Süheyla Taşçıer: Ben ve Benim...
|
Süheyla Taşçıer |
Bu benim dedim yazıyı okurken. Kendimi görünce satırlar arasında yüzüm asılmadı ve hiç utanmadım. Kişi seçtiği yaşam tarzından utanır mı? Gülümseyerek okudum.
Eşya ve eşyalar nedir ki; neden hayatımı satın alsın?.. Uyumak için yatak, oturmak için sandalye, yazı masam... Yemeği nerede olsa yerim. Bir tepsi yeter. Teknoloji zaten çamaşırları ve bulaşıkları yıkıyor. Tabak, bardak, çatal, kaşık... Takım olmazsa yemeğin tadı mı kaçar...
20 yıldır salonun ortasında aynı sehpa. Ah bu sehpa ne kavgalara, ne sevişmelere tanık... Benim hayatıma genç bir gazeteci olarak yazdığım haber ve bir aileye götürdüğüm ışık ile girdi. Çok uzaklardan geldiler Ankara'ya.
Katil ve katiller, el işçiliği güzel yüzlü motiflerden de utanmamış, günlerce kan akıtmışlardı Maraş'ta. O yıllarda hangi ilden kansız haberler akmıyordu ki?..
Kızıl rengiyle nice yolculuklara çıktı ana sehpam ve yavruları benimle. Gazeteliğim gözyaşını hep içine akıttı. Kaset kutum Ruhi Su, Rahmi Saltuk, Feyzullah Çınar ve Selda Bağcan'ı daha nicelerini korudu ev aramalarında ki tekmelerden... Kaderiydi sehpamın; kesilirken ağlamıştı belki görkemli ceviz ağacım...
Maraş, Ankara, Fethiye...Sonra ver elini şehri-İstanbul. Otuz dört yıldır yolculuklarda eksile eksile bir ana sehpam kaldı...
Önce camları kırıldı. Fethiye'de yedi ilk darbeyi. Yerine koyamadım yavru sehpaların camlarını. Parçalanan yüreğim gibi dağıldı gitti! Fethiye'nin sefasını süremeden bir yolculuk daha... Ankara'da hep küs baktı motifler, sığıntı gibi atıldıkları sandık odasından...
Ve İstanbul... Ana sehpamın camı da bu göçte kırıldı...
İstanbul'da yirminci yılı. Beraber yaşıyoruz camsız olsa da. Bir arkadaşın güzel sanatlardan kalma resim tahtasını yerleştirdim üstüne. Al sana gül ağacından sehpa...
Kütüphanem zaten hiç olmadı! Kitaplarım da benimle yolculuklara çıktı. Her yolculuğa bir yaprak verdik... Bir çok evlerden, ellerden geçmiş kütüphane. Bir doktor, öğretmen, emlakçi ve ben... Bugünlerde kapıya koyulmayı bekliyor.
Oğlumun odası mı? Uyumak için yatak ve çalışma masası...
Annemin yığılı evini soyutumda hep soyundurdum. Kazancım akıyordu o görgüsüz şatafata. Misafir odası hep konuklara açıldı. Koltuk takımının üstünde ki beyaz çarşaflar beni hep korkuttu... Beyaz perdeden fırlamış ölü kadınların odaları gibi... Sanki hortlakları ağırlıyordu... Ben keyfini süremediğim odaları...
Güzel tabaklarda da konuklar yemek yedi. Ben büfeye yerleştirirken ya da tozunu alırken yaladım tabakları.
Hiçbir güç bana evini döşe diyemez. Dizelerim de ondandır; çırılçıplak... Zil zurna... Ondandır maskeli balolarda çıplak dolaşmam...
Giyim demişken; iki pantolon, birkaç gömlek, birkaç çift ayakkabı ve çanta. Her gün koluma çanta takıp kokoş kokoş gezmiyorum ya...
Beni de ilgilendirmiyor birilerinin yazlık kışlık katları. Yığılı eşyaları, arabaları, yatları, yalıları. Ve her gece yanan kokulu mumları. Mumun kendine yararı yok ki, dibine ışık versin... Çok kalabalık evlerde bile tek başına yaşarken insanlar. Siz tek başına yaşayanlar... Acaba dün gece kaç koltuğa kıçınızı koydunuz?
Ben toplama bilgisayarlarla yazıyorum. Nice kitaplara deyip tuşlara vuruyorum. Benim sesimi duyabilirsiniz; ama ben sizleri duyamıyorum. Bişey mi dediniz?...
İstanbul, 16 ocak 2010
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Ortaya karışık salata misali makale salatası | |









