"Anadolu'nun Renkleri": "Doğum - Düğün - Ölüm"
[KanalKultur] - Doğum, düğün ve ölüm gelenekleri belgeselleşti...
İnsanoğlunun üç temel ortak dönüm noktası olan 'doğum, düğün ve ölüm' geleneklerinden yola çıkıldı ve Anadolu'nun zengin kültürel dokusunu ortaya koyan 'Anadolu'nun Renkleri' (2007) adlı 13 bölümlük belgesel oluşturuldu.
Geçmişten günümüze, gerek yaşanan savaşlar gerekse kentleşme süreci içerisinde hızla kaybolan kültürel varlıkların arşivini oluşturmak amacıyla çekilen 'Anadolu'nun Renkleri' belgeselinde doğum, düğün ve ölüm ritüelleri inceleniyor.
Her biri 30'ar dakikalık 13 bölüm halinde çekilen belgesel için Hakkari'den Edirne'ye kadar Anadolu coğrafyasında yaşayan kültürün özgün unsurları olan 'doğum, düğün ve ölüm' geleneklerinin tarihsel köklerini içeren çekimler; 72 il, 264 ilçe, 140 belde ve 330 köyü kapsamış. Türkiye dışında da İran, Irak, Suriye, Bulgaristan ve Kırgızistan'da 100 saatin üzerinde çekim yapılmış... 20.000 karenin üzerinde fotoğraf çekilmiş.
Türkiye Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Merkezi (TÜBİKAM) ile Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi işbirliği ile yürütülen ve Met-Vak, Ford Otosan, Abant İzzet Baysal Üniversitesi ve Unesco tarafından desteklenen çalışma ile kültürün barış, sevgi ve kardeşlik ekseninde bütün insanlığa örnek boyutlarının öne çıkarılması hedeflenmiş.
'Anadolu'nun Renkleri' belgeselinin yapım ve yönetim ekibinde yer alan isimler arasında Peyami Çelikcan, Şahin Karasar, Kaya Özakgün, Hakan Aytekin, Mustafa Kara bulunuyor. Belgeselin kurgu yönetmenliğini Oktay Yalın; danışmanlığını Muhtar Kutlu; müzik danışmanlığını Okan Murat Öztürk; araştırma danışmanlıklarını Piri Er, Aydın Durdu, Bircan Durdu, Gülsen Balıkçı, Meltem Santur, Hamza Aksüt; görüntü yönetmenliklerini Gökhan Kolsal, Hakan Kolsal; grafik-animasyonu Hatice Öz, Ertürk Buluç; kameramanlıklarını Serkan Öztürk, Tuğberk Özdemir, Haktan Kaan İçel; yapım yardımcılığını Yalçın Kırdar yapıyor. Belgeseli Erkan Oyal seslendirmiş. Fotoğraflarını da Osman Ürper ve İnci Türel çekmiş...
Türkiye Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Merkezi (TÜBİKAM) Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Alemdar Yalçın, 'Birliğe, Dirliğe ve Anadolu'ya Doğru' başlıklı yazısında belgesel hakkında şunları kaydediyor:
"Çağdaş Demokratik toplumlar, büyük şirketler, fabrikalar günümüzde kültürden kurum kültüründen kültürün yaptırım gücünün toplumsal dayanışmaya, üretime katkısından söz ediyorlar.
Tek tek hepimizi ılık bir rüzgar gibi saran birlikte gülümsememizi birlikte üzülmemizi sağlayan sihirli güçten.....
Mutlulukların paylaşıldığı, insanların ilişkilerindeki bütün ön yargıları bir kenara bırakarak bir araya geldikleri benlerin biz olduğu, benliklerin birbiriyle kaynaştığı güzelliklerden....
Yaşamı anlayış biçimimiz... Şiirimiz....
Musikimiz....
Resmimiz... desenimiz...
Bizim diyebildiğimiz her şeyimiz...
İlhamımızın kaynağı olan güzellikler bütünü...
Hakkari'den Edirne'ye, Artvin'den Muğla'ya kadar birbirini tamamlayan ayrılmaz bir bütünlük içinde canlılığını sürdüren öz değerimiz...
Birliğimiz ve dirliğimizi besleyen binlerce yıldır sönmeden gelen kordan....
Bu kor bizim kimliğimiz ve kişiliğimiz... Onu küreselleşmenin ve kentleşmenin tehditlerine karşı korumak ve yaşatmak hepimizin görevi... Sanatçılar... aydınlar... politikacılar...
Kültürümüz hayatımıza renk veren, onu yaşanılır kılan, bizi birbirimize yaklaştırarak bağlayan gözle görülmeyen güç olma özelliği yanında, sanatçımızın yaratıcılığının beslendiği temel kaynaklardan biridir.
Bunu yitirdiğimiz zaman özgün ve evrensel sanat değeri oluşturan pınarlardan birini de kurutmuş oluruz.
Çünkü o binlerce yıl imbiklerden süzülerek gelen yaşanmış güzelliklerin özünü oluşturur. Ondan uzaklaşmak demek yaratıcılık ve özgün buluş gücümüzden uzaklaşmak demektir.
Bugün geliştirmeye çalıştığımız logolar, tasarımlar, afişler, simge ve sembollerin tamamına yakın kısmında yabancı kaynaklı motişere bağımlı kalmamız buna örnektir.
Kültürümüz ekmeğimiz ve suyumuz gibi vazgeçilmezlerimiz arasındadır. Yakın ve uzak tarihimize göz attığımız zaman, aydın halkının kültüründen kopmuşsa toplumumuz da büyük acılar çekmiş, aydın da tarihin küçümsemesine mahkum olmuştur.
Ne zaman aydın halkının kültürel güzellikleriyle birleşmişse, toplum en büyük acılara ve sıkıntılara katlanma ve olağanüstü güzellikler yaratma gücünü göstermiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki coşku, canlanış, aydının Yunus Emre'yi, Aşık Veysel'i keşfi ile başlamıştır. 'Mektepten memlekete', sloganı büyük kentten köye, Anadolu'ya ve halka yöneliş olarak ülkemize yeniden büyük bir canlanma getirmiştir. İstanbul'la sınırlı aydın bakışı uçsuz bucaksız Anadolu'nun güzellikleriyle soluk almıştır.
Bu dönemde sanatın her dalında Anadolu, halk, onun yarattığı ortak duyuş ve düşünüşümüz birden bire gün ışığına çıkmış ve çıplak gözle göremediğimiz birlik ve beraberlik ruhunu beslemiştir. Bugün görüşü ne olursa olsun evlerimiz, halılarımız, kilimlerimiz, türkülerimiz aydınlarımızın üzerinde birleştiği kültürel varlıklarımız olarak uzlaşma, anlaşma ve kaynaşma noktamız olma özelliğini gösterir.
'Anadolu'nun Renkleri' belgeselinin;
Aydının küreselleşmenin getirdiği kültürel erozyon karşısında yeniden halkına yönelişinin dönüm noktası, bizi birbirimize kaynaştıracak ortak değerlerimizin hızla derlenmesine bir başlangıç olması ve yeniden Türkiye'nin gündemine oturması
Demokratik toplum yapımızın, kamu kurumlarımızın, büyük şirketlerimizin, fabrikalarımızın, ressamlarımızın, mimarlarımızın, sinema sanatçılarımızın ilhamını yeniden Anadolu'dan almaları gözlerini Anadolu'ya çevirmeleri dileğiyle ..."
Belgeselin yönetmenlerinden Hakan Aytekin belgesel hakkında şunları söylüyor:
"Anadolu'nun Renkleri belgesel film dizimizin ilk çekimlerine Iğdır'dan başladık. Bu başlangıç geçmiş kültürlerde yeni yılın başlangıcı kabul edilen günlerin bugüne yansımasını belgeleyerek oldu. Baharın müjdecisi 'Nevruz' ve ona bağlı olarak hala coşkulu biçimde yaşatılan ritüeller dizimizin ilk çekimlerini oluşturdu. 'Nevruz', 'Ölü Bayramı', 'Yedi Levin' bir yandan baharı, yenilenmeyi, bereketi anlatırken bir yandan da ölümü, ölümün bir son değil başlangıç olduğunu; bütün bunların toplamında da yaşamın 'döngü'ler üzerine kurulu olduğunu anlatıyordu. Iğdır çekimlerinin en görkemli ve etkileyici olanları 'Ölü Bayramı'ydı. Yörede daha çok 'Kabirüstü' olarak anılıyor bu toplu tören. Iğdır çevresindeki yerleşimlerin her birinin belirlediği bir günde - bu gün Nevruz'dan (21 mart) birkaç gün önce oluyor - yöre halkı sabahın ilk saatlerinden itibaren mezarlıklara akın ediyor. Çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek herkes mezarlıkta... Mezarlar tek tek dolaşılıyor, ölüler tek tek ziyaret ediliyor; mezar başlarında feryat figan... Sanki mezarda yatan kişi henüz terki diyar etmişçesine olay sıcaklığını koruyor. Her bir mezarın başında ağıtlar yakılıyor, dualar okunuyor, mezarların üzerine yiyecekler bırakılıyor... Ölümün soğuk yüzüne tezat bir biçimde müthiş bir sahiplenme, yaşam-ölüm birlikteliğinin çarpıcı bir birlikteliği... Baharın, yani simgesel biçimde yaşamın yeniden başladığı Nevruz (Nevruz Farsçada 'yeni gün' anlamına geliyor) gününün hemen öncesinde ölümün böylesine anımsanması, yaşam-ölüm döngüsünde Anadolu insanının binlerce yıldır koruduğu böylesine bir 'renk' ekibimiz için yeni bir heyecan oldu...
Ekip arkadaşlarımızla bu projede belki de üzerinde en çok tartıştığımız olgu dizideki bölümlerin 'doğum', 'düğün' ya da 'ölüm' olgularını tek başına mı, yoksa birlikte mi ele alması oldu sanırım. Genel kabul gören yaklaşım, bu üç geçiş döneminin bir döngüyü ifade ettiği ve her birinin diğerinden bağımsız düşünüleme-yeceği doğrultusundaydı. Bu konu üzerinde anlaşmış olsak da, sonuçta bu birbirine bağımlı / geçişli görünen olguları tek tek görüntüleyebiliyoruz. Çünkü gittiğimiz her yeni mekânda bu olgulardan sadece birini çekmeye gitmiş oluyoruz; bu bir düğün, doğum ya da ölüm olayı ve buna bağlı ritüeller oluyor... Anadolu'nun değişik bölgelerinde çok sayıda çekime gittik. Dediğim gibi, her çekimde genellikle tek bir olguyu belgeliyorduk. Çok nadiren bu üç olgudan ikisinin bir arada bulunabileceği örnekler çıkıyordu karşımıza. Bunlar arasında en ilgincine Muğla-Milas'a bağlı Çomakdağ köylerinden Kızıağaç'ta rastladık. Bir Yörük köyü olan Kızılağaç'ta geleneksel bir Yörük düğününü çekmeye gitmiştik. Doğal olarak düğünlerin vazgeçilmez aşamalarından biri olan 'kına gecesi'ni burada da görüntüleyecektik. Gerek şu ana kadar dizinin içinde rastladıklarımda gerekse daha önceki deneyimlerimde böyle bir örnek yoktu. Bu ritüel bizim üç olgumuzu da simgesel biçimde içinde barındırıyordu. Ancak bu simgeler çok kapalı ve anlaşılmayacak türden de değildi: Ritüelin tamamı bir düğünün parçasıydı, bu boyutuyla 'düğün'ü anlatıyordu. Gelinin elleri ve ayakları kınalandıktan sonra yere ana rahmindeki bebek pozisyonunda yatırılması ve karın kısmına gelecek biçimde yanına küçük bir erkek çocuğunun yine ana karnı pozisyonunda yatırılması başlı başına bir 'doğum' simgesiydi. Düğün eğlencesinin içinde kına yakılırken yakılan ağıtlar ise sembolik bir 'ölüm' simgesiydi. Kız artık o güne kadar yaşadığı dünyadan ayrılıyor, başka bir dünyaya geçiyordu. Bu durum Anadolu'nun her yerindeki kına geceleri için söylenebilir. Ama bu köydeki daha da derinlikli bir hal seyrediyordu. Ritüelin bitiminde yerde ana karnındaki cenin pozisyonunda yatan gelinin üzeri kırmızı örtülerle örtüldü. Odada kimse kalmadı. Gelin kıpırtısız, adeta 'ölü' gibi sabahın ilk ışıklarını orada karşılayacak bir biçimde tek başına kala kaldı... Arkaik kültürlerden günümüze ulaşan 'kan' ve 'kurban' izlerini taşıyan 'kına'nın, 'ölüm' simgeciliği açısından sanırım çok çarpıcı bir örneğini böylece belgelemiş olduk."
Belgeselin bir diğer yönetmeni Mustafa Kara belgeseldeki 'farkındalığa' vurgu yapıyor:
"Belgesel tür olarak; geçmiş, şimdi veya geleceğe dair saptamalar yapar ve miras bırakır. Dışarıdan bakışla kendisine yüklenen misyon birçok açıdan farklılık ve farkındalık oluşturur. Belgesel içinde barındırmak zorunda olduğu evrensel mesaj nedeniyle kendine özgü bir dili ve yapıyı kapsar... Afyon ili Dinar ilçesinde bir Türkmen düğünü görüntülemek için bulunuyoruz. Düğün geleneklerinin yoğun olmadığı zamanlarda belgeselin konseptine uygun arşiv görüntüleri çekmeye çalışıyoruz. Hasat ile ilgili görüntüler de belgeselde kullanılması muhtemel görsel malzeme arasında yer alıyordu. Bunun için yol kenarında bir tarlada döverbiçer ile ekin biçiliyordu. Hem ekibi çekim için konuşlandırdık. İlk önce uzaktan genel çekimleri yaptıktan sonra, tarlaya yaklaşarak çekim için izin istedik. Tarla sahibi büyük bir memnuniyetle kabul etti. Çekim için sürecin her aşaması birkaç tekrar olmak üzere yapıldı. Çekimleri genelde 2 kamera ile yapıyoruz. Kameranın bir tanesini döverbiçerin üstüne çıkardık ve ekin biçme çekimleri yapıyoruz. Bu arada tarla sahibiyle sohbet etmeye başladık. Tarla sahibi bizim belgesel çekiyor olmamızdan çok etkilenmişti. Yaptığımız işin ne kadar güzel bir iş olduğunu, hayırlı bir iş olduğunu anlata anlata bitiremiyordu. Bu 'farkındalık' bir yere kadar. Ancak tarla sahibi yörenin temel sorunlarıyla ilgili bilgiler vermeye başladı; 'Mustafa Bey gördüğünüz gibi dağ taş çıplak. Hiçbir taş yok. Diğer yörelerde olduğu gibi bizim buralarda da kuraklık var. Sulak araziler yok. Biz de ancak; buğday, arpa, yulaf gibi ürünler yetiştirebiliyoruz. Sizden beklentimiz buraların ağaçlandırılmasını sağlamanız. Eğer böyle bir çalışmayı sağlarsanız çok büyük sevap kazanırsınız.' Ben de böyle bir çalışmanın çok büyük çaplı ve birçok kurumun organize olması gerektiğini, ayrıca ne tür bir ağaçlandırma yapılması gerektiği konusunda ön çalışma gerektiğini söyledim. Tarla sahibi yine de belgeselin böyle bir misyon üstlenmesinin aslında hem televizyonun hem de belgesel türünün etkinliği konusunda farklı bir 'farkındalık' bilgisine sahipti. Yine Dinar ilçesindeki düğünün çekimlerine başladık. Cuma günü düğün genel anlamda başlıyor ama geleneklerde bir yoğunluk olmuyordu. Bayrak dikiliyor, eğlence başlıyor, kız evine gidilip geliniyordu. Ama önceden kasabalılar bizim geleceğimizi biliyorlardı onun için bize söylenen olağan dışı bir kalabalık söz konusu idi. Gerek eğlenceler, gerekse diğer geleneklerin gerçekleşmesi daha ihtişamlı uygulanıyordu. İkinci gün gelenek itibariyle daha zengin oluyordu. Bizim çekim yaptığımızı duyan yerel bir sanatçı geldi. Kendi çapında çalışmaları olan yerel sanatçı, boş teyp kasetlerini alıp evinde kasetçaları ile canlı kayıt yapıp çoğaltarak satıyormuş. Bize gelip kendisinin çok güzel, yöreye özgü türkülerinin olduğunu, yöre oyunlarını çok iyi oynadığını ve kendi oyununu kimsenin oynayamayacağını söyleyerek yardımcı olmamızı istedi. Biz kendisine ısrarla bizim belgeselin böyle bir içeriğinin olmadığını anlatmaya çalışmamıza rağmen bir türlü ikna edemedik. Aslında yerel sanatçı da çok iyi farkında idi ki, belgesel kendi 'sanatının en iyi pazarlamasını yapardı.
Bu düğüne dair bir kaç 'farkındalık' da çekim olarak bizden...
Dinar'daki bu düğünde bütün ekonomik yük damat tarafına ait. Geline 20 altın, 10 bilezik, 1,5 metre zincir vb. takının yanında her tür çeyiz malzemesinin karşılanması da erkek tarafının maddi olarak zorlanmasına neden oluyor... Ki, gelin başta olmak üzere kasabanın bayanlarının giydiği (pullardan oluşan, fosforlu sarı çorap aksesuarıyla tamamlanan) ışıldak giysisine 'tarla sattıran' adını vermişler. Giysinin maddi yönü ne kadar yüksek ise görsel yönü de bir o kadar muhteşemdi. Bu kadar rengi bir arada görme şansını bulduk.
Gelin almaya gidilmeden önce damat kendi evine köyde en uzak evi olan bir akrabasının evine gidiyor. Burada damatlık elbisesinin (gömlek, pantolan, kıravat vb.) bir kısmını giyiyor. Damat evinden davul zurna eşliğinde damatın evinde bulunan akrabaya gidiliyor. Damat dualar eşliğinde evden çıkıyor. Biz o ana kadar damadı çok neşeli, güler yüzlü, cana yakın görmüştük. Yani damat normalde nasıl ise düğünün bu sürecine kadar yine aynı şekilde davranıyordu. Daha bir saat önce gördüğümüz damat evden çıkınca çok şaşırmıştık. Bizim damat gitmiş yerine başka biri gelmişti. Ciddi mi ciddi, asık yüzlü, bakışları devamlı ileride, kimseyle göz göze gelmemeye özen gösteriyor, kendisine hayırlı olsun, mutluluklar gibi söylenen sözlere yanıt vermiyor, aldırış etmiyor; heybetli, ihtişamlı adeta devleşerek kasabanın meydanına doğru yürüyor ta ki, yolda kendisine takılan takılar için biraz duruyor peşinden devam ediyordu. Yürüyüş sırasında durma ve yürüme kararını ise elinde sopa olan sağdıç veriyordu. Her şey sağdıcın kontrolünde idi.
Çekimdeki bütün arkadaşların ortak düşüncesi sanki bir film setinde gibiydik. Kendimizi Kadir İnanır'ın bir kabadayı filmindeki herkese meydan okuyan ve vücut diliyle adeta gözdağı veren sahneyi çekiyormuş duygusu veriyordu. Hepimiz çok etkilenmiştik. Bu kadar kısa zamanda nasıl bu ruh haline girilebiliyordu. Düğün sonrasında damat ile sohbet ettiğimizde sorduk; bu nasıl oldu diye. Damat 'Gelenek böyle. Eğer ben orada böyle ciddi olmazsam, cezamı verirler. Daha önce nasıl bir kişiliğe sahip olursam olayım fark etmez. Biz atamızdan, büyüklerimizden böyle gördük. Ne kadar farklı yerlerde yaşıyor isek fark etmez. Geleneklerimizi bozmadan yaşamak ve yaşatmak biçim için önemli.' dedi. Damat farkındaydı ki, her topluluğu farklı kılan onun kendi dinamikleriyle oluşturduğu âdetleriydi...
Kahraman Maraş'a bağlı Göksun ilçesinin Çardak Beldesi'nde bir Çeçen düğünü çekimi yaptık. Çeçenler renkli ritüellere sahipler. Gelin ve damat düğünün hiçbir aşamasına katılamıyor. Damat düğün süresince kendi evinde bulunamıyor, bir akrabasının evinde arkadaşlarıyla birlikte kalıyor. Eğer kendi evine gelir, eğlenceye katılır ise cezalandırılıyor. Bizim gittiğimiz düğünde damat bir ara düğün evinde fazla misafirin olmadığı bir zamanda eğlenceye katılırken hemen bir kova su ile ıslatılarak cezalandırıldı. Çeçen düğününde en göze çarpan gelen; 'kaşenlik'... Çeçen düğününde kadın ve erkek birlikte eğleniyor, oynuyor. Çeçen topluluğunun gelenekte önemli bir olgusu ise aile büyüğü kavramıdır. Aslında Anadolu'nun bütün coğrafyasında büyüklere saygı gösteriliyor, sözleri dinleniyor... Ancak son yıllarda yaşanan toplumsal değişim bunu genel anlamda teoride korurken pratikte azalma olduğu görülmektir. Geleneklerin yürütülmesi / uygulanmasında genç kuşakların etkinliği ve istekleri daha ön plana çıkmaktadır. Çeçenlerde büyüklerin uygulamalarda aktif olduğu gözlemleniyor. Eğlencenin ilk dansını büyükler yapıyor. Birkaç büyük dans etmeden gençler dans edemiyor. Çeçen düğününde eğlence düğünün her aşamasında yer alıyor. Gece gündüz her aşamada gerçekleştirilebiliyor. Eğlencenin başlaması için dairenin bir tarafına bayanlar diğer tarafına ise erkekler sıralanıyor. Erkek ve kadın tarafından birer 'tamhada' denilen birer kişi yer alıyor. 'Tamhada' kimlerin ne zaman, hangi sırayla oynayacağını koordine ediyor. Onun izni olmadan kimse oyun için ortaya çıkamıyor. İzinsiz çıkan ise ceza alıyor. İzin verilinceye kadar sırada kalıyor. Kiminle kaşen olmak isteniyor ise o sıraya göre yerleşiliyor. Erkek hangi bayan ile kaşen olmak istiyorsa ya göz kontrolü ile sıralama gerçekleştiriliyor ya da haber gönderiliyor yanıta göre oyun oynanıyor. Bayanlar hiçbir şekilde erkeğin gözüne bakmıyor. Erkek oyunu kendi istediği gibi yönlendiriyor. Bayanın önünü kesiyor, sırada bulunan erkek arkadaşlarının önünde oynamasına ısrar edebiliyor. Arkadaşlarının tezahüratlarını almak istiyor. Oyunun ne zaman biteceğine yine erkek karar veriyor. Ancak bayan oyuna çıkıp çıkmama konusunda özgür. Bayan tam anlamıyla figürlerinde bir kuğu gibi süzülüyor, zerafetin tüm görsel şölenini sunuyor... Buna karşılık erkek bir o kadar sert, haşin, gücün tüm unsurlarını figürlerine yansıtıyor. Seri biçimde figürler sergilenip, şova dönük bir süreç gerçekleştirilirken erkek gücün ve iktidarın temsilcisi olduğunun farkında olarak oyunun kontrolünü elinde bulunduruyor. Çeçen düğününde dikkatimi çeken diğer bir unsur ise etkileşim idi. Çardak Beldesi'nde hem Türkmen hem de Çeçen halk var. Çeçen geleneğinde davul zurna gibi bir enstrüman yok. Düğünlerde yörede mızıka olarak söylenen akordeon görülüyor. Ancak günümüzde Çeçen düğününde belli zamanlarda davul zurna da kullanılıyor. İlave olarak Çeçen geleneğinde geline ya da damada kına yakılması gibi adet yok. Ancak bizim çekimini yaptığımız düğünde geline kına yakıldı. Bu süreçte bir takım sıkıntılar yaşandı. Gelin ilk önce istemedi ama çevre baskısı kına yakılmasıyla sonuçlandı.
Çekimlerini yaptığımız birçok coğrafyada görüyoruz ki; birlikte yaşayan farklı toplumlar birbirlerinden etkileniyor / etkileşiyor ve alış veriş söz konusu oluyor. Bu alışverişe bir takım tepkiler de görülebiliyor. Çeçen geleneğinin katıksız korunmasında gençler baskı unsuru oluşturuyor, davul zurnanın olduğu eğlencelere pek katılmıyor. Bütün tepkilere rağmen etkileşim tüm hızıyla devam ediyor. Görüştüğümüz farklı yaş, eğitim, ekonomik düzeye sahip Çeçen bu etkileşimin kaçınılmaz olduğunu söyleyerek, geleneğin katıksız korunmasının mümkün olmadığının farkında olduklarını belirtiyorlar."
Belgeselin fotoğraflarını çeken Osman Ürper 'Anadolu'nun Renkleri'nden izlenimlerini şu şekilde dile getiriyor:
"İnsan yaşamının döngüsü içerisinde yer alan bu üç önemli eşiği daraltılmış bir çerçeve içerisinde çalışmak bir fotoğrafçı için her zaman heyecan vericidir. İlk sürprizi Nevruz nedeniyle çekime ilk çıktığımız yer olan Iğdır ve çevresinde 'Kabir Üstü' ya da 'Ölü Bayramı' olarak kabul edilen mezar ziyaretlerinde yaşadım. Bu yörede her yerleşim merkezinin bir kabir üstü günü var ve mezarlıkta yakınları bulunan herkes o gün mezarlıkta sabahtan itibaren toplanıyor. Her mezarın başında özellikle kadınların ağıtları ve acılı haykırışlarla ağlamaları çok çarpıcıydı. Fotoğraf çekerken bir mezarın başında çok dokunaklı bir biçimde ağlayan bir kadın dikkatimi çekti. Çıkardığı seslerden çok yakın bir zamanda kaybettiği bir yakını olduğunu düşündüğüm anda gözüm mezar taşına takıldı ve daha da şaşırdım. Sanki bir hafta önce kaybettiği bir yakının mezarı başındaymış gibi ağlayan bu kadın yaklaşık 10 yıl önce kaybettiği bir yakınına ağlıyordu. Yine buradaki çok sayıda mezar taşında fotoğrafların bulunması ilginç olduğu kadar ölüye gösterilen sevgi ve saygının göstergesiydi. Mezarlık tıpkı siyah beyaz bir fotoğraf albümü gibiydi.
Karakoyunlu ilçesindeki tarihi mezarlıkta ise koyun heykellerinden oluşan mezar taşları ilginçliği kadar yüzyıllardır ayakta kalmasıyla bizleri şaşırtmıştı. Yine bu bölgedeki Nevruz döneminde bir haftaya yayılan 'yedi levin', yumurta tokuşturma gibi gelenekler ve etkinlikler Nevruz'un bu bölgede o bilindik ve gergin görüntülerinin dışında ne kadar da güzel kutlandığını gösterdi.
Edirne İpsala'daki köy düğününde ise gece boyunca çalan bir pop parçasıyla büyük bir meydanda yüzlerce insanın saatlerce dans etmesi ve yöresel hiç bir müzik çalmaması dikkatimi en çok çeken hususlardan biriydi. Anadolu'nun bir köşesinde bir köy düğününde org eşliğinde gece boyunca duymaktan bıktığımız aynı melodi aslında bu belgeseli çekmekte ve kaydetmekte ne kadar doğru bir iş yaptığımızı anlamamızı sağlamıştı. Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki on sene sonra hiç bir şey kalmayacak. Keşke on yıl önce bu belgeseli çekseydik diye düşünüyoruz hepimiz. Ama eminim ki on yıl önce de çekmiş olsaydık benzer duygu ve düşünceleri yaşayacaktık. Değişim baş döndürücü bir hızda her şeyi ezip geçiyor. Çünkü, modernizm ve tv kültürü bir çığ gibi tüm gelenekleri süpürüp gidiyor ve geleneklerine en çok sahip çıkan köylülerimiz bile kendi özlerinden uzaklaştıklarının farkında değiller. Burada daha sonra başka yörelerde yaptığımız düğün çekimlerinde rastlayamayacağımız iki gelenek ilginçti. Gelin arabaya binmesiyle birlikte bir ayakkabısı gençler tarafından ayağından çıkarılıp kaçırılarak evde bekleyen damada, koşar adımlarla götürülüp teslim edilerek güzel bir bahşiş alınıyor. Damat da gelin arabadan inmeden ayakkabısını tekrar giydiriyor. Bir de kına gecesinde kına yakıldıktan sonra sandalye üzerinde oturan gelinin kına yakan kadınlar tarafından üç kez sandalyesiyle birlikte havaya kaldırılması ve sonrasında damadın gelini kucaklayarak eve kaçırması. Tabi bu arada yakından çekim yaparken gelini kaçıran damadın sırtına vurulan yumruklardan bizim de nasibimizi almamız kaçınılmaz oluyor.
Edremit'in Mehmetalan köyünde bir düğünün olduğunun haberini aldık. Burada çekim izni verilmesiyle birlikte aslında ne kadar ilginç ve kökleri çok eskilere dayanan bir düğünle karşı karşıya olduğumuzun farkında değildik. Akçay sırtlarında ve Kazdağları eteklerinde bulunan ve etrafı zeytinliklerle kaplı bu şirin Türkmen köyü geleneklerine çok bağlıydı. Buradaki törenleri aşama aşama takip ediyorduk. Bize bayrak dikileceği söylenmişti. Bizde evin önünde çalan davul zurna ile birlikte bir direğe ya da sopaya bayrak geçirilerek evin damına dikileceğini beklerken, bir gecikme olduğunu ve bunun nedenini anlamaya çalışıyorduk. Meğerki bayrak dikmekten kastedilen; içeride köyün kızlarının köye ait büyükçe bir bayrağın direğine süslemeler yapıp bunları dikmeleri söyleniyormuş. Neyse ki bu dikimi görüntüledik. Dikme işlemi bittiğinde bayrak bir odanın içinde açıldı ve köyün gençleri tek tek gelerek bayrağın üzerine genç kızların emeğinin karşılığı olan bahşişlerini attılar. Sonra dua okunarak bayrak evden çıkarıldı ve bütün köyde dolaştırıldı. Daha sonra gelinin olduğu köye tepsilerde hazırlanmış şeker, çikolata ve çiçeklerle üstü süslenen 'gelin böreği' götürüldü. Köyün girişinde kız evinin bayrağının gelmesi beklendi. Bu iki ayrı köyün bayrakları bayrak çatma diye ifade edilen karşılama yapılarak (uçlarından üç kez tokuşturularak) davul zurna eşliğinde yola devam edildi. Ertesi gün aynı olay tekrarlanarak bu kez renkli tülbentler ve kuş tüylerinden yapılmış bir gelin başlığı olan 'kepez', damadın köyünden bir genç kıza giydirilerek gelinin köyüne götürüldü. Bu köyde başka bir genç kıza devredilen başlık daha sonra düğün alayı eşliğinde gelinin evine gönderilerek teslim edildi. Mehmetalan köyündeki bu düğünde ilginçlik olarak düğün sahipleri ve yakınlarının giydiği yöresel kıyafetlerin çok renkli olmasıydı. Bir de bu köyde görüp büyük şehirlerde bile zor göreceğimiz ölçü de, kadın ve erkeklerin medeni bir ilişki içinde olmalarıydı.
Kahramanmaraş'ın Göksun ilçesi Keklikoluk köyünde ise modernizmin gürültüsünden uzak, bizleri oldukça keyiflendiren bir düğünle karşılaştık. Bu düğünde herkes milli bir folklor oyuncusu gibiydi. Davul ve zurna eşliğinde çalan yöresel ezgilerle kızlı erkekli üç gün boyunca çekilen halayları ne izlemeye doyduk ne de çekmeye. Bu köyde ayrıca onların da artık unutmaya yüz tuttukları yıllardır tekrarlamadıkları köy seyirlik oyunlarından bazılarını da tekrarlamaları bunları kayıt altına almamızı sağladığı kadar yeni neslin de bu oyunlarla karşılaşmalarını sağladı. Belki de, gelecek düğünlerde ya da toplantılarda tekrar oynamaya başlayarak bu gelenekleri devam ettirecekleri düşündürmesi de yine, bizlere çektiğimiz belgeselin ne kadar önemli olduğunu da düşündürdü.
Sonuç olarak şu ana kadar binlerce kilometre yol kat edilerek 20.000 karenin üzerinde fotoğraf çekildi. Yine 100 saatin üzerinde video kayıtları yapıldı. Geleceğe bırakılacak görsel kayıtlar olarak. Ve bunların her biri Anadolu'nun zengin kültür coğrafyasını aydınlatan farklı eserlerle dünya kültür mirasına bir katkı sağlayacağını düşünmek bile bizlerin tüm yorgunluğunu alıyor."
Yapım - yönetim yardımcısı Gülçin Çakıcı belgeselle ilgili şu hususları vurguluyor:
"Kırklareli'nin Erikler köyünde, yaklaşık 90 yıldır süregelen ve civar köylerden de katılımla yaklaşık 1000 kişinin olduğu, geleneksel olarak kutlanan 'Hıdırellez Şenlikleri'nde kadınların ön planda olduğu söylenebilir. Kadınlar hıdırellezin kutlanacağı günden bir gün önce kutlama alanına gidip çömleğe niyet atıyorlar. Ardından çömleğin başındaki kadın çömlekten sırayla niyetleri çekiyor. Bu sırada kendi aralarında darbuka çalıp oynuyorlar. Niyet çekme bittikten sonra kadınlar toplanıp yöresel türküler söyleyerek ellerinde 'cadı dikenleri' alandan ayrılıyorlar. Cadı dikenlerini köydeki evlerin kapılarına asıyorlar. Bu şekilde uğursuzlukları kovduklarına inanıyorlar. Hıdırellez günü hıdırellezin kutlanacağı alana köyde yaşayanlar traktörlerle konvoy eşliğinde geliyorlar. Traktörlerde kadınlar darbuka çalıp türkü söylüyorlar. Hıdırellezin kutlandığı alanda Davul ve zurna eğlencenin merkezinde gibi görülse de kadınlar kendi aralarında darbuka çalıp oynuyorlar. Kadınların bu eğlencesinin içerisinde temsili gelin ve damat da oluyor.
Belgesel filmin çekimleri kapsamında 5 mayıs 2007 tarihinde Uşak'ın Sivaslı ilçesinde Kurtuluş Sancar ve Emel Sancar'ın 27 şubat 2007 doğumlu kızları, Sait ve Zülfü Siyah Sancar'ın torunları 'Zülfü Siyah' isimli bebeğin 'Doğdu Töreni' çekimleri gerçekleştirildi. 'Doğdu Töreni' Uşak'ın Sivaslı ilçesine özgü yaklaşık 100 yıldır süregelen bir 'Doğum' geleneği. Bu geleneğe göre her ailenin ilk bebeğine, kız ya da erkek fark etmiyor, 'Doğdu Töreni' yapılıyor. 'Doğdu Töreni'ni bebeğin babasının babası(dede) ve babaannesi(ebe) üstleniyor. Hazırlıklar; tören günü sabahtan yemek pişirilecek kazanların ve yemek dağıtılacak kap-kacak, kaşık-çatal ve tepsilerin 'Doğdu' evine getirilmesi ve 'Doğdu' evinde 'ayağa dönen'lerin onları yıkamasıyla başlıyor. ('Ayağa Dönen', 'Hizmet Eden' demek.) Ardından 'Doğdu Yemeği' için sırasıyla fasulye, buğday (Keşkek için), badem ve pirinç ayıklanıyor. O esnada 'Doğdu' için 'helva' kavruluyor. Yemek pişecek kazanlar evin önüne çıkartılıyor. Evin önünde ateş yakılıyor ve kazanlar kaynamaya başlıyor. Sırasıyla önce buğday pişirilmeye başlıyor. Ardından etler kavruluyor. Sonra başka bir kazanda pilav pişiriliyor. Tüm bu yemekler gün boyunca 'Doğdu evi'nin önündeki kazanlarda pişiriliyor. Öğlene doğru bebeğin annesi, üzerine 'bindallı' giyerek hazırlanmak üzere kuaföre gidiyor bebekle birlikte. Öğlen; bebek, evin içinde tavana asılan beşikte sallanıyor. Ardından bebek kundaklanmak üzere keçeye yatırılıyor, altı sıcak toprakla bezleniyor ve keçeyle kundak yapılıyor. Bunun sebebi, bu şekilde bebeğin dışkısının 'tok' olacağının düşünülmesi. Keçeye kundak yapıldıktan sonra da bebeğin eline kına yakılıyor. Uşak'ın Sivaslı ilçesinde kızların; doğduklarında, evlenirken ve öldüklerinde ellerine 'kına' yakılma geleneği var ve halen devam ediyor. Akşam saat altı gibi 'Doğdu Evi'ne misafirler gelmeye başlıyor. Bebeğe getirilen hediyeler bebeğin annesine veriliyor. Hediye getiren kişilerin isimleri, aileden bir kadın tarafından deftere not ediliyor ki, daha sonra yapılacak iade-i ziyaretlerde ona göre hediye götürülsün. Bebeğe hediyeler verilirken bir yandan da evin önündeki kazanlarda pişen keşkek, et, pilav, helva ve komposto 'ayağa dönen'lerin elinden misafirlere dağıtılıyor. Yemek faslı bittikten sonra da bebek için 'mevlit' okutuluyor. Bebek, mevlidin sonunda okunan Peygamber duasının ardından mevlide katılanlar arasında elden ele dolaştırılıyor. Mevlit bitince 'Doğdu Töreni' de sona eriyor.
Çorum Sungurlu ilçesi Aşağı Fındıklı köyündeki bebek kırkındaki en belirgin ayrıntı, bebeğin beşiğinin altına yumurta kırılması ve bir gün boyunca bebeğin beşiğinin altında kalmasının ardından ertesi gün bakıldığında yumurtanın sarısı dağılmamış tok duruyorsa bebeğin uzun ömürlü olacağı, yumurtanın sarısı dağılmışsa bebeğin kısa ömürlü olacağına inanılması. (Bizim çekimini yaptığımız kırklamada maalesef yumurtanın sarısı dağılmıştı!) Bu ayrıntının dışında bebeğin yıkandığı suyun içerisine 'gümüş' atılıyor, âdet olarak.
Burdur'un Altınyayla İlçesi Çatak köyündeki 'Yörük düğünü'nün töreninin ilk günü sabahtan kız evinde yemek hazırlığı yapılıyor ve ikindiden sonra gelen misafirlere yemek ikramı başlıyor ve üç gün boyunca devam ediyor. Düğünün ilk akşamı oğlan evinde de düğün yemeği veriliyor ve eğlence oluyor. Burdur'un meşhur üflemeli çalgısı 'sipsi', düğünün baş çalgısı. Onun dışında davul ve zurna çalınıyor. Düğünün ikinci günü akşamı oğlan evinden kız evine gelenler eğlence yapıyorlar. Gelin ve damat birlikte eğleniyorlar. Kına gecesinde 'üç etek' denilen geleneksel kıyafetler giyiliyor. Damadın omzuna da kırmızı tül bağlanıyor. Oğlan evi kız evinden ayrıldıktan sonra kız tarafı geline kına yakıyor ve 'Ağlaşmalık' oluyor. Düğünün son günü kız almak için oğlan evinden kız evine gidenlerin başında bayrak taşıyan bir akraba oluyor. Konvoy ve davul zurna eşliğinde kız almaya gidiliyor. Erkek evi kız evine gelirken kız evinin önünde eğlence devam ediyor. Gelinin babası geline kırmızı kuşak takıyor, gelinin duvağı örtülüyor ve damadın gelmesi bekleniyor.Erkek evi kız evine geldiğinde içeri rahatça giriyor ama evden gelin ile birlikte çıkabilmek için kız tarafınca istenenleri karşılayacağına dair söz verebilmesi. Ardından kız alınıyor ve erkek evine getiriliyor. Burada da damadın akrabası (bu düğünde eniştesiydi) gelin ve damadı arabadan indirmeden düğün evine gelenlerden para topluyor. (bu düğünde enişte kasketinin içine topluyordu) Paralar toplandıktan sonra gelin ve damat arabadan iniyorlar. Bu sırada kurban kesiliyor ve gelin kurbanın üzerinden atlatılıyor. Gelin eve girdikten sonra damat tek başına dışarı çıkıyor, davul zurna eşliğinde oyun oynadıktan sonra eve giriyor ve düğün sona eriyor.
Afyon Dinar ilçesi Tatarlı beldesindeki 'Türkmen düğünü'nünde düğün evi erkek evi olarak geçiyor ancak dört gün süren düğün boyunca kız evine kaç kere gidilip gelindiğini biz ekip olarak sayamadık doğrusu. Düğünün ilk günü erkek evinin kapısına Türk bayrağı dikiliyor ki düğün evi olduğu anlaşılsın. Akşam ise evin avlusunda eğlence oluyor. Bu düğünde davulun yanında klarnet ve ziller (parmaklara takılan değil, daha büyük olan ve her iki elde birbirine vurularak çalınan) çalınıyor. Bu yöredeki düğünde yeni evli kadınlar mavi kadife elbise giyiyorlar. Genç kızlar ise üzeri rengârenk pullar işli etek, ceketi, şalvarı ve fosforlu yün sarı çoraplardan oluşan 'Tarlasattıran' isimli düğün kıyafetlerini giyiyorlar. Kızların başlarına rengârenk tüller kat kat takılıyor ve alınlarından doğru bağlanan, tülbentle tutturuluyor. Kızlar tabiri caiz ise gökkuşağı gibi dolaşıyorlar. Bu bağlamda, Anadolu'da gördüğüm en renkli düğündü diyebilirim. Düğünün ikinci günü sabahtan erkek evinden kız evine ötürülecek çeyizler kamyonete yerleştiriliyor. Çeyizlerin arasına fıstık konuyor. Bolluk bereket olsun diye. Ardından kız evine gidiliyor. Gittiğimiz kız evinin avlusunda iki ev vardı ve bu iki ev arasında bağlanan iplere kızın tüm çeyizi dizilmişti. Tek kelimeyle muhteşem bir görüntüydü. Bir ipte tülbentler, bir ipte kıyafetler, bir ipte kenarı oyalı havlular, evin balkonunda kilime tutturulmuş çoraplar... Erkek evi de kendi çeyizini kız evine getiriyor ve bu çeyiz, akşamüstü erkek evi tekrar gelip çeyizi eve götürünceye dek sergileniyor. Akşam gelecek misafirlere dağıtılmak üzere erkek evinde 'taplama' adı verilen düğün yemeği yapılıyor 'el birliği' ile... 'Taplama', bulgur ve et ile yapılan bir köfte. Yağda kızartılarak servis ediliyor. Akşam olunca önce kız evinin avlusunda gelinin ve damadın akrabaları gelin ağlatıyor. Bu esnada erkek evinde eğlence devam ediyor. 'Hayırlı olsun' için gelen misafirler avluda ağırlanıyor. Kız evinde geline kına yakıldıktan sonra kız evinden damada 'Hayırlı olsun'a gelenler damat tarafından ağırlanıyor. Damat, gelenlere sigara ikram ediyor. Ardından damada kendi evinin avlusunda kına yakılıyor ve erkek evindeki eğlence geç saatlere kadar devam ediyor. Gece yarısına doğru kız evinde kıza kendi akrabaları arasında kına yakılıyor. Tatarlı'da kına yakılmadan önce ellere ve ayaklara ip bağlanıyor aralıklı ve çapraz olarak. Onun üzerinden de kına yakılıyor. Ertesi gün açıldığında ellerde farklı bir motif oluşmuş oluyor. Düğünün üçüncü günü damat bir akrabasının evinde hazırlanıyor. Öğleden sonra davul, klarnet ve zil eşliğinde damat alınmaya gidiliyor. Ardından damat, sadıcı (bu düğünde 11–12 yaşlarındaki yeğeniydi) ve erkek akrabaları Tatarlı'nın merkezindeki meydana doğru ilerliyorlar. Damadın kadın akrabaları da düğün evinden meydana doğru ilerliyorlar ve iki taraf merkezde buluşuyor. Merkeze yürüyüş esnasında damadın hiç gülmemesi ve son derece ciddi biçimde yürümesi bu yöreye özgü bir âdet. Merkezde topluca dua edildikten sonra damada para takılıyor. Bu esnada da damat hiçbir şekilde gülümsemiyor ve konuşmuyor. Bu merasimin ardından kız almaya gidiliyor. Gelin evden ağabeysinin kolunda ağlayarak çıkıyor. Bu sırada damat gelini arabanın içerisinde bekliyor. Gelin arabaya binip araba hareket ettiği anda arabanın üzerine 'Bereket' simgesi olarak buğday atılıyor. Gelin erkek evine gelince damadın kız kardeşi ve akrabalarından yeni evli bir kadın eşliğinde kazanın üzerine çıkartılıyor. Ardından damat üzerinden bozuk para atıyor. Sonra gelin evin kapısına getiriliyor. Burada kadınlar def çalıp mani söylüyorlar. Gelinin ayağının altına bir bardak su koyuyorlar, gelin o bardağı ayağıyla devirip, eline sürülen tereyağı evin kapısına sürüp içeri adım atıyor. Yapılan bu adetlerin amacı evin bereketli olması. Gelin eve girdikten sonra yanında görümcesi ile misafirlerin 'hayırlı olsun' dileklerini kabul ediyor. Ertesi gün, düğün gününün ertesi, geline 'baş bağlama' yapılıyor. Gelin, yeni evlilerin giydiği mavi kadife elbisesini ve sarı fosforlu çoraplarını giyiyor, ardından başına rengârenk tülbentler üst üste takılıyor. En sonunda da başına yapma çiçeklerden yapılmış bir başlık takılıyor. O rengârenk kıyafet iyice renkleniyor. Bu şekilde gelin evin önünde, kendi akrabalarının 'hayırlı olsun' için gelmelerini bekliyor görümcesiyle birlikte. Gelinin akrabalarının ziyaretinin ardından süresi 3,5 gün olarak nitelenebilecek bu çok renkli düğün sona eriyor.
Kahramanmaraş Göksun ilçesi Çardak kasabasındaki 'Çeçen düğünü'nün özelliği, düğün evinin erkek evi olması ve gelin ile damadın yapılan eğlencelerin hiç birine katılmayışı, son güne dek (üçüncü gün) ortada görünmeyişleri. Ayrıca düğün eğlencesi asıl, akşam başlıyor. Gündüz davul ve zurna çalıyor evin avlusunda. 'Hayırlı olsun' için gelenler ağırlanıyor. İlk iki günün akşamı, Çeçenleri yöresel çalgısı akordeon ve def eşliğinde düğün evinin avlusunda 'Kaşenlik' adı verilen oyun oynanıyor. 'Kaşenlik' oyununda kızlar ve erkekler avluda daire oluşturacak ve karşılıklı gelecek şekilde diziliyorlar. Onları dizen ve bu oyunu yöneten hem erkek hem kız tarafında 'Tamhada' denilen kişiler var. Bu dizilmenin ardından hem erkek, hem kız tarafında bulunanlar 'tamhada'ya dans etmek istediği kişiyi gösteriyor. Erkek ve kız tarafındaki 'Tamhada'lar kabul ederse bu kişiler dansa kalkıyorlar. Dans, Çeçenlere özgü Kafkas dansı. Bu dansın özelliği erkek ve kızın birbirine hiç değmemesi ve dansın hakimiyetinin tamamıyla erkekte olması. Erkek kızı bırakmadan kız yerine geçemiyor, dans etmeye devam ediyor. Erkek kızı bırakırken mutlaka elini göğsüne götürüp eğilerek selam veriyor. Kız da aynı şekilde erkeğe teşekkür edip yerine geçiyor. Kızlar ve erkekler düğün evinde, ilk iki gün, akşam geç saatlere kadar bu şekilde dans ederek eğleniyorlar. Bu danslar esnasında erkek tarafı sürekli olarak dans eden erkeğe tezahürat yaparak destek veriyor. Tezahüratlarını Çeçence yapıyorlar... Bu eğlenceye Kafkas kıyafetleriyle katılan kız ve erkekler düğünü daha da renkli kılıyor. Düğünün son günü sabah erken saatlerde erkek evinin bahçesinde kazanlar kaynamaya ve düğün yemeği 'toy' pişirilmeye başlanıyor. 'Toy', sulu et yemeği. Bu yemek gelin alınıp eve getirilmeden dağıtılmıyor. Ayrıca adet olarak, bu yemekten gelin ve damat yiyemiyor. Düğün günü her şey bitene kadar damat ortada görünmüyor. Gelin almaya erkek tarafı gidiyor, gelinin evinin avlusunda akordeon eşliğinde dans ediliyor. Bu sırada damadın erkek kardeşi ve yakalanan diğer erkek yakınlarının adet diye suratlarına boya sürülüyor. Bu eğlencenin ardından gelin alınıyor, arabaya bindirilip erkek evine geriliyor. Gelin erkek evine geldiğinde istekleri kabul olana dek arabadan inmiyor. Arabadan inerken başından şeker atılıyor ve yine akordeon eşliğinde tebrikleri kabul edeceği odaya geçiyor. Gelin odaya geçtikten sonra sofralar kuruluyor ve düğün yemeği -'toy'- dağıtılıyor gelen misafirlere. Ayrıca getirilen hediyeler ve verilen paralar deftere kaydedilerek alınıyor.
Çorum Sungurlu ilçesi Aşağı Fındıklı köyündeki 'Türkmen düğünü' de diğer düğünler gibi üç gün sürdü. İlk iki gün hem erkek hem kız evinde davullu zurnalı eğlenceler oldu. Diğer düğünlerden farklı olarak 'Çorum Halayı' çekildi. Damadın omzunda damat olduğunu belirten 'yeşil' tül bağlanıyor. Sadıcının omzuna da 'kırmızı' tül bağlanıyor. Kızın kınası erkek evinden sepet içerisinde getiriliyor. Damadın yanında yakılıyor, ikinci gün, gündüz. İkinci günü akşamı erkek evinde, erkeklerin kadın kılığına girdiği köy seyirlik oyunları oynanıyor. Gelinin alındığı üçüncü gün damat gelini arabada bekliyor. Gelin ağlayarak akrabalarıyla vedalaşıyor. Gelini, ağabeyi damada teslim ediyor. Gelin erkek evine getirildiğinde arabadan inmeden, adet olarak damadın annesi ve babası güreş yapıyor! Ardından gelini arabadan indirmeden gelenlerden para toplanıyor. Gelin indirilirken bir kova su getiriliyor, gelin ayağıyla kovayı deviriyor. Hemen akabinde gelinin ayaklarının dibinde kurban kesiliyor ve gelin eve giriyor.
Çorum Mecitözü ilçesi Elvan beldesi 'Türkmen düğünü'ne haberimiz olmadan şans eseri üçüncü gününde rastladık. Ancak rastladığımıza değdi, çekim yaptığımız düğünlerden farklı şeylere rastladık. Şöyle ki: Gelin, oğlan evine getirilmeden önce damadın arkadaşları, aralarından seçilen 'bayraktar' (Damadın sadıcı ve konvoyla yürürken bayrağı taşıyan kişi) ile birlikte 'Elvan Çelebi Tekkesi' ne gelip önünde dua ediyorlar. Ardından oğlan evine dönülüyor. Peşi sıra gelin arabası geliyor ve gelin indiriliyor. Gelin eve girer girmez evin avlusunda kurulan masada herkese açık olarak imam nikâhı yapılıyor. (Gittiğimiz düğünler içerisinde herkese açık olarak yapılan tek imam nikâhı bu düğündeydi.) Ardından evin önünde, erkekler yöreye özgü farklı ezgiler eşliğinde oyunlar oynuyorlar. Akşam ezanıyla birlikte damada kına yakmak için damadın arkadaşları ve damat farklı bir evde buluşuyorlar. Burada damadın arkadaşları damadın kınasını karıp dua ederek yakıyorlar. Damadın sadıcı düğüne ilişkin damattan sorumlu tek kişi. Tek bir şey bile eksik yapılsa, unutulsa, damadın her hangi bir eşyası kaybolsa hepsinin sorumlusu sağdıç. Sorumlu olduğu için de en ufak bir hatasında cezalandırılıyor. Örneğin suya atılıyor, vs.
Diğer yapım - yönetim yardımcısı Sezin Kıpçak çekimlerle ilgili gözelmnlerini şu şekilde dile getiriyor:
Iğdır - Ölü Bayramı: Iğdır ve çevresinde, geleneklere bağlı kalınarak, kesintiye ve değişime uğramadan sürdürülen Nevruz kutlamaları elbette ki çok çoğun ve aynı zamanda renkli geçiyor. Bu kutlamalar bir çok farklı etkinliği de içinde barındırıyor. Yapılan tüm bu kutlamalar, baharın gelişini, doğanın dönüşünü simgeleyen, tüm halkın büyük bir coşkuyla katıldığı geleneklerden oluşuyor. Ancak, Nevruz'u karşılayan haftanın salı ve perşembe günleri Iğdır halkı yıllardır sürdürdükleri bir geleneği aslına uygun olarak halen uygulamaya devam ediyorlar ki bu da; 'Ölü Bayramı'. Ölen yakınların ziyaret edildiği bu günlerde, yöre halkı sabahın erken saatlerinde toplu şekilde çevre mezarlıklara giderek kaybettikleri sevdiklerini anıyorlar. Bir anlamda da onlarla hasret gideriyorlar. Çünkü sözü edilen günlerde, halk acısını ilk günkü tazeliğinde yaşıyor, sevdiklerinin mezarlarının başında ağıtlar yakıp, onlarla konuşuyorlar. Bir bakıma baharın gelişini şimdi burada olmayan sevdiklerine de haber veriyorlar. Kimileri ellerindeki küçük taşlarla mezar taşlarına vurarak, ölmüş yakınlarına sesleniyor, kimisi de hayır niyetiyle mezarlığa getirdikleri yiyecekleri ölü toprağının üstüne saçıyor. Her ortamda yüzü gülebilen çocuklar ise o ağıtların arasında bu saçılan yiyecekleri toplayarak mutlu oluyorlar. Ölümün soğuk gerçeği bütün tazeliğiyle yaşanırken, hayırlar yapılıyor, aileler bir araya geliyor, dualar okunup, ağıtlar yakılıyor. Günün sonunda çevre halkı toplu olarak köylerine dönüyorlar ve bundan sonra baharın, mutluluğun, barışın, bereketin, birleşmenin bayramını kutlamak için hazırlıklara başlıyorlar. Sanki tüm ölmüş yakınları da onlarla birlikteymiş gibi... Ölü Bayramı ile birlikte, hayatta kalanları ve bir şekilde göçüp gidenleri birbirinden ayıran mezarlıklar, Nevruz öncesinde bu sefer onları birleştiren, baharı karşılamayı sağlayan mekanlar halini alıyor.
Edirne'nin İpsala ilçesine bağlı Paşaköy'ünde düğün telaşı sabahın erken saatlerinde başlıyor. Önce erkek evinin bahçesinde gelin ve damat için kurban kesiliyor. Daha sonra gelinlikler, damatlıklar giyiliyor ve daha öğle saatleri olmadan köy meydanında davullar zurnalar eşliğinde kutlamalar başlıyor. Köyün kadınları müzik eşliğinde meydanda saatlerce dans ediyorlar. Yöresel bir oyun olan karşılama yapılıyor. Daha sonra gelinin başının üstüne Türk bayrağı tutularak bir arabaya bindirilip apar topar erkek evine götürülüyor. Ancak bu esnada köyde yıllardır devam eden bir geleneğe tanık oluyoruz. Türk bayrağının gölgesi altında arabaya bindirilen gelinin etrafında aniden bir kalabalık oluşuyor. Köyün delikanlıları gelin arabaya binmeden, ayakkabısını kapmaya çalışıyorlar. Ayakkabıyı kapan delikanlı, erkek evine doğru koşmaya başlıyor. 'Ayakkabı çalma' denen bu gelenek, gelinin baba evinden çıkışını temsil ediyor. Gelin, erkek evine doğru yol alırken, bu sefer köyün erkekleri eve kadar yine davullar ve zurnalar eşliğinde yürüyorlar. Bu sefer aynı kutlamalar, müzikler ve yöresel oyunlar erkek evinin bahçesinde sürüyor. Bahçede damat tıraşı yapılıyor. Tıraş daha tamamlanmadan, damat yüzü köpükler içerisinde kalkarak oyunlara katılıyor. Yenilen düğün yemeğinin ardından herkes evlerine çekiliyor ve havanın kararması bekleniyor. Saat 20:00' a yaklaşırken, ışıklarla süslenen düğün alanı, dondurmacılarla, baloncularla doluyor, insanların da yavaş yavaş gelmesiyle, alanda bir panayır atmosferi oluşuyor ve düğün tam manasıyla başlıyor. Yöresel müziklerden günümüz pop müziğine kadar her türlü şarkı-türkü eşliğinde büyük bir kalabalık saatlerce dans ediyorlar. Düğünün bitmesine yakın, gelin kına için hazırlanıyor, yöresel bir kostüm giyerek kınalar mumlar ve kınalar eşliğinde düğün alanına getiriliyor. Kına gecelerinin vazgeçilmez türküsü 'Yüksek Yüksek Tepelere' söyleniyor. Bu sırada yine senelerdir sürdürülen bir başka gelenekle tanışıyoruz: Bir sandalyeye oturtulan gelin türkünün aralarında kız arkadaşları tarafından havaya kaldırılıyor ve damat gelini sandalyeden almaya çalışıyor. Bu havaya kaldırma, türkü eşliğinde üç kez tekrarlandıktan sonra dördüncü kaldırışta damat gelini yakalıyor ve kucaklayarak eve kaçırıyor. Dakikalar sonra, bitti sanılan düğün, gelin ve damadın alkışlarla kapıda belirmeleriyle yeniden başlıyor ve geç saatlere kadar büyük coşkuyla devam ediyor.
Denizli'nin Çal ilçesinin Çalçakırlar Köyü'nde Hıdırellez kutlamaları, senelerdir hiçbir değişim göstermeden geleneklere bağlı kalınarak kutlanmaya devam ediyor. Bir Alevi-Bektaşi köyü olan Çalçakırlar Köyü halkı, bu sene Hıdırellez kutlamalarının tarihini hafta sonuna denk gelmesi nedeniyle 5-6 mayıs olarak belirlemiş. Bunun nedeni, köyden şehre göçen halkın da kutlamalara katılabilmesini sağlamak. Takvimler bu tarihi gösterdiği sabahın erken saatlerinde, köy meydanı, yavaş yavaş hareketleniyor. Adaklık koyunlarını ve tavuklarını alan, köye 1 km. uzaklıkta içinden Büyük Menderes'in geçtiği yemyeşil bir vadiye konumlanmış Gümülcü Sultan türbesine doğru yola koyuluyor. Türbeye ulaşım bir noktaya kadar traktörlerle, daha sonra da yayan olarak sağlanıyor. Henüz öğle saatleri olmadan, tüm köy halkı türbede toplanıyor. Köyün erkekleri adaklık koyun ve tavukları ‘bahara ve yeşile' kurban ederken bir yandan da türbe ziyaretleri yapılıp, mumlar yakılıyor, adaklar adanıyor. Kurban edilen hayvanlar, aynı mekanda, köyün kadınları tarafından büyük bir coşku ile yenmeye hazır hale getiriliyor. Bu süreç içerisinde en dikkat çeken unsur, insanlar arasındaki yardımlaşma. Yapılan hazırlıklar büyük bir elbirliği ve eşine benzerine az rastlanır bir sakinlikle sürdürülüyor. Bu esnada çoluk çocuk herkes, etrafa meyve, bisküvi, çikolata dağıtarak hayır yapıyor. Yemekler pişmeye başlarken, yer sofraları kuruluyor. Köyün eren babalarının da katılımıyla Hıdırellez'i anlatan, baharın gelişini ve bereketi kutlayan konuşmalar yapılıyor. Yağmur duası ediliyor. Kadınlar ağaçların altında, erkekler özel yapılmış gölgelik bir alanın içerisinde olmak üzere, yemekler yenmeye başlanıyor. Sabahın erken saatlerinde başlayan kurban kesimi ve yemek telaşı öğleden sonra kendini eren babaların söylediği ilahilerin, manilerin ve sazın eşlik ettiği türkülerin yerine bırakıyor. Gün gece dönene kadar, türbede dualar okunuyor, ilahiler söyleniyor, yemekler yeniyor. Çalçakırlar Köyü ve çevresi asma bahçeleriyle çevrili ve yörenin en önemli geçim kaynaklarından biri de şarapçılık. Buna bağlı olarak, Hıdırellez kutlamalarında ev yapımı şaraplar da sofraların vazgeçilmez bir parçası halini alıyor. Ertesi gün, köy halkı aynı süreçleri tekrarlamak için bu sefer, yine yürüyüş mesafesi kadar yakın olan, Gaip Erenler türbesini dolduruyorlar. Yine kurbanlar kesiliyor, türbe ziyaretleri yapılıyor, dualar okunup, ilahiler söyleniyor. Gaip Erenler türbesinin mekansal olanakları nedeniyle, ikinci gün çocuklar kırlarda baharın simgesi haline gelmiş rengarenk uçurtmalarını uçururken; İstanbul, İzmir ve Ankara gibi şehirlerden gelen insanlar da türbe ziyaretlerinde bulunuyor. Çalçakırlar Köyü'nde bahar işte böyle karşılanıyor. Bu iki gün sonrasında akıllarda kalan en önemli şey de hiç kuşkusuz, köy halkının barış içerisinde ve tüm insanlığa örnek olacak bir elbirliği ile Hıdırellez'i kutlamaları oluyor.
Kaz Dağları'nın eteklerine kurulmuş, tüm Edremit körfezine hakim Mehmetalan Köyü'nde doğum, düğün ve ölüme ilişkin 3 ayrı çekim yapıldı. İlk çekim, 30 haziran - 1 temmuz tarihlerinde gerçekleşen düğüne aitti. Mehmetalan köyü, çoğu Kaz dağı köyleri gibi Türkmen köyü olduğundan, çekilen düğün de otantik bir Türkmen düğünü idi. 30 haziran cumartesi günü düğün, sabahın erken saatlerinde yapılan yemek hazırlıklarıyla başladı. Köyün bütün kadınlarının yardımıyla pişen kazan kazan yemekler öğlen saatlerine gelinmeden oğlan evinin önüne kurulan masalarda yendi. Damadın babası cazcılar ( çalgıcılar ) eşliğinde yöresel oyunlar oynadı. Gün içerisinde yöredekilerin cazcı dedikleri davul-zurna ekibi, müziklerini yapmaya devam ettiler.Bu esnada, köylülerden görevlendirilen 2 kişi, köydeki tüm evlere ‘'okuntu'' dağıtmaya çıktılar. Okuntu, aslında davetiye yerine geçen bir gelenek. Rengarenk yemeniler köyün tüm evlerinin kapılarına asılıyor. Bu o evlerde yaşayanların düğüne davetli oldukları anlamına geliyor. Eğer okuntu verilen evde erkek çocuk varsa yemenini ucuna şeker bağlanıyor. Akşam saatlerine gelindiğinde gelinin köyüne doğru yol alındı. Mehmetalan'a yaklaşık 10 km. kadar uzakta bulunan Türkmen köyü Çamcı'da akşam sabah saatlerine kadar sürecek olan caz (eğlence) başladı. Gelinin arkadaşları yöresel kıyafetlerini giydiler ve yöresel oyunlar oynadılar. Gecenin ilerleyen saatlerinde gelin evinden alınan kına cazın yapıldığı yere gelinin kız arkadaşları tarafından getirildi. Ancak, kına buraya göstermelik olarak getiriliyor. Asıl kına yakma, gelinin evinde caz bittikten sonra başlıyor. Gelinin çeyizinin serili olduğu bir odada sabaha karşı bütün kadınlar toplanıyor, türküler eşliğinde gelin ağlatılarak ellerine ve ayaklarına kına yakılıyor. Ertesi gün, kepez giydirme, bayrak dikme ve gelin alma denilen süreçler yaşanıyor. 'Kepez' bir tür başlık. Düğünün bir gün öncesinden yine köyün kadınları tarafından el birliğiyle yapılan tüylerden, çiçeklerden, kat kat tülbentlerden ve yemenilerden oluşan yüksek bir gelin başlığı. Bu başlık geline giydiriliyor ve gelin düğün boyunca bu başlıkla geziyor. Bayrak dikme ise, damat evinde kızlı erkekli gençlerden oluşan bir grup, muhabbetler eşliğinde Türk bayrağına rengarenk yemeniler dikiliyor. Daha sonra bu bayrak alınarak köyün delikanlıları gelinin köyüne gelini almaya gidiyorlar. Gelin alma, saatler sürüyor. Gelinin evinin yolunda bayrak ellerinde gençler, maniler, türküler, atışmalarla dura kalka saatler sonra gelini alıyorlar. Damadın köyü Mehmetalana gelindiğinde evin önünde büyük bir kalabalık, davullar zurnalar gelini bekliyor.Bayrağı taşıyan kalabalık bir delikanlı grubu, geleneksel hale gelmiş bir maniyi üç defa yüksek sesle tekrarlayarak alkışlar ve davul sesleriyle gelini damat evine sokuyorlar. Eve giren gelin ve damada türküler ve oyunlarla karşılama yapılıyor. Düğün biterken bir gün evvelden düğüne okuntu dağıtılarak davet edilen köylüler, düğünü yapan damadın babasına yedikleri yemeklerin hakkını para olarak ödüyorlar böylece düğün evinin masrafı da elbirliğiyle karşılanmış oluyor. Verilen bu paraya da ‘'dürü'' adı veriliyor. Düğün bittikten sonra akılda kalan en önemli detay, köylünün yardımlaşması ve elbirliği oluyor. Düğün süresince yediden yetmişine tüm köylü ekmek kesmekten, okuntu dağıtmaya kadar bir sürü görev üstleniyor ve düğün boyunca görevlerini eksiksiz yerine getiriyorlar.
Yine Mehmetalan köyünde, düğünün hemen arkasından bir ölüm geleneğine tanık olunuyor. 1 hafta kadar önce vefat eden 80 yaşlarında bir kadının yedi hayırı yapılıyor. Ölümden tam 7 gün sonra gerçekleştirilen bu gelenekte de yine sabahın erken saatlerinde ölü evinde tüm köy halkına yemek veriliyor. Burada dikkati çeken detay da, tüm köyün kadınlarının mutfaklarında ne varsa birer ikişer bir torbaya koyarak ölü evine getirmeleri. Tüm köyün evlerinden toplanan bu erzaklarla pişirilen yemekler derin bir sessizlik içerisinde yeniyor.
Mehmetalan Köyü' nün üçlemeyi tamamlayan doğum geleneği ise oldukça renkli geçiyor. 40'ı çıkan bebeğe '40 Uçurma' ya da köylünün deyişiyle bebek belemesi yapılıyor. Belek, beşik anlamına geliyor. Bebek beleme, bebeğin kundaktan alınıp beşiğe geçirilişinin ve annenin doğumdan sonra hassas geçen ilk 40 gününün atlatılışının bir kutlaması olarak gerçekleştiriliyor. 2 gün süren bu sürecin ilk günü köyün kadınlarının ince ekmek dedikleri lavaşları yapmalarıyla başlıyor. Ertesi gün öğle saatlerine tüm köylünün bebek evine doğru gelmesiyle bebek beleme başlıyor. Bebeğe alınan tüm hediyeler, kıyafetler ve oyuncaklar eve seriliyor. Taze anne, yöresel kıyafetlerini giyiyor. Dışarıda yine köylüye yemek veriliyor. Bu yemekteki bir farklılık ince ekmek, pilav ve helva. Bu yemekler, bebek belemesine özel yemekler. dışarıda yemekler yenirken, evin içinde köyün kadınları ortalarına aldıkları bebeği, 'bebek öyle belenmez, böyle belenir' diyerek çevirmeye başlıyorlar. Birkaç kez bu çevirme tekrarlandıktan sonra helvalar yeniyor. Bebek belemesi tamamlanmış oluyor.
Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Çınarpınar köyünde düğün öncesinde yine yemekler yeniyor. Düğün geleneksel adı altında oldukça dejenere olmuş bir köy düğünü aslında. Caz adı verilen eğlence burada da var. Gece boyunca bindallılarını giymiş genç kızlar, günümüzün en popüler şarkılarında dans ediyorlar. Eğlencenin sonlarına doğru, gelin ve damat birbirlerine maniler okuyorlar. Bu esnada gelin evinden çıkan kına yavaş yavaş erkekler tarafından düğün alanına getiriliyor. Bu düğünde dikkati çeken en önemli şey, kınayı erkeklerin getirmesi ve kına geldikten sonra kadınların oturup erkeklerin oynamaya başlaması. Erkekler kınayla birlikte rakı içerek yöresel oyunlarını oynuyorlar. Bu esnada misafirlere kınalar dağıtılıyor.Düğünün sonunda gece yarısından sonra gelin eve getiriliyor.Evin önüne serilen bir örtünün üzerinde geline türküler eşliğinde kına yakılıyor.
Kuyumcu Köyü, Burhaniye'ye bağlı bir Yörük köyü. Marda dağının eteklerinde Çam ağaçlarının arasında kurulmuş bir köy. Bu köyde tanık olunan düğün, tamamen geleneksel, yeniden hiçbir şey eklememiş kendine. Gelin evi ve damat evinin arasında sadece iki ev olmasına rağmen, gelin evden çıkıyor olmasından dolayı oldukça üzgün. Düğün 2 ayrı mekanda ve 2 ayrı konseptte gerçekleşiyor. Birincisi kadınların kendi aralarında, dışarıdan gelen bir darbukacı kadın eşliğinde yöresel oyunlarını oynadıkları süreç. Bu esnada da köy kahvesinin önünde köyün erkekleri davul zurna eşliğinde aynı yöresel oyunları oynuyorlar. Gelinin düğünden bir gün öncesinde 2 seçeneği var. Ya nişanlık kıyafet ya da beşi bir yerde. Bu düğünde gelin beşi bir yerdeyi seçiyor. Normal bir kıyafetle eğlenceye katılıyor. Darbukacı kadın ritmik müziğini yaparken, gelin ortaya çıkarak bekliyor. Yanına gelen küçüklü büyüklü gruplarla harmandalı oynuyorlar. Bu oyun Kuyumcu köyünde o kadar önemli ki küçücük çocuklar dahi ritmi hiç kaçırmadan oyuna dahil olabiliyorlar. Bir gün sonrasında, asıl düğün başlıyor ve gelin gelinliğiyle bir gün önceki mekana geliyor.Yine aynı müzik eşliğinde aynı danslar ediliyor. Bu kez yine kepez gibi başlıklar takmış kadınlar, mumlar eşliğinde düğün alanına getiriyorlar. Kına yakılıyor. Geline para ve takı takılıyor.Gelin bu esnada sevdiği arkadaşlarıyla da kucaklaşarak vedalaşıyor. Bütün bu yapılanlar esnasında kadınlar ve erkekler ayrı ayrı mekanlarda düğün sürecini geçiriyorlar. Gelin, gecenin sonunda, yine asıl kınanın yakılması için evine götürülüyor. Ertesi sabah, yine yemekler pişiyor.
Kahramanmaraş'ın Göksun ilçesine bağlı Keklikoluk Köyü, çekim yapmaya gittiğimiz diğer köylerin içinde en farklı olanıydı. 3 gün sürecek düğünü görüntülemek için köye vardığımızda önce köyün muhtarının evine misafir olduk. Köy nüfusunun yarısından çoğu Avrupa' ya göç etmiş, bir kısmı da Gaziantep ya da Adana' da ikametlerini sürdürüyorlar. Yaz aylarında tatillerini geçirmek, akrabalarını görmek için köyü dolduran genç nüfus kış aylarında yerini köyün yaşlılarına bırakıyor. Köy meydanı yabancı plakalı lüks araçlarla dolu. Köy meydanında koşturan çocuklar aralarında Türkçe, Kürtçe, İngilizce ve Almanca konuşuyorlar. Düğünler, Keklikoluk köyü'nde uzaktakileri yakınlaştıran, unutulmaya yüz tutmuş geleneklerin hatırlanmasını sağlayan, eşe dosta ve geleneklere olan özlemlerin giderildiği şenliklere dönüşüyor. Düğün, damat evinde çalınan davullar ve zurnalarla öğle saatlerinde başlıyor. Evin bahçesinde küçüklü büyüklü gruplar her yöreden oyunlar sergiliyorlar. Eve gelen her misafir için özel olarak davullar çalınıyor ve oyunlar oynanıyor. Bayrak dikme aşamasına gelindiğinde diğer bayrak dikme törenlerinden farklı bir uygulamayla karşılaşıyoruz. Öncelikle bir tavuk kurban edilip, kanı akıtılıyor. Daha sonra tavuğun tüyleri bir elmaya batırılıyor. Son olarak bu tavuk tüylü elma bayrak direğinin tepesine çakılıyor ve bayrak evin yüksek bir yerine dikiliyor. Bayrak dikme, düğün evinin hangi ev olduğunu işaretlemek amacıyla sürdürülen bir gelenek. Bayrak dikmeyle birlikte, bahçede halaylar ve oyunlar daha bir coşkuyla devam ediyor. Tüm bunlar olurken, kız evi ve gelin kendi ortalarda gözükmüyor. Kız evi yas evi mantığıyla gelin ve ailesi kına öncesi oyunlara ve eğlenceye çok da katılmıyor. Ertesi gün, köy meydanındaki artık kullanılmayan ilk okulun bahçesinde yemek veriliyor. Yemek seremonisi diğer köylerde karşılaştığımızın aksine, Keklikoluk köyünde düğün süreci içerisinde çok baskın bir rol oynamıyor. Öğlen yenilen yemekten sonra akşamki kına için güneşin batması bekleniyor. Akşam saatlerinde kıpkırmızı bir kına elbisesiyle gelin ve damat gündüzden hazırlanan ilkokulun bahçesine davullar eşliğinde giriyorlar. Gelinin giydiği kırmızı elbise yöresel ya da geleneksel bir kına elbisesi değil. Kırmızı bir tuvalet. Kına gecesi süresince, davul ve zurna eşliğinde çok çeşitli yöresel danslar ediliyor. Küçük büyük herkes oyunlara dahil oluyorlar. Büyük bir uyum içerisinde oynanılan oyunlar, yerini ilerleyen saatlerde köyün erkeklerinin hazırladığı seyirlik oyunlara bırakıyor. Bu oyunlarda doğu, düğün ve ölüm temaları komedi öğeleriyle birleştirilerek köylülere sunuluyor. Köy halkının da yavaş yavaş unutmaya başladığı hatta kimi çocukların ilk defa karşılaştıkları bu seyirlik oyunlar biraz da bizim için özel olarak sergileniyor. Tabii bu durum, hem köy halkına geçmişi yaşatıyor, bizlere de Anadolu' nun bu unutulmaya yüz tutmuş geleneklerini kaydedebilme olanağını sağlıyor. Kına gecesi, geline takı takılması ve kına yakılmasıyla devam ediyor. Keklikoluk köyü'nde kına yakma süreci düğünün yapıldığı alanda tamamlanıyor. Düğün, bir sonraki gün, öğle saatlerinde damat evine 2 gün önce dikilen bayrağın indirilmesi ve gelin evine götürülmesiyle devam ediyor. Damat evinden gelin evine köyün gençleri tarafından getirilen bayrak teslimi sırasında, köyün ileri gelenlerinden bir büyük, bayrağı taşıyan sağdıca bir sınav uyguluyor. Bayrakla ilgili sorulan sembolik sorulara yanlış cevap veren sağdıca kız evinin önünde bir ceza veriliyor. Bu cezaya köy halkı toplu olarak karar veriyor. Sağdıca 3 kere takla atma cezası veriliyor. Tüm bu süreç köy halkını güldürmeyi ve eğlendirmeyi amaçlayan bir süreç. Keklikoluk Köyü'nde düğünler ‘eğlenme' olgusu üzerine kurulu. Bu sembolik sınav sonrasında bayrak teslimi yapılıyor ve gelin bu sefer beyaz gelinliğiyle kendi evinin bahçesinde oynana oyunlara damatla birlikte katılıyor. Göksun ilçesinin köylerinde uygulanan önemli bir düğün geleneği de gelin gezdirme. Bu gelenek çerçevesinde, gelin ve damat büyük bir konvoy eşliğinde çevre köyleri geziyorlar. Çekimlerini yaptığımız düğün esnasında birden çevre köylerden birinde gerçekleşen bir düğünün konvoyu Keklikoluk' daki düğünü basıyor. Ve bir anda, 2 gelinli ve 2 damatlı bir halayı görüntüleme şansına erişiyoruz. Bu esnada düğünün coşkusu iki katına çıkıyor. Davullar daha bir güçlü çalınıyor. İki çift de birbirlerini tebrik ediyorlar. Çevre köyün çifti Keklikoluk' u terk ettikten sonra bizim çiftimiz de köyleri dolaşmak için yola çıkıyor. Bu konvoy sonrasında gelin kornalar, davullar eşliğinde damat evine getiriliyor. Gel,n büyük bir coşkuyla yeni evine girerken, başından aşağı şekerler, buğdaylar serpiliyor. Gelin eve adımı atarken kapıda bardak kırılıyor ve bir yaprak bal sürülerek evin kapısına yapıştırılıyor. Tüm bu ritüeller tamamlandıktan sonra gelin alma süreci de, düğün de sona eriyor.
Muğla'nın Milas ilçesine bağlı Çomakdağ'a vardığımızda düğün yemeği hazırlıkları yavaş yavaş başlamıştı bile. Erkek evinde ayrı kız evinde ayrı olmak üzere kalabalık bir kadın grubu hoş sohbetleri eşliğinde geleneksel düğün yemeklerini hazırlıyorlardı. Çomakdağ kadınları düğün yemeğini hazırlarken bile o çok sözü edilen yazmalarını başlarından çıkarmamışlardı. Daha sonra öğrendik ki, kadınlar bu çok dikkati çeken yazmalarını yatarken dahi çıkarmıyorlarmış.Çünkü, altın turalar, çiçekler, yapraklar ve rengarenk kumaşlarla süsledikleri yazmaları Çomakdağ kadınları için birer kimlik özelliği taşıyor. Bekar genç kızların yazmalarıyla evli kadınların ya da dul kalmış kadınların yazmaları tamamen farklı özellikler taşıyor. Kadının köydeki sosyal konumu, başındaki yazmadan anlaşılıyor. Yazmalar, Çomakdağ köyünün geleneksel düğünleri kadar belirgin bir özelliği. Öğle saatlerine doğru başlanan düğün yemeği hazırlıkları, büyük bir elbirliği ve yardımlaşmayla sürdürülüyor. Köyün neredeyse tüm kadınları bu sürece katılıyorlar. O kadar renkli, o kadar büyük bir coşkuyla el birliği edilmişti ki ben de dayanamadım ve kendimi kadınlarla birlikte sarma sararken buldum. Akşam saatlerinde oğlan evinde çalmaya başlayan zurna sesiyle düğün başlıyor. Yemekler yeniyor. Yöresel oyunlar oynanıyor. Burada dikkatimizi çeken şeylerden biri zurnacı aile oluyor. Oğullarıyla birlikte Muğla ili çevresinde büyük üne sahip zurna ustası daha önce hiç duymadığımız bir tarzda sanatını icra ediyor. Köy halkı düğün süresince akşam saatlerinde toplanıyor, gün boyunca düğüne ilişkin pek bir olay olmuyor. Sadece evlerde hazırlıklar devam ediyor.Düğünün akşam saatlerinde başlamasının nedeni havanın sıcaklığı. Ertesi gün düğün, kız evinde orkestra eşliğinde devam ediyor. Köyün tüm kadınları rengarenk allı pullu yöresel kıyafetleriyle göz alıyorlar. Geline takılar takılıyor. Kız evinde oyunlar oynanırken, köy meydanında hararetli bir çalışma sürdürülüyor. Çünkü Çomakdağ düğünlerinin en önemli özelliği olan yağlı güreş için meydan uygun hale getiriliyor. Bu arada köy meydanı Bodrum' dan ve uzak illerden gelen yerli ve yabancı turistlerle dolup taşıyor. Kız evi düğün yaparken, köy meydanı etrafı dolduran köylüler, turistler ve seyyar satıcılar sayesinde adeta bir panayıra dönüşüyor. Bu esnada kız evindeki müzik hiç susmuyor. Düğünde kız evinin müziğinin kesilmesi köyde iyi karşılanmıyor. Saatler gece yarısını gösterdiğinde yüzlerce kişiyle dolu köy meydanında yağlı güreşler ve eş zamanlı olarak kız evinde de kına yakma başlıyor. Çomakdağ' daki kına gecesi, diğer köylerde rastladıklarımızdan oldukça farklı. Küçücük bir odada gelinin akrabaları ve köyün yaşlı kadınlarının toplanıyor ve kına hazırlanıyor. Kıpkırmızı örtülerle kapatılarak odaya getirilen gelinin önce ayaklarına daha sonra da ellerine kına yakılıyor ve kınanın üstü unla kaplanıyor. Tüm bunlar yapılırken gelin ve yakınları kendilerinden geçercesine ağlıyorlar. Gelin kına yakıldıktan sonra odanın ortasına cenin pozisyonunda yatırılarak yanına küçük bir bebek konularak odada tek başına bırakılıyor. Gelin geceyi bu pozisyonunu bozmadan bu küçük odada geçiriyor. Bu törende, doğum, düğün ve ölüme ilişkin tüm semboller kullanılıyor. Gelinin cenin pozisyonunda yatırılması ve bebek yeniden doğuşu, yeni başlayacağı hayatı yani doğumu, kızın evinden çıkmasına istinaden yakılan ağıtlar ve matem havası ölümü simgeliyor. Tüm bu ritüeller de zaten bir düğünün içinde gerçekleştiriliyor. Böylece, belgeselimizin eksenini oluşturan doğum,düğün ve ölümü tek bir kına gecesi içerisinde Çomakdağ köyü'nde görme şansına erişiyoruz. Bu sırada köy meydanında devam eden yağlı güreş sabahın ilk ışıklarına kadar sürüyor. Son gün, gelin alma gerçekleşiyor. Gün içinde yine kız evinde oyunlar oynanıyor. Davul zurna eşliğinde gelin evine getirilen damatla gelin bir masaya oturtturuyorlar ve kafalarının üstünde kocaman bir şeker kırılıyor. Çift kırılan şekerleri birbirlerine yediriyorlar. Daha sonra gelin kıpkırmızı örtülerle kamufle edilip damat evinde süslenen bir ata bindirilerek davullar eşliğinde yeni evine götürülüyor. Akşam yemek ve eğlence damat evinin bahçesinde devam ediyor ve düğün sona eriyor. Günümüzde geleneksel Çomakdağ düğünleri coğrafi konumu açısından Bodrum' a da yakın olması dolayısıyla turistik bir hale getirilmiş. Normalde 4 gün süren düğünler turist grupları için 3 saate sığdırılarak temsili bir gösteriye de dönüşebiliyor."
* * *
Belgeselden
Doğum, düğün, ölüm...
İnsanın ömrü boyunca geçtiği en önemli eşikler...
Bu eşikler, hayatın çarkıdır... Dönüp duran, yıpratan ve yenileyen, yaralayan ve çaresi kendinde olan bir çarkıfeleğin kanatlarıdır...
Bir çarkıfelektir hayat... Doğumla gelen coşkuyu, ölüm denen son durakta acıya dönüştürür bu çark... Ancak öyle bir döngüdür ki, hangi eşik başlangıçtır, son eşik dediğimiz, hangi nihayetin başlangıcıdır, bilinmez... Zordur, karmaşıktır, kaçınılmazdır bu eşikler... Kimi zaman coşkulu, heyecanlı, mutlu; kimi zaman da hüzünlü, kederli ve sıkıntılıdır. Bu yüzden, tek başına geçilmez, geçilemez...
Gelenekler, âdetler, töreler hangi eşiğin nasıl geçileceğini mutlaka öğretir bize... Zamanın çarkında yol alan bu ritüeller, kuşaktan kuşağa aktarılır...
Hıdırellez... Baharın bereketi...
İnsanın doğayla bütünleştiği yeni bir eşik daha... Nevruz gibi, kış günlerinin bittiği, doğanın bereketinin başladığı günlerde Hıdırellez, birbirinden ilginç törenlerle kutlanır. Anadolu'nun her yanında Hızır'la İlyas'ın buluştuğuna inanılan ve 'Hıdırlık' ya da 'Hıdırlıktepe' olarak adlandırılan tepelerde şenlikler yapılır.
Kırklareli'nin Erikler Köyü, daha çok kadınların katılımıyla gerçekleştirilen kutlamalara evsahipliği yapar. Geçmişi 16. yüzyıla kadar uzanan Erikler Köyü ile ortak kültürel özellikler taşıyan oldukça fazla yöre vardır. Kırklareli Babaeski, Keşan ve çevresi, Karamürsel, Sinop, Divriği, Manavgat, Alanya, Adana, Siverek gibi bölgelerde birbirinden kopuk ve farklı gibi görünen bu ritüellerin çoğu, esasında ortak bir kültürün yansımalarıdır. Bu benzerlik oba ve oymakların Anadolu'ya yerleşirken belirli bir sistemi takip etmelerinin bir sonucudur.
Anadolu'da eğlenmenin, mutluluk ve sevinci paylaşmanın olduğu kadar, kötülük ve musibetleri kovmanın da vesilesidir bu eşikler... Kadınlar ellerindeki cadı dikenlerini sallayarak türküler söyler ve cadı dikenlerini evlerinin kapılarına asarak kötülükleri kovduklarına inanırlar... Şaman geleneklerinin izlerini taşıyan bu inanış ve davranışlar, günümüzde boş inanç, hurafe, yanlış inanış sayılsa bile, Anadolu insanının köklerinin devamlılığına ve kültürel zenginliğine işaret eder...
Hıdırellez şenliklerinin ayrılmaz bir parçası da kurban'dır. Denizli'nin Çal ilçesinin Çalçakırlar köyü, Dümülcü Sultan Türbesi'nde 'merhaba' der bahara ve yeşile... El birliği ile kesilen kurbanların etleri, el birliği ile pişirilen yemeklere katılır... Şimdi beraberliğin lezzeti, kurban sofralarında pay edilir. Doğa bütün haşmetiyle bir ritim içinde döngüsünü sürdürürken insanoğluna düşen, bu ritme ayak uydurmaktan ibarettir...
Yaşamın vazgeçilmez unsuru insan, ilk mekânında, ana karnında şekillenir...
Yeni bir patikadır her doğum, ana yolun başlangıcından... Yaşam bedenine kavuşur... Kutludur doğum, kutludur insan!... Her doğumla daha sağlam yere basar ayakları kadının... Ulu çınar olmanın, kök salmanın kutlu başlangıcıdır doğum... Çocuk gelecektir, çocuk bolluktur, çocuk berekettir... Ya çocuk sahibi olamazsam?
Olgun yaşa gelmiş gençlerin, özellikle gelinlik kızların, anaların, henüz doğurmamış taze gelinlerin en büyük kaygısıdır bu... Bütün dilek ve duaların temelinde hayata yeni bir can katmanın derin arzusu yatar... Kaz Dağları, dileklerin ulu mekânı... Kaz Dağları'ndaki Sarı Kız Türbesi, yüzyıllardır dilek sahiplerinin uğrak merkezidir.
Sarı Kız, dilek ağacıdır bebek dileyen yöre kadınlarına... Anadolu'nun pek çok yöresinde benzer görüntülerle karşılaşmak mümkündür. Balıkesir'in Kazdağları yöresinde yaşayan ve 'Tahtacılar' olarak bilinen toplulukların gelenekleri, Adana, Maraş, Antalya, Alanya, Muğla, Isparta, Manisa Karağaç, İzmir Bergama, Narlıdere, Bursa Gölhisar, Çanakkale Lapseki'deki akrabalarının geleneklerine benzer... Horasan Erenlerinden Elvan Çelebi, çocuk sahibi olmak isteyenlerin sığındığı ulu kişilerden bir diğeri... Çorum Mecitözü Elvan Çelebi köyündeki türbe, hem yeni evlenenlerin, hem de çocuk sahibi olamayanların ziyaret ettiği mekânlardan sadece biri... Çocuğa kalmak... Anadolu'da gebeliğin en umutlu adı... Cenneti çağrıştıran sevinç rahime düşmüştür artık... Gelinin göz nuru, anaç ruhunun kınasıdır, en büyük özlemidir gebelik...[KanalKultur]
* * *
"Anadolu'nun Renkleri" - Belgesel, 13 Bölüm; Her Bölüm 30'; 2007 (ve ayrıca film 50'); Yapım-Yönetim: Prof. Dr. Peyami Çelikcan, Prof. Dr. Şahin Karasar, Yrd. Doç. Dr. Kaya Özakgün, Öğr. Gör. Hakan Aytekin, Öğr. Gör. Mustafa Kara; Kurgu Yönetmeni: Yrd. Doç. Dr. Oktay Yalın; Danışman: Doç. Dr. Muhtar Kutlu; Müzik Danışmanı: Okan Murat Öztürk; Araştırma Danışmanları: Piri Er, Aydın Durdu, Bircan Durdu, Gülsen Balıkçı, Meltem Santur, Hamza Aksüt; Görüntü Yönetmenleri: Gökhan Kolsal, Hakan Kolsal; Fotoğraf: Öğr. Gör. Osman Ürper, İnci Türel; Grafik-Animasyon: Yrd. Doç. Dr. Hatice Öz, Öğr. Gör. Ertürk Buluç; Kameramanlar: Serkan Öztürk, Tuğberk Özdemir, Haktan Kaan İçel; Seslendiren: Yrd. Doç. Dr. Erkan Oyal; Yapım Yardımcısı: Yrd. Doç. Dr. Yalçın Kırdar; Yapım-Yönetim Yardımcıları: Araş. Gör. Sezin Kıpçak, Araş. Gör. Gülçin Çakıcı, Araş. Gör. Tülay Çelik, Araş. Gör. Özer Anar, Araş. Gör. Özlem Oğuzhan, Egemen Özbek, Serpil Altınok, İbrahim Bozdemir, Cemile Şeyda Çakır; Kamera Yardımcıları: Okan Duruöz, Emrah Kavrak, Koray Ecer, Halil Ergin, Sezgin Akyol, Aydın Çırpan, Abdullah Özpolat, Meltem Ağır; Kurgu Yardımcıları: Kaan Yenileyen, Elvira Budayçiyeva; Teknik Yönetmen: Ali Şahin; Sanat Yönetmenleri: Yrd. Doç. Dr. Banu Konyar, Öğr. Gör. Ebru Acar Taralp; Yurtdışı İlişkiler: Prof. Dr. Selahattin Yıldız
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Ortaya karışık salata misali makale salatası | |































