|
|
| |
|
Sanat ve Dizayn -
Müzik
|
|
03 07 2009 |
Derviş Küçek Mustafa Dede - Beyati Mevlevi Ayini / Yöneten: Ulvi Erguner; Cemre Müzik, 1998; Prodüktör: İlhan Dişli; Grafik Tasarım: İhsan Eroğlu, Cemre Grafik; Minyatürler: A. Ülker Erke
|
Cemre Müzik tarafından cd olarak müzik piyasasına sunulan Derviş Küçek Mustafa Dede'nin "Beyati Mevlevi Ayini" adlı albüm, 10 eserden oluşuyor. Bestekâr Derviş Küçek Mustafa Dede (ölm. 1684), Edirne'de doğdu. Edirne Mevlevihanesi'nde çilesini tamamlayıp "dede" ve dergâha "aşçıbaşı" oldu. Müzik öğrendi. Birçok dinî ve din dışı söz - saz eseri besteledi. Derviş Küçek Mustafa Dede'nin günümüze kalan en önemli eseri Beyati Mevlevi Ayin-i Şerîfi'dir. Beyati Mevlevi Ayin-i Şerîfi'nden önceki Mevlevi ayinlerin tüm bestekârları meçhuldür. Beyati Mevlevi Ayin bestekârı bilinen ilk ayindir. Mevlevi Ayinleri Mevlevi ayinleri, Kul'un kendi benliğinden kurtulup, Hakk ile hak olma yolunda verdiği mücadelenin sembolü olarak yapılageliyor. Mevlevihanelerin Semahane bölümlerinde "Mutrıp Heyeti" tarafından çalınıyor ve söyleniyor. "Mutrıp Heyeti" içinde, ney ve kudüm olmak üzere, Türk muziği içinde yer alan diğer enstrümanları çalanlarla birlikte ayini okuyan "Naathan" grubu da bulunuyor. |
|
Devamı...
|
|
|
Güncel Yorum -
Genel
|
|
03 07 2009 |
|
 Muhabbet mi ya da cem mi olacak hadi gelsin kameralar. İfşa etmeliydik her şeyimizi. Gizli saklı bir şeyimiz kalmasın. Hakk'ın bildiğini kuldan mı saklayacaktık? Modern olmalıydık ve de açmalıydık tüm mahremiyetimizi. Her şey göz önünde olmalıydı. Dekolte cemler (!) pek modaydı şimdilerde. Ceme başlayacaktık ama kameranın ışığı ve de mikrofonu hazır olmadığından motor (!) diyemiyorduk bir türlü. Kameralı çekimlerin yakın zamanda bizi tirajikomik şöyle durumlara sokması içten bile değildir: Deyişleri okurken nefesin tam da orta yerinde bir de baktık ki kameralardan birine filmi koymamışız. O vakit neyi çektiğinden bi-haber ve de gözlerimi kaparım vazifemi yaparım modundaki yönetmenden şöyle bir ses duyulabilir; "Kestik, kestik (!) tekrar baştan alıyoruz. Zakir bey lütfen bu esrik duruşunuzu hiç bozmadan bir kez daha baştan alabilir miyiz acaba? Dedem siz de sağdan sola bir salınım içersindeydiniz, o harekete kaldığınız yerden devam ediniz lütfen. Semah dönen canlarımız da kaldıkları vücut pozisyonundan dönmeye devam edebilirlerse sevinirim. Montajda zor oluyor da. Sonra filmi kestiğimiz belli olur". Meydana derin bir sessizlik hâkim olur. Bakışlar buz kesmiştir (umarım öyle olur). Sessizliğe anlam veremeyen çekim yönetmeninin ağzından durumun vahametini anlayamayan çocuklara has saflıkta bir soru çıkar; "Özür dilerim yanlış bir şey mi söyledim!" Şu anda yaşanmakta olan geçiş sürecinde cemlerin hakkıyla yerine getirilemeyeceğini, dolayısıyla ekranlarda gösterilen cemlerin sadece toplumu eğitici mahiyette olan "koldan kopan" cemleri olduğu söylemini de sıkça duyar olmuştuk. Ama bu geçiş süreci de pek geçicek gibi gözükmediğinden on iki hizmetin bihakkın yerine getirilmediği bu koldan kopan cemleri gittikçe "yoldan kopan!" bir cem haline gelmekte ve de genç kuşakların, televizyonlardan eve taşınan cemlerdeki bu kopukluk durumunu otantik cem olarak algılamaları ve belleklerine kazımaları ise kaçınılmaz bir durum halini almaktaydı. "Medeniyet" değil ama "Moderniyet!" (ya da kötü niyet mi desek acaba) ise dediğin tek kamerası kalmış bir canavar olmalıydı. Esrik (!) hallerimiz sahtelik kokuyordu. Semah dönerken, deyiş-nefes okurken kendimizden geçiyorduk (!) ama kameradan geçemiyorduk her ne hikmetse. Cümle canlar secdeye inerken bazılarımız periskop misali röntgenliyorduk canları, el kameramızla ya da cep telefonumuzla...
| Keskin bir bıçağın sathında parmaklarımızla gezinmek ve de o keskinliğin, narin parmaklarımızı sarıp sarmalayan latif deriyi her an sıyırabilme tehlikesi garip bir tedirginlik hissi uyandırır bizde ama aynı zamanda hoşlanırız da bu duygudan. Bu yüzden, derinin yüzülmesi pahasına gezinti devam eder keskin sırtta. Hakikatin keskin sathında gezinen ve de bunun cezbesine kapılıpta derisi yüzülen nice hakikat âşıkları yaşamıştır tarihte. Bu keskin satıhta gezinenlerin sözleri de bıçak gibi keskindir kimi zaman. Nitekim Matta İncil'inde "Ben barış değil kılıç getirmeye geldim" der güzel Hz. İsa. Getirdiği kılıç Şah-ı Merdan'ın Zül-fekar'ı olmasındı sakın?
Âşıkların sözleri keskindi ve de zülfü-yâre dokunuyordu bazı zamanlar. Hakikat, kılıçtan keskin, kıldan ince ya da "kınından" inceydi. Kılıç ne kadar incelirse kınına da o kadar rahat girer ya da söz ne kadar ince, latif ve de nazenin olursa kılıfına (!) değil de kınına o derece uyardı yani mana yerini bulurdu. Kılıç olan Zül-fekar üflenen nefes iken kın ise Âdem'in cansız bedeniydi. Zül-fekar kınına girince ya da ruh nefy edilince Âdem diri oldu ve iki ayağı üzerine dikildi. Dimdikti Âdem, isminin başındaki elif harfi gibi. İsmin başındaydı keramet. Çünkü "keramet baştaydı". Baş, kafa idi. Kaf dağının ardındaydı Zümrüd-ü Anka. Otuz kuş kafa kafaya verip varınca Kaf'a, onu gördüler. Otuz, ona varınca, kırklar oldu cümlesi. "Kafadan atmak" gerekti cümle vesveseyi. Kaf'tan kaf'a atılmıştık bir zamanlar. Kaf'tan atılanlar, Nun'a inzal eylediler. Bindiler Nun gemisine ve zahirde tufan koparken bâtında Kün deryasında yüzdüler. Yüzdükçe kan damlıyordu derimizden akabinde de Kün sızıyordu kanın damladığı noktadan. O nokta ayırıyordu Âdem'i, hayvandan… Âdem'i hayvandan farklı kılan unsurlardan biri de akıl ve kelam sahibi olmasının yanı sıra onun dört değil iki ayağı üzerinde yürümesidir. Âdem olmak sadece ruhen değil aynı zamanda beden olarakta kâmilliği ifade eder. Gelenekteki ifade biçimiyle söylersek; "Hakk'ın en mütekâmil tecellisi hem zahiren hem de bâtınen Âdem'dedir." Hem zahir hem de bâtın tecellisi Âdem'i zül-cenah yani iki ya da çok yönlü anlamında zahir ve de bâtın ilmine vakıf olan bir varlık kılar. Dikilmeyi, dik duruşu sağlayan şey ise bilindiği gibi 33 diskten-omurdan meydana gelen omuriliktir. İlginçtir ki Zül-fekar'ın kelime olarak anlamı "çift omurlar" ya da "omurgalar sahibi"dir. Lisan-ı Âdem, 32'si harf, biri nokta olmak üzere 33 harften teşekkül eder. 33 omurlu Âdem, 33 harf ile (*gündelik dilde sağlam, dosdoğru anlamında) *omurgalı kelam eder. Bu kelam onu 72 ikiden alıp 73'e yani güruh-u naci'ye dâhil eder. Virani Baba diyor ya; Otuz üç huruftur hâtmin tamamı Bir elif, mim ile buldu bu ayn'ı Yetmiş üçten aldık sad ile dal'ı Cana âşık olduk candan içeri |
|
Devamı...
|
|
|
Sanat ve Dizayn -
Müzik
|
|
02 07 2009 |
Taşkın Savaş Müzik Topluluğu - İstanbul Bektaşileri / Galata Müzik, 2005; Prodüktör: Ömer Faruk Dertsiz, Kadir Soydaş; Stüdyo: Tornalar; Görsel Sanat Yönetmeni: Taşkın Savaş; Edit - Mix - Mastering: İbrahim Akkaya; Grafik Baskı: Pointgraf; Enstrumanlar: Yönetmen - Ersin Ersavaş, Ud - Ersin Ersavaş, Perküsyon - Gürsal Aydın, Ney - Hüseyin Özkılıç, Klasik Kemançe - Mesut Bingöl; Koro: Hilmi Yıldız, Rıfat Çalışkan, Ufuk İşbaşar
|
Taşkın Savaş Müzik Topluluğu tarafından cd olarak müzik piyasasına sunulan İstanbul Bektaşileri adlı albüm, 12 eserden oluşuyor. Galata Müzik tarafından yayınlanan albüm, Bektaşi nefeslerini içeriyor. Tasavvuf kültürünün ve onun müziğinin gerçek sevgiyi bulma yolu olduğunu kaydeden ilgili cd'nin Genel Sanat Yönetmeni Taşkın Savaş, şunları dile getiriyor: "Bu müziğin formlarından 'Nefes' edebî açıdan ele alındığında işlediği konular arasında başta Allah, Peygamber sevgisi, yanı sıra Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin sevgisi. Hâsıl-ı Hamse-i Ali Aba muhabbeti ve pîre bağlılığın önplanda olduğunu görürüz. Bu konular gayet rindâne, kalenderâne, âşıkâne ve biraz da kendinden emin bir şekilde umursamazcasına bir dille ifade edilir. Dini müzik formlarından olan 'Nefes'lerin bestelerine bakıldığında, diğerleri ile aralarında büyük Ritim (usûl) farklılıkları ortaya çıkar. Ritimler (usûller) genellikle tek zamanlıdır. Nefeslerin Klasik Türk Müziği tavrında okunanları 'oynak raksan, Bektaşî raksı' gibi usullerle ölçümlenmiştir; melodik yapısında sözler zorlamadan melodiye bina edilmiştir." |
|
Devamı...
|
|
|
Güncel Yorum -
Genel
|
|
02 07 2009 |

| Veliyettin Ulusoy - Foto: Ahmet Koçak |
Veliyettin Ulusoy: "Çelebilere bağlı Alevi-Bektaşilerde dedelerin Hacıbektaş Dergâh'ından icazetli olmaları gerekiyor. Bu kuralı Hünkâr Hacı Bektaş Veli koymuş. Hünkâr: "Bir seneden beş seneye, beş seneden on seneye, on seneden on beş seneye dergâha gelip de icazetini yenilemeyenler için Nasip aldığı eli tırmalayanın yediği haram, yuduğu murdar, tacı delik, kendi murtattır." demiştir. Bazı ocak zadelerin "Hacı Bektaş Veli Dergâhı mesafe-i Baidededir" (uzak yerdedir) diyerek, dergâha gitmedikleri ve "Bizim soyumuz da seyyiddir. Hacı Bektaş Dergâh'ına gitmek lazım değildir." şeklinde konuştukları olmuşsa da; bunların zamanla, kayıtları silinmiş, ayrıca müritlerince de ciddiye alınmaz duruma düşmüşlerdir. Böylece Hacı Bektaş Veli'ye olan geleneksel bağlantıya olumsuz yönde etken olmamıştır. Hünkâr'ın dediği gibi "Arı olmayan, arıtamaz" Yalnızca soydan dede olmakla dede olunmaz ve icazet verilmez. Bazı kıstasları vardır. Yani akrabalık bağı dedelik için yeterli değildir... Alevi-Bektaşi Sırrı'na gelince bazı cemlere yabancılar alınmaz. Hatta her Alevi-Bektaşi de alınmaz. Bunlar "Görgü Cemi, Musahip Kurbanı (Cemi)" gibi cemlerdir. Bazı yörelerde musahibi olmayanlar musahip cemine giremezler. Bu cemlerde gönüllerin birlendiği "Kırklar Cemi" örneği, tüm canların tek can olduğu, tevhidin gerçekleştiği, şekilcilikten uzak, ceme girenler arasında hiçbir farkın bulunmadığı, tüm sorunların çözüldüğü, gönüllerdeki pasın silinip yerine sevgi ve saygının dolduğu cemlerdir. Şayet bu şartlara uygun olmayan bir takım hoyratlar bu ceme alınırsa bunların hiç biri gerçekleşmez, adına cem deseler de, buna cem denmez, olsa olsa şekilden ibaret "elgördü cemi"dir. Kimileri bugün cemlerimizi bir folklor gösterisine dönüştürmüştür. Geleneksel cemlere eklemeler yapılmış, örneğin Mevlevi ritüelleri katılmış. Bu bir işgüzarlıktır... "Hacıbektaş Şenliği" sözü yanlıştır. Doğrusu "Hacı Bektaş Veli'yi Anma Törenleri"dir. Bu törenleri bir panayıra dönüştürmek isteyenler olabilir. Bu bizi rahatsız ediyor. Buraya gelen hiçbir sivil toplum kuruluşunu (Dernek-Vakıf) ya da şahsı dışlayamazsınız. Halkta tabanı olan insanları dinlemek zorundasınız. Cumhuriyetçilik, Atatürkçülük, demokratlık kimsenin tekelinde değildir. Milyonlarca Alevi-Bektaşi'nin inanç merkezi olan bir yerde, söz sahibi, bir kişi olamaz. Hacı Bektaş Veli'yi Anma Törenleri artık profesyonel kadrolara bırakılmalıdır. Amatörce yapılan işler amaçtan uzaklaştığı gibi kişisel duygular öne çıkıyor, bu da çok zarar veriyor... Sayın İzzettin Doğan bir vakıf başkanıdır. Tüm Alevi-Bektaşileri temsil etme gibi bir yetkisi ve hakkı yoktur ve böyle bir ders kitabı hazırlığı için görev verilmişse diğer tüm Alevi-Bektaşi kuruluş temsilcileriyle bir araya gelip konu üzerinde görüşlerin tartışılması ve buradan çıkacak sonuca göre hareket edilmesi gerekirdi. Bir Alevi dedesine yakışan da bu olurdu. Sayın İzzettin Doğan her nedense Alevi-Bektaşilere bazı sağ siyasi kuruluşları (Partileri) öneriyor. Bence bir dede siyasetle ilgilenmemeli. Kendisine tam teslim olan talibi farklı siyasi görüşte ise bu teslimiyetin ne değeri kalır? Bu yolumuza zarar vermez mi? Gerçek bir din adamının siyasetle işi olmaz..."
|
- Posta Gazetesinde Yayınlanan Veliyettin Ulusoy Söyleşisi ya da Gazetecilik Adına Gazetecilik Ahlakını Hiçe Sayanlar - Posta Gazetesi 18 Mayıs 2009 tarihinde başlayan "Aleviliğin değişen yüzü" başlığında bir yazı dizisi yayınladı. Diziyi gazeteci Berivan Tapan yayına hazırladı. Bu yazı dizisi için Sayın Tapan, inanç temsilcileri, demokratik Alevi kuruluşları, Alevi kadınlar olmak üzere birçok kesimden görüş almış. Yazı dizisinin ilk gününde Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Sayın Veliyettin Ulusoy ile yaptıkları söyleşiyi yayınladılar. Sayın Veliyettin Ulusoy, yayınlayacağımız kitabına koymamız için söyleşinin tam metnini bana da göndermişti. Söyleşinin hepsini önceden okumuş, bazı imla düzeltmeleri için Sayın Tapan'la telefonla da görüşmüştüm. 18 Mayıs günü gazeteyi elime aldığımda şaşakaldım: Dağ fare doğurmuştu. Yapılan söyleşi yerine bir özet yayınlanmıştı. "Bunda ne var? Bütün gazeteciler böyle yapıyor!" diye düşünülebilir. Tabii ki söyleşiyi yapan gazetecinin ve yayınlayan yönetmenin kısaltma hakkı var, ama söyleşilen kişinin görüşlerini çarpıtmamak kaydıyla! Söyleştiğiniz bir kişinin, işinize gelen görüşlerini alıp, işinize gelmeyenleri atmak gazeteciliğin ruhuna ve ahlakına aykırıdır. Bu yapılmazsa, söyleştiği kişinin görüşlerini çaktırmadan çarpıtırsınız. Bu, sahibinin sesi gazeteciliğin yöntemidir. Sayın Ulusoy'un bir-iki değil, tam yedi soruya verdiği yanıt gazetede yayınlanmamış. Böylece Sayın Ulusoy'un mesajının en önemli bölümleri atılmış, geriye birkaç gerçek üzerine iyi bilinen sözlerinin tekrarı kalmış. Sorun aslında tam da burada, çünkü Sayın Ulusoy'un yayınlanmayan yanıtları, günümüzün Alevi-Bektaşi gündeminde ve Türkiye'nin siyasi gündeminde öne çıkmış bazı konulardaki çarpıcı görüşlerini içermekteydi. Yani gerçeği yazmak isteyen bir gazetecinin asla dışarıda bırakamayacağı görüşlerdi. Ayrıca gazete Sayın Veliyettin Ulusoy'u tanıtırken, "Alevilerin ruhanî önderi" diye bir söylem tutturmuş. Belli ki Sayın Tapan ya da gazetenin yönetmeni, "ruhaniliğe" pek meraklı ya da Alevi-Bektaşilerin arasında "ruhanilik" konusunun nasıl bir anlam taşıdığından haberdar değil. Merak edip öğrenebilir ya da lütfedip sorabilirdi. Bu durumda Sayın Ulusoy'u arayıp, söyleşinin tam metnini dergide yayınlamak istediğimizi söyledim. Kendisinin izni ile söyleşinin tam metnini yayınlıyoruz. Gazetede yayınlanan haliyle aslını karşılaştırma imkânı bulanların ne demek istediğimizi anlayacaklarını umuyoruz. Aşk ile. Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Sayın Veliyettin Ulusoy'un Posta Gazetesinin Sorularına Verdiği Yanıtlar » Cemalettin Çelebi – Veliyettin Çelebi [1] ve Kurtuluş Savaşı — Feyzullah Çelebi öldüğü zaman iki oğlu kalmıştı: Ahmet Cemalettin Çelebi ve Veliyettin Çelebi. |
|
Devamı...
|
|
|
Etkinlik -
Genel
|
|
02 07 2009 |
 Türkiye Mevsimi: 'Turquie et Merveilles' / 1 temmuz 2009-31 mart 2010; Fransa
|
"Turquie et Merveilles" (Türkiye ve Harikaları) sloganıyla gerçekleştirilen "Fransa'da Türkiye Mevsimi" 1 temmuz 2009 çarşamba günü başladı. 31 mart 2010 tarihine kadar sürecek "Fransa'da Türkiye Mevsimi" ile Türkiye, 9 ay boyunca, 400'den fazla etkinlikle Fransa'nın davetlisi. Mevsimi'ni gerçekleştirme fikri, 2006 yılında Türkiye'de düzenlenen ve Fransız yaratıcılığını Türkiye'nin farklı kentlerinde ortaya koyan bir dizi kültürel etkinlik sunan "Fransız Baharı"ndan sonra hız kazandı. Türkiye'nin birçok farklı kentinde gerçekleştirilen etkinliklerle "Fransız Baharı", Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkilerdeki yenilenmenin simgesi oldu ve "Fransa'da Türkiye Mevsimi"nin önünü açtı. Fransa'da Türkiye Mevsimi'nin resmi açılışı 30 haziran 2009 salı günü Paris'te, iki ülkenin Kültür Bakanları Ertuğrul Günay ve Christine Albanel'in de katıldığı bir basın toplantısıyla gerçekleştirildi. Paris, Lille, Marsilya, Nantes gibi önemli şehirlerde büyük etkinliklerle gerçekleşecek "Fransa'da Türkiye Mevsimi"nin 4 temmuz 2009 cumartesi günü yapılacak olan açılışında Mercan Dede ve Anadolu Ateşi sahne alıyor. |
|
Devamı...
|
|
|
Edebiyat -
Şiir
|
|
01 07 2009 |
|
"üçüncü ölmem bu hain Pir Sultan ölür dirilir" Pir Sultan eylemleri sözdü silahları sazdı ozan olmaktı kiminin de ozanlar ilinde günahı suçları Pir Sultanı anmak cezaları yanmaktı toplu mezar oldu onlara alev alev Madımak orman gibi yanan otuz yedi can can verirken o gün Pir Sultan uğruna |
|
Devamı...
|
|
|
Yazarlar -
İsmail Engin
|
|
01 07 2009 |
|
 Hazırlanan bu bibliyografyada lisansüstü çalışmaları, "yüksek lisans" ve "doktora" diye sınıflandırılmış; onların "genel içerikleri" göz önünde tutularak, saptanan 12 konu kümesinde ayrı ayrı gösterilmiştir. Çalışmalar önce, numaralandırılmış; ardından yazarla ilgili bilgiler verilmiştir...
| - 1990-1998 Yılları Arasında Türkiye Üniversitelerinde Aleviliği-Bektaşiliği Konu Edinen Akademik Çalışmalar: Bir Bibliyografya Denemesi -
Alevilik-Bektaşilik üzerine, daha önce değişik tarihlerde çeşitli bibliyografyalar yayınlanmıştır. Mürsel Öztürk'ün Hacı Bektaş Veli ve Bektaşiliği irdelediği bir çalışmasının "Birinci Bölüm" olarak sunulduğu ve adı geçen yazar tarafından "Hacı Bektaş Veli ve çevresinde Oluşan Kültür Değerleri Bibliyografyası (Deneme)" [Ankara 1991] başlığıyla yayınlanan eseri ile Ali Yaman'ın hazırladığı "Alevilik-Bektaşilik Bibliyografyası" [Mannheim 1998], konuya yönelik öncü çalışmalardır. Ardından Ayşe Ulusoy tarafından kaleme alınan »Alevîlik-Bektaşîlik Bibliyografyası'na İlaveler« [Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi (1999) 11: 69-76] başlıklı makalesi dikkat çekmektedir.
Bu çalışmalardan Öztürk'ün "denemesi", nispeten standartlaştırılmış, sunduğu eseri tanıtıcı özelliklere (matbaası, yayın yeri, yayın dizisi, sayfa sayısı, yazma eserse numarası ve bulunduğu kütüphane gibi onun kimliğine/künyesine) yer vermiş, örnek bir eser niteliğindedir. Yaman'ın bibliyografyası ise, zaman zaman kimi bulunamayan çalışmaları zikretmesi açısından (örneğin, bkz. s. 59, no. 31) ilginç olmakla birlikte, Alevilik-Bektaşilik üzerine çalışacaklar için, kaynaklarla ilgili ham verileri (eksik de olsa) sıralaması açısından hacimlidir. Söz konusu çalışmada, birazdan değinilecek tezlerin % 28,3'ü (Aktaş, Berge, Coşkun, Engin, Karaca, Karatepe, Kılıç, Soyyer, Taştan, Temren, Umul, Üzüm, Yaman, Yavuzer ve Yıldız'ın tezleri olmak üzere 15'i) yer almaktadır. Ancak, tezlerin tümünün tam künyeleri (ve kimlikleri) belli değildir. Örneğin, Yaman'ınki hariç -ki o da zikredildiği gibi "Bölüm" değil, "Anabilim Dalı"dır- Anabilim Dalı; tümünde danışmanı ve sayfa sayıları kaydedilmemiştir. Birinde de (Aktaş'ın yaptığı yüksek lisans tezinin verildiği yıl 1992 değil, 1996'dır) büyük bir olasılıkla, baskı hatası sonucu, tarihte bir yanlışlık vardır. Ancak, kimi tezlerde (Karaca, Taştan ve Yıldız'ın tezlerinde "Devlet Konservatuarı Yüksek Lisans Tezi" ibaresiyle) tezlerin orijinallerinde bulunmayan ayrıntılara da rastlanılmaktadır. |
|
Devamı...
|
|
|
Yazarlar -
Halil Atılgan
|
|
30 06 2009 |
|
 O, ozanlara konu olan, sağlığında kıymeti bilinmeyen, "Allı turnam" türküsüyle özdeşleşen Orta Anadolu'nun çilekeş mahalli sanatçılarından biridir. O; Hacı Taşan'dır... Doğum yeri ise Keskin'in Hacelobası köyüdür. (Hacıaliobası ) Çocukluğu Hacelobası'nda geçmiş, köyünde okul olmadığı için okuyamayan Hacı Taşan, ancak 12 yaşında kendi gayretiyle kum üzerinde okuma yazmayı öğrenebilmiştir... Onun sanat hayatı 13–14 yaşlarındayken babası Abdullah Çavuş'un Yusuf Usta'ya yaptırdığı bağlamayla başlar. Abdullah Çavuş "Eti senin kemiği benim" diyerek ustaların ustası Muharrem Ertaş'a çırak verir. Hacı Taşan kısa zamanda ustasından aldığı feyizle bağlama çalmayı öğrenir. 18 yaşına geldiğinde kendine has tavır ve üslubuyla çıkar er meydanına. O artık yörenin usta mahalli sanatçılarındandır. Bağlamayı Muharrem Ertaş'tan öğrenmesine rağmen ustasını taklit etmez. Ölünceye kadar da kendine ait tavır ve üslubundan taviz vermez. Askere gitmeden önce sanatında ustalaşır. Ustası Muharrem Ertaş'tan öğrendiği yöre havalarına Keskin türkülerini de katarak geniş bir repertuvara sahip olur... Hacı Taşan askere gitmeden önce 1949 yılında Keskin'e gelen Muzaffer Sarısözen'le tanışır. Sarısözen Keskin'de bir hafta derleme çalışmaları yapar. Mahalli sanatçıları dinler. Hacı Taşan dikkatini çeker. Ankara Radyosu'na çağırır. Folklor Postası programında yer verir. İlk okuduğu türkü Allı Turnam'dır...
| Halk müziğimizde, halk edebiyatımızda işlenen temalardan biri de turnadır. Bazen medet umulmuş, bazen de haberci olarak düşünülmüştür. "Turnalar Ali'yi görmediniz mi" diyerek Hz. Ali bile turnalardan sorulmuş. "Gökyüzünde bölük bölük turnalar / Yok mu insafınız aldı dert beni" mısralarıyla yardım istenmiş. Turnalar Semahında ise hareketleri taklit edilmiş. Bilinmeden görülmeden üstüne şiirler yazılmış, türküler yakılmış. Söylenenlerde dilden dile, telden tele günümüze kadar gelmiştir.
Halk müziğimizde en popüler olan turnalı türkü ise "Allı turnam bizim ele varırsan / Şeker söyle kaymak söyle bal söyle" dizeleriyle başlayandır. Bu dizeler Ercişli Emrah'ta: "Telli turna bizim ele gidersen / Katık söyle kaymak söyle yağ söyle", Âşık Kerem'de: "Allı turnam bizim ele varırsan / Şeker söyle kaymak söyle bal söyle" olarak değişmiştir. Türkünün nerede ne zaman kim tarafından yakıldığı bilinmez. Bilinen odur ki; Hacı Taşan'ın sazında ve sesinde renk ve şekil bulup klâsikleşerek günümüze kadar gelmesidir. Hacı Taşan; yöre türkülerinin hepsini en iyi şekilde seslendirmesine rağmen, "Allı turnam" türküsü söylendiğinde nedense hep o gelir akla. Bu onun simgesidir. TRT repertuvarına intikal etmesini sağlayan da kendisidir. Adı geçen türküyle Keskin'in, hem de kendisinin popülaritesini sağlamıştır. Türkünün ve Hacı Taşan'ın popülaritesi zaman içinde ozanların diline ve teline de yansımıştır. Niğdeli Halk Ozanı Fikret Dikmen: |
|
Devamı...
|
|
|
Sanat ve Dizayn -
Müzik
|
|
30 06 2009 |
Ulaş Özdemir - Erdem Doğan: Benim ve Roz'un Sonbaharı - orijinal film müziği - / Kalan Müzik, 2009; Setar, keyboard: Ulaş Özdemir; Klasik, perdesiz, akustik gitar, ud: Erdem Doğan; Vokal: Abdullah Özdemir; Keman, viyola: Neriman Güneş; Çello: Timur Atasever; Kaval: Sinan Cem Eroğlu; Kemençe: Arslan Hazreti; Keyboard: Mayki; Perküsyon: Soner Akalın; Yapım: Gala Ajans – Handan Öztürk, Kalan Müzik; Müzik Stüdyosu: Kalan; Müzik Kayıt, Miks, Mastering: Mayki; Grafik Tasarım: Evren Kayhan; Tasarım Danışmanı: Burcu Kayalar; Baskı FRS
|
Handan Öztürk'ün yönettiği, Serkan Altunorak, Öznur Kula, Murat Batgi, Serra Yılmaz, Zerrin Abraş gibi oyuncuların oynadığı, müzikleri Ulaş Özdemir ve Erdem Doğan tarafından hazırlanan, sert gerçeğin büyülü masalı ve Hasankeyf'in çığlığı "Benim ve Roz'un Sonbaharı" filminin müzikleri Kalan Müzik tarafından yayınlandı. Hasankeyf'ta çekilen filmin müzikleri, filmin çekildiği mekanın kendine has müzikal dokusunun yanı sıra, geniş bir coğrafyaya uzanan atmosferiyle "yenik" insanların hüznünü yansıtıyor… Film, Hasankeyf'in sular altında kalmaması gerektiğini anlatıyor. Güneydoğu sorununa değinen filmin çekimleri, Batman, Hasankeyf ve Mardin'de yapılmış. Çekim mekanı olarak kullanılan Hasankeyf'i suların nasıl yutacağını gösteren digital efektlerin yanı sıra iddialı aksionel efektlerin de yer aldığı filmde, doğunun sert gerçeği, yörenin büyülü görüntüleri, kendine özgü romantizmiyle birleştiren sahneleri ve müziği dikkat çekiyor. |
|
Devamı...
|
|
|
Sanat ve Dizayn -
Fotoğraf
|
|
30 06 2009 |
Yörük Kadını - Kazdağı; © Foto: İsmail Engin, Akçay, Edremit - Balıkesir, 2001
| |
|
|
Sanat ve Dizayn -
Film
|
|
29 06 2009 |
 'O... Çocukları', eşi gözaltında bulunan bir annenin (Sezin Akbaşoğulları), kızına bir hikaye okumasıyla başlıyor. Hikaye arasında küçük Hazan'ın "Anne babam gelmeyecek mi?" sözleriyle birlikte, babanın gözaltındaki sorgu ve işkence görüntülerine geçiliyor. Hem baba hem de ağabey gözaltındadır ve işkenceye maruz bırakılmıştır. Sorguda eşine ve ağabeyine anne ve kızın nerede oldukları sorulmaktadır. Bu sorgu akla ilk şu düşünceyi getirmektedir: Neden ısrarla anne ve kızın yeri öğrenilmek istenmektedir. Ya da anne ve kız bulunduğunda onlara ne olacaktır?
|
Beynelmilel'deki Göndermeler Yönetmen ve senarist Sırrı Süreyya Önder'in ilk filmi olan Beynelmilel, Önder'in kendisinin de tanıklık ettiği 12 Eylül dönemini anlatıyor. Önder filmin konusunu ve kendisine ilham veren düşünceyi şu cümlelerle ifade ediyor: "Filmimiz askeri yönetim dönemlerinin, günlük hayat ve sıradan insan üzerindeki etkileri ve kışla mantığının sosyal yaşama uyarlanması sırasında ortaya çıkan absürd ama çok trajik karmaşaları irdeliyor. Tüm bu gelişmeler, yörenin müziğinin başına gelenlerle birlikte, bir baba ile kızının hazin bir yolculuğu olarak anlatılıyor. O günleri sadece hatırlamak bile tüm ilham perilerini seferber etmeye yeter. 12 eylül, bu toprakların tarihinde, kurtuluş savaşından sonra en önemli kavşaklardan birisidir. Bugün yaşanan her türden sıkıntının o günlerden devralınan bir başlangıcı olduğunu düşünüyorum. 'O Tozlar, Bu Çamurları Getirdi' isimli bir roman çalışmamın bir kısmını böyle bir senaryoya dönüştürdüm." [1]
Beynelmilel ve Filmde Yapılan Göndermeler Yönetmenliğini Sırrı Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez'in yaptığı filmin senaryosu Sırrı Süreyya Önder'e ait. Film, 12 Eylül döneminde güneyde yaşayan ve kendilerine "Gevende" ismi verilen mahalli müzisyenler ekseninde anlatılıyor. 12 Eylül dönemindeki sıkıyönetimin karşısına, düğünlerde çalgıcılık yapan bir grup mahalli müzisyenin çıkarılması filmdeki asıl ironiyi oluşturuyor. Belki de Beynelmilel'i 12 Eylül dönemini anlatan filmlerden farklı kılan en önemli özellik, toplumun belleğinde ciddi yaralar açan bir döneme mizahi bir açıyla bakabilmesi. Filmin başrol oyuncusu Cezmi Baskın, gevendelerin başındaki kişi olarak "Abuzer" karakterini canlandırıyor. Abuzer yaşı ve tecrübeleri gereği 12 Eylül'ü ve onun getirebileceği sıkıntıları çok iyi idrak etmiştir. Bu yönüyle filmde kızına ve ailesine zarar gelmesini istemediği için, sıkıyönetimin kurallarına bağlı bir babayı görüyoruz. Filmde devrimci bir karakteri canlandıran "Haydar" (Umut Kurt) ise Siyasal Bilgilerde okuyan dönemin cunta anlayışına karşı çıkan bir üniversite öğrencisidir. Abuzer'in kızı rolündeki "Gülendam" (Özgü Namal) ile duygusal bir bağı olsa da Haydar'a göre "Devrimciler sadece ölümle nişanlıdır." |
|
Devamı...
|
|
| | << İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>
| | Sonuç 1 - 13 Toplam 1028 |
|
|
|
 |
 |
 |
|