kişileri olan ve Seyyid denilen kişiler arasından eline, diline, beline sahip olan, ilim-irfan sahibi, gözü gönlü tok olanlardan rehber ve mürşid seçerler. Rehbere ve mürşide Türkiye'de "dede" denir. Bu kavram pîr için kullanılmamalıdır. Bilindiği gibi Alevî köylerinde cemaat lideri konumundaki kişiler dedelerdir. Dedeler sosyal hiyerarşinin en üst noktasında bulunmaktadırlar. Dedelerin sahip oldukları yaptırım güçleri oldukça yüksektir. Alevî dedeleri çeşitli ocaklara bağlıdır. Bundan dolayı kendilerine "Ocakzâde" de denmektedir. Dedeler çeşitli zamanlarda kendilerine bağlı taliplerini ziyaret ederek Cem törenleri düzenleyip topluluğu bilgilendirip varsa anlaşmazlıkları giderirler. Bu konumları ile Ocakzâde olmak rehber olmak için yeterlidir fakat pîr olmak için yeterli değildir.
Alevilerin rehberi, pîri ve mürşidi seyyidler arasından seçmelerinin ve bunu devam ettirmelerinin nedeni Hz. Muhammed'in vasiyeti gereğidir.
O, "Size iki emanet bırakıyorum, bunlardan biri Kur'an-ı Kerim, diğeri ise Ehl-i Beytim; bunların her ikisi de kıyamete kadar sizinle beraberdir." İşte Alevîler o günden beri bu vasiyete iman ettikleri içindir ki Ehlibeyt neslini, onların soyundan gelen seyyidlere bağlı olmayı , onları rehber, pîr ve mürşid bilme yolu ile sever ve devam ettirirler. Pîrin çerağ gibi doğru durması, fitil gibi yanması, mum gibi ışık vermesi gerekir. Âşıklar pîr kavramını dizelerinde:
Noksanî'yem şehr içinde gezerim
Turap olmuş ayaklarda tozarım
Pîrden himmet aldım sahip-nazarım
Hal ehlinin sanma halleri vardır
(Noksanî)[6]
Er kişi demekle kişi er olmaz
Gerçek er kişide bir nişan olur
Veli çoktur her veli de pîr olmaz
Pîr olan veliler dervişan olur
(Semâî)[7]
Pîri inkâr etme hakla hak isen
Bir dert gelir ah ü zare düşersin
Pîrlik mevkiine sakın göz dikme
Suyu kesik bir pınara dönersin
(Semâî)[8]
Âşık tarikine girdim der isen
Gel evvel pîrinden kimdir haber ver
Ârifane kelâm edelim dersen
Görelim ustazın kimdir haber ver
(Zileli Tâlibî)[9]
Demânî der canım pîrime feda
Muratlar verici ol Gani Hüda
Sene bin iki yüz doksan altıda
Erenler darında bir Pazar eyle
(Demânî)[10]
İcazetin almış pîrden gaziler
Kul olanlar efendisin arzular
Yollara dizilir körpe kuzular
Koçlar gelir pîrim Bozoğlan deyü
(Demânî)[11]
Pîrimiz kırklar yediler
Bu yolu onlar kurdular
Bize de böyle dediler
Kanarsan ikrarımıza
(Kul Nesimî)[12]
Bugün ben pîrime vardım
Pîrin cemali güldür gül
Oturmuş taht makalına
Taht-ı revan güldür gül
(Kul Nesimî)[13]
Bugün memleketten bir haber aldım
Almasam bir türlü alsam bir türlü
Pîrin emri ile ummana daldım
Dalmasam bir türlü dalsam bir türlü
(Âşık Canımoğlu)[14]
Ne bahardır yaylalara göçülmüş
Pîr elinden dolu bade içilmiş
Birbirinden güzel doğmuş açılmış
Ak gül kırmızı gül ille sarı gül
(Ruhsatî)[15]
Destur alıp pîrden doldurduk çile
Aşk ile ederiz dosta gulgule
Deliktaş'ın yerlisiyiz essela
Konar göçer obalardan değiliz
(Ruhsatî)[16]
Himmeti bu imiş bize pîrlerin
Hizmetini ettim nice mirlerin
Hayli müsellimin çok vezirlerin
Sayesinde bir dertlilik kazandım
(Dertli)[17]
Hak yoluna gidenlerin
Asa olsam ellerine
Er pîr vasfın edenlerin
Kurban olsam dillerine
(Seyranî)[18]
Ol kefaftan cümle cihan ayrıldı
Pîr elinden içtim içim bayıldı
Yedi gün geçende aklım ayıldı
Eş ile yaranı eyledim tavaf
(Âşık Emrah)[19]
Pîrime agâh ettim arzu halimi
Mürüvvetli sultanım mahzun eyleme
Leyl ü nehar vird eyledim dilimi
Ol mah-ı tabanım mahzun eyleme
(Zefil Necmi)[20]
Düşürdüm gönlüme Hakk'ın hevasın
Eyleyüben hizmet aldım duasın
Pîr elinden giydim aşkın libasın
Çulhanın sardığı bez sizin olsun
(Sıdkı Baba)[21]
biçiminde çeşitli yönleri ile ama hep övgü, saygı ve medet umar eda ile dile getirmişlerdir. Bu tip söyleyişlerin örneklerini ciltler dolusu arttırmak mümkündür.
Alevî-Bektaşî geleneğinde Mürşid ise irşad eden, doğru yolu gösteren, rehber, tarikat ulusu anlamındadır. Mürşid, kılavuz, uyarıcı, taliplerine kurtuluş yolunu gösterici, dervişleri yöneten ve yönlendiren, sözü yasa niteliği taşıyan kimsedir. Mürşid, hem taliplerin, hem de rehber ve pîrin üst makamıdır. Kendi sorumluluğunda olan pîri, rehberi ve talipleri dinsel eğitim ve öğretim, yargılama ve karar verme yönünden denetler. Bu nedenle mürşidin dinsel, toplumsal ve ahlaksal yönden geniş bilgiye sahip olması gerekir.
Tarikatin geleceğini mürşidin eğitimi belirleyeceği için önemi çok büyüktür.
Mürşid kavramı da âşıkların dilinde ve telinde alabildiğince yer almış en önemli kavramlardandır. Bu kavram âşıkların dilinde ve telinde:
Hak yoluna doğru giden
Hazreti settarı bilir
Mürşidine biat eden
Ahmedi Muhtarı bilir
(Harabî) [22]
Cahiller boşuna kendin yormasın
Müridim mürşidim pîrim de vardır
Mâna aleminin çifçisiyim ben
Fakire verecek darım da vardır
(Gürünlü Âşık Gülhanî)[23]
Ey Fedâî gafil Hakk(a ermeyen
Bir mürşid kâmile ikrar vermeyen
Bakıp her surette Hakk'ı görmeyen
İşte ona derler âmâ gözü yok
(Zileli Fedâî)[24]
Yapışmışım bir mürşidin peşinden
Dağılmış Ruhsat'ın aklı başından
Vaz geçtim dünyanın gıllı gışından
Sabır köşesinde Hak Hak diyorum
(Ruhsatî)[25]
Ruhsatî ol Hakk'a vasıl
Varıp bir mürşide yasıl
Koğdan gıybetten ne hâsıl
Can Ahmed'e selavat ver
(Ruhsatî)[26]
Derdmend olmayınca gönül hâk olmaz
Âşık olmayınca sine çâk olmaz
Kul Himmet'im eydür vücu pâk olmaz
Mürşid-i kâmilden el almayınca
(Kul Himmet)[27]
Ezelden kurmuşlar bize bu yolu
Mürşide malumdur müridin hali
Bizler bir arıyız yaparız balı
Aradan zehiri sür Allah Allah
(Zefil Necmi)[28]
Rızâya razı ol Hakk'a kailsen
Ara bul mürşidimüşkülde isen
Hakikat şehrine yolcu değilsen
Ne yolculu eyle ne yolu incit
(Âşık Hüdaî)[29]
Sıdkıya bu dehrin serdergânıyız
Evvel baki idik şimdi faniyiz
Hünkâr dergâhının dervişanıyız
Bir mürşide bağlı başımız bizim
(Sıdkî Baba)[30]
Fakir Pervaneyim bir dolu içtim
Mürşid-i kâmil'e sırrımı açtım
Malımdan serimden canımdan geçtim
Zebhet İsmail tek kurbana geldim
(Âşık Sıtkı Pervane)[31]
Seyit Seyfi yetmiş ancak
Mürşid elin tutmuş ancak
Türlü türlü hayalleri
Gönül evinden kazımış
(Seyyid Nizamoğlu)[32]
Şeriat bâbında hizmettir karar
Mürşid talibinin günahın sorar
Kâmil talip tarikatte bikarar
Mârifette hizmet kul kâmil ister
(Derviş Mehmed)[33]
Mürşidin nazarı müşkülü seçer
Kâmil olan rehber Sıratı geçer
Can kuşu kafesten âkibet uçar
Tenden uçan candan rehber isterler
Mürşidin var ise olursun insan
Mürşidin yok ise kalırsın hayvan
Arasat gününde kurulur mizan
Açılan mizandan rehber isterler
(Teslim Abdal)[34]
Mürşidi kâmilden aldım haberi
Zahitlerin hali gayet pek yaman
Müfsit münefıkın cehennem yeri
Münkirlerde olmaz asla din imanî
(Lokmanî)[35]
biçiminde dile getirilmiştir.
Rehber ise, aydınlığa giden yolu gösteren kimsedir. Alevi-Bektaşi inancına göre ilk basamaktır. Pîrin yardımcısı olup, pîrin bulunmadığı yerde onun vekilidir. Rehberlik her kişinin yapacağı iş değildir. Rehber şeriat kurallarını iyi bilmeli, tarikatta da kâmil olmalıdır.
Rehberin gönül kapısı açık, dili tatlı olmalı, hareketleri ile kimseyi incitmemelidir. Rehber, bilgisini, görgüsünü derinleştirmiş olmalı, vereceği kararlarda adil olmalıdır.
Âşıkların dilinde ve telinde rehber kavramı da:
Ol demde uyandı bâtın çırağı
Üç adım ileri attım ayağı
Rehberim boynuma bend etti bağı
Koç kurban dediler imana geldim
(Şahî)[36]
Yol içinde yol va ince seçilmez
Akl ile rehbersiz öte geçilmez
Doğrusu bu bade susuz içilmez
Şevk ile dolusun aldık bakalım
(Fenni)[37]
Pîrden nasibim aldım
Rehberim n'olduğun bildim
Tağıbentle niyaz kıldım
Yol budur ey can dediler
(Âşık Ferdi)[38]
Rehber talibini arıkla getir
Tamam eyle eksik yerlerin yetür
Rıza lokmasını meydana getür
Yiyelim İmam Hüseyin aşkına
(Hatayî)[39]
Rehberin önünde pîre uyuldu
Yalan gerçek şu meydanda duyuldu
Varlığından geçen üstad sayıldı
Hak bilir ötesin şâha ayandır
(Hatayî)[40]
Şah Hatayî'm der varılmaz
Varılsa da gelinmez
Rehbersiz bir yol alınmaz
Aldım diyen yalan söyler
(Hatayî)[41]
biçiminde özgün söyleyişlerle yerini almıştır. Aleve-Bektaşi geleneğinde pîr, mürşid ve rehber kavramı büyük önem taşır.
Kıyıda-köşede bırakılan bir toplum olan Alevîler, mürşid-talip ilişkisi ile örgütlenmeye çalışmış, Çoğu, Dede kavramı ile bilinen inanç önderleri ile kendi toplumunu eğitmeye uğraşmış, bu eğitimde âşıkların saz ve sözünden büyük ölçüde yararlanmış, gerektiğinde iyi yaşamak ve adalet istemek amacı ile merkezle çatışmak zorunda kalmış, bu çatışmalarda da hep büyük yaralar almıştır.
Notlar
[1] Piri Er: Geleneksel Anadolu Aleviliği. Ankara 1998: 2.
[2] Harabî. Ayyıldız Yayınları. Ankara, (Tarihsiz): 73.
[3] Âşık Kul Semâî Baba Divanı-Nefesleri. İstanbul 1991: 31.
[4] Adil Ali Atalay: Erzurumlu Halk Ozanı Noksanî Baba. İstanbul 1997: 69.
[5] Sefer Aytekin: Buyruk. Ankara (Tarihsiz).
[6] age.: 88.
[7] Âşık Kul Semâî Baba. age.: 42.
[8] age.: 70.
[9] Mehmet Yardımcı: Zileli Âşık Tâlibî. İstanbul 1989: 38.
[10] Adil Ali Atalay: Âşık Demânî Baba. İstanbul 1982: 10.
[11] age.: 61
[12] Cahit Öztelli: Kul Nesim. (tarih yok)
[13] age.: 29
[14] Hasan Köksal: Âşık Canımoğlu İpekhan (Deyişler). İzmir 1982: 18.
[15] Eflatun Cem Güney: Ruhsati. İstanbul 1953: 16.
[16] age.: 238.
[17] Şemsettin Kutlu: Şair Dertli. İstanbul 1979: 274.
[18] Haşim Nezihi Okay: Develili Seyranî. İstanbul 1964: 151.
[19] Necati Turgut Göksel. Niğde 1970: 88.
[20] Mehmet Yardımcı-Hayrettin İvgin, Ankara 1988: 12.
[21] Muhsin Gül: Sıdki Baba. Ankara 1984: 147.
[22] Harabî. Ayyıldız Yayınları, Ankara (Tarihsiz): 104.
[23] Gürünlü Âşık Gülhanî: Birlik Olunca. Ankara 1984: 33.
[24] Mehmet Yardımcı; Hayrettin İvgin: Zileli Fedâî. Ankara 1983: 22.
[25] Eflatun Cem Güney; Çetin Eflatun Güney: Âşık Ruhsatî. İstanbul 1953: 124.
[26] age.: 190.
[27] İbrahim Aslanoğlu: Kul Himmet. İstanbul 1997: 33.
[28] Mehmet Yardımcı-Hayrettin İvgin, Ankara. 1988: 13.
[29] Âşık Hüdaî: Gönül Diyarından Deyişler. İstanbul 1971: 12.
[30] Muhsin Gül: Halk Ozanı Sıdkî Baba. Ankara 1984: 83.
[31] Hayrettin İvgin: Âşık Sıtkı Pervane. Ankara 1976: 23.
[32] İsmail Özmen: Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi C.2, Ankara 1995: 488.
[33] Turgut Koca: Bektaşi Nefesleri ve Şairleri. İstanbul 1990.
[34] age.: 288.
[35] age.: 401.
[36] Vasfi Mahir Kocatürk: Tekke Şiiri Antolojisi. Ankara 1968: 185.
[37] age.: 528.
[38] age.: 548.
[39] Sadettin Nüzhet Ergun: Hatayî Divanı. İstanbul 1956: 45.
[40] age.: 73.
[41] age.: 217.
* Yrd. Doç. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölüm Başkanı
Imre Adorján: Dede Korkut ...
Eklenme Tarihi 10 Eylül 2009
![]() |
| Imre Adorján |
Kitabın Macaristan'daki Geçmişi
1977'te Ankara'da sanat tarihçisi[1] Gábor Pap, Orhan Şaik Gökyay tarafından yeni Türkçeye çevrilen Dede Korkut kitabını (İstanbul, 1976) aldı, sonra hediye olarak bana verdi.[2] Macaristan'a döndükten sonra kitabı okurken, hemen ilgimi çekti. Dr. András Kelemen'le[3] seçtiğimiz üç hikâyeyi beraber Macarcaya çevirmeye karar verdik.
İlk çevirdiğimiz hikâye Boğaç Han soylamasıydı. Bu esnada eserin Türk kültürünün ama Macar ile de hazine sahibi olduğunu fark ettik. Örneğin, delikanlı boğa ile güreşmesi bizi şaşırttı. Zira János Arany ünlü Macar şair'in eserinde de Miklós Toldi boğa ile savaşıyor! Ama "kırk yiğidin" yani nökerlerin sayısı, hem Toldi'da hem Boğaç soylamasında da 40'tır. Bundan sonra artık Macar ile Türk, özellikle halk geleneklerindeki benzeyişlerini, aramaktaydık.
Deli Dumrul'daki soylamayla Macar halk şiirlerinden "Sevginin Sınanması" denilen türdeki destanların büyük bir benzerliklerini buldum. Bunu benden önce Macar balad araştırıcıları da bilmekte idiler, ama Deli Dumrul hikâyesini hiç okumadılar.
Düşündük, ki Macaristan'da Dede Korkut hikâyelerini tanıtmalıyız. Bunun için Boğaç Han hikâyesi kaynak olarak kullanıp, bir kukla oyununun senaryosunu yazdım. Székesfehérvár'daki bir ortaokulun öğrencilerinin katılmasıyla 1983'te sahneye konuldu. Kukla oyunun galası, o zamanki Türk Büyükelçisi, sayın Osman Başman ve çalışma arkadaşlarının huzurunda, İl Kültür Merkezi'nde, Aziz Stefanos adlı tiyatro salonunda düzenlendi. Öğrenciler bu kukla oyunuyla çok defa yarışmalara katılıp değerli ödüller kazandılar.
1984'te Székesfehérvár'daki Alba Regia Otel'de düzenlenen "Türk Mutfak Gecesi" sırasında, Deli Dumrul ve Sevginin Sınanması aynı zamanda beraber iki yerli tiyatrocu katılmasıyla sahneye konuldu.[4] Piyes aynı şeklinde Yapıcılar'ın Kültür Evi'nde tekrarlandı. Sayın Osman Başman T.C.'nin Büyükelçisi sayın eşiyle ve çalışma arkadaşlarıyla bu iki şölene de katıldı.
András Kelemen ve ben de ayrı ayrı Dede Korkut Kitabının tanıtılması için Budapeşte'de, Békéscsaba'da, Debrecen'de, Kecskemet'te, Kiskun-halas'ta vs. konferanslar verdik.
Çevirdiğimiz Boğaç Han soylamasını 1985'te Halaşi Téka[5] mecmuası tarafından Gábor Pap ve eşim Judit Berente önsözüyle yayınlandı.
Debrecen Kossuth Lajos İlmi Üniversitesi'nin Kültür Dairesi tarafından, "stensilli" niteliğinde, çevirdiğimiz üç hikâye yayınlandı. Bunlar, Boğaç Han, Deli Dumrul ve Bamsi Beyrek soylamasıydı.[6]
Dede Korkut Kitabını Almancaya (Joachim Hein, 1958'de), İngilizceye (Geoffrey Levis, 1974'te) ve bildiğim kadarıyla 6 soylamasını İtalyancaya (Ettore Rossi) da çevirdiler. O zamana kadar Macaristanda sadece tek Almanca yazılmış makale yayınlandı (Körösi Csoma Archívum tarafından 1926'da). Etnografya Ansiklopedisi'nde "Sevginin sınanması" baladlarından söz edilirken Türk kaynağa tek vasıtalı değinmede bulunulur. Eserin Macarca tercümesinin önemli olduğunu düşündük. András Kelemen yayınevlerin çoğunu irtibat için ziyaret edip, bütün 12 hikâyeyi Macarcaya çevirmemizi teklif etti, ama yayınevleri ilgisiz olduğundan Macarca Dede Korkut yayını önünde bütün kapılar kapatıldı.
1996'da Türk eserde bulunduğum, Macar-Türk halk kültürü arasındaki benzerlikleri topladığım "A Turul Gyermekei" başlıklı kitabım Fejér Megyei Pedagógiai Szolgáltató Intézet (İl'in Öğretim Enstitüsü) tarafından 1997'de yayınlandı.
Kitabımı yazarken bana soylamaların her birisi gerekliydi, bunun için hepsini Macarcaya çevirdim. Kaynağım yine de Gökyay'ın önce andığım eseriydi.
1997 yazın eşimle beraber Dede Korkut'un Bayburt yakındaki Masat köyünde bulunduğu düşünülen türbesini görmek için Bayburt'a gittik. Şehri görmek için seyre çıkarken sokakta bir Türk genç Bayburt'a nereden geldiğimizi ve çevresinde ne yapacağımızı bizden sordu. Dede Korkut'la uğraştığımı duyunca, hemen bizi öğretmenevine bir konuşmaya davet etti. Varınca çok şaşırdık, çünkü yaklaşık 10-12 öğretmen bizi bekliyordu. Sohbet ettik ve hattâ tartıştık da Dede Korkut Kitabı üzerinde.
Vedalaşınca Bayburtlu Ali Sırrı çoban (Âşık Süphani) "Hoş geldiniz bugün bize..." diye saz çalıp ismimizi de içeren dörtlüklerini söyledi. Orada, o anda karar verdim ve Türk arkadaşlarıma da söz verdim, Dede Korkut Kitabı Macarca da olacak! Âşık Süphani'nin yazdığı şiirin tarihi 5 mayıs 1997 idi. O zaman ne büyük bir görevi kendi kendime üstlendiğimi düşünmedim. Tekrar yine Gökyay metni çevirmesine başladım, ama yazik, ki Dede Korkut'un asıl eski atasözlerini içeren "mukaddime"si bu kitapta yoktu.
O zamana kadar artık bu yeni Türkçe edebî eserin çoğunu, güzel tarzda Macarcaya çeviren László Puskás[7] aklıma geldi. Dede Korkut Kitabınının tamamını beraber çevirmeye anlaştık, hem de kaynak olarak yayınlanmış Latince harflariyle basılmış sayın Muharrem Ergin'in bizce en uygun metinle indeksi de içeren, iki ciltte yayınlanmış eserini[8] kullanmaya kararlaştık.
İlk ham çeviriyi ben yaptım ve László Puskás metni titizce inceleyip düzeltti. Şiir parçaları çevirirken, Türk şiirlerin tarzını, ölçüsünü ve kafiyelerini okuyuculara hissettirmek için çabaladık. Ortak işimiz bir yıldan fazla sürdü, çok defa tartıştık, ama bu her zaman daha iyi ve daha uygun ifade bulmamız içindi. Sayısız kez yazdıklarımızı düzeltip değiştirdik.
Dede Korkut'un manzum bölümlerindeki mısraların hece sayısı ve kafiyeleri Macarca çeviride de tam aynı, hattâ seci kısımlarının da asıl Türk eserin tarzında Macarca okuyabilmesinin tümü, László Puskás'ın güzel çalışmasının faziletidir. Edebî alandaki eksikliğimden dolayı ham çeviriden sonra, sadece Türk eserin anlatmasıyla ilgili, izahı ve dipnotları yazmasıyla uğraştım.
Uygun yayınevinin bulunmasını Puskás László üstlendi. Sonra L'Harmattan-Európai Folklór Központért Egyesület Európai Folklór Intézete (L'Harmattan, Avrupa Folklor Merkezi Derneği'nin Avrupa Folklor Enstitüsü) Dede Korkut edebî değerine uygun yayınevinin müdürü, kendisi halkbilimin dünyada ünlü araştırıcı Hoppál Mihály, çevirinin yayınlanmasını benimsedi. Yayınlanması Macar-Türk Kadınları Derneği, Necla Aksop, Türk-Macar İşadamları Derneği, ve Milli Kültür Mirası Bakanlığı tarafından desteklendi.
Kitap okutmanı türkolog Mihály Dobrovits bize çok yardım etti, hatalarımızı bulunca, güzel mizahıyla, hakaret etmeden bize bildirdi, biz hatalı parçaları gecikmeden düzelttik.
Biz Macar okuyucuların dikkatini Türk kültürü'nün bu hazinesine çekmek isterdik. Çünkü Prof. Dr. M. Fuat Köprülü, Dede Korkut için: "Terazinin bir kefesine Türk Edebiyatının tümünü, diğer kefesine de Dede Korkut'u koysanız yine de Dede Korkut ağır basar" demektedir. Bu iddiayı kitabın arka sayfası üzerinde yayımlamak istedik, bunun Macarca okunabilmesi için.
Türk ile Macar Gelenekleri Arasında Bulunan Bazı Benzerlikler
Eserin Tarzı
İlkönce Dede Korkut'un manzum ve mensur parçalarının tavrı ve eski Macar halk şiirleri ve Macar edebiyatı arasındaki benzerlikleri belirginleştirmeliyim. Türk nazımında çok kullanılan 4+4+4 veya 4+4, veya 4+4+3 veya 4+3 gibi hece sayılı mısralara Macar halk şiirlerinde sık sık rastlanmaktadır. Örneğin:
4+4+4 T: Kara tırnak / ağ yüzüme /çalayım mı?
M: Hol lakik kend / hugomasszony? / Komáromba.
4+4 T: Bunalmışsın /sana n'olmuş? // çal kılıcın / yettim Kazan!
M: Anyám anyám /édesanyám // Gyulainé édesanyám!
Macarca bilmeyenlerin de mısralarda aynı heceli ve aynı darb duyduklarının umudundayım.
Macar şiirlerde de iki mısra sonuncu sözcüğü aynı olduğundan kafiye oluşturulur. Bunun Türk örneği:
Dâyim duran / Cebâr Tanrı 4+4
Bâki kalan / Settar Tanrı
Bu iki kerre dört heceli mısra Macar terimi "felező nyolcas" yani "ikide sekizli"dir. Bunun ortak köküne Eski Oğuz Destanı'nda rastlayabiliriz:
Men sizlerge / boldım kagan, 4+4
Alalım ya / takı kalkan.
Tamga bizge / bolsın buyan, ...
Oğuz Destanı'nın dokuz mısrası aynı kafiyelidir, buna Avrupalı edebiyatçılar "assonans" derler. 19. yüzyıldaki Macar edebiyatında o kadar çok "assonans" kullanıldığından dolayı "Macar kafiyesi" olarak derlendi.
Nesirle yazılan kısımlarda Türk yazarın çok defa kullandığı sanat aracı secidir. Macar edebiyatında da sık sık buna rastlanır.
Hem Türk, hem Macar dili, aynı dil gurubunda olduğundan dolayı başka, örneğin Almancaya veya İngilizceye çevirmekten, Macarcaya çevirilmesi daha kolay idi, sadece eski Türkçede kullandığı sözlere uygun Macarca da aynı heceli ve kafiyeli söz bulması bazen zor idi.
Toy ve Konaklama
Dede Korkut hikâyelerin çoğunda "Hanlar Hanı Han Bayındır yılda bir kerre toy idüp Oğuz biglerin konuklar-idi" gibi sözleri okuruz. Macar yurt tutuşundan önceki zamanlarda, 8.-9. yüzyıllardaki geleneklerinden Anonymus (Türkçe: ismi tanınmayan) tarihçinin 12. yüzyıl sonlarında yazdığı Gesta'sının 16. babında "Hemen aynı yerde, putperest (Latince: more paganismo) geleneğe uygun olarak bir semiz at öldürüp, büyük toy ettiler" yazmaktadır.
Ama bu gelenek yüzyıllarca devam yaşadı. Anonymus'a göre Arpad vezirin Zolta (Türkçe: Sultan) oğlunun doğumu "günlerce süren toy (konaklama) ile kutladı vezirler ve hanlar önünde yiğitler koyunların kuzularıyla keçi gibi oynadılar" diye kutlandı.
17-18 yüzyılların Erdel (Transylvania) gelenekçilerinden Péter Apor, Metamorphosis Transylvaniae adlı eserinde[9]
"insanlar içki içince... türkü söylemeye başlayıp güzel eski olayları söylediler, bazen aşktan da söylediler... eski zamanlarda zurna ile davul büyük adamların çok sevdiği müzik aletiydi... Şimdi büyük olasılıkla o güzel Macar türküleri Erdel'de kimse söylenemez"
diye üzüntüyle yazdı.
Demek ki, eski Türk toyla konaklama geleneği Macarlar tarafından Avrupa'ya taşınıp, orada yaşamaya devam etti.
Korkut Ata'nın Dileği
Hikâyelerin çoğu Dede Korkut'un "yom vireyüm hanum" deyimiyle başlattığı dileklerle biter. Bereket veren sözler arasında "...kölgelüçe kaba ağacun kesilmesün..." [10] rastlanılır. Demektir ki Oğuzlar "Hayat ağacı" inanışındaydı. Hayat ağacı mitolojisinin çok türü, çeşidi ve çok geniş alanı var. Janos Berze Nagy adlı Macar araştırıcı, Türk efsanelerinde bulunan hayat ağacı inanışlarını toplarken, ortak benzerliklerine dayanarak 2 sınıfı tasnif etti:
1) Ölümsüzlük ile zenginlik,
2) Her hayatın ve her doğurganın başlangıcı ve kaynağı olduklarını sembolize eder.[11]
Hem Macar, hem Türk halk geleneklerinden Şamanizmde de kuvvetli kökü olan bu inanış, bugüne kadar halk sanatında devam eder. İki milletin halk sanatının çeşitli alanında (örgü, halı, kilim, dokuma, nakış, ahşap ve taş tezyinatı), hayat ağacı motiflerine rastlanır. Halk yaşamında da büyük bir mânevi ağırlık kazanmıştır.
Macaristan'ın şimdi Slovakya'da bulunan bölgesinde, kadın çocuk doğururken, çocuğun babası bir "hatıra ağacı" diker. Yerli inanışa göre, doğacak bebek, ağaçla beraber ölür.
Buna benzer örnekleri halk baladında da duyabiliriz. Ayni günde Kongó (adam ismidir) ile bir ağaç da dünyaya gelir, ikisi aynı gün ölür, çünkü Kongó bu ağaç kesildikten sonra odunundan yapılmış darağacı üzerinde öldürülür.[12]
Doğu Anadolu'da bereketli aile yaşamı için düğün günlerinde nişanlı akrabaları ve arkadaşları bir bağçede ağaç dikerler. Meyve ağacı dikilirse, onun ilk meyvesi, dikildiği günde evlenenlere verilir.
Macaristan'da, Mohaç bölgesinde (Meydan savaşından meşhur bir yer) geline bir tomurcuklu dal verilir. Bu dal titiz hazırlanır. Dal, ucuna kadar yeşil dalcıklarla süslenilir, ucuna elma ve yaldızlı vişne ile kuş tüyü de asılır. Macaristan'ın başka bölgelerinde de ayni gelenek, veya bu geleneğin çeşitlemelerini bulabiliriz (Eğer Kalesi çevresinde, Erdelde, Balaton Gölü yanında vs.) Bazı yerlerde dal ucuna pastadan kuş da koyarlar.
Bu Macar geleneğindeki dalın Türkiye'deki eşi, Erzurum'da bulunan Selçuklu eseri olan çifte Minareli Medrese portalı yanında, çok büyük ölçüde taşta yontulmuş muhteşem hayat ağaçıdır. Bunun hemen hemen aynısı Sivas'taki Gök Medrese portalında da mevcuttur, Sayısız Selçuklu eserinde hayat ağacının uclarında meyveler ve kuşlar da görebiliriz.
Beşik Kertme
Beyrek "Bakdı gördi, bu otağ Banı çiçek otağı-y-imiş ki Beyregün bişik kertme nışanlusı-y-idi..."[13] çünkü daha evvel "Pay Piçen Big aydur: Bigler Allah Ta'ala mana bit kız virecek olur-ise, siz tanık olun, menüm kızum Pay Büre Big oğlına bişik kertme yavuklu olsun didi."[14]
Türkiye'de halen geçerli olan evlenme biçimlerin birisi "Beşik Kertmesi"dir. Bir ailenin, başka bir aileyle hısımlık kurmak istemesiyle yapılır. Çocukların çok küçükken, henüz beşikte iken, nişanlarının yapılması, Derleme Sözlüğü'nden de anlaşıldığına göre, birçok il, ilçe ve köyde bilinmektedir. Bu bağın belirtisi olarak da çocukların beşiklerine birer "kertik" yapılır, beşik kertme adı buradan gelmektedir. Sedat Veyis Örnek Türk Halkbilimi[15] adlı kitabında beşik kertmesinden bir problem, veya suç çıkarsa davada hâkim Medenî Kanun'un kendisine tanıdığı takdir hakkını kullandığının güzel bir örneğini yazdı.
Macaristan'da beşik kertmesinin bir türü henüz 1983'te de yapıldı. Daha evvel 16.-17. yüzyıllarda büyük beylerin ailesi tarafindan da yapılmaktaydı. Bunu yazılı kaynaklar da kanıtlanır.[16] Aile kararını gerçekleştirmek için bazen büyü de kullanılmıştır. Nişanlıları aynı dadı emzirirdi veya iki dadı birbirinin kardeşiydi. İki çocuğa karşı karşıda yer alan fırında kızarmış poğaça yedirirlerdi.[17]
Bir Macar halk türküsünün: "Sözü verdi o zamanda / Beşiğinde salınınca..." sözlerini beşik kertme gelenekten aydınlatır.
At ve Ok Yarışması
At ve ok yarışmasının güzel örneği Beyrek soylamasında okuruz:
"...gel imdi senün-ile ava çıkalum, eğer senün atun menüm atumı kiçer-ise onun atını daha kıçersin, hem senün-ile ok atalum, meni kiçer-isen anıdahı kiçersin... Ikisi atlandılar, meydana çıkdılar. At depdiler, Beyrek atı kızun atını kiçdi. Ok atdılar, Beyrek kızun okın yardı." [18]
Aynı hikâyede Beyrek eve dönünce "Gördi dügünde güyegü ok atar..." Kazan Bey huzurunda Yalançı oğlu Yaltaçuk ile ok atış yarışına kalkışır, Beyrek kazanır.
Macar ve Hun yiğitlerin at ve ok yarışmasından örnek veren Anonymus, Gestasında:
"Vezirler huzurunda yaklaşık her gün atlanıp kalkanla ve mızrakla savaştılar, öbürleri putperest adeta göre (l. more paganismo) yay ok yarışmayla oynalardı."
diye söz eder.
Beyrek ve Baniçiçek gibi, genç erkek ile genç kız, ok yarışmasının bir türü Macar halk geleneklerinde, oyun olarak yaşatıldı. Erdel'de "horoz atma" veya "horoz bayramı" adlandırılır. 19. yüzyılda oğlanlar ve kızlar iki guruba ayrılıp, kızların gözleri baş örtüsüyle kapatılıp bir direğe bağlanmış tavuğu sopa ile vurmaya, oğlanlar bir direğe bağlanmış horozu oklamaya çalışırlardı. Horozu okuyla ilk vuran oğulun kutlanması için, hep beraber "horoz türküsü" (Macarca: kakas ének) yüksek sesle söylenirdi. Bu oyun çeşitlerinin Türk asıllı olduğunu, oynadıkları köylerin arasında bulunan çok Türkçe kökenli adlar kanıtlar. Türkös (1625), Turk-falva (1336), Turkester (1540), (Romanca: Turkis), (Almanca: Türkischdorf), (Latince: Villa Turcica), adlarından kolayca anlaşılır. Bu geleneği 19. yüzyılda derlendiği ve kitabında yazdığı Balázs Orbán "oyun'un Türk rengi şüphelenmez" diye açıkladı.[19]
Boğa ile Güreş
Buğaç Han boğa ile güreştikten sonra "Dedem Korkut gelsün, bu oğlana ad kosun... babasına varsun, babasından oğlana biglik itesün, taht ali-virsün didiler"[20] diye okuyoruz. Bu olayın benzerlerine hem Macar halk geleneklerinde, hem edebiyatında da rastlayabiliriz. Paskalyadan yedi hafta sonra olan Yortu (Macarca: Pünkösd) bayramının kutlanması sırasında Mór Jókai adlı ünlü Macar yazar
"Kral seçme oyunu bayram üçüncü gününde at yarışıyla yapılır, bunun sonucu katılanlar tarafından kabul etmezse, rakipler bir azgın boğa kovalarlar."
O bunu 19. yüzyıldaki romanında ve ardından 1856'da Vasárnapi Ujság'in (Türkçe: Pazar Gazetesi'nin) bir makelesinde de yazdı. Ünlü Macar etnograf Tekla Dömötör, 1983'te konumuza ilgili olarak "boğa ile güreşme Pünkösd bayramında yaptığı kral seçimiyle ilgili haberimiz 1910 yılına kadar var, ama fazla bilgimiz yoktur" diye açıkladı.[21]
Toldi başlığı olan János Arany adlı şairin büyük eserinde, Toldi kahraman köylü yoksul genç bir tehlikeli azgın boğayı el kuvvetiyle mağlup ettiği için, onu kral ordusuna alır. Bu eserde Dede Korkut Kitabında yazılmış olduğu gibi, büyüklerin refakatında bulunan yiğitlerin sayısı 40'tır.
Hem Türk hem Macar geleneğindeki "boğa ile güreşmenin" kökü, Şaman inanışındadır. Macar halk inanışları bunu kanıtlar. "İnsan üstü kuvvet sahibi olan ‘táltos' (kam'ın bir türü) zaman zaman başka bir ‘táltos'la kara boğa, at vs. biçiminde savaşmalıdır" halk inanıştır. Örneğin, Pézásó Pişta (isim) "yedi kerre bir ‘táltos' boğa ile dövüşmeliydi, ama (boğayı) yenemezdi" dedi. Bu zatın ölüm tarihi 20. Aralık 1939'da idi.[22]
Türkiye'de bugün var olan boğa ile adam yarışmasından haberim yok, ama Orta Asya'daki Türkler arasında, Uygurlarda da bu gelenek halen yaşıyor.
Aşık Oyunu
Buğaç hikâyesinde "Dirse Hanun oğlançuğı üç dahı ordu uşağı meydanda aşuk oynarlar-idi" okuyoruz. Aşık sözün "koyun bilek kemiği" anlamıdır. Kemik zarla oynanan barbut çok eski kumardır. Ambrosius Milano piskoposu 385'te yazdığı "Liber de Tobia" adlı eserinde Hun okçu yiğitler aşık oynadıklarına değiniyordu.
Macar turkolog Ármin Vámbéry tarafından aşık oyunu okçu parmaklarının çevikleştirmesine uygun bir alıştırma olarak sanıldı. Vámbéry Orta Asya'da 19. yüzyılda gördüğü aşık kuralları da yazdı, kemik atmaktan önce, ne atacağını en doğru söyliyen kazanır. Koyun bilek kemiğinin kemer şekli olan yanı "çeke", keskin yanı "alçı", düz yanı "tava" denilir. 4 bazen 8 kemicikle oynanır.[23]
Artık 15. yüzyılda Macar kralı Mátyás (Türkçe: Mattei) Orta Avrupalı kurallara uymaz kuralla, Orta Asya kuralına uyan aşık oynadı, çünkü aşık atmadan evvel sonucu söyleyip kazandı. Avrupalı kurala uysaydı attığı küp üzerindeki sayı görünce söylerdi. İtalyan asıllı Macar tarihçi Bonfini, 15 yüzyılda onu çok ilginç olduğundan dolayı andı.[24]
Taklit Gelin
Macar düğün gelenekleri çok zengindir ve bölgelere göre değişir. Gelenekler arasında çok eski İslama dönüşmeden önceki bir Türk aslı olan, gelenek "taklit gelin" şakasıdır.
Macarların "Taklit gelin" şakası, yurt tutuşlarından daha evvel yani 9 yüzyıldan öncekidir, veya yurttutuş sırasında Macarlarla beraber yerleşmiş Türk boylarından, sonra Macarlaşmış Türklerden öğrendiğinin düşüncesindeyim.
19. yüzyılda derlenmiş gelenek hem Doğu, hem Kuzey Macar bölgelerde yaygındı. Bu geleneğin esası, düğünün bir anında nişanlıya hakikî gelini değil, ama yerine ihtiyar, çirkin, sakat kadını gösterip şakalatıklarından sonra hakikî sürdürür. Bazı yerlerde sadece gelinin bir "taklidi" var, ama Erdel Orosztelke köyünde "taklit" göstermesi üç defa tekrarlanır. Magyarvista köyündeki gelenek bizim açımızdan en önemlidir. Gerdeği yöneten "altın yüzükle nişanlanmış çiçek" ararken, ev sahibi "ben önünüze getiririm, eğer size uygun görünürse" diye söyleyince, buna"Gelinin şekli, manda buzağı gibi, çukura çok gittiğinden oldu yırtık, eğri" şeklinde görücüler cevap verir. İkincide beyaz kılıklı muşmula suratlı bir cadaloz getirilir. Tepelenmiş göğsüyle nişanlıya ulaşır, öper, kuru ottan bağlanmış demeti verir. "Gelin üçayaklı sandalye kadar güzel, nişanlısı artık keyfi uçtu der" bundan sonra hakikî gelin getirilir. Jákótelke köyünde gözcü şiirinde geleneğin aslı da açıklanır: "Gözcüler geldiler uzak Asyadan / Macarlar'ın eski vatanından..." Macar halkı Asya'dan geldikleri kanaatındaydı.[25]
Bamsi Beyrekten Burla Hatun "Mre delü ozan ya maksudun nedür" sorar "hanum maksudum ere varan kız kalka oynaya men kopuz çalam" karşılık verir. Sonra "Kısırça Yinge"ye "tur sen oyna, ne bilür delü ozan" der ve bu kısır yaşlı kadın "Ere varan kız menem" der ama Beyrek aldatamaz, soylamasında "Kısır kısrağa bindügüm yok" sözlerle başlattığı şiirinde kadının ahlakının da kötü olduğunu anar. Sonra "Boğazça Fatma"yla aynı rol oynatarak Beyrek yeni soylamasında kadının eskiden bıyık altı adını ("kırk oynaşlu") da tanıdığını söyler. Sadece bu iki "taklit gelini" gösterdikten sonra Banı Çiçek'le, hakikî geliniyle görüştürülür.
Taklit gelin geleneği, Türkiye'de yaşar yaşamaz bilmiyorum, haberim yok, belki Silifke çevresindeki Tahtacılar arasında bir çeşidi var.
Sevginin Sınanması
Macar halk şiirlerinin en eski örnekleri arasında içeriklerine göre sınıflandırılan balad / destanların bir bölüğüne "Sevginin sınanması" başlığı konulmaktadır. Bu türden değişik biçimlerde, yaklaşık 40 balad oluşmuştur ve bütün Macarların oturup yaşadıkları yerlerde yaygındır. Baladın göğüs arasında yılan konusu, Macar halk ahşap el sanatında dizayn edilmiş şeklinde yer alması da çok ilginçtir. Aşağıda Szakcs köyünde derlenen baladın birkaç mısrası konuyu anlamayı kolaylaştırır:
1.Köröşdağında gezdim, öküzlerim güttüm,
Dişbudak yanında uzanıp kestirdim.
2.Büyük bir sarı yılan bağrıma yumuldu
Tatlı anam çıkaver, yoksa hemen ölürüm.
Yoksa hemen ölürüm, dünyadan el etek çekerim!
3.Oğlum, tatlı oğlum; ben bunu eyleyemem
Eğer hemen ölsen de; dünyadan el etek çeksen de!
4. (İlk iki mısranın aynısıdır.)
5. Büyük bir sarı yılan bağrıma yumuldu
Tatlı babam çıkaver yoksa hemen ölürüm,
Yoksa hemen ölürüm, dünyadan el etek çekerim!
6. Oğlum, tatlı oğlum; ben bunu eyleyemem
Eğer hemen ölsen de; dünyadan el etek çeksen de!
7. (İlk iki mısranın aynısıdır.)
8. Büyük bir sarı yılan bağrıma yumuldu
Tatlı gülüm çıkaver, yoksa hemen ölürüm.
Yoksa hemen ölürüm, dünyadan el etek çekerim!
9. Sevgilim ölme sen! çıkarım ben hemen!
Eğer sen ölürsen, ben de seninle ölürüm.
Sevgilisi ona sokulup bağrına yumulmuşu kavrayıp yere çaldı. Bu yılan değil, ama bir kese paraydı. Böylece anladı, ki sevgilisi ona en hakikatlidir. Bundan dolayı hemen aldı, çarçabuk evlendi.[26]
Macar halk şiir araştırıcılarca "Sevginin Sınanması" denilen baladların aslı büyük olasılıkla antik Yunan veya Romalı sayılır. Euripidész (ölm. MÖ 406) Alkésztisz adlı eserinde ölüme tayin edilmiş erkeğin yerine eşi ölümü kendi üstlenir. Başka bir görüşe göre bu tür Macar baladların kökü bir Batı Avrupalı deniz korsan baladıdır.[27] Bir Romanyalı araştırıcı (Adrian Fochi) yanlışlıkla eski "Dak"tan geldiğini sanır. Sevginin Sınanması türündeki baladlar Karpat Havzasının batısında bulunmaz, ama doğusunda, Balkanlarda sayısız çeşidi derlendi. Bu türdeki baladlar tarihin bir zamanında Türk halkların yaşadığı yahut Osmanlıların fethedildiği yerlerinde bulunduğundan dolayı, bu baladın Türk asıllı olduğunu görüşündeyim.
Kanaatime göre "Sevginin Sınanması" balad gurubunun kaynağı büyük olasılıkla Deli Dumrul Türk soylamasıydı. Bunu kanıtlamak için sadece Deli Dumrul soylamasıyla Macar balad gurubunu karşılaştırmak yeterdir.
1. a) Gencin hayatı tehlikededir.
b) Ne anadan ne babadan yardım görmez. Her ikiside canlarını biricik oğullarından daha çok sever.
c) Sevgili, sevgilisini canından daha üstün tutarak canını vermeğe hazır, korkmaz.
d) Ölüm tehlikesinin ardında ödül vardır.
2. Yukarda belirttiğimden başka şu nitelikler de vardır:
a) Deli Dumrul soylamasında genç yiğit bir köprünün yanında ölür. Tabii köprü su kıyısında olmalıdır. Dolayısıyla Macar baladındaki çoban da çok zaman sulu, yaş, yeşil yerlerde yılanla karşılaşır.
b) Macar baladındaki tehlike, yılanın başının altından çıkar. Deli Dumrul'un eşinin sözlerinde de aynı yolda yılan kavramı vardır: "Senden sonra bir yigidi / Sevüp varsam bile yatsam / Ala yılan olup meni soksun." Burada yılan, cezalandırma unsuru olarak yer alıyor.
3. Macar baladları Deli Dumrul soylamasının değişimiyle oluşmuşlardır.
a) Deli Dumrul soylamasında Tanrı / Allah ile ölüm meleği Azrail faaldir; en önemli sahne cennettir. Tanrı insana hükmeder ve her şey onun dileğince gerçekleştirir.
Macar baladlarında insanlar dinden bağımsız düşünürler, Tanrı'dan söz etmezler.
b) Deli Dumrul ve eşi Tanrı'nın bir bağışı olarak uzun ömür müjdesi aldılar, canları oğlundan daha çok seven ana ve baba ise cezalandırıldı, onların canı Azrail aldı.
Macar baladlarında sevgisini yaşamdan üstün tutan çift, sevginin ve cesaretin ödülü olarak altın, para, maddi şeylerdir. Ömrünü vermeyi göze almayana hediye verilmiyor.
Baladlar edebî tarz bakımından destandan böylece Deli Dumrul soylamasından da çok daha kısadır. Yüzyıllarca söylediği destan metnin en önemli mısralarından asıl destandan daha kısa balad çeşitleri oluşturulmuş. Uzun zamanda kısaltmış asıl metnin manevî değeri de azaldı. Tanrı ile insan ikili ilişkisiyle, dinle hiç ilgilenmeyen Sevginin Sınanması baladları Macar, Roman, Bulgar çeşitlerinin ortak niteliğidir.
Dede Korkut Kitabı ve Avrasya Edebiyatı Arasındaki İlişkiler
Kitabı H. O. Fleischer Dresden'de kesfetmesinden az sonra 19. yüzyılda artık Diez[28] "Der neuentdekte oughuzische Cyklop" başlığı altında Tepegözle Homer'in Odysse'sindeki Pholyphem'i karşılaştırmış ve bu efsaneyi Yunanlıların Şarktan almış olduklarını iddia etmiştir. Diez, Tepegözle Homer'deki Polyphem'in benzerliklerini 10 nokta altında anlattı. Efsanenin Anadolu'dan geldiğini ve büyük olasılıkla Scyth asıllı olduğunu sonuçta ortaya çıkardı. Bunları sayın Orhan Şaik Gökyay'ın eserinde okuyoruz. Grimm, Tepegöz hikâyesini 1852'de Polyphem Antolojisi içine aldı, 1944'te W. Ruben kitabında Oğuz tarihiyle ilgilenerek 25 hikâyeyi inceledi.[29]
"Körleştirilmiş tek gözlü" ad altında sınıflandırmış Macar halk masalların sayısı 11'dir. Şimdiye kadar Macar araştırıcılar konunun Balkanlardan, Macarlar Islâv halklarından alınmış olduğu görüşündedir. Bu görüşün temeli, konunun Eski Yunan aslı sayılmasındadır. Ama bu kanıtlanamaz. Hatta Macarlar ve çeşitli Türk halkları MS 600'den itibaren 17. yüzyıla kadar birbiriyle ilişkide bulundular. Yurttutuştan evvel Hazar Devleti'nde başlayan bu ilişki, yüzyıllarca Macar çoğunluğa katılan çeşitli Türk asıllı halklarla, genişleyip devam etti. Karpat Havzasında en az 128 yerleşim adı olarak (köy ve şehir adları) Türk halkların adı günümüzde korunuyor. Bunlar arasında Hazar 14, Horezm 26, Peçenek aslı ad (söz) 88'dir. Ayrıca yazı kaynaklarda (mektuplarda, tapu defterlerinde vs.) 190 Türk-Peçenek asılı yerleşim adı da bulundu.[30] Macarlar ve Türkler uzun süreli yanyana beraber yaşadıklarından dolayı Macar dilinde yüzlerce çeşitli Türk dillerinden (örneğin Çuvaş, Itil Bolgar, Tuna Bolgar, Hazar, Oğuz, Kıpçak, Peçenek, Kuman, en son Osmanlı vs.) alınan Türk kökenli sözcükler bulunur. 17. yüzyıla kadar Macar halk kültürüne Türk kültürün etkisi şüphesiz belirlendi.
![]() |
Homer'in Odysse'si ve Dede Korkut Kitabı arasında benzerlik yalnız Tepegöz değil, ama Beyrek Oğuzlara dönüşün zamanındaki olayları gözden geçirirsek, Odyss eve dönüş olaylarında da çok benzerlik bulabiliriz. "Turul Gyermekei" (Toğrul'un Oğulları) başlıklı Kitabımda 20 benzeyişi saptadım.[31] Bunlardan en önemlilerini örnek olarak yandaki tabloda topladım.
Bunlar arasında en önemli nokta ok yarışması sırasında kullanılmış "katı" yaydır. Kirişi büyük güçle gerginleştirebilen yay (refleks yayı) yalnız Doğu göçebe halkların silahıydı, Avrupalı Yunanlar bu çok tehlikeli, uzaktan öldüren silahın sahibi olmadılar. Bu yayı Yunan ressamlarca her zaman "Skıt (Scytha) tipindeki yay" olarak şekillendirildi. Katı yayın İskit aslı olduğunu Eski Yunan Herodot (Herodotos) yazdığı İskit şecere de kanıtlanır. Bu şecereye göre Herakles Ekhidna ile yaşamış ve ona miras olarak çok güçlü yayını, süslü kemerini vermiş; devletini doğacak oğullarından yayını çekebileni alacak diye. Bunu yalnız en küçük oğlu Skythés gerçekleştirebilmiş, babası silahını iletip devletini de almış, kendisi İskitlerin ilk babası olmuştu.[32]
"Yalnız sahibi çekebilen yay" motifi Beyrek hikâyesine çok benzeyen şekilde Özbeklerin Alpamış Destanı'nda da verilir,[33] Dede Korkut soylamasına etkisi mümkündür. Kırgız Manas Destanı yanında da ok ile yay yarışması motiflere az kalmış bütün Türk asıllı halkların edebiyatında rastlanabiliriz.
Avrupa'ya Doğu'dan giren Hun, Avar, sonra Macar atlı ordunun korkunç silahıydı. Henüz Ortaçağda da bu tipindeki kuvvetli refleks yayı tanımayan Batı Avrupalı halk arasında "Macarlar oklarından Tanrı bizi kurtar!" duası yaygındı. Bugün de Asya Türk ve Moğol halkları arasında ok yarışması gelenek olarak devam yaşıyor.
"Körleştirilmiş tek gözlü" yahut "Polyphem" ile "Odyss eve dünüşü ve ok yarışı" konusu hem Homer'in eserine, hem Macar halk masallarına İskitlerden Türk vasıtasıyla geldiği düşüncesindeyim.
Sonuç Olarak...
Dede Korkut Kitabı hem Türk, hem Macar geleneklerinin ortak hazinesidir. Macarca şimdiye kadar ne halkbilim araştırıcıları ne köklerimiz için ilgilenenler okuyamadılar. Tercümemiz bu eksikliği giderdi. Ümit ederiz, ki çalışmamız Türk Macar kültürünün daha iyi anlaşılmasına yarar.
Notlar
[1] Bu yolculuğumuzun ürünü: "Gábor Pap, Fényhimnusz a kappadókia barlangszentélyeiben, Budapeşte, Design & Quality 1997" eseridir.
[2] Halasi Téka, 2. szám 1985. 38. o.
[3] Dr. András Kelemen'in Türkçeden çevirdiği en önemlileri: Török Elbeszélők kitabında: Halikarnas Balıkçısı: Cennet gemisi, Refik Halit Karay: Yatık Emine, Sadrı Ertem: Bacayı Indir-Bacayı Kaldır, Ahmed Hamdi Tanpınar: Erzurumlu Tahsın, İlhan Tarus: Demokrasi, Yaşar Kemal: Çancının karısı, Budapeşte, Európa 1974. Samim Kocagöz, Onbinlerin Dönüşü Romanı'nı Macarcaya çevirdi. Budapeşte Európa, 1976.
[4] Török Esték, 1984. április 28.
[5] Halasi Téka, 2. szám 1985. 38-42. o.
[6] Adorján Imre, Kelemen András, 3 oguz törzs mondája, Dede Korkut elbeszéléseiből. Kézirat, Módszertani füzet belső használatra, kiadó: Kossuth Lajos Tudományegyetem Közművelődési Titkársága, Pető Andor.
[7] László Puskás'ın Türkçeden çevirdiği en önemlisi: Ömer Seyfettin: Harem, Seçilmiş Hikâyeler Macar-Türk Dostluk Derneğinin Yayımı Budapeşte 1992.
[8] Dr. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Giriş-Metin. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1958.
Dr. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Indeks-Gramer. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1963.
[9] Apor Péter, Metemorphosis Transylvaniae, Bukarest 1978. 42-43. old.
[10] Dr. Muharrem Ergin, 1958. D 15-17.
[11] Dr. Berze Nagy János, Égigérő fa, 2. bőv. kiad. TIT. Baranya Megye, Pécs 1961. 177.o.
[12] Dr. Berze Nagy, im. 234.o.
[13] Dr. Muharrem Ergin, 1958. 122/V26
[14] Dr. Muharrem Ergin, 1958. 117/D69
[15] Sedat Veyis Örnek, Türk Halkbilimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1977, 187. o.
[16] Bakó Ferenc, Palócföldi lakodalom Budapest Gondolat 1987 7071. o.
[17] Jung Károly, Őrszerek könyve, 1994 Ujvidék Fórum Kiadó 89. 99. o.
[18] Dr. Muharrem Ergin, 1958. s. 123
[19] Orbán Balázs, A Székelyföld leírása történelmi, régészeti, természetrajzi s népismereti szempontból, I-IV Pest 1868. V-VI Pest 1871. VI. 152. 157. o.
[20] Dr. Muharrem Ergin, 1958. D 15-17.
[21] Dömötör Tekla, Naptári ünnepek-népi színjátszás, Budapest 1983
[22] Barna Gábor, Néphit és népszokások a Hortobágy vidékén 1979 Budapest Akadémiai Kiadó 34-38. o.
[23] Vámbéry Ármin, A török faj, ethnologiai és ethnographiai tekintetben, Budapest, MTA. 1885. s. 232.
[24] Zolnay László, Kincses Magyrország, Középkori művelődésünk történetéből 1977 Magvető 526. o.
[25] Orbán Balázs im. 1868. 109. 100. o.
[26] Imre Adorján, Dede Korkut Hikâyelerinden Alıntılar, Ozan Kültür ve Sanat Dergisi, YIl.1. Sayı:3. Ocak 1991. s. 3-6.
[27] Vargyas Lajos, Balladáskönyv 1979 Budapest Zeneműkiadó 161. o.
[28] Diez: Denkwürdigkeiten von Asien, Berlin und Halle, 1815.
[29] Orhan Saik Gökyay, 1938: I-XVI.
[30] Győrffy György, A magyarág keleti elemei, Budapest 1977. 122. és köv. o.
[31] Adorján Imre, A Turul Gyermekei, Oguz eredetmondák és a magyar népi kultúra, FMPI Székesfehérvár 1998.
[32] U. Kőhalmi Katalin, A steppék nomádja lóháton, fegyverben, Akadémiai Kiadó, Budapest 1972:42.
[33] U. Kőhalmi Katalin, A steppék nomádja lóháton, fegyverben, Akadémiai Kiadó, Budapest 1972:49.
Diğer Makaleler...
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Halk Edebiyatı kategorisini görüntülemektesiniz








