Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
giderek tüm dünyaya karşı sorumludur. P.NERUDA
  • kanalkultur.com
  • kanalkultur.com
  • kanalkultur.com

Cemal Kafadar'dan "Asiler, Azizler, Âşıklar"

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

Pazartesi, 11 Mayıs 2009 12:29

Âşık Garib / Ashuk-Garibi (1988) - Yönetmen: Sergei Paradjanov

Âşık Garib / Ashuk-Garibi (1988) - Yönetmen: Sergei Paradjanov

Kızılırmak Karakoyun (1967) - Yönetmen: Ö. Lütfi Akad

Kızılırmak Karakoyun (1967) - Yönetmen: Ö. Lütfi Akad

Nazarin (1958) - Yönetmen: Luis Buñuel

Nazarin (1958) - Yönetmen: Luis Buñuel

Şöhret Yolunda / Bound for Glory (1976) - Yönetmen: Hal Ashby

Şöhret Yolunda / Bound for Glory (1976) - Yönetmen: Hal Ashby

Genç Kız Pınarı / Jungfrukällan (1960)  - Yönetmen: Ingmar Bergman

Genç Kız Pınarı / Jungfrukällan (1960)  - Yönetmen: Ingmar Bergman

Çölün Simon'u / Simón del Desierto (1965) - Yönetmen: Luis Buñuel

Çölün Simon'u / Simón del Desierto (1965) - Yönetmen: Luis Buñuel

Jeanne D'arc'ın Tutkusu / La passion de Jeanne d'Arc (1928) - Yönetmen: Carl Theodor Dreyer

Jeanne D'arc'ın Tutkusu / La passion de Jeanne d'Arc (1928) - Yönetmen: Carl Theodor Dreyer

Sebastiane (1976) - Yönetmenler: Derek Jarman & Paul Humfress

Sebastiane (1976) - Yönetmenler: Derek Jarman & Paul Humfress

V for Vendetta (2005) - Yönetmen: James McTeigue

V for Vendetta (2005) - Yönetmen: James McTeigue

Oharu'nun Yaşamı / Saikaku Ichidai Onna (1952) - Yönetmen: Kenji Mizoguchi

Oharu'nun Yaşamı / Saikaku Ichidai Onna (1952) - Yönetmen: Kenji Mizoguchi

Salvatore Giuliano (1961) - Yönetmen: Francesco Rosi

Salvatore Giuliano (1961) - Yönetmen: Francesco Rosi

Andrey Rublev / Andrei Rubliov (1966) - Yönetmen: Andrei Tarkovsky

Andrey Rublev / Andrei Rubliov (1966) - Yönetmen: Andrei Tarkovsky 

Ali Deniz Şensöz: Asiler, Azizler, Aşıklar: Ruhani olanı aramak

Bu yıl festivalin en dikkat çeken, en iyi hazırlanmış bölümü olan 'Asiler, Azizler, Aşıklar', sunduğu tematik açılımların yanı sıra sinemanın günümüzdeki işlevleri üzerine düşünme fırsatı da sağlıyor.

Azizlerin tarih sahnesine çıkmaya başladığı, sözlü edebiyat kültürünün birikerek günümüze kadar geldiği ve bazılarının asi olduğu bu 2000 yıllık insanlık serüveni festivalin 'Asiler, Azizler, Aşıklar' bölümünde birbirinden özel 11 filmle karşımıza çıktı. Prof. Dr. Cemal Kafadar'ın küratörlüğünde hazırlanan bu bölüm asilerin asi, azizlerin aziz ve aşıkların aşıklığını inceleyen filmleri bir araya getiriyor.

Bu filmlerin hepsi bizi asilerin, azizlerin ve aşıkların yolculuklarına davet ediyor. Fakat bu yolculukların hepsi çilelerle, zorluklarla örülmüş. Bu aşkın yolculuğunda, Aşık Garip sevdiğine varmak için 1000 gün boyunca zorluklardan geçiyor, Woody Gutheri sonradan şekillenen dünya görüşünün peşinden giderek bir modern zaman ozanı oluyor ya da Jeanne D'Arc kendi ruhani yolculuğu içinde varoluş nedenini yine kendi içinde buluyor, "Kızılırmak Karakoyun"daki Ali Haydar sonunun ne olacağını görerek yine de bildiğini okuyor. Bu ve diğer karakterlerin hepsi herhangi bir öğreti olmadan kendi iç aydınlanmaları içinde sadece varoluşlarıyla bir aziz, bir aşık ya da bir asi oluyorlar. Yani insanoğlunun binlerce yıldır süregelen kültürel mirası içinde ermiş konumuna yükselmeyi başarıyorlar. Çektikleri acılar tıpkı Simon ya da Nazarin gibi onları ruhani bir boyuta taşıyor. Aslında hiç çekmediğimiz ya da çekip de adlandıramadığımız bu acılar kalbimizde bir noktaya saplanıyor, nedenini tam olarak anlayamasak da.

Bu karakterlerin hikayelerini anlatma ve izleme isteğimiz, onların birer azizken asi oluşunu görmemiz, aslında kendi olamadıklarımıza bir övgü olarak sonuçlanıyor. Farklı zamanlar ve kültürler içinde ortaya çıkan bu ruhani karakterler, bizim seyirci ya da anlatıcı olarak onlara neden bu övgüyü verdiğimizi sorgulamamıza neden oluyor. Bu övgüyü onlara sinema gibi neredeyse mistik bir aracıyla vermiş olmamız ise kökenlerimize kadar inen bir düşünceyi alevlendirmemizi sağlıyor. Dünyevilik içinde ruhani olanı arama çabalarımız ve bu iki varoluş arasında sıkışmışlığımız, bu gibi hikayelerin bizi arındırdığını gösteriyor. Sebastiane'den, "V for Vendetta"nın başkaldıran maskeli karakterine kadar azizlerin ve aşıkların tarih içinde farklı zamanlarda ortaya çıkan birer arketip olduğunu söylersek biraz ileri gitmiş olabiliriz. Fakat bu figürlerin ortak noktalarını göz önüne aldığımızda bu üç sıfat arasındaki ilişkiye günümüzden bir bakış atmamıza, onları daha iyi anlıyor olmamıza yardımcı olabileceğini söylemek pekâlâ mümkün. Bu onları tek tipleştirmekten ziyade, tarih içinde sürekli yeniden doğan ruhani bir gücün tasviri olabilir ancak.

Bu ruhani olan durumu, sinema gibi modern bir anlatım aracında bulmaya çalışmak da aslında insanlık olarak arayışlarımızın hâlâ dünyevi olduğunun bir kanıtı gibi. Modernizmin getirdiği rasyonel düşüncenin içinden bu hikayeler ancak karanlığın içinde bir ışığın etrafında toplanmış bu yalıtılmış ortamda vuku bulabiliyor. Ne bir sokağın ortasında, ne bir evin bir odasında ne de şehrin büyük, geniş, kalabalık meydanlarında. Sinemayı düşünsel bir araç olarak kullanabilmeyi ancak gözlerden ırak bu gizemli salonlarda yapabiliyoruz. Ekranda ışıkla boyanmış bu karakterleri izliyor ve onların ruhani yolculuklarına bu şekilde ortak olabiliyoruz. Sinemayı bir kaçış aracı olarak görmemeye çalışıyor, sinema salonlarına kurtarıcımıza ulaşmak için koşuyoruz.

Ömer Tecimer'in dediği gibi, bir şamanın ateş karşında anlattığı hikaye o zaman insanlık için ne anlama geliyorsa, şu an da biz günümüz insanları için bir ışığın (ateşin) etrafında karanlık bir salonda modern zaman şamanlarının (yönetmenlerinin) anlattığı hikayeleri dinlemek aynı anlama geliyor. Aynı hikayeleri dinlemekten bıkmıyoruz, çünkü Jung'un dediği gibi evrim tarihi biyolojimizi kültürden çok daha önce şekillendirmiş durumda. Ruhani olanı bir azizde, ermişte ya da şamanda görmek ve onlara hayaranlıkla bakmak istiyoruz. Düşünüp de yapamadıklarımızı ermişlerde görmek ve onları azizleştirme ihtiyacında bulunmak onları bu mitlerle daha rahat anlamamızı sağlıyor. Kendi varoluş çabamız içinde, özellikle biz 80 sonası çocukları idealizmin kitabını yazmış bu karakterleri izleyerek onlara gıpta ediyor, personalarımızı bir kenara bırakıp o ışığın önünde kendimizi onların yolculuğuna ortak ediyoruz. Fakat projeksiyon aleti durduğu zaman, birbirine karışmış düşüncelerimizi belleğimizin en alt noktalarına bir daha ortaya çıkarmamak üzere atıyoruz. İçimizde varolabilecek bir asiyi, bir azizi ya da bir aşığı çoktan yok etmiş olarak sinema salonundan ayrılıyoruz.

[KanalKultur] - 1990'dan bu yana Harvard Üniversitesi Tarih Bölümü'nde öğretim üyesi olan ve 1997'de burada kurulan Vehbi Koç Türklük Çalışmaları Kürsüsü'ne profesör olarak atanan (Vehbi Koç Professor of Turkish Studies); 1999-2004 arasında Harvard Ortadoğu Araştırmaları Merkezi'nin müdürlüğünü üstlenen; Osmanlı tarihi, Balkanlar ve Ortadoğu'nun modern tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Cemal Kafadar, 1954'te İstanbul'da doğdu. Doktorasını Kanada McGill Üniversitesi İslami Araştırmalar Enstitüsü'nde Osmanlı tarihi üzerine gerçekleştirdi. 1985-89 yılları arasında Princeton Üniversitesi'ndeydi.

Cemal Kafadar'ın Türk kamuoyunda az bilinen yönü, sinema üzerine olan ilgisi ve çalışmaları. Bu bağlamda, Deniz Bayrakdar'ın yayına hazırladığı "Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler 5" (Bağlam Yayınları; İstanbul, 2006) adlı eserde Agâh Özgüç, Giovanni Scognamillo ve Deniz Bayrakdar'la birlikte kaleme aldığı "Sinema ve Tarih" (ss. 15-40) başlıklı bir makale ile dikkat çeken Kafadar'ın, Yılmaz Güney filmleri üzerine yaptığı çalışmalar Türkiye'de pek bilinmiyor.

Cemal Kafadar 4-19 nisan 2009 tarihleri arasında düzenlenen 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin en ilgi çekici bölümlerinden biri olan "Asiler, Azizler, Âşıklar" kısmının küratörü olarak Türk sinemaseverleriyle 'nihayet' buluştu. Onları, onbir yönetmenin gözüyle, isyan, ermişlik, aşk ve şiirin doğası ile bunların arasındaki ilişkiler üzerinde düşünmemizi sağlayan oniki filme davet etti / oniki filme dikkat çekti.

Asiler, Azizler, Âşıklar

Kızılırmak Karakoyun (1967)

Yönetmen: Ö. Lütfi Akad
Oyuncular: Yılmaz Güney, Nilüfer Koçyiğit, Kadir Savun
Türkiye, 1967
35 mm / Siyah-Beyaz / 90'
Türkçe; Fransızca altyazılı

Nâzım Hikmet'in öyküleştirdiği bu Anadolu efsanesi, 1947'de Muhsin Ertuğrul tarafından sinemaya aktarılmıştı. Bu yeniden çevrim, Ö. Lütfi Akad'la Yılmaz Güney işbirliğinin en çarpıcı örneklerinden biridir ve Güney'in kendi çektiği filmleri de etkilemiştir. Yılmaz Güney'in canlandırdığı çoban Ali Haydar, oba beyinin kızı Hatice'ye vurgundur. Bu durum törelere aykırı olduğu için köyün erenleri bir şart koşarlar: Üç gün tuz yedirilen koyunlar, su içmeden dereyi geçebilirlerse kızı vereceklerdir. Âşık çoban bunu başarır, ama oba beyi kızını başkasına verir. Bunun üzerine tüm oba halkı ayaklanır.

Şöhret Yolunda / Bound for Glory (1976)

Yönetmen: Hal Ashby
Oyuncular: David Carradine, Ronny Cox, Melinda Dillon
ABD, 1976
35 mm / Renkli / 147'
İngilizce; Türkçe altyazılı
1977 Oscar En İyi Görüntü; En İyi Müzik; 1976 ABD Ulusal Sinema Kurulu: En İyi Erkek Oyuncu (D. Carradine); 1977 ABD Ulusal Film Eleştirmenleri Ödülleri: En İyi Görüntü

Efsanevi folk şarkıcısı Woody Guthrie'nin özgeçmişinden beyazperdeye aktarılan ve Amerikan tarihinde dönüm noktası sayılan bir dönemi belgeleyen büyük bir çalışma, muhteşem bir yol filmi. Kendini emekçi sınıfıyla özdeşleştiren ve toplumsal konulardaki eylemciliğiyle öne çıkan Guthrie, bugünkü Amerikan folk müziğinin temellerini atmıştı. Guthrie'nin güfte ve bestelerini kullanan film, Büyük Bunalım döneminde sanatçının müzik kariyerine başlayışının, sendika örgütlenmesine dahil oluşunun, mücadele, göçmen emekçiler, çocuklar, sevgi ve barış için söylediği şarkıların öyküsünü anlatıyor.

Genç Kız Pınarı / Jungfrukällan (1960)

Yönetmen: Ingmar Bergman
Oyuncular: Birgitta Pettersson, Max von Sydow, Birgitta Valberg
İsveç, 1960
35 mm / Siyah-Beyaz / 89'
İsveççe-Almanca; İngilizce ve Türkçe altyazı
1961 Oscar Yabancı Dilde En İyi Film; 1960 Cannes Özel Mansiyon; 1961 Altın Küre: En İyi Yabancı Film

Paganlığın Hıristiyanlığa yol verdiği 13. yüzyılda geçen bir halk şarkısını temel alan, inanç, intikam ve pişmanlık üzerine kurulu bir öykü… Kiliseye giderken Töre'nin Hıristiyan kızı Karin yolda iki çoban ve bir küçük oğlanla karşılaşır. Çobanlar kıza tecavüz edip onu öldürür, sonra da bilmeden Töre'nin evine sığınırlar. Töre'nin intikamı işlenen suç kadar acımasız olacaktır. Bu film, Bergman'ın efsane görüntü yönetmeni Sven Nykvist ile gerçekleştirdiği ilk büyük çaplı çalışmadır.

Nazarin (1958)

Yönetmen: Luis Buñuel
Oyuncular: Francisco Rabal, Marga López, Rita Macedo
Meksika, 1958
35 mm / Siyah-Beyaz / 94'
İspanyolca; İngilizce ve Türkçe altyazılı
1959 Cannes Uluslararası Ödül; 1961 Bodil Danimarka Eleştirmenler Birliği Ödülleri: En İyi Avrupa Dışı Film

Buñuel'in en sevdiği filmlerinden Nazarin, Katolikliğin çöküşünü hümanist bir bakışla irdelerken, kilise kurumuna da karamsar ve ümitsiz bir açıyla bakıyor. Film, 1900'lü yılların başında Meksika'da, kasabanın dış mahallelerinde fahişeler, hırsızlar ve dilencilerle iç içe yaşayan Nazario adında bir keşişin hayat hikâyesini İsa'nın yaşamıyla benzerlikler kurarak anlatıyor. Hıristiyan değerlerine kendini adayan Nazario, bir fahişeye yardım eder ve onu himayesi altına alır, ama bu hayırseverliği yüzünden çevresinde sadece şüphe ve nefret uyandırır. Dini idealleriyle toplumsal gerçeklerin zıt düştüğü bir hayatta inatla merhamet adına mücadele verir, ancak mükâfatı felaket, ölüm ve acı olur.

Çölün Simon'u / Simón del Desierto (1965)

Yönetmen: Luis Buñuel
Oyuncular: Claudio Brook, Enrique Álvarez Félix, Silvia Pinal
Meksika, 1965
35 mm / Siyah-Beyaz / 45'
İspanyolca; İngilizce ve Türkçe altyazılı
1965 Venedik FIPRESCI Ödülü; Jüri Özel Ödülü

Buñuel, beşinci yüzyılda yaşamış Suriyeli aziz Büyük Simeon Stylites'in hikâyesinden beyazperdeye aktardığı bu gerçeküstü ve zekice kurgulanmış alegorik öyküsünde, bir kez daha inancın sıradanlaştırılmasını eleştiriyor. Simon altı yıl, altı hafta ve altı gün boyunca çölün ortasındaki bir sütunun üzerinde yaşayıp Tanrı'ya ruhunun arınması için dua edip çile çekmiştir. Takdirlerini sunmak için önce keşişler ve köylüler azizin ziyaretine gelir. Simon, elleri kesik bir hastayı iyileştirir, yakışıklı bir keşişi lanetler. Şeytan çeşitli kılıklarda yanına gelip onu doğru yoldan çıkarmaya çalışır ve başarılı olamaz; ama üçüncü ziyarette ikisi birden 1960'lı yıllarda, dans edenlerle dolu bir diskoya geçiverirler.

Jeanne D'arc'ın Tutkusu / La passion de Jeanne d'Arc (1928)

Yönetmen: Carl Theodor Dreyer
Oyuncular: Maria Falconetti, Eugene Silvain, André Berley
Fransa, 1928
35 mm / Siyah-Beyaz / 110'
Sessiz

Jeanne d'Arc hakkında çekilen filmlerin en ünlüsü ve Dreyer'in son sessiz filmi olan çalışma, yönetmene bir anda büyük şöhret kazandırmıştı. Dava hakkındaki tutanaklara sıkı sıkıya bağlı kalarak en ünlü azizenin son saatlerini anlatan film, İngilizlere tutsak düştükten sonra yargılanışını, hapse atılıp işkence görüşünü ve idamını ayrıntılarıyla işliyor. Sık sık "en iyi filmler" listelerinde yer alan eser, yakın plan çekimleri, makyaj kullanılmaması ve çarpıcı kadrajlarıyla sinema tarihinde bir dönüm noktasına işaret ediyor. Dreyer, bu filmi çekerken, "ruhun yaşama karşı zaferinin ilahisini seslendirmek istediğini" söylemiş.

Sebastiane (1976)

Yönetmenler: Derek Jarman & Paul Humfress
Oyuncular: Leonardo Trevıglıo, Barney James, Neil Kennedy
İngiltere, 1976
35 mm / Renkli / 90'
Latince; İngilizce ve Türkçe altyazılı

Derek Jarman'ın ilk uzun metrajı, sinema tarihinin ise baştan sona Latince çekilmiş ilk filmi olan Sebastiane, Aziz Sebastian'ın hayatını okla vurularak azizlik mertebesine erişmesine dek konu alıyor. Eşcinsel sinemanın dönüm noktalarından sayılan film, eşcinselliğin cinsel yaşamın doğal bir parçası olarak görüldüğü imparator Diokletian döneminde görev yapan bir Roma sınır karakolunu cesur bir dille tasvir ediyor. Pagan komutanı Severus'un ihtiras dolu bakışlarına karşı koyan Hıristiyan Sebastian'ın katlandığı zulmü anlatırken, Pasolini'den aldığı cinema vérité yöntemlerini, Brian Eno'nun bestelediği minimalist müziği, Rönesans resimlerini andıran nefes kesici görsel düzenlemeler ve özündeki maneviyat ve iman temalarıyla birleştiren Sebastiane önemli bir sinema yapıtı.

V for Vendetta (2005)

Yönetmen: James McTeigue
Oyuncular: Hugo Weaving, Stephen Rea, Natalie Portman, Stephen Fry
ABD-İngiltere-Almanya, 2005
35 mm / Renkli / 132'
İngilizce; Türkçe altyazılı

Britanya'yı mahveden bir nükleer savaşın ardından, Norsefire adındaki faşist parti iktidara gelir. Yüzüne Guy Fawkes'ın maskesini geçiren bir barış savaşçısı, düzen karşıtı bir kahraman, nam-ı diğer "V", hükümeti düşürerek bir devrim başlatmak üzere dikkatle hazırlanmış, kanlı bir harekâta girişir, ama tek derdi toplumsal hareket değildir. Matrix Üçlemesi'nin yaratıcısı Wachowski kardeşlerin senaryosunu yazıp yapımcılığını üstlendiği ve Alan Moore'un faşizmi anarşizmle çatıştıran çizgi roman serisinden beyazperdeye uyarlanan V for Vendetta, gelecekçi-retro görselliğinin yanı sıra, günümüz siyasal manzarasına, tarihi olaylara, Orwell'in 1984'üne ve Üçüncü Reich gibi simge haline gelmiş totaliter rejimlere göndermeleriyle, kısa sürede kült statüsüne ulaştı.

Oharu'nun Yaşamı / Saikaku Ichidai Onna (1952)

Yönetmen: Kenji Mizoguchi
Oyuncular: Kinuyo Tanaka, Tsukie Matsuura, Ichirô Sugai
Japonya, 1952
35 mm / Siyah-Beyaz / 148'
Japonca; İngilizce ve Türkçe altyazılı
1952 Venedik Uluslararası Ödül

Japon sinemasının ilk büyük feminist yönetmeni ve üç ustasından biri olarak tanınan Mizoguchi'nin en iyi filmi kabul edilen Oharu'nun Yaşamı, uzun çekim estetiğine kusursuz bir örnek. Ihara Saikaku'nun çeşitli öykülerinden yola çıkan film, kendi babası tarafından para karşılığı hayat kadını olarak çalıştırılmanın utancını üzerinden silmeye çalışan bir geyşanın, Oharu'nun yürek paralayıcı öyküsü aracılığıyla, Edo dönemi Japon toplumunda sınıf ve hiyerarşi meselelerini inceliyor.

Âşık Garib / Ashuk-Garibi (1988)

Yönetmen: Sergei Paradjanov
Oyuncular: Yuri Mgoyan, Sofika Chiaureli, Ramaz Chkhikvadze
SSCB, 1988
35 mm / Renkli / 80'
Rusça; İngilizce ve Türkçe altyazılı
1988 Avrupa Film Akademisi Felix Ödülleri: En İyi Sanat Yönetimi; 1989 İstanbul Jüri Özel Ödülü; 1989 Moskova Nika Ödülleri: En İyi Film; En İyi Yönetmen; En İyi Görüntü Yönetmeni; En İyi Yapım Tasarımı

Los Angeles Times'ın "insanı bu dünyadan koparıp götürecek kadar tuhaf ve egzantrik bir peri masalı," diye övdüğü bu son filmini, yakın dostu Tarkovski'nin anısına çeken Paradjanov, yedi yıl dünyayı gezerek zengin bir adamın kızını istemeye yetecek kadar para kazanan Âşık Garib'in hikâyesinde Lermontov'un kısa öyküsünden esinlenmiş. Film, Azeri halk kültürünü bir müzik, renk, dans ve kıyafet cümbüşü içinde sunan, mükemmel bir şekilde düzenlenip çekilmiş tablolardan oluşuyor.

Salvatore Giuliano (1961)

Yönetmen: Francesco Rosi
Oyuncular: Sennuccio Benelli, Max Cartier, Salvo Randone
İtalya, 1961
35 mm / Siyah-Beyaz / 125'
İtalyanca; İngilizce ve Türkçe altyazılı
1962 Berlin En İyi Yönetmen; 1952 İtalyan Ulusal Sinema Gazetecileri Sendikası: En İyi S/B Görüntü; En İyi Yönetmen; En İyi Müzik

Francesco Rosi'ye uluslararası şöhret getiren bu cinayet ve mafya filmi, yönetmenin kendine özgü mozaik üslubunun ilk örneğidir. Konusunu sonradan mafya babası olan ve savaşın ardından Sicilya'nın gerilla bağımsızlık hareketinde önemli bir rol oynamış Sicilyalı haydut ve halk kahramanı Salvatore Giuliano'nun hayatından alan film, 1950'de Giuliano'nun öldürülmesiyle başlar, geri dönüşlerle çetelere katılmasını, komünistlere saldırmasını, kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya gelişini anlatır. Giuliano sonunda öylesine zalimleşir ki kendi adamları bile onu terk eder.

Andrey Rublev / Andrei Rubliov (1966)

Yönetmen: Andrei Tarkovsky
Oyuncular: Anatoli Solonitsyn, Ivan Lapikov, Nikolai Grinko
SSCB, 1966
35 mm / Siyah-Beyaz / 185'
Rusça; İngilizce ve Türkçe altyazılı
1969 Cannes FIPRESCI Ödülü; 1971 Fransız Sinema Yazarları Sendikası: En İyi Yabancı Film

Büyük Rus ikona ressamı Andrey Rublev'in hayatından esinlenen Andrey Tarkovski'nin bu şaheseri, aynı zamanda Ortaçağ Rusya'sının gerçekçi bir tasvirini sunuyor. Sovyetler Birliği'nde şiddet, siyasal karmaşıklık ve çıplaklık gerekçesiyle sansürlenip 39 dakika kısaltılan versiyonuyla gösterime sokulan film, yine de yönetmenin en iyi eserlerinden biri sayılıyor. Andrey Rublev, tam anlamıyla bir biyografiden ziyade, sanatın özü, inancın önemi ve ikiyüzlülük, zulüm ve teknoloji karşısında sanatsal özgürlüğün ifade edildiği bir manifesto niteliğinde.[KanalKultur]

 

 

 

 

 

 

 

Ortaya karışık salata misali makale salatası

Eğer isterseniz?