Skip to Menu Skip to Content Skip to Footer
Tilki,kümesi iyi tanıyor diye bekçi yapılır mı? TRUMAN
  • kanalkultur.com
  • kanalkultur.com

Ramazan Çakıroğlu: "Bruxelles Usulü Kadın Nasıl Dövülür" -I-

Dikkat, yeni bir pencerede aç. PDFYazdıre-Posta

Pazar, 09 Kasım 2008 22:36

Makale İçeriği
Ramazan Çakıroğlu: "Bruxelles Usulü Kadın Nasıl Dövülür" -I-
Sayfa 2
Sayfa 3
Tüm Sayfalar
ramazan-cakiroglu-bruxelles-usulu-kadin-nasil-dovulur-i
Ramazan Çakıroğlu

Aydın, eşini ve iki çocuğunu Anadolu bozkırının ortasında bırakıp, yetmişli yılların ortalarında Yunanistan üzerinden çıkmıştı Avrupa'ya. Türkiye'de evliyken iktisat okumuş, en zor günlerini de üniversite okuduğu yıllarda yaşamıştı. O zamanlar, sıcağıyla ünlü Çukurova'da, akademi adıyla anılan bir okulda aç ve susuz gezdiği günler çok olmuştu. Yoksuldu; çünkü rençber ve inşaat ustası bir babanın oğluydu. D.P. hayranı olan babası, parti liderinin oğlunun adını vermişti ona...

Çukurova'da üç-beş arkadaşıyla kaldığı evin içinde, dans partisi veren hamam böcekleri ondan daha toktu. (Zira bu, arkadaşlarıyla hamamböcekleri için, kullandıkları ortak deyimdi.) Elde yok, avuçta yok, üstte yok, başta yoktu. Arkadaş dayanışmasıyla sürüp gidiyordu herşey.

Bu yıllarda sol siyasetin de içindeydi. Fakat siyaset karın doyurmuyordu ki. "Bu mücadelede kazanılanlarla ancak gelecek kuşaklar rahat eder" düşüncesi gelip geçiyordu aklından. Ta ki üniversite ikinci sınıfta, kendi siyasi çizgisinde, hemşire olan Gülümser'le tanışıncaya kadar. Gülümser güzelce ve atak bir kızdı. Esmer, uzun boylu, düzgün bedenliydi. Omuzlarına dökülen siyah saçları ve sıcacık gülümseyen yüzü tamamlıyordu onu. Birbirlerine baktıklarında, içinde bir şey "cızz" ediyor, ama bunun tam anlamını kestiremiyorlardı. Bir yoldaş yakınlığı mı, yoksa bir sevgi mi, ya da aşk mı? Tereddütleri oldu. Gitgide Aydın'ın ilgisinin daha da artmasına karşın, siyasetin denetleyici gölgesinden duygularını açık edemediler. Arkadaşlarının da evde olmadığı bir günde, Gülümser kapıyı çalıncaya kadar. O gece, çaylar demlendi, sigaralar yakıldı. Gülümser'in tüm arkadaşlar için getirdiği şaraba başlandı. Bunu yenileri izledi. Pencerenin önündeki salaşta sohbet ilerledikçe ilerledi, derinleştikçe derinleşti. Şarabın da etkisiyle tüm cesaretini toplayıp, "seni seviyorum Gülümser" diyebildi. Peşinden hayal meyal "ben de" yanıtını aldığını duydu. Bunu ilk kez "sevgili" gibi birbirini tutan eller ve omuza yaslanan bir baş izledi. Yaşamında da ilk kez bir kızı öptü. Bunu tekrarlayıp durdular. Salaştaki tahta divanın üstünde, üzerlerindekileri bile çıkarmadan, sabaha kadar debelenip durdular…

Aydın aşk sarhoşu olmuştu. Gülümser de öyle. Çok geçmeden konuyu en güvendiği arkadaşlarına açtılar. Onlar da diğerlerine. Örgüt, evlenmelerine karar verdi. Ve çok geçmeden de evlendiler. Bundan sonradır ki, Aydın'ın boğazından, kadın eli değmiş iki kaşık sıcak çorba geçmeye başladı. Okulun bitimine doğru, Gülümser hamile kaldı. Doktorlar "ikiz olabilir" dediler. Ve nihayet doğumda iki erkek çocuk dünyaya geldi. Birinin adına Bora, birinin adına Boran koydular. Bebekler büyümeye başladı…

Siyasetin ve yoğun çatışmaların gölgesinde de olsa, mutlu bir yuvaları vardı. Aydın, Gülümser'e zaman zaman "seninle karşılaşıp tanışmasam ve evlenemeseydik ben bu akademiyi bitiremezdim" deyip, minnettarlığını dile getiriyordu. Gülümser de başını öne eğerek, bu minnettarlıktan utanıyordu…

Nerdeyse hergün evlerine gidip gelen devrimci arkadaşları, bir gün kapıyı biraz daha telaşla çaldılar. Yüzlerinde belli belirsiz bir keder, endişe ve heyacan vardı. Beş kişi, sabaha kadar uzun uzun konuştular. Bu toplantıdan çıkan karar ise, içlerinden üç kişinin Filistin'e gidecek olmasıydı. Ama bu nasıl belirlenecekti? Uzun tartışmalardan sonra bir yol saptandı. Kur'a çekilmeliydi. Beş isim kağıtlara yazılıp, bir bardağın içinde çalkalandıktan sonra, masaya döküldü. Evet! Bu üç kişinin içinde Aydın da vardı. Hiç kimse sonuca itiraz etmedi…

Günü geldiğinde, bir sonbahar gecesi, Bora ve Boran'ın uykuya daldığı saatlerde eline valizini alıp, Gülümser'le, dakikalarca sarılıp, vedalaşan Aydın, bebekleri öpüp, karanlığa karışıverdi...

Bir yıla yakın kaldı Filistin'de. O orada savaşırken, Türkiye'de 12 Mart 1971'de ipler iyice gerildi. Arkadaşları onun da "arandığı" haberini getirdiler. Bir gece, bir İsrail baskınından yaralı olarak kaçabildi. Bazı arkadaşları da zindanlara düştü. Bu baskın, her yönüyle çok tartışıldı.

Aranmasına rağmen Türkiye'ye döndü. Yakalandı. Yetmişdörtte serbest kaldı. Ama peşini bırakmayan polis, onun bir baltaya sap olmasını hep engelledi. Bir yolunu bulup, Yunanistan üzerinden Almanya'ya geçti. Orada yoldaşları karşıladı. Düşüncesi, kısa zamanda ailesini de oralara almaktı. Her girişimi hep yarım kaldı. Askerler 12 Mart 1980 de bir kez daha onikiden vurma denemesi yaptı. Ama bu sefer solun üzerinden silindir gibi geçtiler. Aydın'ın Türkiye'ye dönme olanağı hiç kalmamıştı. Ailesi ve çocuklarından koptuğunu içi yana yana her gün biraz daha görüyordu...


Ortaya karışık salata misali makale salatası

Eğer isterseniz?