Zeynel Kozanoğlu: Danimarka'da Türk Dili Çalışmaları (2)
Eklenme Tarihi 13 Nisan 2009
![]() |
| Zeynel Kozanoğlu |
b) Thomsen'den Sonrakiler
Danimarka'da Türklük Bilimi 1893 yılında Thomsen tarafından kurulmuştur. Kopenhag Üniversitesi bünyesinde "İnsan Bilimleri Fakültesi / Humanistisk Fakultet"e bağlı olarak "Türklük Bilimi Kürsüsü" adı altında dar bir kadro ile çalışmaya başlayan bu bölümün elemanları kısa zamanda dünya çapında ses getiren çalışmalara imza attılar.
Thomsen'in emekliye ayrılmasından sonra bayrağı Prof. Dr. Kurt Vulff almıştı. Vilhelm Thomsen'le birlikte başladıkları Orhon ve Yenisey Yazıtları üzerinde yaptıkları çalışmayı tamamlayamadan Dr. Vulff da öldü.
Bu kez yarışı devam ettiren isim Dr. Peter Vilhelm Grønbech (1873-1948) oldu. Yunanca üzerinde sahip olduğu geniş bilgisiyle tanınan Vilhelm Grønbech de Vilhelm Thomsen'in öğrencilerindendi. Orhon yazıtlarının çözümü üzerine içinde Türk diliyle ilgilenme eğilimi belirmişti. 1902 yılında yayınladığı ilk eseriyle de Türk dillerinin -özellikle Yakut, Çuvaş, Kuman, Osmanlı- ses yapısını ortaya koymuştu[1].
Thomsen'in bir başka öğrencisi olan Holger Pedersen (1867-1953) ise baba Grønbech'in bu eserini Almanya'da yayınlanan bir dergide[2] "Türkçenin Ses Kuralları / Türkische Lautgesetze" başlığı altında eleştirimli olarak tanıttı. Böylece Türkçe'nin ses yapısı tümüyle ortaya konulmuş oldu. →
Zeynel Kozanoğlu: Danimarka'da ...
Eklenme Tarihi 04 Nisan 2009
![]() |
| Zeynel Kozanoğlu |
Danimarka'da hemen her alanda dünya çapında ünlü sanat ve bilim adamları yetiştiği görülüyor. Üstün yetenekli dilciler ve özellikle Türkologlar da bu arada epey yer tutuyor. Hind - Avrupa dilleri grubu üzerinde ilk olarak bilimsel araştırma yapan ve bu bilim dalını kuran bir Danimarkalı olmuştur. Bu nedenle bazı dill kuralları Danimarkalı dilcilerin adıyla anılıyor.[1]
a) Vilhelm Thomsen: Zoru Başaran Deha
Moğolistan'da Orhon Irmağı kıyısında üzerlerinde pek çok yazılar bulunan bir takım büyük taşların varlığı öteden beri biliniyordu. Rus ve Fin bilim heyetleri bu "andaç"ları incelemiş, fotoğraflarını ve kopya basımlarını da almıştı. Bu basımlar Finlandiya'da kurulu Fin-Uygur Cemiyeti aracılığıyla bilim dünyasına verilmişti.
Böylece "bilmece" ortaya konulmuş oluyordu. Şimdi sıra çözümdeydi.
Avrupa'da pek çok dilbilimci bu taşlar üzerindeki yazıyı çözmek üzere kafa yormaya koyulmuştu bile. Orhon Yazıtları diye anılan ve ne olduğu bilinmeyen bu yazılar üzerine eğilenlerden biri de Prof. Dr. Vilhelm Thomsen (1842-1927) idi.
Vilhelm Thomsen 1876 yılında İngiltere'de Oxford'ta dersler vermişti. Ve zaman içinde yüzyılın dünyaca ünlü bilginlerinden biri haline gelmişti. Bu arada Hind - Avrupa dilleri arasındaki ilişkiyi bulmuş ve fonetik sisteminin kurallarını belirlemişti. Ve bütün bu çalışmalarının bir çeşit ödülü olmak üzere 1876 yılında Danimarka Bilimler Akademisi üyeliğine getirilmişti. 1909 yılında da Akademi başkanı seçilecekti. →
Fuzuli Bayat: Kaşgarlı ...
Eklenme Tarihi 09 Aralık 2008
![]() |
| Prof. Dr. Fuzuli Bayat |
Orta Çağ Türkçemizin en büyük ansiklopedik sözlüğü ve dilbilimi kaynaklarından olan Divanü Lugati't Türk eserinde Kaşgarlı Mahmut'un çeşitli konularla beraber dünya modeli ile ilgili bazı kavramlara da değinmiş olması 1) eski Türklerin evren, insan ve yaratan hakkındaki tasavvurlarının zengin olduğundan 2) yazarın ansiklopedik bilgisinden haber vermektedir. Ayrıca Kaşgarlı Mahmut bu kavramların anlamlarını vererek Türk dini mitolojik sisteminin açıklanmasına da katkıda bulunmuştur.
Genel anlamıyla evrensel olan mit, düşünce sistematiği içinde milli bir muhtevaya ve şekle bürünmüş, içinden çıktığı etno-kültürel fenomenle bağdaşmış, kendine özgü bir kodla yapılanmıştır. Bu bağlam çerçevesindeki bir yaklaşımla dünya modelinin milli-kültürel yapılanmanın temel paradigması olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür. Orhun-Yenisey yazıtları ve Kaşgarlı Mahmut'un Sözlüğü Türklerin dünya modeli ile ilgili kavramlarının varlığından haber vermektedir. O halde dünya modeli hakkında Türk düşüncesi temel alınmak şartı ile kısa bir bilgi sunmanın yararlı olacağını da söylemek gerekir.
Dünya modeli mitin makro-kozmos ve kısmen de mikro-kozmos hakkındaki tasavvurlarının sistemi olup dünyanın paradigmatik kavranılmasıdır. Mitin diğer bir algılanma şekli sözlü kültüre dayalı metinde gerçekleşen sentagmatik anlamıdır.[1] O halde verilmek istenen mesaj, dünya modelinin paradigmasını, mesajın iletilme şekilleri ise sentagmasını oluşturur. Dünya modeli mitolojik düşüncenin mahsulü gibi değişik metinlerde gerçekleşebilir. Yani paradigma (mesajla iletilen üniteler) sentagmanın (cümleye ait) içinde yer alabildiği gibi sentagmada paradigmanın dış yapısı rolünde kendini gösterir. Tek kelimeyle dünya modeli metnin bütün çeşitlerinde – ritüelde, maddi abidelerde, sözde, kozmogonik, menşe, köken ve takvim mitlerinde, iptidai güzel sanat tiplerinde vs. – gerçekleşebilir.[2] Kısacası, ikinci modelleştirici sistemde yani önce şuurda, sonra da ritüelde ortaya çıkan dünya modeli birinci modelleştirici sistemde yani dilde maddileşir.[3]
Orhun-Yenisey yazıtlarının ve Divanü Lugati't Türk eserinin vermiş olduğu bilgiler doğrultusunda kozmik modelin temelinde evrenin üçlü bir katmandan – gök, yer, yer altı dünyası - oluştuğu düşüncesi yer almaktadır. Üçlü bölümde gök, yeraltı dünyasının zıttı olmakla her üçü bir diğerinin çevrilmiş yönüdür. Yüz yüze getirilen bu üç dünya bir bütün oluşturmakla aynada görülen yansıma niteliği kazanır. Yer, ortada olduğu için, her iki dünyanın sürekli "var olduğu" mekandır. Yer barındırıcı, birleştiricidir. Her ne kadar üst ve aşağının tesirinde yaşamını sürdürse de yer, üst ve aşağının varlığını şartlandırır. Nitekim var olanla var olunanlar yalnız yerin mevcutluğu şartında ve yerle bilinmekte, yerle belirginleşmektedir. Kaşgarlı Mahmut'un Divanü Lugati't Türk eserinin her üç cildinde yer kelimesi en az 123 defa kullanılmıştır. Buna karşılık kök (sema, gök) kelimesi 22 defa kullanılmıştır. Kaşgarlı Mahmut, Sözlüğünde evren tasarımını sistemli bir şekilde ortaya koymaz, çünkü bu sözlüğün amacı dışındadır. Ancak dünya modeli ile ilgili Sözlükte yer alan kavramlar Türklerin İslamiyet'ten önceki evren tasarımı hakkında az da olsa bilgi sunmaktadır.
Kaşgarlı Mahmut'un Divanü Lugati't Türk eserinde evren kelimesine rastlanmasa da ew ve ewrül kelimeleri vardır ki, anlamı bir şeyin etrafında koşuşturmak, yönelinen yerden çevrilmektir.[4] Evren kelimesinin evr kökünden geldiği bunun da çevrilmek olduğu, kainatın durmadan hareket ettiği hem Kaşgarlı Sözlüğünden hem de diğer metinlerden çıkarılmaktadır.
Eski Türk düşüncesinde evrenin veya bir diğer varsayıma göre gök kubbesinin eliptik bir biçimde dönmesi ki, buna Türkçede çığrı denilmektedir, muhtemelen bir oka bağlı dünya modeli olarak düşünülen tasarımının dışında değildir. Kaşgarlı Mahmut'ta felek, çark, değirmen, dolap gibi şeylerin çıkrığı olarak tercüme edilen[5] çığrı, yıldızların bir sistem dahilinde dönmesini sağlar. Kaşgarlı Mahmut'un vermiş olduğu örnekten de bunu görmek mümkündür:
Tengri ajun türütti
Çıgrı udhu tezginür
Yulduzları çergeşip
Tün kün üze yörgenür.[6]
(Tanrı âlemi yarattı
Felek durmadan döner
Yıldızlar sıra sıra dizilip
Gece gündüz üzerine sarılır)
Yıldızları taşıyan bu çığrı (felek) aynı zamanda zamanın oluşumunu da gerçekleştirmiş olur. Nitekim çığrının dönmesiyle gece, gündüzü takip eder ve düz hatlı zaman oluşur. Oğuz Kağan Destanı'nda altın yayın doğuyla batıyı kaplaması ve üç gümüş okun bu yayın ortasından tartılarak kuzeye uçması evren tasarımında orta çağın İslamî düşüncesinde kozmik cisimlerin Arş-ı âla, felek olarak adlandırılan çığrının etrafında dönüşünü simgelemektedir. Dünya modelinin Oğuz algılayış şekli Uluk Türük'ün rüyasında gördüğü altın yay, gümüş ok telakkisiyle gerçekleşmiş olur.
Burada bir önemli mesele de gökle ilgili tasavvurların Türkler ve Çinlilerde benzer şekilde yer almasıdır. Bu nedenle gök kubbeye gök çarkı denilirdi. Gökte yine dört yöne göre 7 şer gruba ayrılan 28 burç bulunmaktaydı.[7] Bu husus eski Türklerin Hunlardan beri gezegenlerden haberdar olduklarını göstermekle dünya modelinde daha geniş bir algılayış sergilediklerinin de göstergesidir.
Evren tasarımında yıldızlar, ay, güneş ve burçlar önem taşımaktadır. Ay ve güneşle ilgili olarak Kaşgarlı Mahmut şu atasözünü aktarmıştır. "Tünle bulıt örtense emlük urı keldürmişçe bolur. Tañda bulıt örtense ewge yagı kirmişçe bolur." (Akşamleyin bulut kızarırsa kadın, erkek çocuk doğurmuş gibi olur. Tan vakti bulut kızarırsa eve düşman girmiş gibi olur.)[8] Bununla ilgili olarak Besim Atalay şu bilgileri vermektedir:
"Bugün Türkiye'nin çeşitli yerlerinde bu söze benzer şekilde "akşam bulut kızarırsa gün güneşlik yaz olur – sabah bulut kızarırsa öğleye kalmaz kış olur" veya "Akşamın kızıllığı yaz – sabahın kızıllığı kış" gibi söylenişler vardır ki, halk meteorolojisi ile ilgili olduğu görülmektedir."
Dünya modelinde kozmostan önceki dönem kaos olarak betimlenmiştir. Türk düşüncesinde kaosun simgesi olan su, evrenin imgesi olan ejderle eşitleştirilmiştir. Ejder su ilişkisi büyük olasılıkla başlangıcı simgeleyen iki varlığın bir bütün halinde birleşmesidir. Ejder, büke, luu, nek adları ile özdeşleşen evren telakkisi, öküz/boğa motifi de dahil olmakla su paradigması ile ilgilidir. Türkler genelde ejdere yilbegen, jilbegen, celbegen derlerdi. Kaşgarlı Mahmut'un Divanü Lugati't Türk eserinde ejdere yil büke denilir.[9] Kaşgarlı Mahmut, Sözlüğünde yedi başlıg yil büke (yedi başlı ejderha) deyimini verdikten sonra Türklerin, bazı kahramanlara da büke adı verdiğini kaydeder. Devle ejder arası bir varlık olarak tasavvur edilen bu demonik yaratık insanları yutması ile dikkat çeker. Ancak halk anlatılarında yelbegen kahramanları yutup geri çıkardıktan sonra kahraman, değişikliğe uğrar ve yenilmez olur. Bazı Altay destanlarında da ejder kahramanlara yardım eden varlıktır.
Vücudu balık pulları ile örtülü, ayakları timsah ayağına benzer, kanatlı, kuyruklu, boynuzlu olarak tasavvur edilen bu yaratık (dinozorları hatırlatır) inanca göre yılanın uzun yaşaması sonucunda dönüşüm yaşamış varlıktır. Bir başka inanca göre ejder, yılanla vahşi mandanın veya ceylanın çiftleşmesinden ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte yel, cin, salgın hastalık anlamlarını da içerir. Nitekim Kaşgarlı Mahmut'un Sözlüğünde de er yelpindi söz birleşmesinde yelpindi, cin çarptı anlamını karşılamaktadır. Ayrıca Sözlükte Kaşgarlı, başka bir örnek de verir: "yelkovuz bitiği" (cin çarpmasına karşı nüsha).[10]
Bazı Türk lehçelerinde yel, jel veya Altay-Sayan Türklerinin dilinde cel/çel, çil olarak mevcut olan kelime de kötü ruh anlamında kullanılmıştır. O nedenle Türk mitolojisinde Yelbuga, ejderin karşılığı olarak ortaya çıkar. Orta Asya'da, Kafkasya'da Yalmauz/Yelmauz/Jelmauz mitolojik varlığı da yel kelimesinin bir diğer anlamı olan kötü ruh anlamıyla bağlantılıdır. Ayrıca kelimenin ikinci tarafının ağız/auz/mauz/mogus terkibi de öteki âlemin varlığı, hortlak, dev, ejder vs. anlamlarında Kırgız, Hakas, Tuva, Teleüt lehçelerinde kullanılmaktadır. Moğol-Buryatların dilinde mangıs, ejder dev anlamlarında işlenmiştir. O halde Yalmauz/Yelmauz/Jelmagus öteki alemin ruhu anlamına gelmiş olur ki bu da demonik varlığın işlevi ile örtüşür.
Dünya modelinin kaynağında yüce tapınma kültü olan Tanrı terimi gelmektedir. Kaşgarlı Mahmut'un Sözlüğünde dikkati çeken husus o dönemde Müslüman olan Türklerin dinî terimlerde Arapça yerine Türkçelerini kullanmalarıdır. Dünya modelinin birleştirici kavramı olan Tanrı Teñri biçiminde Divanü Lugati't Türk eserinde 42 defa geçer. Buradan da anlaşıldığına göre Türkler, Allah yerine Teñri terimini sık sık kullanmışlardır. Ancak Gök Tengri terimine Divanü Lugati't Türk'te rastlanılmaz. Divanü Lugati't Türk'te Tanrı'nın sıfat ve isimleri olarak kullanılan diğer kavramlar şunlardır:
Ugan Teñri - Her şeye gücü yeten "Ugan" sıfatıyla birlikte.
Bayat - Argular kullanırlardı. Tanrı'ya "Bayat" derlerdi.[11]
Bu anlamda kendini Göktürk olarak adlandıranlar Tanrıoğlu olduklarını resmileştirmiş bulunurlardı. Türklerin Tanrı'ya yakın olması, Tanrı tarafından sevilmesi, Kaşgarlı Mahmut'un ifadesi ile Tanrının ordusu olması vb. yetkin Türk şuurunun mahsülü gibi Orhun-Yenisey yazıtlarında, Kaşgarlı Mahmut'un Divanında açıkça görülür.[12] Tanrı semanın, yerin tek hakimi gibi zamandan, mekandan münezzeh bir varlık olarak görülür.
Ayrıca Divanü Lugati't Türk'te Kaşgarlı Mahmut, Türk dünya modelinin merkezi anlayışı olan Tanrıcılık dini ile ilgili bazı bilgiler de sunmaktadır. Kirtginmek - "kul Teñrige kirtgindi." (kul Yüce Allah'ın birliğini ikrar etti ve peygamberini gerçekledi.)[13] Diğer bir kelime de bütmek olup anlamı "kul Teñrige bütti." (kul Allah'ın birliğini ikrar etti.)[14] demektir. Bu yüce tapınak kültüne sunulan kurban töreni ve törenin yapıldığı ay hakkında da Divanü Lugati't Türk eserinde bilgi verilmiştir.
E. Esin'e göre eski Türkçede Tengri, Çincede ch'ien (t'ien) olarak bilinen göğün sayıları 1, 3, 5, 7, 9'dur.[15] Bu tekil sayılardan beşin, Gök Tanrı'nın kutsal rakamı olması bugün gizemi belli olmayan somut bir düşüncenin, belki de ezoterik bilgilerin ürünüdür. Bu, Kaşgarlı Mahmut'un Ulug Ay adlandırdığı yaz ayında yapılan Gök Tanrı kurban merasimlerinin astral kültte de Kök-luu denilen yıldız takımının zirvede olmasıyla bağlantılıdır. Dolayısıyla Güneşin en sıcak olduğu bir ayda Hunların ve Göktürklerin Tanrı adına kurban töreni yapmaları dikkat çekicidir. Sıcaklık kozmik hafızada hayatın simgesi olduğundan Tanrı'ya atfedilen kurban ritüelleri de bu ayda gerçekleşmiştir.
Tanrı'ya kurbanın sunulduğu dağ, Beltirlerde, Hakaslarda ve Kaçinlerde ıdık/ıduk diye adlandırılır ve dağa tabu (yasak) konulur: Kadınların ve merasime katılma statüleri olmayanların dağa çıkmaları yasaklanır. Tanrı'ya sunulan kurbanlık hayvana da eski Türkçede ıduk denilirdi. Hatta etin pişirildiği ateş de ıduk/ıdık olarak isimlendirilirdi. Orhun-Yenisey yazıtlarından belli olan ıduk kelimesi (Iduk Yir-Sub şeklinde geçer) < göndermek, yollamak ve salıvermek anlamlarında olan ıd kökünden türemiştir. Ruhlara adanan ve salıverilen her hayvan Kaşgarlı Mahmut'a göre ıduk adlanır.[16] Eski Türkler ıduk terimiyle mübarek, kutsal olan her şeyi belirlemişlerdir. Aslında sahibinin yaptığı bir adak için saklanarak yünü kırkılmayan, sütü sağılmayan, yük vurulmayarak başı boş bırakılıp salıverilen her hayvana bu ad verilir. Türk toplumunda adak (ıduk), bugün Kaşgarlı'nın bahsettiği şekilde yapılmıyorsa da oldukça yaygındır. Orhun-Yenisey abidelerindeki Yer-Sub koruyucularının da ıdık diye adlanması bu ruhların yüksek statüleri ile ilgilidir. Gök Tanrı dini ile ilgili tüm kavramların (dağ, kurbanlık hayvan, kayın ağacı, ateş) ıduk diye adlandırılması ruhlar hiyerarşisinde yüksek statü ile ilgilidir ve ıdıkların, Tanrı gerçeğinde değer kazandığına tanıktır. Divanü Lugati't Türk'te kurbanın kimlere sunulduğu hakkında yeterli bilgi yoktur. Ancak Kaşgarlı Mahmut, ıduk kelimesi ile mitolojik dünya modelinde kurbanın önemli olduğunu vurgulamıştır.
İduk/ıdık kelimesiyle beraber Beltir lehçesinde kullanılan tayıg kelimesi de kurban sunma işlevini bildiren terimdir. Kaşgarlı'nın Sözlüğünde dayak, dayangaç anlamlarında tayak ve kaygın anlamında tayığ kelimeleri vardır.[17] Etimolojik olarak çağdaş Altay Türklerinin dilinde var olan tayık kavramını tayak kelimesine bağlamak mümkün gibi gözükür. Nitekim kurbanın yüce yaratanla insanlar arasında sembolik şekilde dayak rolünü oynadığı bilinmektedir.
Dünya modelinde orta dünya varlıkları olan Payana veya bayana adı altında toplanan ruhlar, esasen birinci kategoriden ruhlar olup kadın başlangıcı ile ilgilidir ve bütün Altay-Sayan Türklerinin inanç sisteminde mevcuttur. Altaylıların biraz karmaşık olan mitolojik inançlarından farklı olarak Kumandinlerde yalnız ebedi, ezeli olan ve iyi, kötü kutuplarını temsil eden tözler vardır. Payanalar ise yalnız iyilik ve koruyuculuk fonksiyonunu yerine getirmektedir. Görünüşte çok geniş bir alanda varlığını sürdüren Payana, Kuday, Kayra, Korbustan vb. gibi bir takım adlar çok eski çağlarda Tanrı'nın gizli adlarından biri olmuştur. Bunu Kaşgarlı Mahmut'un Divanü Lugati't Türk adlı eserinde Argu kabilesinden söz ederken Tanrı'nın adının bu kabilede Payana veya Payna şeklinde yazması da tasdik etmektedir.[18] Bu sebeptendir ki payana/bayana kategorisine giren ruhlar yalnız iyi ruhlardır.
Orhun-Yenisey yazıtlarındaki evren tasarımının varlığında önemli yer alan Umay kavramı Kaşgarlı Mahmut'un Sözlüğünde de korunmuştur. Ancak İslamiyet'in kabulü ve aradan geçen zaman farkı çocukların ve hamile kadınların koruyucusu Umay'ın bazı işlevlerinin unutulduğunu göstermektedir. Kaşgarlı, çok eski çağlardan kaldığı açıkça belli olan Umay kelimesinden ve inancından şu şekilde bahseder "Umay kadın doğurduktan sonra çıkan son." Buna çocuğun ana karnındaki eşi de denir. Devamında Kaşgarlı Mahmut şu atasözünü verir: "Umayga tapınsa ogul bolur" (Umay'a biri hizmet etse oğlu olur.)[19] Semada yerleşen bu koruyucu ruhun işlevi dünya modelinde yerle bağlantılıdır.
Takvim mitleri, kozmogonik mitlerin yaratılış kodunun zaman kodu üzerine geçirilmiş varyantı olduğu için çoğu kez ona "kozmogonik dilin" takvim varyantı da denilir. Dünya modelinde takvim mitleri başlangıcın birer hareket noktası olmasından dolayı önemlidir ve kültleşerek toplumsal bir içerik kazanmıştır. Takvim mitlerinin başlıca işlevi toplumun güncel yaşamını belli bir düzene sokmaktır. Zaman kavramının eski Türklerde önemli bir yer işgal ettiği ister Orhun-Yenisey yazıtlarından isterse de orta çağ edebi ve ilmi eserlerinden görülmektedir. Orhun-Yenisey abidelerinde Öd tengri ifadesi zamanın iyesi anlamına gelir. Kaşgarlı Mahmut'un Sözlüğünde zaman, vakit anlamında öd (dört defa geçer), zaman, felek anlamında da ödlek kavramı (on bir defa geçer) geçmektedir.[20] Ödlek ebedi olması ile beraber öç alan, fanileri öldüren antropomorf varlığın işaret şeklinde de olsa özelliğini içerir. Nitekim Kaşgarlı'nın Alp Er Tonga'nın ölümünü anlatan şu dizelerinde de ödlek'in öç alıcı işlevi öne çıkmaktadır:
Al Er Tonga öldi mü
Ödlek öçin aldı mu
Isız ajun kaldı mı
Emdi yürek yırtılur
(Alp Er Tonga öldü mü
Felek öcünü aldı mı
Kötü dünya kaldı mı
Şimdi yürek yırtılır)[21]
O halde Türklerin dünü, bugünü ve yarını hakkındaki düşüncelerinin maddileşmiş şekli olan takvim kavramı zamanla kozmik bilgilerin saklı bulunduğu bir kategori haline gelmiştir.
E. Esin'e göre öd veya ödlek, bir adımı geceyi, bir adımı da gündüzü gösteren bir ata benzetilmektedir.[22] Zamanın hızlı koşan ata benzetilmesi halk edebiyatı türlerinde, özellikle de türkülerde görülmektedir. Bu ise gizli bilgilerin programlaştırılarak güncel kavramlarla algılanmasından başka bir şey değildir. Bu bağlamda Türk mitolojisindeki Öd tengri ya da Ödlek adlı iyenin varlığı takvim mitlerinde zamanın özelliği hakkındaki düşüncelerin sentezinden ortaya çıktığı gerçeğine dayanmaktadır.
Ödlek atı ifadesi zamanın simgesi olarak tasarlandığı içindir ki estetik bir biçimde at metaforu üzerine aktarılmıştır. Nitekim alaca veya al atların zamanı simgelediği ve talih yıldızı Merkür'ün de alaca bir at üzerinde tasvir edildiği bir kez daha takvim anlayışının atla metaforikleştiğini gösterir. Bu ise takvim anlayışının genel kavram çizgileri ile birlikte milli kültürel değerler de içerdiğinin bir göstergesidir.
Türkler yılların oluşması hakkında anlattıkları mitlerde de yılların oluşmasını Yengi Yıl (Nevruz) bayramına bağlarlar. Bu mite göre bilginler yeni yıl bayramında geziye çıkarlar ve karşılaştıkları hayvanları yıllara ad olarak verirler.[23] Yılların hayvanların özelliğini taşıması zoomorfik bağlamda tasavvur edilen takvim iyelerinden haber verir.
Eski Türklerin yazılı kaynaklarında zaman anlayışının bütün tarafları hakkında bilgiye rastlanmaz. Bu konuda Kaşgarlı Mahmut'un Divan'ı da fazla bir bilgi vermemektedir.[24] Nitekim Kaşgarlı Mahmut, Türklerin yalnız 12 hayvanlı Türk takvimini bildiklerini, ancak haftanın günlerini bilmediklerini, ay adlarının şehirlerde Arapça kullanıldığını yazar. Kaşgarlı Mahmut, Lugatinde "Türkler on iki çeşit hayvanın adını alarak on iki yıla ad olarak vermişler; çocukların yaşlarını, savaş tarihlerini ve daha başka şeyleri hep bu yılların dönmesi ile hesap ederler. Bunun kökü şöyle olmuştur: Türk hakanlarından birisi kendisinden birkaç yıl önce geçmiş olan savaşı öğrenmek istemiş, o savaşın yapıldığı yılda yanılmışlar; onun üzerine bu iş için Hakan ulusuyla geneş (müşavere) yapar ve kurul -tayda "biz bu tarihte ne yanıldıksa bizden sonra gelecek olanlar da yanılacaklardır; öyle ise, biz şimdi göğün on iki burcu ve on iki ay sayısınca her yıla birer ad koyalım; sağışlarımızı bu yılların geçmesiyle anlayalım; bu, aramızda bir andaç olarak kalsın" dedi. Ulus, Hakan'ın bu önerisini onayladı.
Bunun üzerine Hakan ava çıkar; yaban hayvanlarını büyük bir ırmak olan Ilisuya doğru sürsünler, diye emreder. Halk, bu hayvanları sıkıştırarak suya doğru sürer. Bu hayvanlardan avlarlar; bir takım hayvanlar suya atılırlar; on ikisi suyu geçer; her geçen hayvanın adı bir yıla ad olarak takılır. Bu hayvanlardan birincisi "sıçgan – sıçan" imiş. İlk önce geçen bu hayvan olduğu için senenin başı bu adla anılmış ve "sıçgan yılı" denilmiş; bundan sonra sırasıyla geçen hayvanların adları yıllara verilmiş:
2 – ud yılı : öküz yılı
3 – pars yılı : pars yılı
4 – tawışgan yılı : tavşan yılı
5 – nek yılı : timsah yılı
6 – yılan yılı : yılan yılı
7 – yund yılı : at yılı
8 – koy yılı : koyun yılı
9 – biçin yılı : maymun yılı
10 – takagu yılı : tavuk yılı
11 – ıt yılı : köpek yılı
12 – tonguz yılı : domuz yılı
Sayı "tonguz" yılına varınca dönülerek yine "sıçgan" yılından başlar." [25]
Divanü Lugati't Türk eserinde Kaşgarlı Mahmut, kitabın yazılış tarihi ile ilgili düştüğü notta da İslamî ay adı ile beraber 12 hayvanlı Türk takvimini de kullanmıştır:
"Biz, şu kitabı yazdığımızda dört yüz altmış altı (466) senesinin Muharrem ayı idi, yılan yılı girmişti. Bu yıl geçip de 467 yılı olunca "yund yılı" girecekti. Hesap sana gösterdiğim üzere olacaktır."
"Türkler, bu yılların her birinde bir hikmet var sanarak onunla fal tutarlar, uğur sayarlar; söz gelimi: Ud yılı girdiğinde savaş çoğalırmış; çünkü öküzler birbirleriyle vuruşurlar, tos yaparlar. Takagu yılında yiyecek çok olur, ancak insanlar arasında karışıklık çıkarmış; çünkü tavuğun yemi tanedir; taneyi bulabilmek için çöpleri, kırıntıları birbirine karıştırır. Timsah yılı girdiğinde yağmur çok yağar, bolluk olurmuş; çünkü timsah suda yaşar. Domuz yılı girince kar ve soğuk çok olur, kargaşalık çıkarmış. Böylece Türkler, her yıl bir şey olacağına inanırlar. Türklerde haftanın yedi gününün adı yoktur.; çünkü hafta denilen şey İslamlıktan sonra bilinmiştir."[26]
Divanü Lugati't Türk'de Kaşgarlı Mahmut şöyle der:
"Ayların adlarına gelince; şehirlerde Arapça ad kullanılır. Göçebe olan ve Müslüman bulunmayan Türkler, yılı dört ayrıma bölerek ad verirler. Her üç ayın bir adı vardır. Yılın geçmesi bununla bilinir: Yeni günden (Nevruz) sonra ilkbahara "oğlak ay", sonra "uluğ oğlak ay" derler; çünkü bu ikinci parçada oğlak büyür. Bundan sonra "uluğ ay" denir; çünkü bu parça yaz ortasıdır, yeryüzünde nimet bolalır, hayvanlar büyür, süt çoğalır; başkası da böyledir. Az kullanıldığı için öbür adı söylemiyorum, sen anla."[27]
Kaşgarlı'nın takvimle ilgili bilgisi bunlardan ibarettir. Açıklamadan da anlaşıldığı gibi Kaşgarlı Mahmut, Türklerin hafta kavramı hakkında bilgi vermemektedir.
Konar-göçer olan ve Müslüman olmayan Türklerin yılı dört kısma bölerek her üç aya verdikleri ad aşağıdaki gibidir:
1) ilkbahara Oglak Ay
2) son bahara da Uluğ Oglak Ay
3) yaz ortası olan Ulug Ay gelir. Nimet bol olur.
Kaşgarlı Mahmut, diğer ayın adını başka bir yerde zikreder.[28]
4) karakış olan Kadır kış.
Türk düşüncesinde takvim anlayışının mevsimler bağlamında renk sembolleri ile eşitleşmesi dünya modelinde olduğu gibi kozmosun algılanma şekillerinin çeşitlilik sergilediğini gösterir. Nitekim bugün bile halk ağzında sağlanan kara kış, yeşil bahar, sararmış güz kavramları takvim mitlerinin renk simgesi ile gösterilmesidir:
İlkbahar (eskilerde yaz) = gök rengi
Yaz (eskilerde yay) = kızıl rengi
Sonbahar (eskilerde güz) = ak rengi
Kış = kara rengi
Takvimin mevsim bağlamında algılanması sosyo-ekonomik dokuyla birebir ilgilidir. Nitekim Türklerin uğraşları olan avcılık, hayvancılık ve ziraatçılık takvim anlayışına yansımıştır. Tuvalıların takvim anlayışı dokuzluk sistemin dört mevsime paylaşılması ile oluşturulmuştur. Kışın, dokuz dokuz günlük dönemi (23 Aralık – 14 Mart) soğuğun doğumu ve ölümü olarak betimlenir. İlk bahar (14 Mart – 22 Haziran) yaprakların canlanması ve kuşların okuması gibi karakterize edilir. Yaz dönemi (23 Haziran – 14 Eylül) sıcağın doğuşu ve ölümü olarak betimlenir. Dokuz dokuz günlük dönem olan son bahar (15 Eylül – 22 Aralık) sarı yaprakların ve yaşlıların güneşi dönemidir. Mevsim bağlamında zaman doğar ve ölür ki yeniden doğsun.[29] Bu simetrik bölünmeden de görüldüğü gibi mevsimler karakteristik özelliklerine göre tasnif edilmiştir.
Dünya modelinde kutsal merkez kavramı önemli bir yere sahiptir. Nitekim Orhun-Yenisey yazıtlarında kutsal vatan, kutsal merkez sembolü olan Ötüken terimi Divanü Lugati't Türk eserinde doğrudan doğruya zikredilmese de bu kavramın açıklanması Kaşgarlı Mahmut'un Sözlüğü ile mümkündür. Ötüken, Etügen, İtügen varyantlarında mevcut olan bu kelimenin *öt kökünden geldiği tahmin edilebilir. Nitekim Divanü Lugati't Türk'te ötmek anlamında öt, çok öten anlamında ötgen, ödemek manasında öte, ötürmek, öteye geçirmek manasında ötgür, büyüklerden bir dilek istemek anlamında ötün, hakana dilek sunmak anlamında ötkün, hakana sunulan dilek anlamında ötük, hakanın yanında şefaatçi anlamında ötükçi vs. varyantlarında mevcut olan ve öt köküne bağlı olan bu kavram aslında Ötüken kelimesini anlamada anahtar rolündedir. Eşanlamlı olan bu kök, ötmek, ses ve kuş sesi çıkarmak gibi değişik anlamlar da bildirmektedir. Bu kökten, delmek anlamında ötür, haber almak anlamında ötgür, delikten geçmek anlamında ötse gibi kelimeler oluşmuştur. Kaşgarlı Mahmut'un Sözlüğünde verilmiş bu anlamlardan Ötüken'e en yakın olanı şefaatçi anlamında olan ötükçi veya ötüklüğ kişi (hakandan dileği olan kimse) sözüdür.[30] Ötüken sözündeki gan/ken eki Ülgen adındaki -gen eki ile aynı kozmogonik semantik işlevlidir. Nitekim ilahi menşe, kutsallık, töz anlamları bildiren kelimelere eklenen -gan/ken eki ilk başlarda akrabalık paradigması olan *ka kökünden de türeyebilirdi.
Bu kısa yazıdan da görüldüğü gibi ansiklopedik bir sözlük olan Divanü Lugati't Türk eski Türklerin evren tellakisi ve onun ayrı ayrı boyutları hakkında tutarlı bilgi sunmaktadır.
Kaynakça
Azerbaycan Mifoloji Metnleri, Hazırlayan A. Acalov, Bakü, 1988; Bayat F., Mitolojiye Giriş, Çorum, 2005; Bayat F., Oğuz Epik Enenesi ve Oğuz Kağan Dastanı, Bakü, 1993; Bayburin A.K., "Mif", Svod Etnografiçeskih Ponyatiy i Terminov, vıp.4, Moskova, 1991; Çoruhlu Y., Türk Mitolojisinin Anahatları, İstanbul, 2002; Esin E., Orta Asya'dan Osmanlıya Türk Sanatında İkonografik Motifler, İstanbul, 2004; Esin E., Türk Kozmolojisine Giriş, İstanbul, 2001; Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it-Türk Tercümesi, c.1, Ankara, 1998; Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it-Türk Tercümesi, c.2, Ankara, 1998; Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it-Türk Tercümesi, c.3, Ankara, 1998; Lotman Yu.M., "O Probleme Znaçeniy po Vtoriçnıh Modeliruyuşıh Sistemah", Trudı Po Znakovım Sistemam, Vıp 2, Tartu, 1965; Lvova E. L., Oktyabrskaya İ. V., Sagalaev A. M., Usmanova M. S., Traditsionnoe Mirovozrenie Tyurkov Yujnoy Sibiri, Prostranstvo i Vremya, Veşçnıy Mir, Novosibirsk, 1988; Potapov L.P., Proishojdenie i Formirovanie Hakashoy Narodnosti, Abakan, 1957
Notlar
[1] Bkz. Bayburin A.K., "Mif", Svod Etnografiçeskih Ponyatiy i Terminov, vıp.4, Moskova, 1991, s.75
[2] Bayat F., Mitolojiye Giriş, Çorum, 2005, s.3
[3] Lotman Yu.M., "O Probleme Znaçeniy po Vtoriçnıh Modeliruyuşıh Sistemah", Trudı Po Znakovım Sistemam, Vıp 2, Tartu, 1965
[4] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk Tercümesi, c.1, Ankara, 1998, s.167, 248
[5] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it-Türk, c.1, s.421
[6] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it-Türk Tercümesi, c.2, Ankara, 1998, s.303
[7] Çoruhlu Y., Türk Mitolojisinin Anahatları, İstanbul, 2002, s.95-96
[8] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.1, s.251
[9] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk Tercümesi, c.3, Ankara, 1998, s.227
[10] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.3, s.163
[11] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it-Türk, c.3, s.376, 171
[12] Bayat F., Oğuz Epik Enenesi ve Oğuz Kağan Dastanı, Bakü, 1993, s.45
[13] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c. 1, s.280
[14] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c. 2, s.294
[15] Esin E., Türk Kozmolojisine Giriş, İstanbul, 2001, s.29-30
[16] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.1, s.65. Sözlükte kelime ıdhuk şeklinde yazılmıştır.
[17] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it-Türk, c.1, s.417, c.3, s.166, 165
[18] M.Kaşgarlı'nın bu tesbiti ile ilgili bkz. Potapov L.P., Proishojdenie i Formirovanie Hakashoy Narodnosti, Abakan, 1957, s.154-155
[19] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it-Türk, c.1, s.123
[20] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.2, s.68, c.3, s.190-191; c.1, s.41, 82, 103
[21] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.1, s.41
[22] Esin E., Orta Asya'dan Osmanlıya Türk Sanatında İkonografik Motifler, İstanbul, 2004, s.160
[23] Azerbaycan Mifoloji Metnleri, Hazırlayan A. Acalov, Bakü, 1988, s.54
[24] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.1, s.347-348, 364
[25] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.1, s.346
[26] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.1, s.347
[27] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.1, s.348
[28] Kaşgarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.1, s.364
[29] Lvova E. L., Oktyabrskaya İ. V., Sagalaev A. M., Usmanova M. S., Traditsionnoe Mirovozrenie Tyurkov Yujnoy Sibiri, Prostranstvo i Vremya, Veşçnıy Mir, Novosibirsk, 1988, s.52
[30] Kaşkarlı M., Divanü Lugat-it Türk, c.2, s.144
* Prof. Dr.
** Journal of Turkish Linguistics, Vol.1, Number 1, Macedonia, 2007, s.74-85
İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Temel Kaynaklar kategorisini görüntülemektesiniz





