Ramazan Çakıroğlu: Yaka
Eklenme Tarihi 08 Şubat 2009
|
Ramazan Çakıroğlu |
Yaka deyip geçmeyin. O kadar önemlidir ki bu kavram, işlev olarak da olmazsa olmazlardan biridir. Bundan dolayıdır ki, Türk Dil Kurumu sözlüğü beş ayrı anlam ve on'dan fazla deyim kullanarak açıklamıştır "yaka"yı…
Bu açıklamalara değinecek olursak "yaka"nın şu anlamları taşıdığı görülür:
"1. Giysilerin boyun bölümü olup dik, devrik enli açık gibi biçimlerde olabilir. 2. den. Yelkenlerde kenar. 3. Karşılıklı iki kıyıdan her biri, kıyı: Anadolu yakası, Rumeli yakası, Karşı yaka. 4. Eğik yerey: Yaka tütünü. 5. Yapıların saçaklarında suyun içeriye sızmasını önlemek için kiremitin altıyla oluk arasına konulan madeni levha."[1]
Konuyla ilgili deyimlere gelince, yaka paça bir tarafta, yaka silkmek, yakadan atmak, yakası açılmadık, yakasını bırakmamak, yakasını kaptırmak, yakayı ele vermek, yakayı kurtarmak[2] ifadeleri de kullanılıyor.
Yani, "yaka" dedik mi bu kadar zengin, engin ve geniş bir kavram çıkıyor ortaya. İçeriği ve ifadesi gereği tek başına "yaka" denildiğinde "çift" olmayı içinde taşımaktadır. Çünkü her yakanın "bir diğeri" vardır ve "bir diğeri" olmak zorundadır. "Yaka"nın olmaması ise mümkün değildir. Yakasız bir giysi giymek, kenarsız yelken kullanmak, karşı tarafı olmayan bir kıyı düşünmek ne mümkün!..
Yaka ve yakalara bilgisiz, özensiz dokunmak doğru değildir. Açarken de kapatırken de özen göstermek gerekir. Yoksa incinen yakanın sahibi, dokunanı incitir. Ayarında, duyarlı ve estetik olmakta büyük fayda var. En çok yakayı biraz açık bırakabilirsiniz. Bazen, böyle yaparsanız, estetik ve erotik bir görüntü elde edersiniz. Bazen de hoş olmayan bir görüntü, iki yaka arasından gözünüze fırlayıverir. Eğer, gereğinden fazla açık tutarsanız, iki yaka arası çirkinleşip, çoraklaşabilir. Daha sonra kapatmaya kalksanız bile, iki yaka bir araya gelmez. Birbirine fayda sağlamaz. Ya gereğinden fazla kapalı tutarsanız? O zaman da iki yakanın arası boğulur, ölmeye başlar. Hele yakanın altındaki fazla gelip, dışarıya taşma eğilimi gösterirse düğmelerini çatır çatır söker atar. Baş kaldırır…
Bundan olsa gerektir ki, İstanbul Boğazı'nın iki yakası birleşmeden edememiştir. Geçmişte, onları kaplumbağa hızıyla, birbirine bağlayan arabalı vapurlara dayanamamıştır. Önce dikey direkli gerdanlıklarla, sonra deniz altı tünelleriyle bir araya gelme ihtiyacı duymuşlardır. Ve kavuşmuşlardır da. İki yakayı buluşturan boğaz ise bütün güzelliğiyle, yerli yerinde keyifle serilip yatmaktadır…
Fransa'nın batı, İngiltere'nin doğu yakası, Manş Tüneli'yle bir araya gelmişlerdir. İngiltere'nin batı yakası ile Amerika kıtasının doğu yakasını ise, uçan demir kuşlar, saatte sekiz yüz kusur kilometre hızla birbirine bağlamaktadır. Ayrıca bu iki yaka arasında yine demir tekneler insana ve dünyaya ait çok şeyi taşımaktadır…
Kara Afrika'nın kuzeyinde Avrupa Yakası'nın en yakın düğmesi olan Cebel-i Tarık ise kavuşmak için projelendirilmektedir.
Bölgemiz ise "yakalar" bakımından çok şanslı değildir. Koskoca Karadeniz'in güney ile kuzey, doğu ile batı yakaları yüzyıllardır göreceli sorunlar yaşamaktadır. Bir araya gelir gibi olup, peşinden ayrı düşmektedirler. Örneğin bu, Zonguldak bölgesi için de böyledir. Enerjinin ana kaynağı kömür, uzun yıllar Filyos Irmağı'nın batı yakasıyla buluşamamıştır. Ta ki yurt demir ağlarla örülünceye kadar…
Hatta bu buluşmada iki yakayı tam kavuşturamamıştır. Alın teri şehri Zonguldak, "makus" talihini tam olarak yenememiştir. Kara trenler, ince bir damardan geçer gibi, dünyaya yıllarca kömür, emek ve insan taşımıştır. Ne var ki, bir yanda ayrı bir iş ve işçi dünyası, yanı başındaki vadi ve köylerde ise bir rençper dünyası olmuştur. Birbiriyle kardeş olan bu iki dünya birbirinden habersiz yan yana yaşaya gelmiş ve yaşaya gitmektedir…
Çankırı dağlarından doğup, Anadolu'yu Karadeniz'e bağlayan ırmağın ise çilesi büyüktür. Üzerindeki demir ağın çelik köprüleri de olmasa, iki yakayı birbirine tutturamayacaktır. Üzerinde yer alan eski firketeler, açıkta kalan ayıbı örtmeye yetmemektedir.
Bu gerçekler, bulunduğumuz bölge ve şehirler için de geçerlidir. Seçimle gelip, seçimle giden, adına politikacı denilen insanlar, bakalım bu yakalarla ilgili ne yapacaklar? Gereğinden fazla kapatıp, boğacaklar mı, yoksa gereğinden fazla açık bırakıp, önlerine fırlayan ayıba mı razı olacaklar? Şu anda birincisini yapmak için tarihin uygun dönemi değildir. İkincisi ise yeni ufuk, bilimsel bakış ve cesaret gerektirmektedir. Bunlar olmazsa, tarihin şaşmaz terazisi onlara mutlaka "düşün yakamdan" diyecektir…
Notlar
[1] TDK, Türkçe Sözlük, s. 841, Bilgi Basımevi, Ankara, 1974.
[2] A.g.y.
Emine Yavuz: Düm tek ...
Eklenme Tarihi 11 Ocak 2009
|
Emine Yavuz |
Sabahın en erken saatlerinde uyandığımda yataktan hemen kalkmam, düşünceye dalarım. Geçmişten gelen kimi duyguları uyandırdığım, kendi içimde yaşananları yeniden yaşadığım olur. Kendimle konuşurum, kendimi dinlerim. Kendimle söyleştiğimde ayrıntılarla boğuşur, güreşirim. Değerlendirmelerle kendimi kendimce aydınlatırım. Bu bana iyi gelir. Kendimle uğraşılarımın bitmeyeceğini bildiğim için düşünme seanslarını sınırlı tutmaya çalışırım. İnsan, yeter ki düşün alanında yoğunlaşmaya bir başlasın; gerisi gelir. Böyle bir yöntemle de insan, zamanla düşünmeyi kendine öğretmekle kalmıyor, ayrıntının karmaşasından sıyrılıp özü belirleyip düşün alanını derinleştirirken, ister istemez anlamdaki niteliği etkiliyor. Bu bağlamda insanın istekleri, hedefleri, ümitleri, kızıştırılan savaşımları beyinde, özellikle sabahları ve dingin olduğu sıralar netleşiyor.
İnsan, bilinçle yaşandığının ayrımında olan serüvenci bir yaratıktır. Birçok yaratık gibi benmerkezcidir. Her şey kendinin olsun ister. Hep kendi duyulsun, işitilsin ister. Hep ben der, bana der. Diğer yaratıklardan farklı yanıyla doyumsuzdur. Örneğin, hayvan doymak için öldürür, insan lüksü için de öldürür. İnsanı diğer benmerkezci yaratıklardan ayıran, belki de yücelten özellik, benmerkezciliği törpüleme yetisi ve bilgisidir. Öyleyse insanın iyi tanınması gerekir. Bu da kişinin kendi iç dünyasına dönmesiyle başlar. Bilinçtir her şeyi tanıyıp tanıtan. İnsanı ve insanın çevresini şekillendiren bilinç ağır bir pırlantadır. İnsan bu yükü hem isteyerek taşır, hem altında ezilir. Taşınması zor ve bilinçle edinilen pırıltılı bir değer vardır: Sorumluluk.
Bilinç, insana belirli bir sorumluluk yükler, bu sorumluluğu taşıtır, taşıma işini pekiştirir, ödülünü de verir. Oysa insanın özünde özgürlük de vardır. Özgürlük, çocuksu yanıyla güçlüdür. Özgürlükle sorumluluk sıkça karşı karşıya gelir. Kıran kırana bir mücadele! Özgürlüğün karşısında bir takım kurallar' sorumluluk bilinciyle' oluşturulur. Bu sorumluluklar, birlikte bir yaşam için gereklidir; kendini dayatır. Bu gereklilik nedeniyle özgürlükler birer ikişer budanır. Budanma işi de bilinçle olur. Yetiştirilen bir kavak fidanının başı kesilince budanmış olmaz. Kırılmış olur. Özgürlüğü kısıtlanan bir insanın bir kavak fidanından daha kırılgan olduğunu bilmeliyiz. Sürekli özgürlüğünden ödün veren insan kırgın ve kızgındır. Üstelik sorumluluğu gittikçe artar. Bu ağırlık kişiyi ezer. Öte yanda bünyedeki özgürlük kendini dayatır. Kuşlar gibi uçurtur. Rahatlatır. Bu nedenle insan 'bilinç'ten kaçmak, özgürlüğüne kavuşmak ister ama boşuna. Var olan her şey kendini dayatır. Bir şeyin var olup olmadığı, gerçekliği, duruma göre dayatmalarından da belirlenebilir. Yeter ki oluşumun magnetik alanına girilebilsin.
İnsanın özelliklerinden biri de tembelliktir. Tembellik kendini dayatır, sürekli çabalar. İnsanın tembelliğine karşın, bilincin sorumluluğa kattığı gizemli büyü çarpıcıdır. Burada bilincin sistemli çalışması kişinin kendini ve çevresini tanıması ve tanıtması söz konusudur. Büyünün özünde saygınlık gizlidir. Bilindiği üzere kendini ve çevresini tanıyan kişi bir başına olmaz, yapamaz. Bu bağlamda toplum faktörünün kendini insana tanrısal bir güç olarak dayattığını unutmamak gerekir. Toplumun dayattığı sorumlulukları bilmek gerekir. Artan sorumluluklar karşında özgürlükler yenik düşmüştür; özgürlük onca tamtamlarına karşın yeniktir; yine de insanın ben'liğinde kimi zaman doğrulur. Özgürlüğün direnci insanın serüvenciliğinden anlaşılır. Serüvenci ruhun o pak oluşumu sevilir. Bu nedenle Don Quijote'ler sevilir! Don Quijote'larda bireyin kişi olma özelliği öylesine durgun, öylesine ileridir ki... Bilinç, benmerkezciliğin dengesizliğini törpülemek için de vardır. Ancak, kazaran, dünyanın yarısı yansa, içinde dikili bir ağacı olmayan, vah demeyecek olan milyonların olduğu da unutulmamalıdır. Vah deme gereksinimi duymayan insan neden düşünsün ki? Tam da bu noktada benmerkezciliğin bütün gücü devreye girer. Yaşam ben-im'lerle sınırlandırılır. Ev-im. Kız-ım. Kar-ım. Mal-ım. Ben-im gibi im-li takı ve takıntılar insanı ezbere yönlendirir. Ezbercilik kolay iştir. Rahattır. Uyumlu ve varsıldır. Hatta saygındır. Ezber, öncesinde kimsenin tavuğuna kiş demez ama gözü kördür, sonunda öldürtür ve düşünme gibi sorumlulukları yok eder. Oysa bilinç düşünmek de demektir. Düşünen insan bilinç ile ezber arasında seçim yapar. Bütün herkes seçimini yapmıştır. Bence.
İm'lemelerde uç noktaya varan ve benmerkezcilikte artan ezbercilik, birey ve çevre üzerindeki dengesizliği artırır. Bu dengesizlik, aşırı kıskançlıktan tutun da, kafatasçılığa değin kesik kesik var olan ve hızlı dalgalar halinde yayılan bir davranış bozukluğudur; bu, sürekli bakım gerektiren salgın bir hastalıktır. Bilindiği üzere insan birçok yaratık gibi sürüler halinde topluca yaşar. Gerek kapalı toplumlarda, gerek modern ve de postmodern geçinimli toplumlarda 'aynıdanlık' denilen özellik, en küçük ortak paydadır. Herkes diğeri gibi düşünür. Nasıl düşünülmesi isteniyorsa öyle düşünülür. Bu durum açıldığında, toplum içinde herkes bir diğeri gibi yer içer, inanır, evlenir, dövüşür ölür gider. Bazen de kişi herkes gibi gibi haraç alıp verir, herkes gibi çevresini ve kendini aldatır. Kişi sevgilisine, dinine, avradına, vatanına, imanına, milletine, bayrağına ve kedisine çoook düşkündür. Olması gerektiği gibidir. Bu kişiler çokluktadır. Herkesin herkes gibi ezberden konuşması doğallaşır. Böylece kimsenin kimseyi tanımadığı gibi herkesin öncelikle kendini tanıma istemi, çabası bile yoktur. Ölüdür.
Bir ölünün ne mücadelesi, ne acıları, ne de düşleri vardır. Oysa insanın bilinci ve bu bilincin uzantısı yaşar. Bu canlı uzantıya 'elde var bir' bilinci diyelim. Elde var bir bilinci, sanatçı için herhangi bir yapıt, dindar için cennet, kapitalist için paradır. 'Elde var bir bilinci' bana göre bir şiir, bir masal, bir türkü, bir öyküdür. Sana göre resim, heykel, roman, destan, kanaviçe, halı, kilimdir. Ona göre cami, kilise, buda gibi nice düşün değerleri ve ürünleri olabilir. Bütün bu değerlerin sayılması için, yani tanınması için değerlerin var olması, gerçek olması, gerçek olarak kabul görmesi gerekir. Ki öyledir. Bu da insani bilincin irdelenmesiyle olur. Verilerin ayrıştırılıp, dizilip, dönüştürülüp bilginin dengeli üretimiyle olur. Dengeyi ele alalım. Nedir denge? İnsanın doğasındaki bir takım ilkelerin birbirleriyle dansıdır. Dansların ritmi düm tek tek'li coğrafyaların iklimlerine göre başkalaşır. Öyleyse değerler arası iletişimde dengenin iyi tutturulma sorunu, ana sorunlardan biridir. Bir de dengenin iklimi ve bu iklimin ilkesi vardır. Denge, doğadaki canlıya acı vermeme ilkesiyle sevişir. Gerisi çelik çomaktır. Oynarsınız. Oyun gereklidir elbette. İlerleticidir. Öyleyse insan denilen varlıkta süre-gelen 'mutlak araç' bilinçtir. Bu bağlamda bulguların ve değerlerin karşılaştırmasını, kavgasını ve baskın çıkma çabalarının sevgiyle süslemesi, bir başka deyişle sevgiyle dengelemesi gerekir. Nedir sevgi? Sevgi insanın alın teridir. Sevgi, insanlık tarihinde alın terinin değere dönüştürülme sürecindeki ahenktir de. Herbir düşüncenin rengiyle, şekliyle, kokusuyla başka başka olması ve olgunlaşmasıdır sevgi. Farklılığın tanınmasıdır.
* * *
Coğrafyalar, dinler, renkler ve güçler arasında fark olabilir. Genel bir 'uyum' vardır. Bu uyumla insan, ezberi düşünme yetisine (bilir bilmez) tercih etmiştir. Ezberin yandaşı tembelliğin elinde çeşitli kılıflar vardır. Bu kılıflardan birinin adı özgürlüktür. Tembellik işine gelirse bu kılıfı kullanır. Bilinç sorumlulukla uzlaşırken bilinçsizlik ezberle uzlaşır. Salt mantıkla gerçeğe ulaşılamıyacağına inanmalar sorgulamaları engeller. Oysa, kişi eninde sonunda, şu ya da bu biçimde kendi gerçeğiyle yüzleşirken sorgulayacak veya sorgulanacaktır. Bilincin bir diğer özelliği sormak fiiliyle örtüşmesidir. Bilinçten kaçış yolu yoktur. Bu nedenle Ne yapıp etmeli de insanı düşünmeye yönlendirmeli, sorusu yerindedir.
Kişiyi özüyle yüzleştiren bilinç, çevresiyle de yüzleştirir ve uzlaştırır. Öyleyse bilincin insanı aşan bir yanı vardır. İnsan, insani bilincini ateşledikçe, yani bilincin ateşiyle oynadıkça kazanır. İnsan 'kendini aşma' adına artar...
Emine Yavuz: Küskün ...
Eklenme Tarihi 09 Ekim 2008
|
Emine Yavuz |
Sorgulamaların biri diğerinden daha erginse. Düşünce keskin bir bıçaktır.
Kör bıçağı bileyleyip deşiyorum kendimi, kendimle söyleşilerde.
Dağınık yanım fırtınalar koparmışsa içimde. Susmak durumunda kaldıysam.
Köklerime sarıldığım anlarla açmalıyım. Kimi zaman damarları yarar, yaprak açarım. Uçlarımla tanıdığım olur evreni.
Bilinç; en korkulur yanım.
Düşünce geliştikçe alnımda. Alın çizgilerimde duvaklanan hulyalar.
Durmayıp, dudaklarımdan dökülecek olurlarsa. Konuşulacaktır. Konuşulsun.
Gözlerinle okşamaların olacaktır. Olmalıysa olacaktır.
Kirpiklerinin ucundan akan bakışlarında derinlikli bir gizem.
Yakaladığımda düşlerini çizip duvarlara asarım. Görmek istersen.
Kimi zaman fuller açtırırım içimde. Tenim topraklı. Sesim toprak rengi. Koyu. Boğuk.
Kimi zaman hıçkırıklı bir rüzgậrdım seninle.
Kimi zaman bozkırında dörtnala sürüklenen deli bir kısrak... Kayalıklar üzerinde sürünen Kara yılan olmanın/oldurmaların güzelliklerini tanıdım. Kendimde ben. Küskün çiçek.
Gözlerin toprak.
Seni tanımak.
Ulumak.
Gerekirse toprak yesin beni.
Gözlerimde canlanıyorsun.
Sesler göksel olmalı.
Okşanmasını istediğim
Uzun saçlarımda nisan yağmurları.
Tan ağardı. Kuşlar ilkyazın yüzü hürmetine çıkıp geldiler.
Düşsel bir esinti çarptı yüzüme. Söyleşi elvan elvan. Cıvıltılar pek güzel.
Allah bilir ne söylerler. Durup dinlerken. Yine bir gonca açtı. Solacağını bilmeden.
Bütün vahşiliğiyle silkindi gençten bir kız. Uyandı.
Düşünce duvaklanmışken içimde. Derinliklere indiğimde. Yanına gelir uzanırım. Nerde kaldı yüzlerce-yıllık kuralların. Yüzümüze yansıyan duruluk su renginde. Toprakla karılmıştın sen. Sen, benden önce vardın. Bensiz yarımdın sen. Varlıksız. Ya ben.
Yağmurdaki bereketi
Sesindeki öfkeyi özledim desem.
Nedir sürüp giden eziklik. Bu tiz çığlık. Fırtınalar kalıcı değil. Geçip gidecektir gövdeden. Kendi adıma söylüyorum. Düşünceye yatan bir deli olduğum sıralar. Seni özlüyorum.
Ey Sevgili.
Emine Yavuz: Sis Perd...
Eklenme Tarihi 02 Ekim 2008
|
Emine Yavuz |
Demek ki solmanın dili de ayrıymış. Bu dilde öpüştük biz. Ağzımız acıdı... Çok öncesinde çekip gitmeliydim ben. Çok öncesinde... Bir ilkyaz gününde doğa nefis bir çıldırmışlıkla fısıldarken kulağıma gitmeliydim. Olmadı! O gece karanlıktım. O gece biraz daha yalnız. Biraz daha güzel. O gece biraz da sendim. Nerdesin sen, göğsümde taşıdığım ateş? Dudaklarımdaki köz, nerdesin? Yeniden doğmayı bilseydin, bin kez ölür müydün benimle? Bir kez dirilmek için bile değmez mi ölmeye?
Anka'nın kanatlarında haber salmayı dene istersen. Dostluk budur... Öpüşmeden sevişmek.[1] Sevişmelerin aldatıldığı bir gecede boşuna çıldırdım. Boşuna. Bozkırın bitmez ovalarında sarı, uzun bir yolculuk. Bir iklim ki bu, ayaklarıma dolandı. O gece de konuşuldun. Şarap içilen bir dilde anıldın. Fuller ağladı. Ağlasınlar. Fuller ağlarken de tazedirler... Şimdi bir kısrağın karnında vuruşalım. Gerisi yeter. Huylarını bilmek yıprattı beni. Bu yüzden mi aşkı oynadım dersin... Bir çiçek gibi açtığımda göğsünde, uzun bitmez bir yolculuktu, karanfil kokuyordun sen. Küskün bir sestim düşlerimde ben.
Geceler bir-üç değil ki. Binlerce. Bir de ötesi var evrenin. Bir kez dinle istersen. Bir ezgi çığırıyor beni, siyah tülden sis bir perde.
* * *
Emine Yavuz: Nebelbank [Übersetzung : Turan Erdal / Zümral Gelin / Cüneyd Dinç]
Die Sprache des Verblühens sei nun mal verschieden. In dieser Sprache haben wir uns geküsst. Es tat weh. Bitterer Nachgeschmack blieb es. Vor langer Zeit hätte ich gehen müssen. Vor langer Zeit... Als am Anfang des Sommers die Natur mir wild ins Ohr flüsterte, hätte ich gehen müssen. Ich konnte nicht.
In jener Nacht war ich benebelt. Ich war einsam. Und schöner denn je. In jener Nacht war ich auch du. Wo bist du, mein aufloderndes Feuer, dass ich in meinem Herzen trage, du Glut meiner Lippen. Stürbst du tausend Tode mit mir. Nur Sterben! um einziges Mal wieder aufzuerstehen.
Nimm es den Phonix die Flügel als Gesandten, lass etwas von dir hören... Das ist die wahre Freundschaft. Ohne zu küssen, sich lieben... Trügerisch in jener Nacht, in Liebe und in Wahnsinn auferwacht. Vergelbt auf langen Wegen ist der Verstand, Savannen endlose Naturgewalten, die mir die Sinne raubten.
In jener Nacht wurde über dich gesprochen. In der Sprachen des Weines schwelgte ich in Gedanken. Auch Jasmine gießen Tränen. Sollen sie doch weinen. Sie sind auch dann frisch, während sie weinen. Laß uns doch jetzt im Bauch einer Stute duellieren. Alles andere ist belanglos. Dein Wesen zu erkunden hat mich zermürbt. Deshalb habe ich die Liebe vorgetäuscht. Dich zu kennen hat mir zugesetzt... Eine lange, gelbe Reise. Doch in unendlichen Weiten der Steppe ist die Ruhe. Ein lähmendes Klima.
Als ich wie eine Blume auf deiner Brust aufging, auf einer langen Reise, hast du nach Nelke gerochen. Ich war jedoch eine schmollende Stimme... Nicht nur in jener Nacht. Die Nächte sind nicht eins, nicht drei. Tausende. Und es gibt ein Jenseits hinter all dem. Hör bitte einmal zu. Da wird etwas gesagt. Eine Melodie ruft nach mir. Eine schwarze Schleier aus Nebelbank.
* * *
[1] anaç ejder'den dinlemiştim. kendileri alınmasınlar. size şiirin gizini açıklıyorum: şiirin özündeki sevişmek sözcüğünün kökü sev'dir. bu sözcük sadece cinsellikle ilişkilendirilemez. bakın ejder şöyle diyordu; hakanımız, kızı ile sevişemezdi. aynı ejder, baba oğul sevişemezlerdi derken anlaşmazlığın derinliğini dile getirip alev püskürmüştü. ben de korkudan kocaman bir taşın altına saklanmıştım. biz karıncalar hep böyleyiz. gürültüden uzak dururuz. ejderin vurguladığı anlaşmazlıktı. sevişmek, anlaşılacağı üzere cinsellikle sınırlı değildir. bilindiği üzere sev'in özünde söz yatar. söz anlaşma yoludur. köz ile değil. köz araçtır, puldur gelir geçer... bu şiirin özü köze dönüşmüşse, tepeden tırnağa mavi ateşlerle çevrilidir iklimi. burada, sev kökünden yeşeren sözcük anlaşmanın özünü kabartmaktadır, anlamdaki dozu artırır. bu sözcüğü cinsellikle sınırlamak doğru olmaz. haksızlığın pazarlandığı yerlerde doğruluğu sırtlanıp pazarlanmalı. bir de şu var: es geçmeyelim. Öpüşmek, ejdere göre özeldir. yakın ilişkidir. genelleme yapmak şöyle dursun. Şiirsellik ikliminde öznellik olur. öznel yaklaşımla öpüşmenin cinselliği çağrıştırdığını, sevişmeyle ilişkilendirilmediğini püskürmüştür ejder. kendileri alınmasınlar. susamazdım. şiirin gizemini açıklamalıydım. ejdere göre öpüşülemeyen bir kişiyle sevişilebilir. çünkü sevişmek anlaşmaktır. ancak sevişilemeyen kişiyle öpüşülmez. söz, sevi, antlaşma üçgeninde oluşan bu giz üzerinde düşünülmesi gerekir. karınca.
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Deneme kategorisini görüntülemektesiniz







