|
Anket
Online
Şuan 9 konuk çevrimiçi
|
|
|
| |
|
Yazarlar -
A. Yılmaz Soyyer
|
|
21 03 2010 |
 Bu şehrin önemini artıran en önemli olay ise, 2008 yılında ünlü Roma imparatoru ve filozofu Marcus Aurelius'un heykelinin bulunmasıyla yaşandı. Önce Ortaçağ İslam düşüncesini, onlar vasıtasıyla da bütün dünya mistisizmini etkilemiş bulunan bu imparator, filozof adeta Şark'ın İbrahim Edhem'i gibidir.
|
Tarihin kaydettiği iki emperyal güç vardır: Biri Roma, diğeri Osmanlı... İlber Ortaylı'nın emperyal - emperyalist ayırımını vurgulayan tasnifine gönülden katılıyorum. Hoca, emperyal güçlerin emperyalist olamayacağını söylemektedir. Haklıdır bence: Onlar toprakları şan ve şeref için fethederlerdi; yönetebilmenin zevkiyle yetinip oralara yol yaparlar, su götürürler, şehirler inşa ederlerdi. Bu yüzden Anadolu'nun pek çok yerinde toprağın altından Roma eserleri adeta fışkırmaktadır. Tarih; toprağın üstünü Osmanlı'ya, altını ise Roma'ya terk etmiş gibidir. Göller yöresi denilen Isparta ve Burdur havalisi de bu yönden oldukça verimli bir bölgedir. Çok sayıda antik Roma şehir kalıntısı bulunmaktadır. Burdur'un Ağlasun ilçesi, hem Burdur'a hem de Isparta'ya eşit uzaklıkta kartal yuvası gibi yükseklerde bir şehirdir. Isparta'nın dağlara yaslandığı bölgedeki 20 km. bulan bir yol yürüyüş sporunu sevenleri bu antik kente ulaştıracaktır. Elbette farklı bir yerden geçen ve modern araç trafiğinin işlediği bir başka yol da vardır. Ağlasun'un hemen bitişiğinde Sagalassos isimli Roma şehri bulunmaktadır. Hala ayakta olan (ve restorasyonu devam eden) çeşmeleri, evleri ve tiyatrosuyla tam bir antik şehir burası. Sagalassos antik kentindeki kazı çalışmalarını yöneten, Belçika'daki Katolik Leuven Üniversitesinden arkeoloji Profesörü Marc Waelkens yaptığı bir söyleşide şunları söylemektedir: |
|
Devamı...
|
|
|
Edebiyat -
Şiir
|
|
21 03 2010 |
|
Göz gezdirdim dört köşeyi aradım Ne sen var, ne ben var bir tane Gaffâr İstersen dünyayı gez adım adım Ne sen var, ne ben var bir tane Gaffâr Coşar deli gönül misâl-i deryâ Mecnun'a sahrada göründü Leylâ Gördüğün güzellik hepisi Mevlâ Ne sen var, ne ben var bir tane Gaffâr Her nesnede mevcut, her cesette can Anın için dedik biz ona Cânân Evvel âhir O'dur, onundur fermân Ne sen var, ne ben var bir tane Gaffâr Bahar gelir çiçek olur açılır Zaman zaman yağmur olur saçılır Ehl-i aşka mey görünür içilir Ne sen var, ne ben var bir tane Gaffâr Neyim, ne olacak, elde neyim var Karaca'oğlan, Dertli Yunus soyum var Mansur'a benzeyen bazı huyum var Ne sen var, ne ben var bir tane Gaffâr O cihâna sığmaz, ondadır cihân O mekâna sığmaz, ondadır mekân O devrâna sığmaz, ondadır devrân Ne sen var, ne ben var bir tane Gaffâr Hayyâm'a görünmüş kadehte meyde Neyzen'e görünmüş kamışta neyde Veysel'e görünür mevcut her şeyde Ne sen var, ne ben var bir tane Gaffâr |
|
|
Edebiyat -
Halk Edebiyatı
|
|
21 03 2010 |
|
"Güçlü gözlemleri var. Gözü açık olanlardan daha keskin görüyor. Doğayı da, hayatı da.. Toplumun attığı ileri adımlara ayak uydurmuş bir ozan olarak Veysel kendisinden öncekilerden çok ileride. O, aydınları halka götüren yolun üzerindeki köprüyü kuran şairdir."
| 1 - Veysel, Âşık Geleneği zincirinin büyük halkalarından biridir. Yalnız, o geleneğin bütün yönlerine uyamamıştır. Ama onlardan kültürce ileridir.
2 - Konu bakımından daha zengin ve çeşitlidir. a) Memleketin coğrafyası, nehirleri, dağları, köyleri, şehirleri adıyla - sanıyla yaşamaktadır şiirlerinde. b) Halkevleri, hastaneler, okullar, enstitüler fabrikalar, kısaca toplumun çeşitli kurumları şiirlerinin konusu. c) Vatan, millet, askerlik konularını, duyarak, düşünerek işlemiştir. ç) Günlük olaylardan esinlendiği gibi kendi hayatının sayılı olaylarına, günün geçerli düşüncelerine, ayrı ayrı yer vermiştir. 3- Dil. a) Veysel'de kitap sözleri çokça geçmekte: Cazibeli, mücadele, kâmilâne, tahrip, sulb-i peder vb. b) Dile türlü etkilerle girmiş batı sözcükleri: Şans, banker, tango, madam, film vb. c) Dilinde asıl göze çarpan özellik, şiirlerinde atom, hidrojen, santral, yağmurun kilogramı, füze gibi uygarlık kelimelerine yer vermesi ve bunları yerli yerinde kullanmasıdır. Anlaşılıyor ki O köy enstitülerinde bir yandan saz dersi verirken, bir yandan yeni kelimeler ve kavramlar öğrenmiştir. ç) Kimi sözcükleri tam konuştuğu söyleyişlerle kullanmaktadır: İnek, ırıza, ilâyık vb. Fiiller de öyle: Darılırsın yerine "darılın" vb.. |
|
Devamı...
|
|
|
Yazarlar -
Halil Atılgan
|
|
20 03 2010 |
|
 "Tarsus'ta Çamalan ve Kaburgediği, bölgede mengilerin merkezi gibidir. Çamalan'da: Çamalan Mengisi, TRT repertuvarının 37. sırasına kayıtlı Nergislik Mengisi, Menemenci, diğeri de Türkmen Mengisi (Silifke' deki Keklik Olsam Yuva Yapsam TRT repertuvar Sıra No: 858) olmak üzere üç tür mengi bilinmektedir. Mengilerin hepsi de 9/8'liktir. Bölgedeki Tahtacıların kendilerine has semahları yoktur. Daha çok Malatya ve Kahramanmaraş, Sivas ve Antalya'daki semahlar çalınır söylenir. Çamalanlı Âşık Talibi bu havaların en iyi ustası olup yapılan cemlerde de zâkirlik yapmaktadır. Tarsus'ta: Mersin ve Erdemli Karaisalı, Aladağ ve Pozantı ilçelerinin müzik karakteri hâkimdir. Yörede bozlaklar, Karaisalı, Pozantı ve Aladağ ilçelerindeki kadar yaygın değildir. Pozantı'nın Irmağı, Havayı da Deli Gönül Havayı, Adana Karaisalı'dan derlediğimiz Fadime ve Sarı Sultan bozlakları bilinenler arasında ilk sırayı alır. Çukurova'nın diğer bölgelerine göre, burada bozlağın yaygın olmayışı, yörenin yetiştirdiği Tarsuslu Abdülkerim'in tanınmayışı, Tarsus Arabacı Ağzı denilen Sarı yıldız mavi yıldız batıyor ve Arkım ayıklandı suyum akmıyor gibi bozlakların da bilinmeyişi oldukça dikkat çekicidir..."
| Tarsus Çukurova'ya bağdaş kurmuş oturan verimli topraklar diyarıdır. Toprağına can eksen biter. Güneyinde Akdeniz, kuzeyinde Toroslar, batıda Mersin, doğuda Adana il sınırlarıyla çevrilidir. Mersin'e daha yakın olan Tarsus, Adana-Mersin arasında bir köprü gibidir. Adana'ya 40, Mersin'e takriben 30 km. olup nüfusu ikiyüzbine yakındır. Birçok şehir merkezinden büyük olmasına rağmen il olamamış şansız ilçelerimizden biridir. Geçmişten günümüze birçok kavimlere yurt olan Tarsus; şalvarıyla, şapkasıyla, cezeryesiyle, küncülü helvasıyla, bandırmasıyla (şeker sucuğu), üzümüyle, humusuyla, Çukurova'da ayrı bir özelliğe sahiptir. Şimdiye kadar adı hiç değişmeyen yerleşim birimleri içinde ilk sırayı alır. Geçmişle günümüz arasında önemli bir köprü görevi yapan yerleşim birimlerimizdendir. Çamlıyayla'nın (Namrun) ilçe olmasından sonra Toroslar'daki yerleşim alanlarının bir kısmını kaybetmesine rağmen, sınır ayırımı bölgenin kültürünü, halk müziğini ve oyunları etkilememiştir. Onun için biz de Tarsus'u ve Çamlıyayla'yı bir bütün olarak düşünüp konuyla ilgili değerlendirmelerimizi bu doğrultuda gerçekleştirdik.
Tarsus: Çukurova'da arabeskleşmeyi çok yaşayan ilçelerimizden biridir. Köylerin şehirle olan münasebeti ve taassup, yörenin halk müziğini olumsuz yönde etkilemiş, ilçe merkezine uzak köyler dahi bu kültür kaybından nasibini almıştır. Buna rağmen yöre halk müziği belirli bir yaş grubunun sayesinde ayakta durmaya çalışmaktadır. Bölgede kırık havalara "topuk havası" denilir. Adı geçen yerleşim birimlerinin, Silifke'ye çok yakın olmasına rağmen o yörenin kaşık havaları Tarsus'ta kendini göstermez. Silifke'nin türkülü oyunları Tarsus'ta çalınıp söylense, oynansa da sadece bir fantezidir. Zira yöre halkı bu oyunları bilmez. Oynayanlar ise okulların halk oyunları ekipleridir. Tarsus ilçe sınırları içindeki Çamalan ve Kaburgediği Tahtacıları'yla, Yenice Alevileri yöre halk müziğine semah ve mengi türleriyle ayrı bir renk katmıştır. Seyrekte olsa bölgede cemin yapılması semah ve düvaz türü havaların çalınıp söylendiğinin bir kanıtıdır. Ülkemizde Tarsus Tahtacılarının oynadığı Mengi, "Toros Mengisi" olarak kayıtlara geçmiştir. Menginin asıl kaynağı Adana ili Karaisalı ilçesi Nergislik köyüdür. Sözsüz olan bu ezginin güzel ve akıcı bir müziği vardır. Bazı mengiler sözlü olmakla birlikte Çamalan Tahtacılarının oynadığı bu ezgi sözsüzdür. Balıkesir'deki "Pamukçu Bengisi" ile Toroslar'daki "Mengi" farklıdır. Genelde Tahtacı Mengisi olarak bilinen bu ezgi ritüeldir. Balıkesir'deki bengiler ise zeybek tavır ve üslubundadır. Onun için "Bengi" ile "Mengi"yi karıştırmamak gerekir. Toros Tahtacı Mengisi semaha ayak açmak için dönülür. Mengiden sonra semaha geçilir. |
|
Devamı...
|
|
|
Sanat ve Dizayn -
Sergi
|
|
20 03 2010 |

| 
| Alttaki: Hippodrom'un üç temel anıtının görünüşü, Freshfield albümü, 1574 |
Hippodrom / Atmeydanı: İstanbul'un Tarih Sahnesi / 16 şubat - 18 nisan 2010; Pera Müzesi, Meşrutiyet Caddesi No: 65, Tepebaşı - Beyoğlu - 34443 İstanbul, Tel.: (0212) 334 99 00
|
Konstantinopolis Hippodromu'nun anıtları ve süslemelerini gördünüz mü? Atmeydanı: Görsel tarihin sahnesinde çizgiler, renkler, fotoğraflar Pera Müzesi'nde! Bizans dönemi Hippodromu'ndan Osmanlı dönemi Atmeydanı'na, İstanbul'un en önemli kamusal alanına bir yolculuk... Hippodrom / Atmeydanı - İstanbul'un Tarih Sahnesi sergisi 16 şubat - 18 nisan 2010 tarihleri arasında Pera Müzesi'nde... Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, Bizans ve Osmanlı dönemlerinin en önemli yapılarından birini, olağanüstü güzellikteki anıtların süslediği görkemli Hippodrom'u ve Osmanlı döneminin Atmeydanı'nı adeta yeniden kuran ve çevresindeki yaşamı irdeleyen bir sergiye ev sahipliği yapıyor; "Hippodrom / Atmeydanı: İstanbul'un Tarih Sahnesi". Farklı kültürler, renkler, sesler Atmeydanı'nı âdeta estetik bir imge hazinesine dönüştürmüş. Bu imgeler 18. yüzyıldan itibaren gravürcülerin, 19. yüzyılla birlikte de oryantalist ressamların ve fotoğrafçıların görüntüleriyle günümüze yansıyor. Hippodrom Bizans İstanbulu'nun en büyük ve önemli yapılarından biriydi. Atmeydanı ise Osmanlı dönemi İstanbulu'nun en önemli ve hareketli kamusal alanlarından biri oldu. Cumhuriyetin kuruluş döneminde de önemli olaylara ev sahipliği yapan İstanbul'un bu çok özel ve renkli alanını, Pera Müzesi'nin üçüncü katında ağırlayan "Hippodrom / Atmeydanı: İstanbul'un Tarih Sahnesi" sergisi, son derece görkemli eserlerle, 4. yüzyıldan arkeolojik bulgular, mimari çizimler, resimler, fotoğraflar ve gündelik yaşam objeleriyle İstanbulluları yaşadıkları kentle ilgili bir bellek yolculuğuna çıkarıyor. |
|
Devamı...
|
|
|
Sanat ve Dizayn -
Sergi
|
|
19 03 2010 |
Mehmet Güleryüz - "Bile Bile" / 15 mart - 8 nisan 2010; Galeri MERKUR, Şakayık Sok. Aylin Apt. No75 / 5, Nişantaşı - İstanbul, Tel.: (0212) 231 69 87
|
Arzulu bireylerin çağdaş sancılarını dramatik ve eleştirel figür anlayışıyla görünür kılan Mehmet Güleryüz, "Bile Bile" adlı sergisiyle 15 mart -8 nisan 2010 tarihleri arasında Galeri MERKUR'de sanatseverlerle buluşuyor... Mehmet Güleryüz yeni sergisinde şimdiki zamanı soluyan bireylerin hal ve tavırlarını, eylem ve eylemsizliklerini, "bile bile" katlandıkları varoluşlarını sorunsallaştırıyor. Her türlü duygunun aşırı ve yoğun yaşanmak zorundaymışçasına tüketildiği, teşhirin ve röntgenciliğin sanal düzlemde paylaşıldığı bir zaman diliminde insanın içinde biriktirdiği dışavurum anlarını tespit ediyor. Özneyi var eden içerisi ve dışarısı arasındaki sınırın iyiden iyiye bulanıklaştığı, kimlik ve kişilik sorunlarının ancak abartıldığında ciddiye alındığı, "gösterinin" değil "ifşanın" egemenliğindeki toplumun tüm yapaylık anları ile ilgileniyor. Sergi figür resmine 1960'lı yıllardan bugüne eleştirel bir duruşla yaklaşan bu büyük ustanın son bir yılda gerçekleştirdiği başyapıt düzeyindeki üretimlerini bir araya getiriyor. Sanatçı, sergi adı olarak kullandığı "Bile Bile" başlığıyla, bugün inşa ettiğimiz tüm insani durum ve halleri nasıl doyumsuzca içselleştirdiğimizi tartışmak istiyor. Derin bir karakter analizi, olayları var eden neden ve sonuç ilişkilerinin damıtılarak aktarıldığı resimsel bir atmosfer ve anıtsal figürlerin çeşitli sembol ve canlılarla buluştuğu kompozisyonlarında Güleryüz, her zamanki hicivsel yaklaşımını sürdürüyor. "Bugün yaşadığımız olaylar karşısında insanların hissettiği boşluk ve bu boşluğun anlamları üzerine çalışıyorum" diyor sanatçı yeni sergisindeki resimler için. Olmuş olanın ardında bıraktığı boşluk ve bizim o boşlukla yaşadığımız yüzleşme önemli onun için. "Duyguların ve ilişkilerin terazisinin kaydı" diyor Güleryüz şimdiki zamanın sorunlarından söz ederken. "Hislerimizdeki mesafeyi ayarlayamıyoruz. Başkalarına gösterdiğimiz şefkatin yokluğu bir sorun ama bolluğu da bir sorun. Aşırı dramlaştırılan, gösterilmeyen şefkat ne kadar sorunluysa aşırı ifşa edilen şefkat de bir o kadar rahatsız edici". |
|
Devamı...
|
|
|
Yazarlar -
İsmail Engin
|
|
17 03 2010 |
|
 "Kültür ile kişilik kavramları arasındaki işlevsel ilişki, bir satranç oyununa benzer. Kültürü, düşünceler sistemi olarak algılayıp bireyi de bu düşünceler sisteminin bir taşıyıcısı olarak düşündüğümüzde, satranç oyunu ve bu oyunda kullanılan taşlar ile özdeşleşir. Bu bağlamda kültür, satranç oyununun genel kurallarına benzer. Kişilik ise, bu genel kurallar etkisi altındaki taşlar "gibi"dir. Satrançta, genel kurallar, oyundaki taşların hareketlerini ve konumlarını belirler. Kültür de kişilik yapısını etkiler... Kültür, genel kuralları içinde kendine özgü bir kimliği, bireye kazandırır. Birey, bu kimlik ile ait olduğu kültürle özdeşleşir. Ancak, tıpkı satranç oyunundaki taşlar gibi, birey de kazandığı kimlik ile kültürel sistemi ve yapıyı etkiler. Kültürden etkilenen birey, bir şekilde kültürü etkilemeye başlar. İşte bu aşamada, kişilik ile satranç oyunundaki taşlar arasındaki ilişki, özdeşliğini kaybeder. Çünkü, kişilik kültürel kuralları değiştirebilecek bir nitelik kazanmıştır. Satrançta, taşlar genel kuralları değiştiremez..."
| Günlük yaşamda bir insan, nitelik ve nicelik açısından çoğunlukla "kültürlü" ya da "kültürsüz", "kişilikli" veya "kişiliksiz" olarak tanımlanır ve yorumlanır. Bu arada "karakter" ile "mizaç" işin içine girer ve "sağlam karakterli", "iyi mizaçlı'" gibi ifadeler de yer alır ya da bunların tam tersi.
Kimi zaman ise "kültür" ve "kişilik" kavramları birlikte kullanılır; "kültürlü; ama kişiliksiz", "kişilikli; fakat kültürsüz" vb. denir. Kavram kargaşası, her alanda olduğu gibi, burada da sürüp gider. Sanki, "kültür" ile "kişilik" kavramları birbirinden bağımsızmış gibi... Okuduğunuz bu yazıda, kültür ile kişilik kavramları arasındaki işlevsel ilişki açıklanmaya çalışılacaktır. Bunun için, öncelikle "kültür" ile "kişilik" kavramları üzerinde durmakta yarar vardır: A. İlgili Kavramlar 1. Kültür Yapılan birçok tanımlama olmasına rağmen, bu tanımlamalar, iki genel kategoride toplanmaktadır: a) Bütüncü tanımlar kategorisi, b) Düşünceler sistemi kategorisi. Birinci kategoriye göre kültür, kazanılan bir davranış kalıbı olarak nitelenir ve insanın yaptığı-yarattığı her şeyi içeren bir yaşam biçimidir. Kültür, böyle bir yaşam biçimi niteliğiyle gelenekten → töreye; konuşmadan → müziğe; yiyecekten → içeceğe; konuttan → giyeceğe kadar tüm insanî davranış kalıplarını içeren karmaşık bir oluşum, bir bütündür. Diğer kategoriye göre ise kültür, bir şifre türüdür; zihinsel bir oluşumdur. Bu anlamda davranış, önce zihinde biçimlenir, sonra eylem olur. Madem ki davranışı oluşturan düşüncedir, o halde kültür, "düşünceler sistemi"dir. Çünkü, tek tek kültür unsurları, düşüncenin dışarıya yansımasından başka bir şey değildir.[1] Bize gelince, burada açıklamaya çalıştığımız kültür konusundaki düşüncelerimiz, ikinci kategori ile özdeştir ve bu yazının hareket noktasını oluşturmaktadır. |
|
Devamı...
|
|
|
Kültür -
Ön-Asya
|
|
17 03 2010 |
|
Roz Kohen "Yahudi İstanbul'unu / İstanbul Yahudileri'ni" çiziyor ve anlatıyor: İstanbul'da Yahudiler ve Yahudi Yaşamı - 10
Henüz kırk günlük yeni doğmuş bebekken, 'boğmaca' denilen çocuk hastalığına yakalanmışım. Annemle babam beni tedavi etmek için, bana eşek sütü içirdiklerini söylerlerdi. Daha sonraki yıllarda ise her eşek anırdığında "bak, süt kardeşin çağırıyor" deyip takılırlardı. O yüzden de haklı olarak o gün bu gündür eşeklere özel bir yakınlık duyarım!
| |
|
Devamı...
|
|
|
Sanat ve Dizayn -
Sergi
|
|
17 03 2010 |

| 
| 
| Üstteki: Setenay Alpsoy - tual üzerine yağlıboya, 130 x 150 cm., 2009; ortadaki: Setenay Alpsoy - tual üzerine yağlıboya, 45 x 70 cm., 2009; alttaki: Setenay Alpsoy - tual üzerine yağlıboya, 145 x 150 cm., 2009 |
Setenay Alpsoy Resim Sergisi - 'Denizin Ayırdığı Şehir' / 9 - 30 mart 2010; Evin Sanat Galerisi, Büyük Bebek Deresi Sokak No:13, Bebek - 34342 İstanbul, Tel.: (0212) 265 81 58
|
Çağdaş Türk figür resminin genç kuşak temsilcilerinden Setenay Alpsoy'un ikinci kişisel sergisi "Denizin Ayırdığı Şehir", 9 - 30 mart 2010 tarihleri arasında Evin Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşuyor. Geçen yıl Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde yüksek lisansını tamamlayan Setenay Alpsoy'un sergisinde, ressamın içinde yaşadığı, bir parçası haline geldiği İstanbul, çarpık mimarisinin yarattığı tuhaf geometrisi ve kalabalıklarla örülü yüzündeki yalnızlığıyla karşımıza çıkıyor. Kent dokusunun barındırdığı karşıtlıklar ve çarpıklığın bir geometrisinin olması ressamın algısının bu doğrultuda yönelmesine sebep oluyor. Setenay Alpsoy, ilk sergisinde İstanbul'un yalnız ve suskun görünümlerini ele almıştı. Bu serginin tuvallerinde öncekilerin kasvet ve ıssızlığı, 'hayat' emaresi gün ışığı ve mekanlarla özdeş figürlerle farklı bir noktaya taşınıyor. Ressam, kentin yeni gerçekliğini kendi penceresinden, kendi sokağından yansıtıyor. Penceresinden seyrettiği binaların içine girip hayata, orada yaşayan insanlara bakmaya başlıyor. Önceleri samimiyetle otoportreleri ile kurguladığı bu kompozisyonlarda artık çevresinden, günlük hayattan, sokaklardan insanların yer bulması, kurduğu empatinin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Ressam, figürü binalarla aynı önemde ve oranda resmederek, bu ilişkide her iki öğeye dengeli yaklaşıyor. İnsan-bina ikilisi arasındaki oluşum, şikayet edilse de terk edilemeyen bir kent olgusunu beraberinde getiriyor. İnsanın özel alanları olarak tanımlanan evlerini kalabalıklar içinde belirlemesi ressamın farkında olmadan duyumsattığı kalabalıklar ortasında 'yalnızlık' kavramına işaret ediyor. Resimlerde, kentten bir süreliğine ayrıştırdığı, odasında ya da balkonunda 'tek başına', dimdik ve güçlü duran insan seyrediliyor. Oldukça sıradan duruşlar sergileyen figürlerdeki yalnızlık hali; içinde melankoliyi barındırmayan, rahat ve sakin bir ifade biçimiyle anlam kazanıyor. |
|
Devamı...
|
|
|
Kitaplık -
Edebiyat
|
|
16 03 2010 |
![Dursun Gümüşoğlu [Haz.]: Sâdık Abdâl Dîvânı. Horasan Yayınları, No: 28, İstanbul 2009, 317 S. , ISBN 978-605-4091-06-5](/de/images/stories/kitaplik/edebiyat/dgumusoglu/sadik-abdal-onkapak.jpg) Dursun Gümüşoğlu [Haz.]: Sâdık Abdâl Dîvânı. Horasan Yayınları, No: 28, İstanbul 2009, 317 S., ISBN 978-605-4091-06-5
|
Bektaşîlik / Alevilik alanında inanılmaz bir bilgi kirliliği yaşandığı, her kafadan ayrı bir ses çıktığı ve Bektaşîliği / Alevîliği herkesin "kendisine göre" tanımlayıp yorumladığı günümüzde bu alanda nesnel bilgiye ulaşmanın ne denli güç olduğunu bilen bilir. Kendisini daha önceden Tâcü'l-Ârifîn Es-Seyyid Ebu'l-Vefâ Menakıbnamesi (Can Yayınları, İstanbul 2006), Ahmed Edîb Harâbî Dîvânı, Yaşamı ve Tüm Şiirleri (Can Yayınları, İstanbul 2003, 2. baskı 2008) gibi önemli çalışmalarıyla tanıdığımız Dursun Gümüşoğlu, Sâdık Abdâl Dîvânıyla bu kez de önemli bir başka çalışmayı okuyuculara sunuyor. Oluşmasına kısmen tanık olduğumuz, Sâdık Abdâl'ın Divânı, Bektaşîlik / Alevîlik alanında fikir üreten, kalem oynatan, ve ayrıca da kendisini bu inancın içinde gören, herkesin mutlaka okuması gereken temel eserlerden birisidir. On beşinci yüzyılda Kızıl Deli Sultan Dergâhı'nda yetişmiş bir Bektaşî şairi olan Sâdık Abdal'ın okuyucuya sunulan 66 nefesi birçok konuya ışık tutuyor. Gümüşoğlu, Dîvân'a doyurucu bir Giriş yazısısı koymuş (s. 11-44), girişin sonunda da her bir şiirin kısaca özetini vermiş. Bu giriş yazısı, –yazarın izni alınarak– aşağıda sunulduğu için sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Giriş yazısını okuyunca ne demek istediğimiz kendiliğinden anlaşılacaktır. Hakk erenler, Dursun Gümüşoğlu'nun bu hizmetini dergâh-ı izzetinde kabul eylesin, bizlere hizmetlerinin devamını göstersin. Aşk olsun böylesi bir çalışmayı bizlere sunan Gümüşoğlu'na... |
|
Devamı...
|
|
|
Sanat ve Dizayn -
Belgesel
|
|
16 03 2010 |

| 
| 
| Üstteki: Eylül Çocukları (2009), Yönetmen: Meltem Öztürk, Hülya Karcı; ortadaki: 5 Nolu Cezaevi: 1980–84 (2009), Yönetmen: Çayan Demirel; alttaki: Demsala Dawî: Şewaxan / Son Mevsim: Şavaklar (2009), Yönetmen: Kazım Öz |
21. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenen Ulusal Belgesel Film Yarışması sonuçlandı. Amatör ve profesyonel olmak üzere iki ayrı dalda gerçekleşen yarışmada toplam on yedi film yer aldı. Yarışmanın seçici kurulunda bulunan Mutlu Binark, Yaprak İşçibaşı, Hakan Aytekin, Özgür Şeyben ve Hacı Mehmet Duranoğlu filmleri, etik kurallara uygunluk; evrensellik ilkesi; sinematografik teknik yeterlilik; temada özgünlük ve bağlam vurgusu; araştırmanın derinliği ve emek yoğunluğu; biçem olmak üzere toplam altı ölçüt temelinde değerlendirdiğini açıkladı. Sekiz filmin yarıştığı amatör dalda Berrak Samur'un yönettiği Bağdat üçüncülük, Yeliz Karakütük'ün yönettiği Romeyika'nın Türküsü ikincilik, Emre Karadaş ve Deniz Oğuzsoy'un birlikte yönettikleri Duvar birincilik ödülüne değer bulundu. Dokuz filmin yarıştığı profesyonel dalda ise; Kazım Öz'ün yönettiği Son Mevsim Şavaklar üçüncülük, Meltem Öztürk ve Hülya Karcı'nın birlikte yönettikleri Eylül Çocukları ikincilik, Çayan Demirel'in yönettiği 5 No'lu Cezaevi birincilik ödüllerini aldı.
|
Demsala Dawî: Şewaxan / Son Mevsim: Şavaklar Demsala Dawî: Şewaxan / Son Mevsim: Şavaklar Yönetmen: Kazım Öz Yılı: 2009 Süre: 91'
Şavaklar, Dersim bölgesinde yaşayan, hayvancılıkla geçinen göçebe bir topluluktur. Kışları köylerinin bulunduğu Pertek ve Çemişgezek bölgelerinde yaşarlar. Baharın ortasında yaylalara gitmek üzere yola çıkarlar. Bahar yağmurları altında başlayan bu yolculuk onların çetin günlerinin de başlangıcıdır. Dağlar hala bembeyazdır. Bu yüzden vadilerde mola vererek karların erimesine paralel olarak dağların zirvelerine doğru çıkarlar. Yazın en sıcak günleri geldiğinde onlar dağların zirvelerindeki serin tepelerdedirler. Havaların soğuması ile birlikte aynı yolu geri dönecek yolculuk başlar. Sürülerin yol alma hızı ile ayları alan yolculuk bittiğinde kendi köylerine varmışlardır ve bu kışın kapıda olduğunun da habercisidir. Karlar yağmaya başladığında onlar kış uykusuna girmişlerdir. Çünkü önlerinde; yağmurlu, hareketli ve onları oradan oraya savuracak bir mevsim beklemektedir. Ödüller 2009 58.Uluslararası Mannheim-Heidelberg FF; Uzun Metraj Jüri Özel Ödülü Kazım Öz 1973 yılında Tunceli'de doğdu. 1992 yılından itibaren dört yıl Teatra Jiyana Nû'da (Yeni Hayat Tiyatrosu) oyunculuk ve rejide çalıştı. 1996 yılından beri, kurucularından olduğu Yapım13'de çalışıyor. Filmografi 2008 Fırtına / Bahoz / The Storm 2005 Uzak / Dûr / The Distance 2001 Fotoğraf / The Photograpy |
|
Devamı...
|
|
| | << İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>
| | Sonuç 1 - 13 Toplam 1463 |
|
|
|
 |
 |
 |
|