Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
giderek tüm dünyaya karşı sorumludur. P.NERUDA
  • kanalkultur.com
  • kanalkultur.com

Emine Yavuz: "Adem'in oğullarına öğrenmeyi öğretip hayatın içine fırlatmama izin verin..."

Eklenme Tarihi 04 Şubat 2011

Emine Yavuz: "Adem'in oğullarına öğrenmeyi öğretip hayatın içine fırlatmama izin verin..."

denizli-cal-kilim
"Kilim", Çal - Denizli / Emine Yavuz koleksiyonu

[KanalKultur] - Adem'in oğullarına öğrenmeyi öğretip hayatın içine fırlatmama izin verin. Size bağlı öğrencileriniz önceleri tırnaklarını yerken artık birbirlerini yer oldular...

Emine Yavuz

 

Emine Yavuz: Solmayan ...

Eklenme Tarihi 22 Aralık 2010

Emine Yavuz: Solmayan Güller

usak-malatya

[KanalKultur] - Öyküler okudum kuşlara. Sevinçle zıplayıp 'özgürüm' dediğim oldu. Beyaz atların atlılarına umut kondurdum. Oysa dağ gibi umuttular.

Şimdi bir kısrağın karnında vuruşalım isterim. Toz toprak olacak tini arıtırken öyle bir yanmalı ki...  Zaman, ejderle vuruşma zamanı... İsterse ağlasın bulutlar. Bir fidan uyanacaktır mihrabında.

Gülleri dalında solmayan sokakları bronz heykellerle donatılı sütunları mozaiklerle süslü sarısı geçkin ülke denizleri üzerinde engin bir hüzün.  Derinliklerinde sevincin renkleri olmalı. sevincin renkleri...

Devamını oku...

 

Süheyla Taşçıer: ...

Eklenme Tarihi 24 Ocak 2010

suheyla-tascier-ben-ve-benim

Süheyla Taşçıer

Bu benim dedim yazıyı okurken. Kendimi görünce satırlar arasında yüzüm asılmadı ve hiç utanmadım. Kişi seçtiği yaşam tarzından utanır mı? Gülümseyerek okudum.

Eşya ve eşyalar nedir ki; neden hayatımı satın alsın?.. Uyumak için yatak, oturmak için sandalye, yazı masam... Yemeği nerede olsa yerim. Bir tepsi yeter. Teknoloji zaten çamaşırları ve bulaşıkları yıkıyor. Tabak, bardak, çatal, kaşık... Takım olmazsa yemeğin tadı mı kaçar...

20 yıldır salonun ortasında aynı sehpa. Ah bu sehpa ne kavgalara, ne sevişmelere tanık... Benim hayatıma genç bir gazeteci olarak yazdığım haber ve bir aileye götürdüğüm ışık ile girdi. Çok uzaklardan geldiler Ankara'ya.

Katil ve katiller, el işçiliği güzel yüzlü motiflerden de utanmamış, günlerce kan akıtmışlardı Maraş'ta. O yıllarda hangi ilden kansız haberler akmıyordu ki?..

Kızıl rengiyle nice yolculuklara çıktı ana sehpam ve yavruları benimle. Gazeteliğim gözyaşını hep içine akıttı. Kaset kutum Ruhi Su, Rahmi Saltuk, Feyzullah Çınar ve Selda Bağcan'ı daha nicelerini korudu ev aramalarında ki tekmelerden... Kaderiydi sehpamın; kesilirken ağlamıştı belki görkemli ceviz ağacım...

Maraş, Ankara, Fethiye...Sonra ver elini şehri-İstanbul. Otuz dört yıldır yolculuklarda eksile eksile bir ana sehpam kaldı...

Önce camları kırıldı. Fethiye'de yedi ilk darbeyi. Yerine koyamadım yavru sehpaların camlarını. Parçalanan yüreğim gibi dağıldı gitti! Fethiye'nin sefasını süremeden bir yolculuk daha... Ankara'da hep küs baktı motifler, sığıntı gibi atıldıkları sandık odasından...

Ve İstanbul... Ana sehpamın camı da bu göçte kırıldı...

İstanbul'da yirminci yılı. Beraber yaşıyoruz camsız olsa da. Bir arkadaşın güzel sanatlardan kalma resim tahtasını yerleştirdim üstüne. Al sana gül ağacından sehpa...

Kütüphanem zaten hiç olmadı! Kitaplarım da benimle yolculuklara çıktı. Her yolculuğa bir yaprak verdik... Bir çok evlerden, ellerden geçmiş kütüphane. Bir doktor, öğretmen, emlakçi ve ben... Bugünlerde kapıya koyulmayı bekliyor.

Oğlumun odası mı? Uyumak için yatak ve çalışma masası...

Annemin yığılı evini soyutumda hep soyundurdum. Kazancım akıyordu o görgüsüz şatafata. Misafir odası hep konuklara açıldı. Koltuk takımının üstünde ki beyaz çarşaflar beni hep korkuttu... Beyaz perdeden fırlamış ölü kadınların odaları gibi... Sanki hortlakları ağırlıyordu... Ben keyfini süremediğim odaları...

Güzel tabaklarda da konuklar yemek yedi. Ben büfeye yerleştirirken ya da tozunu alırken yaladım tabakları.

Hiçbir güç bana evini döşe diyemez. Dizelerim de ondandır; çırılçıplak... Zil zurna... Ondandır maskeli balolarda çıplak dolaşmam...

Giyim demişken; iki pantolon, birkaç gömlek, birkaç çift ayakkabı ve çanta. Her gün koluma çanta takıp kokoş kokoş gezmiyorum ya...

Beni de ilgilendirmiyor birilerinin yazlık kışlık katları. Yığılı eşyaları, arabaları, yatları, yalıları. Ve her gece yanan kokulu mumları. Mumun kendine yararı yok ki, dibine ışık versin... Çok kalabalık evlerde bile tek başına yaşarken insanlar. Siz tek başına yaşayanlar... Acaba dün gece kaç koltuğa kıçınızı koydunuz?

Ben toplama bilgisayarlarla yazıyorum. Nice kitaplara deyip tuşlara vuruyorum. Benim sesimi duyabilirsiniz; ama ben sizleri duyamıyorum. Bişey mi dediniz?...

İstanbul, 16 ocak 2010

 

Süheyla Taşçıer: ...

Eklenme Tarihi 09 Temmuz 2009

suheyla-tascier-baciyan-i-rum-anadolu-bacilari

Süheyla Taşçıer

Moğollar'ın istilasıyla Selçuklu'nun yok oluşu, İlhanlılar'ın çöküşüyle atıldı 600 yıl sürecek olan Osmanlı Devleti'nin temeli...

Uyuyor Kızılırmak, sırtını Güney'e dayamış, yorgun uyuyor Kızılırmak. Bir dağ, bulutları deldi. Başkaldırdı... Göğe yükseldi dört mevsim tepesi beyaz Erciyes... Eteklerine kuruldu bozkırlarıyla Kayseri...

Bozkırları yırttı Fatma Bacı'nın çığlığı

Gelecek olan Eren'in müjdesini veren, Evhaduddin Kirmani'nin kızı, Fatma, pembe yüzüyle, Kayseri'de dünyaya açtı gözlerini... Serpildi... Boy verdi... Ergendi... Sofralar hazırladı konuklarına toprak elleriyle...

Baba ocağına, günlerden bir gün Ahmet Yesevi'nin gönderdiği, Ahi Evren adında misafir gelir... Misafir ki, vurulur Fatma bacının keskin kahverengi gözlerine... Yakılır kınalar... Ahi Evren olur Kirmani'ye damat.

Fatma Bacı erleriyle yani babası ve kocasıyla çıktığı Ahilik yolunda kurdu Bacıyan-ı Rum'u…. Bir ışık gibi uzandı sesi. Dalga dalga yayıldı. Kayseri'den dünyaya açıldı pencere. Hemcinsleri toplandı Fatma Bacı'nın çağrısına... Önce eğitti ve sonra kaliteli üretim için seçti bir bir. Kuruldu Bacıyan-ı Rum ışık hızıyla..Ata binen, kılıç kuşanan Bacılar, seçilmiş bebelerine önce islamı, sonra okuma-yazma, Türkçe, Arapça, Farsça, müzik, matematik ve daha sonra kendilerini savunmak için at üstünde ok atmayı, kılıç kuşanmayı öğrettiler...

Fütüvvetname okutuldu, kazanlarda pişirildi aşlar... Damaklar şenlendi. Oyunlar oynandı, şarkılar, türküler söylendi. Şiirler okundu... Hikayeler anlatıldı en güzelinden..Yeri geldi erleriyle yan yana silah attılar. Ata bindiler korkusuz, atıcılık yaptılar... Yeri geldi ellerinde ses verdi halı tezgahları. Öykülerini döktüler örgülerine. Motif motif akıttılar emeklerini halı tezgahlarına...

Anadolu tasavvuf öğreniyor Bacılarla

Ana-bacı aracılığıyla Bacılar, sohbet, zikir semah ve diğer tasavvuf ayinlerini öğrendiler ve öğrettiler... Birinci aşamada, Kuran bilgisi okuma-yazma ve Türkçe, matematik. İkinci aşamada mesleki bilgi, tasavvuf bilgisi, müzik, Arapça ve Farsça eğitim aldılar. Bu aşamadayken ayrıca askeri eğitim de aldılar... Üçüncü aşama marifet kapısıdır. Burada Allah'a inanmak benliği öldürmek, kin ve nefretten uzak durmak ve en önemlisi cehalet karşısında susmak istenir. İslam'ın bütün şartları cumartesi günü öğretilirdi... O günün cumartesi günü, bugünün pazartesi günüdür. Akşam yemeğinden sonra dini, ahlaki ve eğitici kitaplar okunur sonra semah ve raks edilirdi... Dönerdi Anadolu Bacıları rengarenk giysileriyle... Konuk evleri, sanki bir gül bahçesiydi... Tek amaç din ile dünya işlerini bir arada yürütmekti...

Dedikodu yapan iftira eden, gururlanan, kibirlenen, zina işleyen, içki içen, merhametsizlik eden, sözünde durmayan, yalan söyleyen, kişinin ayıbını örtmeyen, ayıbını yüzüne vuran, cimrilik eden, insan kanı akıtanlar Anadolu Bacılarına katılamazdı... Yer yoktu Anadolu Bacılarının sofrasında onlara... Askeri eğitime de önem verilirdi. Ata binme, ok, kılıç, kalkan kullanma öğretilirdi genç kızlara.

Anadolu üretiyor Bacılarla

Omuz omuza veren Bacılar, Türk toplumunun Anadolu'da ezilmesini engellemiş, ekmek vermiş, aş vermiş ve kök salmasını sağlamışlardır. Kadınıyla, erkeğiyle yek vücut olmuş felsefelerini geliştirmişlerdir... Sıra eğitime gelmiştir... Fatma Bacı, kocasının kurduğu Debbağlar çarşısında Bacılarla...

Otuz iki çeşit esnaf ve sanatkarı içinde barındıran çarşıda dericilik, demircilik, marangozluk işçiliğinin yanında çadırcılık, keçecilik, boyacılık, halı ve kilimcilik, oya ve dantelcilik, dokuma ve örgücülük nakışçılık ve dikim yapmışlardır erleriyle birlikte..Bacılar evlerinden sokağa bir ışık huzmesi gibi uzanmışlardır... Demir sesleri, çekiç sesleri arasında bebelerinin sesleri de Erciyes'de yankılanmıştır... Yamak, çırak-kalfa-usta bilek bileğe bir arada. Usta usta olmuş ve esnaflığa geçmiştir.Hem sanat, hem ticaret hem de savaşçı ruhlarıyla adeta meydan okumuşlardır dünyaya Anadolu Bacıları...

Anadolu aydınlanıyor Bacılarla

Anadolu Bacıları ana
Anadolu Bacıları yâr
Anadolu Bacıları işçi
Anadolu Bacıları eğitimci
Anadolu Bacıları aydın
Anadolu Bacıları savaşçı

Anadolu Bacıları aydınlanma hareketi içinde, Avrupa kadını engizisyon mahkemelerinde, cadı kazanlarında yanıyor...

Bu dönemde Kayseri'de, Müslüman'ı, Ermeni'si, Rum'u ve Hıristiyan Türk'üyle ahlaki bir hoşgörüye dayanan yakınlık, candaşlık hakim olmuştur. Kardaş-bacı, Ana-kız ... El ele yan yana, omuz omuza...

Kentten fışkıran Bacıyan-ı Rum kadınları sarmaşık gibi Anadolu'yu sardı. Anadolu ki, sarmaşığa kök oldu...

Erciyes dağı ile Kayseri
Türküleriyle Sivas
Bağlarıyla Tokat
Kızılırmak vadisiyle Kırşehir
Peribacalarıyla Nevşehir
Kaplıcalarıyla Eskişehir
Kardelen çiçeğiyle Kars

Kucak açmış Bacılara... Bağrına basmış ve tüm dünyaya örnek olmuştur Anadolu Kadın Birliği...

Onlar ki, eli açık, kapısı açık, sofrası açık, gözü kapalı, dili bağlı, güvenilir, hilesiz hurdasız olarak yaşadılar bu topraklarda... Kimsesiz genç kızlara kol kanat germiş, yaşlı kadınlara bakmış, ellerindeki malı yürekten dağıtmışlardır.

Anadolu'da Moğol istilası
Anadolu direniyor Bacılarla
Anadolu ağlıyor Bacılarla
Anadolu kanıyor Bacılarla

3 temmuz 1243 temmuzun alevinde bir lav gibi sardı Moğollar Sivas'ı dört bir yandan... Sivas'tan sonra 15 gün boyunca... Kanadı Kayseri, beyaz bir gelin gibi süzülen Erciyes puslandı... Meşet ovasının içindeki Sırçalı Kümbet ağlıyor için için. Hoçak'ın ihanetiyle sarılır Kayseri Kalesi. Direndi Bacılar, çoluk çocuk hep birlikte... İki buçuk ay kılıç salladılar, ok attılar...

Kale içinde çığlık
Kale içinde açlık
Kale içinde sefalet
Kale içinde veba

Gözü dönmüş Moğallar kılıçtan geçirdi Bacıları... Çığlıklar çığlıklara karıştı... Akbörkleri başından düştü Bacıların. Göğüslerinden kopartıldı körpe bebeler...

Kocası hapis düşmüştü Fatma Bacı'nın. Bir yanı eksik Fatma Bacı gömdü yalnızlığını içine. Yılmadı direndi direndi... Erler kahpe pusuda kan ile düştüler toprağa... Geceler gündüzlere karıştı... Toz duman alev alevdi Kayseri... Esir düştü Fatma Bacı ve Bacılar... Dondu Erciyes dağı, erimedi bir daha tepesindeki kar. Bacıların yunduğu, çamaşırların yıkandığı Kızılırmak kanadı kanadı... Sustu çarşıdaki çekiç ve örs sesleri... Tezgahlar ölüm sessizliğine gömüldü... Günler, ayları, aylar yılları kovaladı. 16 yıl sürdü Fatma Bacı'nın ve Bacıların Moğolların elindeki esareti.

Moğollar iki kanattan Tokat'tan Kayseri'ye girerler. Mevlana'dan gelen mektupla, Tokat direnmez Moğollara. Kara Tatar köyüne (bugünün Sarıoğlan kasabası) hasta olan erler yerleştirilir. Hunat Hatun'un aşık olduğu eri de Kara Tatar'dadır. Kurulur hastane Hatun Ana'nın çabalarıyla.

Mevlana'nın oğlu âşık olur 13 yaşındaki Kimya Hatun'a. Kimya Hatun'un kaderinde Şems'le yaşamak vardır.

İşte Höbek köyü. Ali hoca saplar toprağa mızrağı, Moğollar geçemezler, mızraktan öteye. Kara Mazak diye bilinen bu yer kutsal yer ilan edilir. Kurt ini ve gezi köyleri keşfedilmemiştir Moğollar tarafından. Börü tepesi kurt tepesidir. Moğollar tarafından hamile bırakılan Bacılar Sivas'taki tuzlaların gelirleriyle...

Sivas'taki tuzlaların gelirleriyle beslenir, bakılır, yine Bacıları tarafından.

Kayseri'de Sarmısaklı ırmağı, Kızılırmak Yeşilırmak Tokat'ta şahit olur Anadolu Bacılarının toplu intiharına...

Fatma Bacı'yı esaretten kurtaran iki kişi... 2 yıl sonra kocasını hain pusuya düşürüp katlediyor...  Acı üstüne acı yaşıyor... Dağlanıyor Fatma Bacı'nın yüreği...

Yetersiz kalıyor sözcükleri ki, o başkaldıran Fatma Bacı yüreğinde erinin ateşi söndürülmeden evlendiriliyor.

Bu evliliğinden bir erkek çocuk dünyaya getiren Fatma Bacı, acısını oğlunun ninnilerine gömüyor... Bir sabah oğlunun cansız bedeniyle uyanıyor Fatma Bacı, 7 yaşında oğlunun cansız bedeniyle uyanıyor... Kara toprağa veriyor... Tütüyor Fatma Bacı...

Yine sözcükler yetersiz kalır... Üçüncü kez evlendirilir Fatma Bacı. Abdal Musa'yla yakınlığı bilinen Kadıncık Ana Hacı Bektaş Veli'nin mezar taşını da yaptırdıktan sonra yüreğinin acılarıyla 93 yaşında yaşama veda eder... Geride kalan Bacılar Orhan Gazi dönemine kadar çalışırlar.. Üretirler... Direnirler...

Anadolu kimliğini buluyor Bacılarla

Yaşanmış acılar; ödenen bedeller, kadının sosyal yaşamda ne denli etkin olduğunu gösterir ve üretimleriyle Anadolu'nun yeni bir uygarlığa beşiklik etmesinde etken olur

Güzellik, asalet, akıl, ile birleşen iyi eğitimli oluşları, ata binme, silah kullanma, savaşabilme gibi özeliklerin yanı sıra, yardım severlik ve eşlerine her alanda yardımcı olmaları, her şeyden önce hayat arkadaşlığını yan yana sürdürmeleri Bacıyan-ı Rum kadınlarının en büyük özellikleridir.

13. yüzyılda bugünkü modern kadının temelini atmıştır Anadolu Bacıları...

Kayseri'den dünyaya açılmıştır aydınlık pencere...

 

Ramazan Çakıroğlu: ...

Eklenme Tarihi 08 Şubat 2009

Ramazan-cakiroglu-Yaka

Ramazan Çakıroğlu

Yaka deyip geçmeyin. O kadar önemlidir ki bu kavram, işlev olarak da olmazsa olmazlardan biridir. Bundan dolayıdır ki, Türk Dil Kurumu sözlüğü beş ayrı anlam ve on'dan fazla deyim kullanarak açıklamıştır "yaka"yı…

Bu açıklamalara değinecek olursak "yaka"nın şu anlamları taşıdığı görülür:

"1. Giysilerin boyun bölümü olup dik, devrik enli açık gibi biçimlerde olabilir. 2. den. Yelkenlerde kenar. 3. Karşılıklı iki kıyıdan her biri, kıyı: Anadolu yakası, Rumeli yakası, Karşı yaka. 4. Eğik yerey: Yaka tütünü. 5. Yapıların saçaklarında suyun içeriye sızmasını önlemek için kiremitin altıyla oluk arasına konulan madeni levha."[1]

Konuyla ilgili deyimlere gelince, yaka paça bir tarafta, yaka silkmek, yakadan atmak, yakası açılmadık, yakasını bırakmamak, yakasını kaptırmak, yakayı ele vermek, yakayı kurtarmak[2] ifadeleri de kullanılıyor.

Yani, "yaka" dedik mi bu kadar zengin, engin ve geniş bir kavram çıkıyor ortaya. İçeriği ve ifadesi gereği tek başına "yaka" denildiğinde "çift" olmayı içinde taşımaktadır. Çünkü her yakanın "bir diğeri" vardır ve "bir diğeri" olmak zorundadır. "Yaka"nın olmaması ise mümkün değildir. Yakasız bir giysi giymek, kenarsız yelken kullanmak, karşı tarafı olmayan bir kıyı düşünmek ne mümkün!..

Yaka ve yakalara bilgisiz, özensiz dokunmak doğru değildir. Açarken de kapatırken de özen göstermek gerekir. Yoksa incinen yakanın sahibi, dokunanı incitir. Ayarında, duyarlı ve estetik olmakta büyük fayda var. En çok yakayı biraz açık bırakabilirsiniz. Bazen, böyle yaparsanız, estetik ve erotik bir görüntü elde edersiniz. Bazen de hoş olmayan bir görüntü, iki yaka arasından gözünüze fırlayıverir. Eğer, gereğinden fazla açık tutarsanız, iki yaka arası çirkinleşip, çoraklaşabilir. Daha sonra kapatmaya kalksanız bile, iki yaka bir araya gelmez. Birbirine fayda sağlamaz. Ya gereğinden fazla kapalı tutarsanız? O zaman da iki yakanın arası boğulur, ölmeye başlar. Hele yakanın altındaki fazla gelip, dışarıya taşma eğilimi gösterirse düğmelerini çatır çatır söker atar. Baş kaldırır…

Bundan olsa gerektir ki, İstanbul Boğazı'nın iki yakası birleşmeden edememiştir. Geçmişte, onları kaplumbağa hızıyla, birbirine bağlayan arabalı vapurlara dayanamamıştır. Önce dikey direkli gerdanlıklarla, sonra deniz altı tünelleriyle bir araya gelme ihtiyacı duymuşlardır. Ve kavuşmuşlardır da. İki yakayı buluşturan boğaz ise bütün güzelliğiyle, yerli yerinde keyifle serilip yatmaktadır…

Fransa'nın batı, İngiltere'nin doğu yakası, Manş Tüneli'yle bir araya gelmişlerdir. İngiltere'nin batı yakası ile Amerika kıtasının doğu yakasını ise, uçan demir kuşlar, saatte sekiz yüz kusur kilometre hızla birbirine bağlamaktadır. Ayrıca bu iki yaka arasında yine demir tekneler insana ve dünyaya ait çok şeyi taşımaktadır…

Kara Afrika'nın kuzeyinde Avrupa Yakası'nın en yakın düğmesi olan Cebel-i Tarık ise kavuşmak için projelendirilmektedir.

Bölgemiz ise "yakalar" bakımından çok şanslı değildir. Koskoca Karadeniz'in güney ile kuzey, doğu ile batı yakaları yüzyıllardır göreceli sorunlar yaşamaktadır. Bir araya gelir gibi olup, peşinden ayrı düşmektedirler. Örneğin bu, Zonguldak bölgesi için de böyledir. Enerjinin ana kaynağı kömür, uzun yıllar Filyos Irmağı'nın batı yakasıyla buluşamamıştır. Ta ki yurt demir ağlarla örülünceye kadar…

Hatta bu buluşmada iki yakayı tam kavuşturamamıştır. Alın teri şehri Zonguldak, "makus" talihini tam olarak yenememiştir. Kara trenler, ince bir damardan geçer gibi, dünyaya yıllarca kömür, emek ve insan taşımıştır. Ne var ki, bir yanda ayrı bir iş ve işçi dünyası, yanı başındaki vadi ve köylerde ise bir rençper dünyası olmuştur. Birbiriyle kardeş olan bu iki dünya birbirinden habersiz yan yana yaşaya gelmiş ve yaşaya gitmektedir…

Çankırı dağlarından doğup, Anadolu'yu Karadeniz'e bağlayan ırmağın ise çilesi büyüktür. Üzerindeki demir ağın çelik köprüleri de olmasa, iki yakayı birbirine tutturamayacaktır. Üzerinde yer alan eski firketeler, açıkta kalan ayıbı örtmeye yetmemektedir.

Bu gerçekler, bulunduğumuz bölge ve şehirler için de geçerlidir. Seçimle gelip, seçimle giden, adına politikacı denilen insanlar, bakalım bu yakalarla ilgili ne yapacaklar? Gereğinden fazla kapatıp, boğacaklar mı, yoksa gereğinden fazla açık bırakıp, önlerine fırlayan ayıba mı razı olacaklar? Şu anda birincisini yapmak için tarihin uygun dönemi değildir. İkincisi ise yeni ufuk, bilimsel bakış ve cesaret gerektirmektedir. Bunlar olmazsa, tarihin şaşmaz terazisi onlara mutlaka "düşün yakamdan" diyecektir…

Notlar

[1] TDK, Türkçe Sözlük, s. 841, Bilgi Basımevi, Ankara, 1974.
[2] A.g.y.

 

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Deneme kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?