Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Tüm sanatlar kardeştir,hepsi de birbirinin ışığı altında ilerler. VOLTAIRE
  • kanalkultur.com
  • kanalkultur.com

Ramazan Çakıroğlu: Kurt Şahan Ne Dedi?

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

Pazar, 04 Ocak 2009 19:30

Makale İçeriği
Ramazan Çakıroğlu: Kurt Şahan Ne Dedi?
Sayfa 2
Sayfa 3
Tüm Sayfalar
ramazan-cakiroglu-kurt-sahan-ne-dedi
Ramazan Çakıroğlu

Geniş bir ailenin ilk çocuğu olarak, 1915 yılında Trabzon'un ilçelerinden birinin, bir köyünde doğmuştu. Anası onu doğururken bitap düşmüş, günlerce yataktan kalkıp, emzirememişti bile. Onu doğurtan Hatice ebe, doğar doğmaz tuzlamış, kundağa sarmıştı. "Yıllardır doğurturum, böyle çocuk görmedim" diyerek, el kantarına vuruvermiş; "Beş okkadan fazla" demişti. Eş, dost akraba, uzak köylerden görmeye geldiler. Beşikte yatan sanki bebek değil, küçülmüş bir adamdı. Daha kırkı içinde, yumruklaşmış elleri, kalın bilekleri ve fıldır fıldır gözleri görenleri hayrete düşürüyordu. Askerlik dönüşü, beş yıl çocuk bekledikten sonra gelen, Tanrının bu armağanı için, Babası, "Evi barkı bu koruyacak, bu kurtaracak" diyor ve oğlu için, geniş yapılı ailede de göneniyordu. Karısının ve kendisinin, aile içindeki yerleri bile yükselmişti. Büyük baba ve nine üzerlerine titriyordu. Doğum yapan Ayşe gelin için, özel yemekler yapılır olmuştu. Baba da artık, köy odasına bir başka çıkıyor, bir başka yürüyor, bir başka dolaşıyor, bir başka oturup kalkıyordu. Onu askerlikten geri bırakan, kamburluğu da uçup gitmişti…

Memleket yoksuldu, savaştaydı ama kendilerine yeteceğinden fazla tarlaları, evleri ve hayvanları vardı. Çanakkale düşmediği müddetçe, bundan daha kötüsü olamazdı herhalde. Süt, tereyağı, yumurta herkese yeterdi. Dokuma kenevir bezi, mısır da öyle. Gerçi yılda bir Osmanlı'nın tahsildarı, gelip tahılın bir kısmıyla birlikte vergi üstüne vergi alıp gitmese daha iyi olacaktı her şey. Neyse, bunun da kolayı vardı. Dere içindeki çardaklar ve küçük mağaralar ne güne duruyordu…

Bebeğin kırkı çıkacaktı, daha adı bile konulmamıştı. Tokaç gibi doğan bir bebeğe ne ad yakışırdı ki? Ad koyma telaşı böyle sürerken, bir gün Hatice ebe, Ayşe gelini ziyarete geldi. Ad koyma sözü açıldı. Hatice nine; "O sizin olduğu kadar, benim de oğlum. Kolayla mı doğurttum ben onu. Az kaldı, anası ölecek diye korktum. Onun adını bari ben koyayım" dedi. Baba da hatırı sayılır, bu köy bilgesinin sözüne katıldı. "Sen ne dersen o olur Hatice Ana" dedi…

Hatice ana yüzünü gökyüzüne şöyle bir çevirip, kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Ellerini açtı ve kısa bir dua okuduktan sonra; "Onun adı, kendisi gibi tek olacak. Şahan gibi doğdu, Şahan gibi yaşayacak. Şahan gibi ölecek. Tuttuğunu da koparacak. Tanrım ona uzun ömür versin" dedi. O gün adı kondu. Akşama da köyün imamı çağrılıp, adı kulağına ezanla okunuverdi…

Şahan, aslanlar gibi büyüyordu. Anası, onun peşinden iki erkek, bir kız çocuk daha dünyaya getirdi. Ama Şahan'ın yeri başkaydı. Gerçekten güçlü kuvvetli bir çocuk olmuştu. Daha on üç yaşında, yarım çuval mısırı, köy değirmenini taşlarının üstündeki tahıl teknesine savuruveriyordu. Hiçbir bayramda, güreşte onu yenen çıkmamıştı. Şimdiden hem evin, hem de köyün direği olmuştu…

Şahan, daha on beşine gelmeden de dedesi, topuzlu tabancasını beline takıverdi. Şahan, buna çok sevindi. Dünyalar onun oldu. Demek ki artık, o da adam sırasına girmişti. Dağa, ormana, bağa, bostana bu tabancayla gidiyor, bu tabancayla geliyordu. Topuzlu belindeyken, hiçbir şeyden de korkmuyor, hem dedesini, hem silahını yanında hissediyordu…

Yıllar çabuk geçti. Şahan, artık askerlik çağına doğru yaklaşıyordu. Askerlik çağı yaklaştıkça da, ana babayı bir telaş sarıyordu. O giderse, evin direği sarsılacaktı. Kardeşler yetişiyordu ama, onun yerini kim tutardı?...

Bir bahar, hıdrellez gelir gelmez Şahan'a öküz ineği de katıp, kız kardeşlerinden biriyle yaylaya yolladılar. Nasıl olsa kendine yeter bir delikanlı olmuştu. Bacısı, inekleri sağar, tereyağı, peynir yapar, ocakta tencereyi kaynatır, o da öküz-ineğe kol kanat gererdi. Köyde kalan işleri de ailenin geri kalanı yapacaktı…

Yaylada ilk günleri zor olmadı. Çabuk alıştılar. Yayla komşuları da vardı. Hayvanlar sabahları sürü halinde otlağa bırakılıyor, sürü halinde toplanıyor, akşamları her kes, kendi ahırına alıyordu. Günler, nöbetleşe böylece sürüp gidiyordu…

Bir gece Şahan yatarken, daha uyumamıştı ki, ahırda bir hayvanın, peş peşe acı bağırtısı duyuldu. Topuzlusunu bile yanına alamadan yerinden fırlayıp, yalın ayak ahıra koştu. Bir de baktı ki, iri bir köpek büyüklüğünde bir kurt, en genç ineğin döşüne sarılmış parçalıyor. Kurdun dişine kan değmiş olmalı ki, Şahan'ın geldiğini bile duymamıştı. Kapının arkasında duran, ağaçtan yapılmış ahır küreğini alıp, kurdun başına öyle okkalı vurdu ki Şahan, kurt neye uğradığını şaşırdı. Ve daha ilk kürekte sersemledi, olduğu yerde şöyle bir döndü. İkincisinde ise, yere serildi. Kalkmak istediyse de kalkamadı. Şahan, kurdu kuyruğundan tutup çekmek isterken, tam o sırada, kurt can havliyle, Şahan'ın bileğinden kaptı. Şahan da can havline kapılmış olmalı ki, kurdu sırtından tuttuğu gibi bir çuval gibi kavrayıp, ağılın ağaç duvarlarına nasıl vurduğunu anlayamadı. Artık kurt yere serilmişti. Bu kargaşaya yayla komşuları yetiştiler. Hemen yaralı ineği oracıkta kesiverdiler. Kurdun da derisini yüzdüler. Şahan'ın kolunu sarıp, yarınki gün şafakla birlikte yanına bir atlı katıp, Vakfıkebir'in yolunu tuttu. Eti konu komşuya dağıtılan ineğin ve kurdun derisi biraz para etti. Kolundaki yaraya yedi dikiş atıldı. Kuduz iğneleriyle iş garantiye alınmaya çalışıldıysa da, aşıları tamamlamadan, Yaylaya çekti gitti Şahan…

Daha askere gitmemiş bir gencin, kürekle ve bir pehlivan gibi bir kurdu duvara vurarak öldürmesinin ünü önce Yayla'ya, Vakfıkebir'e, Tonya'ya ve Beşikdüzü'ne yayıldı. Aradan iki aya yakın zaman geçtiğinde, Şahan hala ayakta olduğuna göre; "Demek ki kurt kuduz değilmiş" dediler…


Ortaya karışık salata misali makale salatası

Eğer isterseniz?