Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Korkunun kaynağı bilgisizliktir. EMERSON

Özgür Savaşçı: Almanya'daki Türkçe'nin Durumu ve İki-Dillilik Olgusu

Eklenme Tarihi 30 Nisan 2009

ozgur-savasci-almanyadaki-turkcenin-durumu-ve-iki-dillilik-olgusu
Dr. Özgür Savaşçı

Diğer Avrupa ülkelerindeki durumu bilmiyorum ama, sanırım Federal Almanya ile Türkiye Cumhuriyeti, "iki-dillilik" (bilingualizm) olgusunu kavramamakta anlamsızca ısrar ediyor gibi geliyor bana. Her iki ülkede de "iki-dillilik", sadece, "iki dili de bilmek" olarak algılanıyor. Halbuki iki-dillilik, iki dili de doğumdan başlayarak eşit ve koşut bir ortamda, birlikte "edinmek"tir (Almancası: erwerben).

Dil edinme süreci, kişinin doğumuyla başlar (örneğin doğumdan hemen sonra bebek, odada annesinin olup olmadığını hisseder, müzikle gürültüyü ayrımsar) ve bu süreç o kişinin ergenlik yaşına kadar sürer. Ergenlikten sonra dil edinim süreci, bir daha açılmamak üzere kapanır ve bu yaştan sonra insan, -eğer isterse- yeni bir dil öğrenebilir, ama edinemez. Onun içindir ki yetişkin insanların dil öğrenmeleri, çocuk ve gençlerin dil edinmelerine oranla çok daha zordur.

İki-dilli insanların, yani iki dili aynı sürede edinmiş insanların, dilsel imgelem güçleri (fantezileri) de çok geniştir. Bunu şöyle bir örnekle açımlayabiliriz: İleri yaşlarda bir yabancı dil öğrenmiş kişi (bu dil Almanca olsun ve bunu elma suyu ile temsil edelim), ilk edindiği dili de hesaba katarsak (bu dil de Türkçe olsun ve soda ile temsil edelim) yaşamı boyunca ya Türkçe düşünecektir, ya da Almanca. Yaşamı boyunca bu insan ya elma suyu içecektir, ya da soda. (Eskiden bir dil, bir insan; iki dil, iki insan denirdi. Bu formülü biraz sonra değiştirmemiz gerekecek.)

İki dili aynı anda edinmiş olan insanlar ise, yaşamları boyunca ister elma suyu, ister soda, ama isterlerse de bu iki içeceği birebir oranında karıştırarak, sodalı elma suyu içebilecektir. (Güney Almanya'da buna Apfelschorle deniyor.) Yani, iki-dilli insanların üç içecek seçeneği bulunuyor. Burada her ne kadar iki dil sözkonusu ise de, dil dünyası açısından en azından üç dünya sözkonusudur. O zaman yukarıda andığımız formülü şu şekilde değiştirmemiz gerekecek: Edinilmiş bir dil, eşittir bir insan; edinilmiş iki dil, eşittir üç insan.

Federal Almanya'daki eğitim politikaları ne yazık ki iki-dillilik olgusunu hiç ama hiç dikkate almıyor ya da almak istemiyor. Siyasetçiler bunu görmezden geliyorlar. Siyasetin bizlere söylediği, sadece ve sadece "Önce Almanca öğrenin, eğitim görün, meslek edinin, kendi kültürünüzden de tabii ki kopmak zorunda değilsiniz" türünden beylik sözlerden ibaret. Baştan beri vurgulamaya çalıştığımız gibi, iki-dillilikte önce veya sonra gibi bir sıralama olmaz. İki dilin aynı anda, aynı sürede, eşit ve koşut ortam ve olanaklarda edinilmesi sözkonusudur. "Önce Almanca öğrenin" demek "asimile olun" demek çok daha kibarcası ve örtükçesidir.

Dil bilmek, günlük yaşamda "başını kurtarmak, aç kalmamak" da değildir. Örneğin, benim başımı kurtaracak ve İtalya'da aç kalmayacak kadar İtalyancam var, ama bu benim İtalyanca bildiğimi göstermez. Dil bilmek, o dile yazıda ve sözde vâkıf olmak demektir. Federal Almanya'daki Türkiye kökenli insanımızın Türkçeleri ve Almancaları, bu bakımdan, çok yetersiz. Ezici bir çoğunluk her iki dilde basit bir dilekçeyi yazamıyor. Cep telefonları çağında birbirlerine SMS atan gençler, bir posta kartını bile doğru dürüst yazmaktan âciz. Kendilerine "Gardan banliyö treniyle iki durak gideceksin; aktarma yapıp metroyla üniversitede durağında ineceksin" dendiği zaman bu cümleyi anlamıyorlar. "Hauptbahnhoftan S-Bahnla iki durak gideceksin, U-Bahn'a umsteigen yapıp Universitaet durağında ineceksin" dendiği zaman anlıyor. Ama böyle bir söylem ne Almanca, ne de Türkçedir. İki yıl önce metroda bizzat kulak misafiri olmuştum, iki genç söyle konuşuyordu: "Dün Augenartza gittim, Augentropfen verdi, dreimal taeglich alcakmışsım." Örnekleri daha da çoğaltabiliriz.

Dilin önemi, onun bir iletişim aracı olmasından ziyade, düşünce ile arasında ayrılmaz bir ilişki içinde olmasından kaynaklanır. Bir başka deyişle, dil olmadan düşünce, düşünce olmadan dil olmaz. İnsan dili sayesinde düşünce üretir, düşünme yetisi sayesinde de konuşur, iletişim kurar. Edindiği bilgileri, deneyimlerini de -ileride bunlardan yararlanmak amacıyla- dili sayesinde beyninde depolar. Başkalarının da bu bilgi ve deneyimlerden yararlanması için bunları yazıya geçirir, belgeler. Dil(ler)ini iyi kullanamayan bir kişi, doğru dürüst düşünce üretemez, kendisine yöneltilen düşünceleri –ve buradan hareketle de– dünyayı, hayatı kavrayamaz. İki dili yarımşar oranda bilmek, yüzeysel olarak ilginç görünebilir, ama düşünce üretimi açısından bunun hiçbir değeri yoktur. Üniversitedeki "arka planlarında göçmenlik olan" öğrencilerime [bu da Almanca düşünülmüş bir kavram, Almancası Studierende mit Migrationshintergrund] her zaman, "Öğrenimini gördüğünüz bilim dalı ile ilgili -araya Almanca sözcük sokmadan- Türkçe bilgi veremiyorsanız, Türkçe bildiğinizi iddia etmeyin." diye tavsiyede bulunurum. Aslında bu uyarımı, dile önem veren herkesin ciddiye alması gerekir.

Almanca sözcükler kullanarak Türkçe konuşmak, zamanla Türkçenin aşınmasına (erozyonuna) yol açar. Almanca sözcüklerin oranı belli bir orana erişince kişi Türkçe kullanmaktan önce utanır, sonra da bundan vazgeçer. Buna, o dilin kullanımdan düşmesi adı verilir; yani o dil artık o kişi için kullanılır olmaktan çıkmıştır; çünkü böylesi bir dille düşünce üretilemez, bilgi depolanamaz. Bu konuma gelmiş bir dil de doğal olarak unutulur gider.

Dil karışımına birkaç örnek verecek olursak: Önce saat yarım yerine on iki buçuk deriz. Sonra, Ne zaman doğdun? sorusuna yedi mayısta yerine beşinci ayın yedisinde deriz. Son durak: Perşembe günü geleceğim cümlesi, "Donnerstag geleceğim" şeklini alır. Kendi kulağımla duydum, Donnerstag kommen edeceğim diyenler bile var. "Benim araba şibidaklı (açılır tavanlı)" gibi bir cümle insanı Almanya'da gülümsetebilir. Ama aynı cümleyle Türkiye'de iletişim sorunu yaşarsınız. Biraz önce verdiğim örnekte "göz doktoru", "göz damlası" ve "günde üç kere" kavramlarını kullanamayan gencimizin Türkçesi dumura uğramış bir Türkçedir. O gencimiz bu Türkçeyi kendi çocuklarına ne oranda aktarabilecektir? Burası ayrı bir konu tabii.

Türkçesini bilmediğimiz Almanca sözcüklerin, Almancasını bilmediğimiz Türkçe sözcüklerin karşılıklarını merak edip sözlükten bakmak, öğrenmek gerekir. Genel-Ağ (İnternet) çağında bunları öğrenmek zor olmasa gerek. Ama eğitime uzak duruyoruz (Almancadaki bildungsfern sıfatı sanki bizim için icat edilmiş gibi), kitap okuma alışkanlığımız olmadığı gibi sözlük kullanmayı da ayıp sayıyoruz. Dilimizde maalesef "lugat parçalamak" diye bir deyim var. Bundan olsa gerek. Ben bir dil uzmanıyım, hayatımda sözlük kullanmadığım gün yoktur.

Ailelerimiz ilgisiz, derneklerimizin çoğunun gündeminde –geçenlerde sayın Büyükelçimiz de belirtti – sadece Türkiye var; ya siyasetle uğraşıyorlar ya da hemşehricilikle; ikisi de Türkiye'ye yönelik. Dil, kültür, eğitim... Bunları telafisi mümkün olamayacak derecede ihmal ediyoruz.
 
Özetleyecek olursak: İki-dillilik, iki dili bebeklikten ergenliğe kadar olan sürede eşit ve koşut koşullarda edinmek ve bu iki dili birbirine karıştırmadan kullanmaktır. İki-dillilik ortamı Federal Almanya'da, giderek Avrupa'da yaşadığımız sürece hepimizin yaralanabileceği bir olanaktır.

* Dr., Münih Ludwig-Maximilian Üniversitesi Türkoloji ve İranistik Bölümü, Türkçe ve Osmanlıca Doçenti, Münih

İster inanın ister inanmayın ama, şimdi : Genel kategorisini görüntülemektesiniz

Eğer isterseniz?